23 Mayıs 2015 Cumartesi

Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion - RAF)

Kızıl Ordu Fraksiyonu (Rote Armee Fraktion - RAF), Baader - Meinhof Grubu fakat Alman burjuva medyası Alman basınında ‘Çetesi olarak lanse edilen’ radikal Marksist – Leninist sol görüşlü bir örgüttür. 1967 yılında Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Ulrike Meinhof tarafından kurulan Marksist örgüt, 1968 yılında Frankfurt’ta iki süper marketi yakma eylemi ile adını duyurmuştur. Önce Berlin’de, daha sonra tüm Federal Almanya’da devlete ve özel sektöre ait binalara yangın bombaları atmışlar ve bombalı saldırılarda bulunmuşlardır.

1968 yılındaki eylemden dolayı yakalanan Andreas Baader 4 yıl ceza giymiş, Yargıtay kararı gelmediğinden 14 ay sonra serbest bırakılmış, tekrar 1970’de yakalanmıştır. Aynı yıl Mayıs ayında Ulrike Meinhof’un yardımı ile cezaevinden kaçan Baader, bir süre Filistin gerilla kamplarında arkadaşları ile eğitim görmüş ve daha sonra Almanya’ya dönerek devrimci şiddet eylemlerine başlamıştır.

1976 yılında “Şehir Gerillasının Kuruluşu” adlı bir açıklama yaparak kendilerini önce grup olarak tanıtan örgüt, proleter enternasyonalizmin emperyalizme karşı savaşını verebileceğine inanmakta ve uluslararası kurtuluş savaşlarının büyük kent gerillası ile gerçekleşeceğini savunmaktadır.

RAF, bombalama, suikast, adam kaçırma, soygun eylemleriyle adanı duyurmuştur. Geçmiş dönemde ABD ve NATO üslerini de hedef alan örgüt, Körfez Savaşı sırasında Bonn’daki ABD elçiliğine karşı eylem düzenlemiş, ancak herhangi bir kayıp olmamıştır.

II. Emperyalist Dünya Savaşı sonrasında Batı Almanya’nın en etkin ve bilinen örgütüydü ve kendini şehir gerillası olarak tanımlıyordu. RAF 1970'lerden 1998'e kadar faaliyetteydi ve özellikle 1977 yılında Alman Sonbaharı olarak bilinen ulusal krize yol açan eylem dâhil pek çok kanunen ağır suç sayılan eylem yaptı. Buna karşılık Batı Alman hükümeti, RAF'ı “Bir terörist örgüt olarak tanımlamıştı”. J2M ve SHK gibi diğer Alman militan gruplarıyla bağlantı içindeydi ve seksenli yıllarda İtalyan solcu grubu Kızıl Tugaylar, Belçikalı solcu grup Savaşan Komünist Hücreler, Filistinli solcu grup Filistin Kurtuluş Örgütü, Fransız solcu grup Action Directe ve İrlandalı örgütler PİRA ile de bağlantılar kurdular.

Hapishane dönemi ve Stammheim davası
RAF üyeleri teker teker tecrit hücrelerine kapatıldı ve yalnızca akrabalarının iki haftada bir ziyaret etmesine izin verildi. Ensslin her üyeye verilen takma adla işleyen bir “Bilgi sistemi” geliştirince, dört mahkûm tekrar iletişime geçti ve savunma avukatları sayesinde mektuplaştı.

Tecrit edilmeye karşı pek çok açlık grevi başlattılar ama yemek yemeye zorlandılar. Holger Meins 9 Kasım 1974'te öldü. Protestolar nedeniyle mahkûmların durumları biraz iyileştirildi.

İkinci kuşak RAF'çılar bu sırada ortaya çıktı, bu hücreler hapishanedekilerden bağımsız sempatizanlardı. Bu durum 27 Şubat 1975'te, Hıristiyan Demokratik Birliği'nin Berlin başkan adayı Peter Lorenz 2 Haziran Hareketi tarafından kaçırıldığında iyice belirginleşti. Lorenz'i kaçıranlar tutuklu arkadaşlarının bırakılmasını istediler. Hiçbiri cinayetle yargılanmadığı için serbest bırakıldılar, dolayısıyla Lorenz de serbest kaldı. Bu olay RAF'ın ikinci kuşağına cesaret verdi ve 24 Nisan 1975'te Stokholm'deki Alman büyükelçiliği RAF üyelerince basıldı; Başbakan Helmut Schmidt'in ileri sürülen istekleri yerine getirmemesi nedeniyle iki rehine öldürüldü. Rehin alanlardan ikisi RAF militanları tarafından yerleştirilen bombaların patlamasıyla ertesi gece öldü.

21 Mayıs 1975'te Baader, Ensslin, Meinhof ve Raspe'nin yargılanmasına başlandı. Bu, belki de o güne kadar yapılmış en gergin ve çekişmeli Alman ağır ceza davası oldu. Bundestag (Alman Parlamentosu) önceden ceza muhakemesi kanununu değiştirmişti, öyle ki tutuklu RAF'çılar ile ikinci kuşak arasında bağlantı kurmakla suçlanan savunma avukatlarının çoğu dava sürecinin dışında bırakılmıştı.

9 Mayıs 1976'da Ulrike Meinhof hücresinde hapishane havlularından yapılmış bir halatla asılmış halde (katledilmiş olarak) ölü bulundu. Yapılan soruşturmada, başka iddiaların aksine kendini astığı sonucuna varıldı. Diğer teoriler ise gruptan dışlandığı için intihar ettiği yönündeydi. Bir diğer teori de Alman devleti tarafından öldürüldüğüdür. Fakat RAF üyelerinden biri olan Irmgard Möller 22 yıllık tecrit cezasından sonra yaptığı bir söyleşi de şunları demiştir:

"Ulrike Almanya'da çok tanınan bir insandı. Bir savcı şöyle bir itirafta bulunmuştu: "Ulrike'yi çıldırtmalıyız ki herkes bu örgütte deliler olduğuna inansın." Onun beyni üzerinde araştırmalar yapmayı bile denediler. Deli olduğunu ispatlamak için tabii. Daha önce de, Ulrike özgür olduğu sırada, illegalite koşullarındayken bir gazetede Ulrike'nin intihar ettiği haberi çıkmıştı. 1972 başlarındaydı bu olay. İntihar nedeni olarak da Ulrike'nin arkadaşlarıyla anlaşmazlığa düşmesi verilmişti. Ama o sırada Ulrike benim yanımdaydı ve haberi beraber okumuştuk. Bu haberi çok tehlikeli bulmuştuk. Cezaevinde Ulrike ölü bulunduğunda da aynı haber gazetede çıktı. Haberde Andreas ve Gudrun'la ayrılığa düştüğü için intihar ettiği yazılıydı. Bu haber tüm gazetelerde ve ölü bulunmasının hemen ardından çıktı. Uluslararası bir araştırma komisyonu incelemeler yaptı. Kendisini astığı iddia edilen havlu ile yapılan denemelerde, bunun bir insanı taşıyamayacağı ve hemen koptuğu belirlendi. Yani Ulrike'nin kendini o havluyla asabilmesi mümkün değildi. Doktorların araştırmaları sonucunda Ulrike'nin boynunun asılmadan önce kırılmış olduğu ortaya çıktı. Davalar o dönem yeni başlamıştı ve deliller toplanıyordu. Ulrike'nin kendisini öldürmesi için hiçbir neden yoktu."

RAF'ın eylemleri dava sırasında da devam etti; 7 Nisan 1977'de Federal Savcı Siegried Buback, şoförü ve koruması kırmızı ışıkta beklerken iki RAF üyesi tarafından öldürüldü.

28 Nisan 1977'de davanın 192. gününde, kalan üç sanık, birçok cinayet, cinayete teşebbüs ve terörist örgüt oluşturmak suçundan ömür boyu hapse mahkûm edildi.

1977 “Alman” Sonbaharı
30 Haziran 1977'de, Dresdner Bank müdürü Jürgen Ponto, başarısız kaçırma girişiminin ardından, Oberurse'deki evinin önünde vurularak öldürüldü. Kaçırma olayına karışan RAF'çılar Brigitte Mohnhaupt, Christian Klar ve Ponto'nun vaftiz kızı Susanne Albrecht'ti.

Mahkûmiyet kararını izleyen günlerde eski SS subayı ve Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi'nin eski üyesi olan ve Alman İşveren Cemiyeti'nin başkanı ve Batı Almanya'nın en güçlü sanayicilerinden olan Hanns Martin Schleyer kaçırıldı. 5 Eylül 1977'de şoförü sokağın ortasında karşısına çıkan bebek arabası yüzünden durmak zorunda kaldı. Arkalarındaki polis eskortu, zamanında duramadığı için Schleyer'in arabasına arkadan çarptı. Maskeli beş eylemci, üç polisi ve şoförü öldürdü ve Schleyer'i rehin aldı.

Daha sonra federal hükümete, Staamheim'dakiler dahil on bir militanın salıverilmesini talep eden bir mektup gönderildi. Bonn şehrinde, Helmut Schmidt'in başkanlığında bir kriz komitesi oluşturuldu. Komite anlaşma yapmak yerine Schleyer'in yerini tespit etmesi için polise zaman kazandırmak amacıyla oyalama taktiğine başvurdu. Aynı zamanda, hapishanedekilere iletişim yasağı konularak yalnızca hükümet memurlarının ve hapishane papazlarının ziyaretine izin verildi.

Almanya Federal Polis Bürosu zamanının en büyük insan avını başlattı ve devlet krizi bir aydan fazla sürdü. Kriz 13 Ekim 1977'de Palma de Mallorca'dan Frankfurt'a giden Lufthansa uçağı kaçırılınca doruğa ulaştı. Dört Arap'tan oluşan grup uçağın kontrolünü ele geçirdi. Sonradan Züheyir Yusuf Akaçe olduğu anlaşılan önderleri kendisini uçaktakilere Kaptan Mahmut olarak tanıttı. Uçak yakıt almak için Roma'ya indiğinde Akaçe Schleyer'i kaçıranlar gibi kimi taleplerde bulundu: Türkiye'de tutulan Filistinlilerin serbest bırakılması ve kendilerine 15 milyon dolar ödenmesini talep ediyordu.

Bonn kriz bürosu taleplere karşılık vermemeye karar verdi ve uçak Larnaka üzerinden önce Dubai'ye ardından Aden'e uçtu. 16 Ekim'de kaptan pilot Jürgen Schumann, işbirliğine yanaşmadığı gerekçesiyle bir devrim mahkemesinde yargılanarak öldürüldü. Uçak 2. kaptan pilot Jürgen Vietor tarafından tekrar havalandı ve Somali - Mogadişu'ya uçtu.

Federal yüksek mahkemesinin başında olan ve Bonn'dan gizlice ayrılan Hans-Jürgen Wischnewski tarafından yürütülen riskli bir operasyon hazırlandı. 18 Ekim'de Avrupa saatiyle gece yarısını beş geçe uçak Alman federal polisinin elit timi olan GSG 9 güçlerinin sekiz dakikalık baskınına uğradı. Dört uçak korsanı vuruldu, üçü olay yerinde öldü. Yolculardan ciddi şekilde yaralanan olmadı ve Wischnewski Schmidt'e ve Bonn'daki kriz ekibine telefonla operasyonun başarıyla tamamlandığını bildirdi.

Yarım saat sonra, Alman radyosu Stammheim'daki tutukluların da dinlediği kurtarma operasyonu haberlerini verdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde Baader başının arkasından vurulmuş, Ensslin de asılmış olarak hücrelerinde bulundu; Raspe ertesi gün öldü. Yaralanan Irmgard Möller hayatta kaldı ve 1994 yılında salıverildi. Ve yine yaptığı bir söyleşide şunları demiştir:

"Ulrike ölü bulunduğunda tarih Mayıs 1976'ydı. Eylül 1977'de ben de Stammheim'daydım. Daha önce Hamburg'da kalmış, 1977 başında Stammheim'a getirilmiştim. Çünkü davam başlayacaktı. Açlık grevimiz sayesinde gruplar halinde kalma hakkını elde etmiştik. Ben de bu gruba kondum. O sırada Ulrike ölmüştü. Daha sonra grup sayısının sekize çıkması için yeni bir açlık grevine başladık. Bu olmadı, ama her gün birbirimizle görüşebilme hakkını kazandık. 2 Eylül 1977 günü RAF, İşverenler Sendikası Schleyer'i kaçırdı. Çok ünlü ve nefret edilen biriydi. II. Dünya Savaşı'nda Çekoslovakya'yı işgal eden kuvvetlerin içinde komutan Heidrich'in asistanıydı. Eski bir Nazi'ydi yani. Almanya'da yürütülen mücadele sırasında da sendikalara karşı tavrıyla işçilerin haklarının ellerinden alınması için çalışmıştı. RAF onu 11 tutsakla değiş tokuş yapmak amacıyla kaçırmıştı. Bu olay üzerine, bir arada kalırken hepimiz ayrı ayrı hücrelere konduk ve görüşmemiz yasaklandı. Öncesinde ortak eşyalarımız, yemeğimiz ve kitaplarımız vardı, her şeyimiz ortaktı. Bu haklar elimizden alındı ve hücreyle ilgili bir yasa çıktı. Dışarıyla da ilişkimiz kesilecekti, yani ne avukat ne gazete olacaktı. Hepimiz 7. kattaydık, ama ne birbirimizle ne dışarısıyla ilişkimiz vardı. Ingrid Schubert de 7. kata kondu ve dört kişi olduk. RAF'la görüşmeler haftalarca sürdü. Alman hükümeti sürekli olarak Schleyer'in yaşadığına dair deliller istiyordu. RAF her seferinde buna cevap verdi ve Schleyer'in ölmediğini gösterdi. Haftalarca hiçbir şey olmadı. Alman hükümeti ve polisi bu süre içinde komandoları bulmaya ve Schleyer'i kurtarmaya çalışıyordu. Bu sürece bir son vermek için Filistinli bir grup Lufthansa uçağını kaçırdı. Yani elimizde baskı aracı olarak Schleyer ve Lufthansa uçağı vardı. Uçak bazı havaalanlarına uğradıktan sonra Somali'ye indi. Somali Başkanı Etiyopya'yla savaş halinde olduğu için Alman hükümetine kendini sattı. Alman özel timleri uçağa girdi, yolcuları dışarı çıkardı ve Filistinli grubun üyelerini öldürdü. Aynı gece Stammheim'a girerek Gudrun, Andreas ve Jan'ı öldürdüler. Ben de ağır yaralandım. Göğsüme birçok bıçak darbesi almıştım. Bilincimi kaybetmiştim ve günler sonra hastanede kendime geldim. Diğerlerinin öldüğünü orada öğrendim. Ağır yaralanmıştım, zor nefes alıyordum. Ölmememin nedeni de bıçağın kaburgalarıma takılmış olmasıydı. Bıçak biraz daha derine gitseydi ben de ölecektim. Gazetelerde hemen ertesi günü tutukluların intihar ettiği haberi çıktı. Neden olarak da morallerinin bozulmuş olması gösterildi. Bugün bile söyledikleri bu. "İntihar ettiler, çünkü hiçbiri mantıklı ve normal değildi," dediler. Tabii bu doğru değildi."

Resmi soruşturmalar bunun planlanmış bir intihar dizisi olduğunu açıkladı ama iddiayı kabul etmeyen teoriler de öne sürüldü. Örneğin Baader'in özellikle birinci kuşak RAF üyeleri için yapılmış yüksek güvenlikli bir hapishaneye silah sokmayı nasıl başardığı tartışıldı. Solak olan Baader kayıtlara göre kendini sağ eliyle vurmuştu ancak ense kökünden giren kurşun alnını delerek dışarı çıkmıştı ki silahı böyle tutarak kendini vurmanın görece zor bir hareket olduğu iddia edilmektedir. Üstelik bazı kaynaklara göre Baader'in hücresinde ikinci bir kurşun deliği daha bulunması olayı şüpheli hale getiren etkenlerden biridir. Ayrıca kalbinin üzerinde dört bıçak yarasıyla bulunan Möller'in kendine bunu yapması imkânsız değilse bile çok zordu. Stammheim'dan sağ olarak kurtulan tek mahkûm olan Möller, hapisanede gerçekleşenlerin bir intihar değil, suikast olduğunu iddia etti.

Resmi olmayan bazı araştırmalar, toplu intiharı açıklamasını reddeder, mahkûmların öldürüldüğünü savunur. Stammheim Modeli yüksek güvenlikli hapishanelerde ziyaret alanına girmeden evvel tüm avukatların ceplerini boşaltmaları ve ceketlerini doğrulama için görevliye vermeleri gerekmekteydi. Elle ve metal detektörüyle aranıyorlardı. Mahkûmlar ziyaretten önce ve sonra çırılçıplak soyuluyor kontrolden sonra da kendilerine yeni bir kıyafet veriliyordu. Dahası, hücresinde asılı bulunan Ulrike Meinhof'un cesedi üzerinde İngiliz doktorların yaptığı inceleme, onun öldürüldükten sonra asıldığını söylüyordu. Yapılan otopside Meinhof'un cinsel organında sperm bulunduğu rapor edilmişti.

Buna karşılık diğer bağımsız araştırmalar tutuklu avukatlarının yüksek güvenliğe rağmen içeriye silah ve ekipman sokabildiklerini, bunların hücrelerde kolayca saklanabildiğini ve mahkûmların toplu halde intiharının en olası açıklama olduğunu belirtmiştir.

2002 yılında cesedi ailesine teslim edilirken, Meinhof'un kafatasından beyninin alındığı ortaya çıktı. Bunun ortaya çıkmasının ardından beyin ailesine geri verildi.

Hücresinde ölü bulunanlardan biri olan Gudrun Ensslin avukatına şöyle yazmıştı: “Eğer benden geriye hiç mektup kalmadıysa ve ölü bulunduysam; suikaste uğramışımdır.”

19 Ekim 1977'de Schleyer'i kaçıranlar, rehinenin idam edildiğini açıkladılar. 1977 sonbaharındaki olaylar II. Dünya Savaşından bu yana Almanya'nın yaşadığı en büyük illegal, politik vakalardı ve bu nedenle Alman Sonbaharı (Der Deutsche Herbst) olarak adlandırıldı. Heinrich Breloer'in 1997 yılında yayımlanan Ölüm Oyunu adlı iki bölümlük belgeseli Alman Sonbaharını anlatır.

1980'ler ve 1990'larda RAF
Sovyetler Birliği'nin çöküşü sol kanada büyük darbe vurdu ama 1990'larda yapılan saldırıları hâlâ "RAF" üstleniyordu. Bu saldırılar arasında Ernst Zimmermann adlı bir sanayici; üç kişinin öldüğü Kaiserslautern civarındaki Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri'nin Ramstein Hava Üssü'ne yapılan bombalı saldırı; Siemens şirketinin idarecisi Karl-Heinz Beckurts'ün otomobilinin bombalanması ve Almanya dışişleri bakanlığında önemli bir memur olan Gerald von Braunmühl'ün vurulması vardı.

Hükümetin RAF'ı suçladığı pek çok saldırı oldu ama RAF'ın bu saldırılardaki sorumluluğu kanıtlanamadı. 30 Kasım 1989'da Deutsche Bank'ın müdürü Alfred Herrhausen karmaşık bir bombayla öldürüldü. 1 Nisan 1991'de, Doğu Alman devlet ekonomisinin özelleştirilmesinden sorumlu Treuhand hükümetinin başkanı Detlev Karsten Rohwedder vurularak öldürüldü.

1990 yılında Almanya'nın birleşmesinin ardından RAF'ın, Doğu Almanya'nın güvenlik ve istihbarat örgütü Stasi'den mali ve lojistik destek aldığı ortaya çıkarıldı. Bu destekler arasında pek çok RAF üyesine sahte kimlik verilmesi de vardı.

RAF'a karşı son büyük eylem 27 Haziran 1993'te gerçekleşti. Klaus Steinmetz adlı gizli servis ajanı RAF'ın içine sızdı. Sonuç olarak Bad Kleinen'de Birgit Hogefeld ve Wolfgang Grams adlı iki RAF üyesi tutuklandı. Grams ve bir polis, operasyon sırasında öldü. Resmî soruşturma Grams'ın intihar ettiğini söylerken, diğerleri Grams'ın ölümünün polisin ölümünün intikamı olduğunu söyledi.

1992 yılında Alman hükümeti RAF'ın asıl faaliyet alanının artık eski RAF üyelerinin yakalanması olduğunu ortaya çıkardı. Örgütü zayıflatmak için, eğer RAF saldırılarını durdurursa kimi tutukluların serbest bırakılacağını söyledi. RAF "ilerlemeyi durdurma" kararı aldığını ve hedeflere yapılan saldırılara son vereceğini duyurdu. Son saldırı, görevdeki polislerin etkisiz hale getirilip bombaların yerleştirilmesiyle Weiterstadt'ta yeni yapılan bir hapishaneye gerçekleştirildi. Kimse yaralanmadı ama yaklaşık 50 milyon avronun üzerinde hasar gerçekleşti.

20 Nisan 1998'de Reuters haber ajansına Almanca yazılmış sekiz sayfalık bir mektup gönderildi. RAF'ın logosuyla imzalanmıştı ve grubun dağıldığını ilan ediyordu:

“Vor fast 28 Jahren, am 14. Mai 1970, entstand in einer Befreiungsaktion die RAF. Heute beenden wir dieses Projekt. Die Stadtguerilla in Form der RAF ist nun Geschichte.” ('Yaklaşık 28 yıl önce 14 Mayıs 1970'te RAF bir kurtuluş hareketi başlatmıştı. Bugün bu tasarıyı sona erdiriyoruz. RAF'ın şehir gerillası hareketi artık tarih oldu.')

Avusturalyalı / İngiliz oyun yazarı Van Badham'ın oyunu Kara Eller / Ölü Bölge (Black Hands / Dead Section) kilit önemdeki RAF üyelerinin eylemlerini ve yaşamlarını anlatan bir kurgudur. Qeensland premier'nin 2005 edebiyat ödülünü kazanmıştır. 1997 Nobel ödülü sahibi İtalyan oyun yazarı Dario Fo'nun Yarın Olacak ve Ben Ulrike, Bağırıyorum adlı tek kişilik kısa oyunları da sırasıyla RAF üyeleri Möller ve Meinhof'un Stammheim'daki hücrelerinde öldürüldüklerini anlatır:

“Şimdiden cesedimi kaçırıp saklamanızı, avukatlarımı engellemenizi görür gibiyim... Hayır, Ulrike Meinhof'u göremezsiniz. Evet, kendini astı. Hayır, otopsiyi izleyemezsiniz. Hiç kimse izleyemez. Sadece hükümetimizin bilirkişisi, o da zaten kararını verdi. Meinhof kendini astı. Ama boynunda asılma izi yok. Boynunda hiçbir morarma lekesi yok. Buna karşılık tüm vücudu çürük içinde... Öteye gidin, dönün, bakmayın! Fotoğraf çekmek yasaktır, bilirkişi tutanağından bir şey sormak yasaktır. Cesedimi incelemek yasaktır. YASAK. Düşünmek yasak, tahmin etmek, konuşmak, yazmak yasak, hepsi yasak! Evet hepsi yasak! Ama kendi aptallığınıza, her katile özgü bu klasik aptallığınıza gülmemizi asla yasaklayamazsınız.” (Dario Fo, Ben Ulrike, Bağırıyorum)

İsmin kökeni
RAF'ın ismi Japon paramiliter grup Japon Kızıl Ordusu'undan esinlenilmişti. Genellikle İngilizceye Kızıl Ordu Grubu ya da Partizanı olarak çevrilmekle birlikte aslında grubun kurucuları, komünist işçi hareketinin içinde yer alan, onun bir parçası olan bir militan grup olarak görmekteydiler. Yani örgüt üyeleri, fraksiyon terimini bir politik oluşum içindeki hizipleşme anlamında değil, bir bütünün parçası olmak anlamında kullanmışlardı. "Fraktion" terimi geniş, uluslararası Marksist mücadele yürüten solcu örgütleri tanımlamak için de kullanılmaktadır.

1985 yılında Almanya’da silahlı mücadelenin koşullarının olmadığı gerekçesiyle kendisini fesheden örgüt. Ancak örgütün bir kısmı halen cezaevlerinde yatan bir kısmı dışarda olan bir grup feshetmeye karşı çıkmış ve yaptıkları bazı eylemlerle örgütün devam ettiğini açıklamışlardır.
FKBC

22 Mayıs 2015 Cuma

Doğrudan Eylem (Action Directe)

Fransa’da 1970’li yıllar ve 1977'de GARI (Enternasyonalist Devrimci Eylem Grupları, Groupes d'action révolutionnaire internationalistes) ile NAPAP (Halkın Özgürlüğü için Silahlı Odaklar, Noyaux Armés pour l'Autonomie Populaire) adlı silahlı devrimci gruplarının birleşmesinden oluşan grup, 1 Mayıs 1979'da Conseil national du patronat français'in (Fransız Ulusal İşverenler Konseyi) genel merkezini makineli tüfekle tarayıp siyaset sahnesinde boy gösteren savaşa ve sertliğe karşı mücadele stratejisini benimseyen Anarşist / Komünist görüşlü bir örgüttür.

Bakanlık binalarının tarandığı birkaç binadan sonra aralarında Jean-Marc Rouillan, Nathalie Ménigon, Joëlle Aubron ve Georges Cipriani gibi yöneticilerin de bulunduğu 20 etkin üye tutuklanıp Eylül 1980'de hapse atıldı. Rouillan ve Ménigon 1981'de sağlık sorunları nedeniyle affedilerek cezaevinden çıkarıldı. Doğrudan Eylem (Action Directe)’in 25-30 kadar vurucu militanı vardı.

Doğrudan Eylem Grubu ile Almanya’da faaliyet gösteren Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), 15 Ocak 1985 tarihinde yayınladıkları bir bildiride NATO’ya karşı birleştiklerini duyurmuşlardır. 1985 Ocak ayı sonlarında ise, Belçika’daki Savaşan Komünist Hücreler (CCC) ve Portekiz’deki 25 Nisan Halk Kuvvetleri örgütleri de bu eylem birliğine katıldıklarını duyurmuşlardır. Bu eylem birliği kararından sonra mezkûr örgütler Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki NATO tesislerine kaşı eylemler gerçekleştirmişlerdir.

Örgüt, 1982 yazından itibaren mali sorunlarını çözmek amacıyla banka soygunları düzenledi, bir yandan da siyonist ve emperyalist mahallelere, NATO ve uluslararası nitelikli kurumlara, devlete ait kurumlara, iş adamları, ABD vatandaşları teşkil ederken vb. gibi önemli hedeflere saldırdı.

Doğrudan Eylem Örgütü, Fransa’da meydana gelen birçok olayların sorumluluğunu da üstlenmiştir. Haziran 1986’da Paris Polis Müdürlüğünün bir ek binasını havaya uçurmuştur. Örgütün Ekim 1986’da yayınladığı bildiride “Avrupa emperyalizmine karşı komünist gerillalar arası birlik kurup, Avrupa’yı vuracağız” denilmektedir.

Ancak, Fransız güvenlik kuvvetlerinin örgüte verdirdiği güç kaybı ve ileri gelen yöneticilerinin yakalanmış olması örgütün güncelliğini kaybetmesine neden olmuştur.

AD (Action Directe) Örgütü’nün faaliyet gösterdiği tedhiş olaylarının gelişimi
Fransa’da; 1967 yılının Kasım ayında Nanterre Üniversitesi'nde öğrencilerle ilgili meselelerle başlayan direnme hareketi, 1968 yılı Mayısı’ndan itibaren gelişme göstermiştir. Olayların başlamasında Demokrat Gençlik Dünya Federasyonu ile Milletlerarası Üniversiteler Birliği önemli rol oynamışlardır. Sonuçta Fransız Komünist Partisi, kendi kontrolü altında bulunmayan öğrenci derneklerine sızmayı başarmış, İşçi Sendikaları’nı da harekete geçirmiştir. Fransa hükümetinin aldığı tedbirler sonucunda radikal sol, Güney Amerika ülkelerine özenerek faaliyetlerini şehir gerillacılığına dönüştürmüştür. Marksist-Leninist örgütlerden olan Doğrudan Eylem bu şekilde kurulmuştur.
FKBC

Japon Kızıl Ordusu (Japanese Red Army)

Japon Kızıl Ordusu (JRA), [1] 70’li ve 80’li yıllar boyunca Japon hükümeti ve monarşiyi devirmeye adanmış olarak Fusako Shigenobu tarafından 1971 yılında kurulmuştur.

Fusako, militan yeni sol komünist bir örgüt olan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) [2] içinde, öne çıkan üyelerden biriydi. 1970 yılında Birleşik Kızıl Ordu’yu (URA) [3] oluşturmak için Maoist bir grupla birlikte bir ekip oluşturdu.

Büyük tasfiyeden sadece birkaç ay önce, bir hafta süren bir polis kuşatması başladı ve geride on iki ölü üye bıraktı. Fusako Shigenobu ve birkaç üst düzey üye Uluslararası Devrimci Dayanışma’yı tanıtmak için Lübnan’a taşındı. JRA, dünya çapında farklı devrimci örgütleri birleştirmeyi amaçlayan bir harekettir. Japon Kızıl Ordusu’nu başlatmak sebebiyle URA’da olan Shigenobu için, Ortadoğu’ya ulaştmasından bir süre sonra, coğrafi ve ideolojik farklılıklar baş gösterdi. O, aynı zamanda Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) [4] örgütünün müttefikiydi.

Fusako Shigenobu 1945 yılında Tokyo Setagaya’da doğdu. Babası bir öğretmendi ve 2. Dünya Savaşı sırasında Mançurya’da konuşlanan Japon İmparatorluk Ordusu’nda Binbaşı olarak görev yapmıştı. Fusako, Meiji Üniversitesi’nde öğretim görürken aktivizmle ilgilenmeye başladı. Japonya’da sol ideoloji o zamana dek (dünyanın geri kalanı ile birlikte) üniversite kampüslerinde yaygın idi. Öğretim harçlarına yapılan zamları protesto eden Fusako, hızla yeni sol hareketin saflarında yükseldi ve onların üst düzey liderlerinden biri haline geldi. Daha sonra Fusako Shigenobu dünyanın en korkulan kadın militanlarından biri olarak yargılandı.

Örgütün sorumluluğunda çok sayıda şiddet eylemi gerçekleştirildi. 1972 yılında üç üye Tel Aviv’deki Lod Havaalanı’na (şimdiki adı Ben Gurion Havaalanı) yürüyerek girmiş, silahların ve el bombalarının kullanıldığı eylemde 26 kişi ölmüş ve 80 kişi ise yaralanmıştır. Eylemi gerçekleştirenlerden ikisi olay yerinde öldürülmüş, diğer eylemci Kozo Okamoto ise sağ olarak ele geçirilip tutsak edilmiştir.

1973 yılında örgüt Tokyo’dan Paris’e gitmekte olan JAL uçağını kaçırmış ve Kozo’nun serbest bırakılmasını talep etmiştir. Örgütün bu talebi reddedilince uçak Libya, Bingazi’ye indirilmiş, mürettebat ve yolcular serbest bırakıldıktan sonra uçak patlatılmıştır. JRA, 70’li ve 80’li yıllar boyunca sayısız rehin alma eylemlerinde yer almıştır. Lod eyleminden sonra ise dünyanın en iyi bilinen sol örgütlerinden biri haline gelmiştir.

Shigenobu, 2000 yılı Kasım ayında Osaka’da tutuklanmıştır. Üzerinde sahte pasaport ve 9.000 $ nakit para bulunmuştur. Japon halkı, kelepçeli elleriyle zafer işareti yapan ve “Savaşmaya devam edeceğim” diyerek gazetecilere bağıran orta yaşlı bir kadını görünce şok olmuştur.

Shigenobu, 2006 yılında, sahte pasaport kullanmaktan, JRA üyelerinin sahte pasaport elde etmesine yardım etmekten, planlama yoluyla adam öldürmeye teşebbüs etmekten ve 1974 yılında Lahey’deki Fransız büyükelçiliğindekilerin rehin alınmasına komuta etmekten 20 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Onun duruşmasında, 1969 yılında TWA Flight 840 uçağını kaçıran Filistin Ulusal Konseyi (FUK) [5] aktif üyesi Leyla Halid savunma yapmıştır.

2001 yılında İkiz Kuleler’e yapılan saldırının ardından, El Cezire ve AFP kendilerine gelen isimsiz ihbarlarda saldırının JRA tarafından yapıldığını iddia etmişler, El-Kaide ve Usame Bin Ladin’in saldırıyı üstlenmesinden sonra bu iddialar geri alınmıştır.

Örgüt üyelerinin çoğu tutuklanmış ve hapsedilmiştir. Jakarta’daki Amerikan Büyükelçiliği’ne düzenlenen havan toplu baskında yer aldığı için Mississippi’de tutuklanan Tsutomu Shirosaki, 2015 yılında Japonya’ya iade edilmiştir. O, Tokyo’dan Paris’e giden JAL uçağını JRA’nın kaçırmasından sonra 1977 yılında serbest kalan tutsaklardan biri idi.

Japon Kızıl Ordusu, film ve kitaplarda tasvir edilmiştir. 2010 yılında Fusako ve kızı Mei “Devrimin Çocukları” adlı belgesel bir filmde rol almıştır. Filmde, Shigenobu ve Alman devrimci Ulrike Meinhof’un hayat hikayeleri Fusako’nun kızı Mei Shigenobu ve ismi açıklanmayan bir Lübnan özgürlük savaşçısının gözünden anlatılıyor. Lübnan özgürlük savaşçısı halen haber ajansları için çalışan bir Japon vatandaşıdır. Fusako 2001 yılında çıkardığı “Bir Elma Ağacının Altında Verilen Doğum Kararı” adlı kitabında Lübnan’da çocuk yetiştirmek hakkındaki deneyimlerini yazmıştır.

Bugün, örgütün Lübnan’da kendi tabanını kaybettiği ve dünyanın değişen politik ortamına artık karşılık verilemeyeceği ifade edilerek JRA dağıtılmıştır. Halefleri “Rentai Hareketi” olarak bilinir.


Notlar
1. Japanese Red Army
2. Red Army Faction
3. United Red Army
4. Popular Front for the Liberation of Palestine
5. Palestinian National Council

FKBC'nin notu: Japon Kızıl Ordusu; Kuzey Kore, Peru, Kolombiya, Filipin, Beyrut, Bekaa Vadisi, Suriye, Taiwan’dan Libya dışında neredeyse (Afrika, Asya, Avrupa, Latin Amerika) dünya çapında faaliyet göstermekteydi. Filistin’de FKÖ ve Ebu Nidal Örgütü tarafından bile artık destek almaya başlamıştı. Hatta George Habbas Grubu, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Ebu Nidal Örgütü tarafından parasal desteklenmekte, lojistik destek almaktaydı. En büyük destekçileri JRA, ASALA, EBU NİDAL, Şİİ EMEL, PELP (Filistin Kurtuluş Halk Cephesi) vb. gibi dayanışma içerisinde bulunan bu örgütler ve söz edilen ülkelerdi.

17 Mayıs 2015 Pazar

İbrahim Kaypakkaya “Öteki Yüreğimiz!”

Türkiye proletaryasının önderi ve coğrafyamızda Mustafa Suphi’den sonra komünist hareketi ikinci kez ayakları üzerine diken İbrahim Kaypakkaya Diyarbakır işkence hanelerinde hunharca katledildi. Dünden bu yana çok şeyler aktı gitti ama unutulmayan komünistlerin ve emekçi halkların bilincinde ve mücadelesinde yer eden ve orada duran Kaypakkaya oldu. Onu yalnızca işkencede “Ser verip, sır vermemenin” timsali olarak göremeyiz. O’nu yalnızca bu yanıyla anmak hata olacaktır. O’nun 3,5 ay süren en ağır işkenceler de direnmeye iten savunmuş olduğu M-L düşünceler ve düşmana karşı her koşulda milyonları temsil etme düşüdür. TC devletince düşünceleri çok tehlikeli görülmesi nedeniyle 18 Mayıs 1973 yılında Diyarbakır işkence hanelerinde parça parça yaparak bedenini kurşunlayarak katletti faşist diktatörlük O’nu.

Onun içindir ki, Kaypakkaya komünist bir yol açıcı önder ve TKP-ML Hareketi’nin kurucusu ve tabuların yıkıcısı ve Türkiye gerçeğine uygun olarak anılmalı, onu anlamalı ve de aşmayı hedeflemeliyiz. Aksi halde Kaypakkaya’nın bıraktıkları ve yarattıkları değeri donmuş bir kalıp olarak görmek olur ki, bu da O’na karşı yapılmış en büyük saygısızlık olacaktır.

Gerçekten de Kaypakkaya yaşadığı dünya kadar, günümüzdekinden farklı bir dünyayı hayal etmekte zordur. Dünyada dengelerin değişim gösterdiği, devrim rüzgârlarının estiği bir süreç… Ve gençliğin başkaldırışı aynı zamanda umutların ve ütopyaların da dönemidir bu. Ama düşleri gerçekçidir. Che gibi romantik bir maceracı değildir belki, ama O’na yönelmek içgüdüseldir tıpkı Demirci Kawa gibi bir Alman komünistle aynı anlamda Spartaküs’dür O… Ve on üçüncü yüzyılda Şeyh Bedreddin gibi bir isyanda, bir eylemdedir, Marksist bir Saint-Just ve yıkıcılığın kor yığınını alevlendiren yeryüzünün lanetlilerinin baldırı çıplakların Cid Campeador’udur...

Başkaldırı, içine sindirememe, düzene öfke, sisteme uyumsuzluk, uygunsuzluk ve diğer şeyler yol arkadaşlarıyla birlikte artık bir hayal adasının gerçek dünyaya armağanı kasketli semboller fotoğrafının namlı yüzlerinden birine, tıpkı Che gibi O’na da temas ettirilmeli kafası karışık gençliğin. Düşlediğimiz budur ama amacımız gölgeler altından çıkarmaktır O’nu. Sosyal adaletsizliklerden rahatsızdırlar ama aileleriyle birlikte üç öğün yemekler yemeye, aile yataklarında uyumaya, aile evine geç kalmamaya, küpün dışına asla taşmamaya devam edenlere uyarı ve bundan kurtuluş çağrısıdır aynı zamanda Kaypakkaya. Gidip bir yerlerde içmesine, bir efkâr dağıtmak kadar hadım bir faaliyet yoktur. Üç odalı aile evlerinin, cadde arası sokaklara yayılmış barların, meyhanelerin, hiç olmadı üstüne üstelik burjuvazinin gök kubbeleri arasında intiharların, isyankârları olmak ağırdır sanırız!

Konuşmak serbesttir ama ya eylem? Eylem yok. Eylemlilik hallerinden söz ediyor insanlar, kitaplar, dergiler. Ama eylem vakti er meydanı tenhalaşıyor. İnsanın içindeki meydanda bile kimse kalmıyor. Tüm kapılar kapanıyor adeta. Herkes kendi kalabalıklarından, kendi yalnızlığına dönüyor. İşte Kaypakkaya tüm bu olumsuzluklara kendi cephesinde tavır alışın ve “Eylem insanı temizler ve geliştirir” sözünün pratikçisidir. Bir avuç yoldaşıyla kocaman dünyayı sırtlama yürekliliğidir aynı zamanda Kaypakkaya. O’nun komünist yaşamını ve kavgasını genç kuşaklara ve emekçilere yeniden yeniden anlatmalıyız, uzlaşmazlığın ve enginleri fethetmenin timsali bir önder olarak.

Marksizm-Leninizm kurtuluşun anahtarıdır
Charles Darwin, “Türlerin Kökeni” adlı kitabıyla yeryüzündeki hayvan ve bitkilerin çok uzun süreçlerden ve değişimlerden geçerek (evrim) var olduğunu kanıtlar. “İnsanın atası maymun olamaz”, “Neden, maymunlar bu gün evrim geçirmiyor” sözleri halen kulakları / bellekleri sarıyor. Oysa Darwin maymundan geldik dememiş, aksine insanların ve maymunların ortak atasından söz etmiş ve %2’lik küçük bir farka dikkat çekmiştir ya %2 onlar ya da %2 biz öndeyiz der (!) ama gelin görün ki anlamayan, sorgulamayan her konuyu kişiselleştirenler ve şairin “Maymun halkasında da halen insanım” demesi kadar net ve yalın değildir hiçbir söylem. Evet! İnsanlıkta diretmek! Evrim bir süreçtir: ve değişkenlik dünya dönmeye devam ettikçe dünya değişmez değildire karşı tam tersine sürekli bir değişim sürecinde olacaktır.

Evrenin evriminde insan soyunun doğru ve evrenle birlikte korunabildiği yerde, daha önemlisi insana ve emeğe özgürce yaşayabileceği bir ortam sağlamak, ne kutsala dayandırılan bir kader ve iktidar sorunudur, ne de “Nasılsa bugünü atladık, sonrasını sonrakiler düşünsün” denecek kadar düz çizgiler vardır. Geçmişi asırlara dayanan Siyah Direniş Hareketi’ndeki eğilim gibidir; sahibi hastalandığında “Neyin var efendi, hasta mıyız?” diye soran “Ev kölesi” tavrının tipik bir örneği ve sahibi yatağına düştüğünde, efendisi bir an önce ölsün diye dua eden “Tarla kölesi” tavrını benimseyen Malcolm X’in çizgisinde somutlanan derin direniş hareketi. İşte, günümüz insanlığını geçmiş zamanlardan ayıran temel tehdit ve yıkım, neoliberalizmdir, küreselleşmedir. Ne olmuş yani, insanlık ne belalar gördü, her durum ve her döneme uygun şeytanlarımız olmadı mı (?) o halde niye dert edelim de diyebiliriz. Ya da bir burjuva gazete de tipik bir küçük-burjuvanın kaleme aldığı “600 yıl sonra biz yaşamayacağız ki, o yüzyılda yaşayanlar düşünsün, buzulların erimesini ve dünyanın 3’te 1’nin sularla gömüleceği bizi telaşa vermesin, siz şimdiyi yaşayın” diyen ve başkaları adına insanın insan olmaktan utandığı ama bu utanca rağmen anormalleşmiş bu yaşamlarda normalmiş gibi yaşayanlara karşıda diretmek payesini de eksik etmemek gerekiyor bilinçlerimizden.

Ne demiştik, evrim, doğayla ilgili? Doğa, birdir, hakikat birdir. Zıtlar vardır ama zıtlık yoktur. Doğaya tam itaatte zorlanma yoktur. Evren matematiksel yapıdadır. Doğa ve kitaplar onu görebilen gözlere aittir. Bilimselliğin yanında olmak ve buna göre hareket etmek, matematiğe sahip çıkmak. İşte bütün bunların toplamı: Marksizm-Leninizm’dir! Çünkü Marksizm-Leninizm işçi ve emekçilerin kurtuluşunun anahtarı ve hakikattir. İşte O’da buna sadık kalmıştır, evrimi gözlemlemiştir. Rehberi diyalektik materyalizm olmuştur. Goethe’nin, Kalinin, Politzer’in, Marx, Engels, Lenin ve Stalin’in, Mao’nun, Dimitrov’ların birikimi ve dünya görüşü içinde bulmuştur kendisini.

Kaypakkaya başkaldırının adıdır
Kuşkusuz insan her şeyden önce kendini yaratandır. Gelecek kuşaklara devrolandır.

Ama yine de herkes her çağda kendi Tanrı’larını yaratıp ona yalvarıyor mu? Oysa Komünist Manifesto da, Marx ve Engels: “Bizleri kurtaracak olan kendi kollarımızdır!” diyor ve adını koyuyor… Sonuçta burjuvalar ve işçiler aynı yağmurun altında buluşuyor. Yani kendini yaratanın, var edenin kendisi olduğuna vurgu yapıyor. Bu yüzden şimdiye ve geleceğe barbarlık yerine umudu ve mücadeleyi sunmalıyız. Tanrısal değil de insanın bulduğu ve yıkıp tekrardan inşa ettiği bir başkaldırı gibi… Karşı cinse duyulan bir sevgi, kitaba duyulan bir sevgi, doğaya, özgürlüğe duyulan bir sevgi ve insanın insanca yaşayabileceği bir dünyaya duyulan tutkuyla sevgi. Umut etmek ve umuda duyulan sevgidir. Devrime ve sosyalizme duyulan başlılıktır. Kaypakkaya’ya işte bunun adıdır. Sevginin, tutkunun ve geleceği kazanmanın adıdır. İbrahim Kaypakkaya egemenlere karşı ezilenler ve sömürülenler nezdinde halkların özgürlüğü için yola çıkmıştır. İşte tam bu noktada çokta uzak olmayan bir tarihten söz edeceğiz, başlıktan da anlaşılacağı gibi İbrahim Kaypakkaya’dan söz edeceğiz. Oysa İbrahim Kaypakkaya yeni kuşaklara seslenen ve hala yanmaya devam eden bir atom çekirdeğidir o hep var ve var olacaktır. Yukarıda vurgu yaptığımız gibi, Tanrısal değil, peygamberleştirilmemeli ama idealist - teslimiyetçi - uzlaşmacı bayların cevap veremediğine bizlerin söylemesi için bir miras bırakmıştır. Zamanın içinde olmuştur, geleceğe dairliliğini korumaktadır görüşleri ve teorileriyle.

İbrahim Kaypakkaya 17 – 18 Mayıs 1973’de katledildi. Katledildiği sırada 68 kuşağıyla anılan ve Türkiye özelinde 1971’de yeni devrimci bir tipe ulaşan ve sürekli gelişen sol kadroların arınma, düşünme ve irade alanındaki gücünü ve azmini temsil etmektedir.

İbrahim Kaypakkaya’nın ele geçmesini, sorgulanmasını, işkence görmesini ve öldürülmesini bir süreç olarak baktığımızda, 24 Ocak 1973’de Mirik Mezrası’nda yaralandıktan sonra yakalandığını, ayaklarındaki donma haline karşın bin bir eziyet edilerek Gökçe Karakoluna getirildiğini ve sonra da Dersim’e (Tunceli) ardından Elazığ’a ve nihayet Amed’e (Diyarbakır) götürüldüğünü görürüz.

Sorgu ve işkenceler
Faşist diktatörlüğün 3,5 ay süren en ağır işkence ve zulmüne rağmen Kaypakkaya geçilmez bir granit gibi direnmiştir. Ama faşist diktatörlük sonuç almak için hemen öldürmek istemez onu. Hastaneye kaldırırlar. İbrahim Kaypakkaya’nın başındaki yaralar ve ayaklarındaki kangrenler kesip biçilerek sağaltılır. O ki, sır vermemiştir, işkenceyi sürdürebilmek için iyileştirilmelidir.

Sonuç alamazlar, umutsuzluğa, hayranlığa ve sıkıntıya kapılırlar. Aylardan Mayıs’tır, artık işkenceyi durdururlar. Görevlilerin Ankara’ya gidip gelmeleri ve haberleşmeler vardır. 16 ile 18 Mayıs arasındaki kısa ve kritik bekleyişten sonra Kaypakkaya işkencede öldürülür.

Kızıldere’de Mahir Çayanları öldürmenin kılıfı askeri operasyonlardır. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın öldürülmesinin kılıfı Mahkeme ve Büyük Millet Meclisi heyetlerinin yasaya dayanan idam açgözlülüğüdür. İbrahim Kaypakkaya’nın öldürülmesi ise doğrudan ve de çıplaktır. Çünkü Türkiye’nin başına bela olabilecek bir önder daha baştan katledilmeliydi. İşte Kaypakkaya’nın işkencede katledilmesi bununla bağlıdır.

Sinan Cemgillerin öldürülmesi de dâhil, bu öldürmelerin (katletmelerin) hepsi devrimci harekete karşı yapılmıştır. Tür olarak ilktir. “Liderleşeni yok et” ve halka “İbret olsun” diyen aynı zincirin halkalarıdır.

Farklılaşan bir önder: Kaypakkaya
Sömürü ve ezme esasına göre işleyen her düzen, düzenle çıkara dayalı ilişkiye girmeyen ve kendi tarzına dönüştüremeyeceği muhaliflerini hemen tanır. Öyle ki, böyle rejimlerin kahkaha atış sebebi bile dişlerinin ve dişlilerinin gıcırtısı sezilmesin diyedir.

Rejim içinde çözüm olma arasındaki fark, aslında kendi kaderini yaratıp yaratmamaktır. Geleceğe ve kendine sahip çıkmak, öncelikle zihni faaliyetlerde yanılsamayı aşmak ve bilinçle ilintilidir. Bir meydan okuma, bir tutum, tavır, uzlaşmamacılık, tercih ve irade gerektirir. Burada adres bellidir!

Yakın tarihteki bu hale uyan belirgin örneklere baktığımızda tehlikeli sayılan ve fikirlerinden dolayı 24 yaşındayken öldürülen İbrahim Kaypakkaya farkıyla karşılaşırız. Ki, bu farkın özgünlüğü, ne yazık ki doğal mecrasında akmamıştır. Kaynağından giderek uzaklaşan, farklılaşan ve artık biri diğeriyle bağdaşmayan iki ayrı tarihsel İbrahim Kaypakkaya’nın varlığından söz edebiliriz.

Birincisi, teorik ve siyasal metinlerine göre kamuoyuna daha geniş mal olanlar ve “Ser verip sır ver meme” de anlamını bulan, zamanla halka ait çeşitli inanç ve alt kültürlerden beslenerek mitleşen İbrahim Kaypakkaya’dır. Efsaneleştirme halkla sınırlı değildir. Birilerimizin “Köylüler, aslında toprak devrimi talep etmiyor” gerçekçi ama yetersiz önermesine, diğerlerimizin “Köylülerin toprak talebi vardır” soyut ama yine yetersiz iddiasıyla karşı çıkması gibi sığlıklarımız efsaneye sığınmayınca, bu durum daha da güçlendi.

İbrahim Kaypakkaya, devrimci pratik faaliyetin gizlilik koşullarında gereken ve şimdi kendisinden çok daha meşhur olan o “Ünlü vesikalık resmi” çektirirken beş köşeli “Kasketi” giydiği için ölümünden sonra ne tür yanılsamaya yol açacağını, o vesikalık görüntüde zamanın nasıl “Donabileceğini” büyük ihtimalle tahmin etmiyordu. Tıpkı ikonlaşan ve mitleştirilen Che Guevara önderliğindeki gibi.

Tuhaf ve gerçek olan: İbrahim Kaypakkaya’yı siyaset biliminde “Yok” sayarak ya da “Vardı ama çok gençti” diyerek yâda onun lider haline kâh faydacılıkla, kâh sempatiyle, kâh empatiyle yaklaşanların, O’nun özgün fikirlerini temel alarak fark edenler, değerlendirenlere, kavrayanlara göre sayıca kat kat daha fazla olmasıdır.

İbrahim Kaypakkaya bugünün adıdır
İbrahim Kaypakkaya’ya tarihsel olarak ilişkin ikinci algılama da Aralık 1971 - 72 arasında bizzat İbrahim Kaypakkaya tarafından kaleme alınan ama kamuoyuna sınırlı mal olmuş ve politik selinin de yanında pratikte de, program eleştirisi ve tarih ve devrimci teoriye ilişkin “Seçme Yazıları”ndan oluşan entelektüel halinden dolayımladır.

“Seçme Yazılar” altı metinden oluşur. Bunlardan biri “Türkiye’de Milli Mesele”dir, birinci yazımı Aralık 1971’dir. TİİKP ile ayrılıktan sonra söz konusu metni Kaypakkaya esasına sadık kalarak Haziran ‘72’de kaleme almıştır. Yirmi bir başlıktan oluşur ve yetmiş kitap sayfası civarında bir hacme sahiptir.

Bilindiği gibi İbrahim Kaypakkaya’nın aile kökeni Türk ve Alevi’dir. Kuşkusuz kendisi sınıfsız bir toplumu hedefliyordu. “Köylülük modern sanayi karşısında dağılan ve yok olmaya doğru giden bir sınıftır. Oysa proletarya, mülkiyetle bütün bağlarını koparmıştır. Özel mülkiyetin muhafazasını değil, kesinlikle ortadan kaldırılmasını ister. Birinin varlığı diğerini imkânsız kılar” diyen İbrahim Kaypakkaya, çeşitli milliyetlerin karşılıklı özgürleşme sorununda da analizler yapıp çözümler öneriyordu. Ezilen ve baskı uygulanan Kürtlerin geleceğini tayin etmesi ve haklarını kullanmasına ilişkin hem o gün hem de şimdi bile kimse On’un kadar ileri gitmemişti.

İbrahim Kaypakkaya’nın gücü nereden gelmektedir?
Evet, gencecikti! Ezen ulusun içinden geliyordu. Tabular döneminde “Milli Mesele”de Türk, Kürt, Ermeni demeden gerçeği ortaya koyuyordu. Zira İbrahim Kaypakkaya’nın “Türkiye’de Milli Mesele”si sayesinde milliyetçilik ve şovenizmden arınan ilk söz söylenmiştir.

“Türkiye’de Milli Mesele” gibi bundan 44 - 45 yıl önce yazılmış bir metnin: kavrayış ve çözümleme, kendinden sonraki tarihi etkileme, çıtayı yükseltme vb. gibi şeylere dair derinliğini nasıl olup halen koruduğunu ve temel önermelerdeki güncelliğini ve gücünü anlamak, oranlamak ve şaşırmamak için o günden zamanımıza dek oluşmuş değişimler üstünden şöyle bir gönderme yapabiliriz: O sıralarda şehirlerarası ve milletlerarası telefon haberleşmeleri, PTT’deki görevlilerin “Hat bağlaması” sayesinde gerçekleşebiliyordu. Şimdi ise dağdaki gerillanın da bardaki ağıt dinleyenin de cep telefonu var. Teknolojiyle birlikte internet cebimize girdi. Peki, söz konusu yukarıda ki, metnin gücü nereden gelmektedir?

İbrahim Kaypakkaya’nın zekâsından, Köy Enstitüleri geleneğinden gelmesinden ve konuya ilişkin Marksizm-Leninizm’i referans alarak tarih ve teoriden çıkarsamalar yapmasından. Yerel halkın anlatımlarını ve yaşanmışlıkları, bilimsel bilgi düzeyinde tasvip etmesinden.

Komüntern ve TKP gibi kurumların tarihsel değerlendirmelerine karşın akıma karşı yüzme cesaretinden, Marksizm ve Leninizm’in tarihsel diyalektik materyalizmden gelmektedir. Özetle gücüde cesareti de oradan gelmektedir…

En önemlisi, Kemalist Hareketi, Kemalist İktidarı, Kemalizm’i doğru değerlendirmesinden ve devrimcilikle Kemalizm arasına kalın ve kendinden sonraki yeni zamanlara ve kuşaklara da referans olacak bir hat çekmesindendir.

Siyasal oportünizm yâda Marksizm ve Leninizm
“Seçme Yazılar”ın diğer bir metni, “Şafak Revizyonizminin Kemalist Hareket, Kemalist İktidar Dönemi, II. Dünya (Emperyalist Paylaşım) Savaş Yılları, Savaş Sonrası ve 27 Mayıs Hakkındaki Tezleri” adını taşır. Üç bölüm ve on başlıktan oluşur. Yaklaşık seksen kitap sayfası bir hacme sahiptir, ilkyazımı Ocak 1972’dir. Ağustos 1972’de aslına sadık kalarak tekrardan İbrahim Kaypakkaya tarafından kaleme alınmıştır.

“Kemalistlerin ‘Tam Bağımsızlık’ ilkesi, ‘Yarı Sömürge’ yapıyı seve seve kabullenmek anlamına gelir” diyen Kaypakkaya, Kemalizm mirasçılığı konusunda “İngiliz, Fransız, Alman emperyalistleriyle ‘Sınıf Kardeşliği’ nişanesidir” der. Zaten emperyalizmle Kemalist Hareket arasındaki işbirliği iyice bilince çıkarılmadığından ve Cumhuriyet tarihi boyunca egemen sınıfların farklı kesimlerinin birbiriyle çekişmesinden medet umulduğundan dolayı günümüzde de “Tam Bağımsızlık” denen şeyin aslında bir çelik çomak oyunu olarak sürdürüldüğü fark edilmemektedir.

Komünist harekete sahip çıkmanın adı
İbrahim Kaypakkaya yoksul bir aile çocuğu olarak 1949 yılında Çorum Alaca’da doğdu. İlkokulu Karamahmut, Ortakışla ve Alacaköy'de okudu. 1961'de Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nun sınavını kazandı ve öğrenimini burada sürdürdü. Devrimci düşünceyle Hasanoğlan Öğretmen Okulu'nda tanıştı. Bu okuldan mezun olduktan sonra Yüksek Öğretmen Okulu hazırlık sınıfına bir yıl devam etti ve İstanbul'da Çapa Öğretmen Okulu'na kaydoldu. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü öğrencisiydi. FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu) Çapa Şubesi’nin kuruluşuna katıldı. 1968 yılında Türkiye İşçi Partisi (TİP) Eminönü ilçe teşkilatına üye oldu. Ant ve Türk Solu dergisi yazı kurulunda bulundu. İbrahim Kaypakkaya’nın devrimcileşmesi, bıyıklarının yeni yeni terlemesiyle başlamış, devrimciliğe ise altı sene sürmüştür. Hasanoğlan Enstitüsü’nden, İstanbul Çapa’ya gelir. Devrimcileşmesinde zamanın ODTÜ, İTÜ, Siyasal Bilgiler gibi mücadelede öne çıkan okullarıyla ve oralarda kurulan arkadaşlık çevreleriyle doğrudan ilişkisi sınırlıdır. Henüz FKF ve Dev-Genç’te öne çıkmamıştır.

Fabrikalara, köylere sonra Kürdistan’a gider gelir. 68 kuşağının 1980’li yılların başına kadar süren doğrudan ve dolaylı etkisi bakımından, üniversite çevreleri, akademisyenler, aydınlar kamuoyu ve basında da İbrahim Kaypakkaya zaten Mahir Çayanlara, Deniz Gezmişlere göre az kabul görür, bilinmezden gelir. Sonuçta 68 kuşağına göre sanki 1971’den sonraya ve 1980’den öncesine ait sayılmıştır. Üstelik aitmiş de değilmiş gibi, sessiz kabul görünen bir konsensüstür söz konusu olan. Bunun nedeni İbrahim Kaypakkaya’nın Kemalizm ve Milli Mesele’ye dayanan ülkenin sorunlarına dair ortaya koymuş olduğu görüşleriyle, 68 ortalamasını aşması ve sosyalizmdeki geri dönüşü yakalamasıdır. Onun içindir ki, Kaypakkaya’ya dokunmak ateşe dokunmak anlamı taşımaktadır. Bunun içindir ki yıllardan beridir Kaypakkaya unutturulmaya ya da yok sayılmaya çalışılıyor.

Sinan Cemgilleri ihbar eden İnekli Köyü muhtarının cezalandırılmasından dolayı İbrahim Kaypakkaya arada sırada zaman çizgisinin öbür tarafına geçer. Kabul edilişi 68 Sol’uyla sorunluymuş gibi durur hep. Öte yandan kendi içinden “Dışarıdaki ötekinin” mahremine de bakmayı becerebilmeliyiz de vurgudur bu.

İbrahim Kaypakkaya Nisan 1972’e TİİKP’den ayrıldıktan sonra altı yoldaşı ile birlikte TKP-ML Hareketi’nin Koordinasyon Komitesini oluşturur. Birçok badire atlatsalar da komiteden geri kalanlar sağdır. Yıllar geçer. Oysa her şey dün gibidir. Sonuç olarak İbrahim Kaypakkaya, yaşayanların hem zorlukları hem de kolaylıklarıdır. Bugün söz konusu o Koordinasyon Komitesini ve o günkü yakın ilişkilerini tam mevcutlu toplamayı dilesek bile, ne yazık ki mümkün değildir. Çünkü özne olmayı sağlayan Kaypakkaya yoktur. Lider olmak, başka bir şeydir; iyi ve doğru insanlar olabilmek başka bir şey...

Yüreklerimize kulak vermenin zamanı...
“Demokratik halk diktatörlüğü sisteminde bütün milletlerin ve dillerin tam eşitliği garanti edilecektir. Hiçbir zorunlu dil tanınmayacak, halka bütün yerli dillerin öğretildiği okullar sağlanacaktır. Halk devletinin anayasası, herhangi bir milletin, herhangi bir imtiyaza sahip olmasını ve milli azınlığın haklarına herhangi bir tacizi kesinlikle yasaklanacaktır. Her ulusa kendi kaderini tayin etme hakkı tanınacaktır. Bütün bunların gerçekleşmesi için, özellikle yaygın bölgedeki özerklik ve tamamen demokratik yerel kendi kendini yönetim gereklidir. Bu özerk ve kendi kendini yöneten bölgelerin sınırları ekonomik ve sosyal şartlar, nüfusun milli bileşimi vb. temeli tarafından tayin edilecektir.” Bu İbrahim Kaypakkaya’ya aittir.

Burada işaret edilen aşağıdan ve alttan yapabilmektir. “Sürecin elverdiği” oranda karşılıklı üstten çözümler aranmakta ve alternatifler üretilerek çözümler üretmek, programınla sistemin üstünde olabilmektir. Belirttiğimiz gibi yukarıdaki sözler Kaypakkaya’ya aittir ve anlaşabileceği gibi de halen geçerliliğinin de yanında, gerçekleşmeyi bekliyor.

Bugün için açıklıkla söyleyebiliriz ki, 25 Temmuz 1968’de Vedat Demircioğlu’nun öldürülmesiyle Türkiye’de hızlanmaya başlayan siyasal linç ve cinayetler, görüşleri doğrultusunda “Tam Bağımsız Türkiye” diye haykıran Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslanların idam edilmeleri, dokuz yoldaşı ile Kızıldere’de katledilen Mahir Çayanların ve Nurhak’ta Sinan Cemgillerin öldürülmesi ve toparlayacak olursak İbrahim Kaypakkaya, Ali Haydar Yıldızlar ezilen ve sömürülen halklar nezdinde devrim / sosyalizm davası ve halk için yolla çıkmış ama özelinde birbirileri için ölmüşlerdir. Bunu iyi kavramak, sorgulamak gerekmektedir. Teoride ayrıdırlar ama pratikte yan yana düşmana karşı ortak savaşım içinde olmuşlar ve her biri birbirinin üzerine basmadan inandıkları düşünceleri temelinde mücadeleye sıkıca sarılmışlar ve bu uğurda net bir duruş sergilemişler.

İnsanın ayırıcı niteliklerinden biridir başkaldırı ve M-L ideoloji ve bu temel gerçeklik üzerinde yükselir. Siyaset bu has duygunun gerçeğe uyulmasıdır ve bunun gereklerinin yerine getirilmesidir. An gelir o başkaldırı silkelenir, sırtındakini atar, önüne geleni ezer geçer. “İdeolojiler öldü” denen bir çağda yine an gelir başkaldırı bir isim, bir söz, bir resim, bir tebessüm yâda hınzır bir bakışta simgelenir. “Ateşi görüp ihaneti yaşadığı” halde vardır ve o ümidin de ta kendisidir. Anonimlerin sahibi yoktur dolayısıyla herkesindirler türkü sözleri gibi, Kaypakkaya hepimizindir, çünkü anonimdir ve “Öteki Yüreğimizdir!” diyoruz.

“Öteki Yüreğimize” kulak vermenin zamanı geldi ve geçmedi mi?
FKBC | @birlesik

9 Mayıs 2015 Cumartesi

Ulrike halen öfkeli

Evet, Ulrike öfkeliydi. Çünkü kapitalizmde devlette vicdanlı değil, öfkeliydi. Hem de çok öfkeli hem de dünya çapında… Biliyorsunuz işte, Ulrike’nin gençliğinde faşistler dünya çapında yenilmişti ama Almanya’da hala devlet kadrosundaydılar, ABD Vietnam’daydı… Anti-komünizme “demokrasi”, kapitalist diktatörlüğe “özgürlük” deniyordu… Ulrike Meinhof, tanınmış bir gazeteciydi. Ulrike Meinhof’un düzene karşı tepkisini netleştirdiği ilk yazısı 1968’de başyazar olduğu Konkret dergisinde, Almanya 68 öğrenci lideri Rudi Dutschke’nin vurulması üzerine yayınlandı. Rudi Dutschke, 11 Nisan 1968 tarihinde silahlı saldırıda ağır yaralandı. Ulrike’nin düzen eleştirisinin dozunu artırdığı yazı aynı gün yayınlandı. Bu yazı daha sonra “Radikal dönemin başı” olarak gösterilir. Yazının özünü aşağı yukarı şu cümleler oluşturur:

“Protesto, bu bana uymuyor, buna karşıyım demektir. Bana uymayan bir şeyin ortadan kalkması için uğraşıyorsam bu direniştir. Bu zamana kadar istemediklerimizi sokaklarda söyledik ama Rudi Dutschke’nin saldırıya uğramasını engelleyemedik. Çünkü gelenek ve göreneklerin tutsağı halindeydik. Şimdi şiddet ve direnişi düşünmek zorundayız… Bize yönelik bu silahlı saldırı gerçekleştiğinde, korkak liberalleri yanımıza çekmek mümkün olmadı. Eğlence sona erdi. Sokak eğlencesi zamanı geçti artık…”

Ulrike, “Sokak eğlencesi zamanı geçti, hadi öyleyse, evlere, bürolara parlamentoya” demedi. Aksine yine sokağı savundu. Sadece eğlencenin rengi değişiyordu. Meinhof, 14 Mayıs 1970’de, Frankfurt’ta bir AVM’yi yakmaktan ve bugünün parasıyla 3 milyon Euro zarar vermekten tutuklu bulunan Andreas Baader’in hapisten kaçırılmasında rol oynadı. Meinhof’un Baader’in kaçırılması eyleminde, sadece yardım etmesi planlanmıştı. Oysa Ulrike, Baader’in ardından camdan atladı ve illegal yaşama adım atmış oldu. Camdan atlayış, Hamburg’taki villadan da, Berlin’deki gazeteci yaşamından da kopuş oldu. Andreas Baader’in hapisten kurtulmasından sonra ekibe katılan Ulrike Meinhof’un RAF’ın teorik dokümanlarını kaleme aldığı kabul ediliyor. Çünkü RAF’ın ilk metni “Kızıl Orduyu İnşaa Edin”den sonra yayınlanan “Şehir Gerillası Konsepti”, “Şehir Gerillası ve Sınıf Savaşı “ gibi “Silahlı Mücadele” konsepti adı altındaki metinlerde Meinhof’un üslubu vardı. Zaten devlete göre de Meinhof, RAF’ın beyniydi. Andreas Baader, Gudrun Ensslin ve Ulrike Meinhof'un 15 kişilik bir ekiple 1970 yılı Haziran - Ağustos arasında Ürdün’de El Fetih kamplarında silahlı eğitim aldığını da Almanya’da bilmeyen kalmadı. Meinhof, siyasi ironisini, neşesini ve hınzırlığını hiç kaybetmedi. Entelektüellere karşı hak etmedikleri ölçüde dalgacı davranıyordu. Örneğin Vietnam savaşı sırasında yine “Dünyayı değiştirmek” isteyen entelektüellere çatıyordu: “Son kertede gördük ki, dünya değiştirilmiyor. Aksine yıkılıyor…”

Öfkesi, kararlılığı ve uzlaşmaz tavrıyla Ulrike Meinhof yaşıyor…