29 Ocak 2015 Perşembe

Direngenliğimiz ve sınıf aklımız karşısında burjuvazi ve tetikçileri mutlaka kaybetmeye yazgılı: Mustafa Suphi ve 14’ler ölümsüzdür!

Onbeşler cinayeti Osmanlı sonrası daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturacak unsurların ilk siyasi cinayetidir. Bu tespit tarih bilgisi hatırlatmak için yapılmış bir tespit değildir. Bunun karşısında şu soruyu sormak gerekir. Mustafa Suphi ve yoldaşları katledilmeseydi Türkiye nasıl bir Türkiye olurdu? Türkiye Komünist Partisi’nin kurucuları, Genel Başkanı, Genel Sekreteri ve Merkez Komite üyelerinin katli, bir iki generalin icraatına indirgenecek nitelikte değildir. Bu cinayet son derece amaçlı, hedefli ve sonuç almaya yönelik işlenmiş siyasi bir cinayettir.

Onbeşler’in katli burjuvazi açısından üç nedenle çok önemlidir:

Birincisi; Mustafa Suphi, Anadolu’ya sosyalist, federatif bir sovyet cumhuriyeti programı ile gelmiş­tir. Ulusal kurtuluş müca­delesini, sosyal kurtuluş mücadelesine yükseltmek için yola koyulmuştur. Bu politika Türkiye Komünist Partisi’nin, Komintern’in politikasıdır. Cinayet, bu politikayı önleme amaçlıdır.

İkincisi; Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve 13 MK üyesinin katli, Türkiye Komünist Partisi’ni yok etmeyi hedeflemekteydi. Başaramadılar, ancak, çok zarar verdiler. Onbeşler’in katlinden sonra TKP’nin kuruluş kongresine davet edildiği halde katılmayan, Kemalist Şefik Hüsnü ve ekibi TKP’nin başına musallat olmuştur. Bilindiği gibi Şefik Hüsnü, Mustafa Kemal’in politikalarını destekleyen ve onu etkileyerek TKP’nin hedeflerine ulaşılacağını savunan bir kadro idi.

Üçüncüsü; Birinci ve ikinci olgulara bağlı olarak, bu yöntemle Büyük Ekim Devrimi’nin idelerinin başka ülkelerde yaşama geçirilmesi önlenmiştir. Sosyalizmin ve Komünizmin enternasyonal bir hedef olduğundan yola çıkıldığında, bu önlemin Dünya Komünist Hareketi'ne ve oluşacak Dünya Sosyalist Sistemine ne denli zarar verdiği belirginleşir. Sovyet Rusya için o dönemde yine çok önem taşıyan Almanya’da, Almanya Komünist Partisi KPD kurucuları Karl Liebknecht ve Rosa Lüksemburg’ların benzer yöntemlerle katledilmeleri bu savı onaylamaktadır.

Üç olgudan yola çıkıldığında onbeşlerin katli hem Türkiye siyaseti açısından çok derin önemi olan, ama aynı zamanda uluslararası boyutu da olan bir cinayettir. Burjuvazinin ve sermayenin uluslararası güçlerinin, o dönemde Ekim Devrimi'ne karşı uyguladığı stratejinin önemli bir halkasıdır.

Bu sebepten dolayı, onbeşlerin katlinin tüm Cumhuriyet arşivleri, Mustafa Kemal’in kişisel arşivleri dahil, açılarak netleşmesini sağlamak bundan sonra gündemimizde yer tutacaktır. Bizim görevimiz, sadece Ocak ayından Ocak ayına, onbeşleri anmak değil, onbeşlerin katlini aydınlatmak olmalıdır. Yine bizim görevimiz, yalnızca her yıl onbeşleri anmak değil, On'ların ilke ve amaçlarını, günlük mücadelelerimizde yaşama geçirerek On'ları yaşatmak olmalıdır. Bunu gerçekleştirmek de sadece Türkiye Komünist Partisi mensubu olmak, TKP’nin ilkeleri doğrultusunda mücadele etmek değil, TKP’nin aynen Mustafa Suphi ve yoldaşları gibi Türkiye politikasına aktif müdahil olacak bir güç haline gelmesi için, bilinçli ve örgütlü bir şekilde, bıkmadan, usanmadan, fedakârca ve yiğitçe savaşmak olmalıdır. Sonunda ölüm dahi olsa…
İsmail Hakkı Yorulmaz - Atılım

Yunanistan'da TROIKA'yı, Kobane'de IŞİD'i ezdik, sıra MESS'te!

İlk güzel haber Yunanistan’dan, SYRİZA’dan geldi. Uzunca süredir kapitalist krizin ve neoliberal politikaların faturası ödettirilen Yunan emekçileri İMF-AB ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) çetesi TROIKA politikalarına hayır dediler seçimlerde. Seçimler yıllardır sokakta sürdürdükleri mücadelenin yeni bir aşaması oldu sadece, yoksa bir başlangıç değildi. Yunan emekçileri yıllardır grevlerle, direnişlerle TROIKA’ya ve onun dikte ettiği, PASOK hükümetinin harfiyen uyguladığı kemer sıkma politikalarına sokakta karşı koyuyordu zaten. Ama seçimlerde Yunanistan’daki sosyalist partilerin oluşturduğu SYRİZA cephe partisinin birinci parti çıkması ve TROIKA kuklası PASOK’un yerlerde sürünmesi hepimizin içinin yağlarını eritti adeta. SYRİZA ne yapacak, onu hangi zor dönemeçler bekliyor ayrı bir tartışma konusu. Burada önemli olan Yunan emekçilerinin ve ezilenlerinin TROIKA çetesinin soygun planına hayır demeleriydi. Zaten SYRİZA başkanı Çipras (Tsipras), seçimleri kazandıktan sonra yaptığı seçim konuşmasında “Bu zafer Yunanistan emekçilerinindir” diyerek durumu tescilledi.

İkinci güzel haber Kobane’den geldi. 134 gündür emperyalizm destekli IŞİD çetesine karşı direnen Kürt halkı ve dostları sonunda karanlığı Kobane’den def etti. Kafa kesen, kadınları çocukları köle yapıp pazarlarda satan, kendinden olmayana her türlü zulmü reva gören bu cihatçı çeteler esasında Yunanistan’daki TROİKA’nın muadili sayılabilecek çevreler tarafından yaratıldı/desteklendi. Başta ABD olma üzere emperyalist devletler çoğunluğu Müslüman olan Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasını küresel sisteme daha fazla dahil edebilmek, neoliberal politikalarını daha rahat uygulayabilmek, yer altı ve yer üstü zenginliklerine daha rahat el koyabilmek için bölgeye adeta terör pompaladı. Bölgedeki pastadan daha fazla pay almak isteyen ve yeni nizamın kendi çıkarlarına uygun kurulmasını isteyen bölge devleri, sermayesi ve hükümetleri de aynen PASOK’un yaptığı gibi emperyalistlerin kirli politikalarına çanak tuttular, bu politikaların ortağı oldular.

Kobane’de Kürt halk direnişinin durdurduğu IŞİD sadece dayattığı yaşam tarzı açısından değil dayandığı ekonomi politik sistem açısından da ezilenlerin ve emekçilerin aleyhine bir sistemdi. IŞİD’in tekfirci İslam paradigmasında toplumun yarısı olan kadınların zaten hiçbir hakkı, hukuku yok. İşçi’nin sendika, örgütlenme, grev hakkı yok. Demokratik eylem yapacağım, hakkımı arayacağım diyenin kafasını kesiyorlar! Ez cümle, Kobane’de durdurulan ve moralmen yenilgiye uğratılan IŞİD sadece bir mezhebe, bir halka, bir bölgeye değil, dünya işçi sınıfının ve ezilenlerinin eşitlik özgürlük mücadelesine karşı bir güçtü. O yüzden Kobane’deki zafer halayı sadece Kürt Halkının değil, hepimizin, tüm emekçilerin ve ezilenlerin halayıydı.

Şimdi sıra Metal işçilerinde. Türkiye işçi sınıfının en önemli ve belirleyici iş kollarından biri olan Metal iş kolunda örgütlü Birleşik Metal İş’e bağlı 42 fabrikada 15 bin işçi greve gidiyor.

Metal işçilerinin grevinin başarıyla sonuçlanması sadece greve giden 15 bin işçiyi değil, metal iş kolunda toplu sözleşme yapabilen 120 bin, sefalet koşullarında çalışmalarına rağmen toplu sözleşme dahi yapamayan geri kalan bir milyon metal işçisini; 

Türkiye çapında tüm işkollarında ancak 700 bini toplu sözleşme yapabilen kayıt dışı dahil 12 milyon işçiyi ve ailelerini doğrudan etkileyecektir.

Metal işçileri ve Birleşik Metal İş sendikası böylesine bir süreçte aldığı kararla sadece işçileri ve patronlarını değil tüm toplumsal kesimleri etkileme kapasitesi olan bir siyasi hamleyi de başlatmış oldu. Uzunca süredir Türk sermayesi ve hükümeti bu alanda adeta köpeksiz köyde değneksiz gezercesine rahat dolaşıyorlardı. İstedikleri kararı alıp, istedikleri uygulamayı başlatıyorlardı. Soma’da, Ermenek’te, Torunlar inşaatta işçi katliamı yaşanıyor ama onlar hiçbir şey olmamışçasına hayatlarına devam ediyorlardı. İşte Türkiye işçi sınıfının en geniş bölüğünün, en örgütlü kesiminin aldığı bu grev kararı hükümeti ve devleti esaslı bir tarafından daha kuşatacaktır. Hükümete o ya da bu sebeple destek veren, bunca rezalete karşın bilmem kaç seçimdir onu birinci parti çıkaran geniş halk kesiminin gerçekle yüzleşmesinin, bu köhnemiş sisteme baş kaldırmış diğer toplumsal kesimlerle buluşmasının önünü açacaktır.

Türkiye egemenleri son süreçte iki önemli dinamiğin yarattığı büyük türbülansla iyice sersemlemiş durumda. Bunlardan birincisi 30 yıldır devam eden ve Rojava-Kobane’yle birlikte yen bir boyuta sıçrayan Kürt özgürlük mücadelesi, diğeri Gezi halk isyanı. O günlerde de söylüyor, yazıyorduk. Bu tabloyu tamamlayacak olan işçi sınıfının üretici kesimlerinden gelecek katılımdır. İşte Metal işçilerinin grevi coğrafyamızdaki mücadele dinamiklerini biraz daha birbirlerine yakınlaştıracak, birleştirecek rolü oynayabilecek tarihsel imkan olabilir.

Metal işçisi kazanırsa, bu kazanım çalışan 16 milyon işçiye ve ailelerine, yani en az 40 milyon insana umut olacaktır.

Metal işçisi kazanırsa muhafazakar politikalardan geri adım atmayan sermaye hükümeti AKP’yi bir kez daha sendeletecektir.

Metal işçisi kazanırsa batıyı nasıl olsa idare ediyorum diye müzakerelerde ayak direyen AKP hükümetini biraz daha sıkıştıracaktır.

Metal işçisi kazanırsa çalıştaydan çalıştaya oyalamak istediği Aleviler nezdinde AKP hükümeti daha da zayıflayacaktır.

Metal işçisi kazanırsa bir gecede köylülükten şehirli nüfusa “terfi” ettirilerek daha da yoksullaştırılan milyonlarca yoksul köylü haklarını istemek ve kazanmak için daha umutlanacaktır.

İşte bu yüzden, metal işçisi sadece kendisi için değil, hepimiz için direniyor. Tıpkı Kobane gibi, tıpkı Syriza gibi. O zaman bize düşen de bu direnişle dayanışmamızı büyütmek, tıpkı Syriza’nın TROIKA’yı PYD/YPG’nin IŞİD’i ezdiği gibi Metal işçilerinin de MESS’i (Metal Sanayicileri Sendikası) ezmesini sağlamaktır. Tıpkı “DGM’yi ezdik sıra MESS’te” dediğimiz gibi…

Ezilenlerin ve emekçilerin önderliğine soyunan bütün güçlerin şimdi bundan daha önemli bir gündemleri olamaz. Göstermelik değil gerçek bir dayanışma için hiç vakit geçirmeden Kobane ruhuyla, Syriza ruhuyla mücadeleye atılma zamanı.  

Tuncay Yılmaz
SYKP Eşgenel Başkanı

25 Ocak 2015 Pazar

SYRIZA'ya selam olsun

Yunanistan’da seçimleri çoğunlukla Radikal Sol Koalisyon (SYRIZA) ve lideri Aleaksis Tsipras kazandı. SYRIZA liderini Selahattin Demirtaş’a hatta haddini aşıp Che’ye benzetenler oldu. Tahmin edin kim (?) burjuva liberaller. Hakkını verelim SYRİZA olsa olsa Türkiye’nin ÖDP’sidir, fazlası değildir. (Yanlış anlaşılmasın ÖDP ve o ardıldan gelen bütün hareketlerin tarih içerisindeki pratikliği bizler için önemlidir, zira SYRIZA’nın kazanımlarını ÖDP’ye empati kurarak geliştiriyor ve Ufuk Uras gibi bir demagog ve sapmayı bunun dışında tutarak umut ediyoruz. Ki ÖDP lideri Alper Taş’ın, Yunanistan'da gerçekleşen erken genel seçimlerinden o dönemlerde zaferle çıkması beklenen SYRIZA’nın Pazar akşamı başkent Atina'da düzenlenen büyük mitingine katılarak SYRIZA lideri Aleksis Çipras'a destek vermesinden dolayı da dillendirmiyoruz.


Radikal Sol Koalisyon (SYRIZA)’a mesaj: Başarılarınızın devamını diliyoruz, Yunan halkını, SYRIZA ve yoldaşlarını selamlıyoruz.
Umudumuz odur ki SYRIZA’nın iktidar yürüşüyü ÖDP’nin de yürüyüşü olsun. Bu arada elbette SYRIZA’nın çoğunluğu sağlaması biz sosyalistler için umuttur, aksi de düşünülemez. Selamımız daim olun, Yunanistan halklarına, SYRIZA’lı yoldaşların bu eşitlik ve adalet başarısına selam olsun. SYRIZA’nın zaferi ilerisi için faşizmin yok oluşu içinde umuttur, ‘umut’ sosyalist soldur. Sosyalizmdir, Marksizm’dir. Yolları / yollarımız açık olsun!

Gezi'de "Deniz ayırır, haysiyet birleştirir" diyen SYRİZA'ya selam olsun, bizlere de umut olsun...

12 Ocak 2015 Pazartesi

9 Soruda PEGIDA: ‘Son Alman fenomeni’ hakkında bilmeniz gereken her şey

Almanya’nın son ‘fenomen’i PEGIDA… Çok değil sadece dört ay önce ortaya çıktı. Adını giderek daha fazla duyuran hareket bu akşam yeniden sokağa döküldü.

Peki, nerden çıktı PEGIDA? Liderleri neyi savunuyor, neye karşı? Uzmanlar ne diyor, siyasi partiler nasıl yaklaşıyor?

PEGIDA hakkında bilmeniz gereken her şey… 9 Soruda…

1. PEGIDA nedir?
Türkçe’siyle ‘Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar.’

Almanca’sı ‘Patriotische Europäer Gegen die Islamisierung des Abendlandes’in baş harflerinden oluşuyor adı.

Şu an için bir dernek gibi hareket ediyor.

Alman medyası, geçen hafta PEGIDA’nın, ‘kamu yararına faaliyet gösteren dernek statüsü’ almak üzere resmi başvuruda bulunduğunu duyurdu.

2. Ne zaman, nasıl ortaya çıktı?
22 Aralık’taki gösteri.
İlk olarak Dresden’de, 20 Ekim 2014 Pazartesi akşamı, 300 civarında taraftarla gösteri yaptı. Daha sonra Noel hariç, her pazartesi Dresden’de daha fazla destekçi bularak toplanmayı sürdürdü.

24 Kasım 2014 ’te sayıları 5 bin 500’e, 22 Aralık 2014’te 17 bin 500’e ulaştı. Son olarak, 5 Ocak 2015’te ise Dresden’de 18 bin kişiyle boy gösterdi.

Liderlerinin söylediğine göre harekete geçmelerinde, Almanya’nın Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne silah desteği verme kararı etkili oldu.

Kobane’de çatışmaların arttığı, Almanya’da da birçok kentte gösterilerin yapıldığı dönemde, Ezidi nüfusun görece fazla olduğu Hamburg ve Celle’deki gösterilerde radikal İslamcılar ile Kürtler arasında meydana gelen çatışmalar üzerine bir facebook grubu olarak örgütlendiler.

Ancak hemen belirtelim ki PEGIDA’nın, Almanya’nın silah desteğine itirazı hümanist sebeplerden değil. Krizleri artırıp Almanya’ya daha çok göçmen gelmesine yol açtığı için karşı silah yardımına.

Aynı sebepten Ukrayna-Rusya krizinde de Alman hükümetinin tutumunu sert biçimde eleştiriyor, Berlin’den Rusya’yı dışlayan tutumunu derhal sonlandırmasını talep ediyorlar.

3. Neyi savunuyor, neye karşı?
Pankartta, ‘Almanya’daki din savaşlarına karşı barışçıl şekilde birleşin’ yazıyor. 

Kasım ayında dağıttıkları bildirilerde PEGIDA’cılar, Kanada’daki gibi kontrollü, puanlı bir göç politikası, sıkı bir sınırdışı uygulaması, sıkı denetlenen bir seyahat politikası, suç işlemiş göçmenlere karşı sert bir tutum ve Hristiyan-Yahudi Batı kültürünün ve Alman kimliğinin korunması yönünde talepler dile getirdi.

Ayrıca, 2.Dünya Savaşı ve Nazi geçmişi nedeniyle yurtseverlik ve etnik kökenle gurur duyma kavramlarının olumsuz anlamlandırıldığı Almanya’da yurtseverlik olgusunun yeniden vurgulanmasından yana olduğunu bildirdi.

Gelen sert eleştirilerin ardından ve son haftalarda artan kitlesel desteği bir siyasi oluşuma dönüştürerek, güçlenme hedefinden olsa gerek, aralık ayında daha kapsamlı bir katalog hazırladı PEGIDA.

Buna göre, savundukları şunlar:

– Siyasi veya dini sebeplerle baskı altındaki mültecilerin kabul edilmesi insanlık görevidir. Ancak Mülteciler merkezi bir yerde toplanmasın, bütün Almanya’ya dağıtılsın ve insan onuruna yakışır biçimde yurtlarda kalsın.

– Ayrıca AB merkezi bir daire kurarak mültecileri tespit edip ülkelere göre dağıtsın.

– Almanya’da da mültecilerden sorumlu alanlara daha fazla bütçe ayrılsın ve başvuruları kısa sürede değerlendirilip sınırdışı edilecekler daha hızlı sınırdışı edilsin, edilmeyenler daha çabuk Almanya’ya uyum sağlayacak kurslara yönlendirilsin.

– Emniyet birimlerine daha fazla bütçe ayrılsın.

– Suç işleyen mülteciler ve göçmenler hızla sınır dışı edilsin.

– Kadın düşmanı ve şiddet yanlısı ideolojiler reddedilsin.

– Kanada, İsviçre, Güney Afrika modeli kontrollü göç politikası uygulansın.

– Halk önemli kararlara daha fazla dahil edilsin.

-Cinsel yönelim özgürlüğü tanınsın.

PEGIDA’nın şiddetle reddettiği konulara gelince:

– Gettolar, paralel toplum yapısı, şeriat polisi, şeriat mahkemesi vb…

– Dini veya siyasi radikalık.

– Hangi dinden olursa olsun nefret vaazı.

– Alman Anayasası’nın yasakladığı PKK gibi örgütlere silah yardımı.

4. Lideri kim, neonazilerle bağlantısı var mı?
Bachmann, mitinglerin de baş konuşmacısı.
Hareketin lideri konumundaki kişi, aynı zamanda gösterilerdeki baş konuşmacı Lutz Bachmann.

Geçmişi ilginç: Uyuşturucu, gasp ve hırsızlık vb. suçlarla dolu bir sabıka kaydı var. Hatta 90’ların sonunda hapis cezasına çarptırılması üzerine, sahte kimlikle Güney Afrika’ya kaçıp iki yıl kaçak kaldıktan sonra yakalanıp Almanya’ya iade edildi.

Hareketin başını aşırı sağcılar çekiyor. Destekçileri arasında da neonaziler ve sağcı holiganlar var.

PEGIDA’nın talepleri ve reddettiği noktalarda, İslam ve göç karşıtlığı dillendirilmese de gösterilerdeki pankartlarda İslam, terörle özdeşleştiriliyor.

Kullandığı dil açısından da birçok uzman PEGIDA’nın ırkçı bir olşum olduğu görüşünde.

İsminde Almanca Batı’yı tanımlayan eski bir kavram sayılan ‘Abendland’a yer vermesi ise etnik, dini, cinsel ve sosyal açıdan çok kültürlü toplumların oluştuğu günümüzde ayrımcılığa ve ötekileştirmeye yoruluyor.

Spiegel’in bu haftaki sayısında da hem hareketin 12 kişilik yönetim kadrosunda, hem de yerel gruplarında neonazi görüşlerin dillendirildiği belirtildi. Özellikle kapalı facebook grubunda, PEGIDA’nın başından beri ırkçı parolalar ve Hitler’den alıntılarla propaganda yaptığı bildiriliyor.

Örneğin, organizatörlerinden Siegfried Däbritz’in, Müslümanları aşağılayıcı, küfürlü, ırkçı kavramlar kullandığı, böylece mümkün olduğunca çok taraftar toplayıp harekete geçirmeye çalıştığı belirtiliyor. Däbritz’in, “Muhammedciler dışında Kürtlerin de Almanya ve Avrupa medeniyeti için büyük tehlike arz ettiğini” yazdığı kaydediliyor.

Yine organizasyon ekibinden Thomas Tallecker’in “Yüzde 90’ı eğitimsiz, Almanya’da sosyal yardımı sömüren mültecileri ne yapalım” diye Facebook’ta paylaşımda bulunduğu aktarılıyor. Badensee’deki bir bıçaklama vakasından sonra da, “Yine kesin karnı aç, oruçlu bir Türk’tür” ifadesini kullandığı aydediliyor.

Hareketin kentlerdeki alt oluşumlarındaki organizatörlerin de Pro NRW veya Pax Europa gibi ırkçı, İslam ve yabancı düşmanı yerel hareket veya partilerin liderleri olduğu dikkat çekiyor.

5. Niye pazartesileri toplanıyorlar?
1989/1990 yıllarında, Doğu Almanya’nın farklı kentlerinde rejimi eleştiren ve pazartesi günlerine denk getirilen protesto gösterileri yapılıyordu. ‘Biz halkız’ sloganlı bu gösterilerin ilgi gördüğü yerlerden biri de Dresden’di.

PEGIDA, Doğu Almanya rejiminin kansız biçimde sonlanıp iki Almanya’nın birleşmesinde önemli rol oynayan ve sembolik değeri yüksek bu geleneği kendi çıkarı için kullanıyor.
Zaten isimlerini de CDU‘nun 60’lı yıllardaki sloganından ilhamla koydukları belirtiliyor. CDU o zamanlar ‘Batı Kültürünü Kurtar‘ sloganıyla seçim kampanyası yürütmüştü.

6. Dresden dışında da destekçi buluyor mu?
Berlin’de geçen pazartesi düzenlenen PEGIDA karşıtı gösteriye
Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas da katılmıştı.
Dresden’deki kadar olmasa da evet.

Aralık ayında başta Bonn, Düsseldorf gibi bazı kentlerde ilk PEGIDA destekçileri toplanmaya başladı.

Dresden dışındaki destekçiler, kendilerini, eylem düzenledikleri kentlerin ilk iki harfini ilave ederek adlandırıyor. Bonn’da Bogida, Düsseldorf’ta Dügida, Köln’de Kögida vb.
Ancak Köln, Münster, Stuttgart, Hamburg ve daha bir çok kentte, PEGIDA’nın kolları sadece birkaç yüz kişi toplayabildi. Onlara karşı sokağa çıkan insanların sayısı ise binlerle anıldı. Hatta PEGIDA’nın gösteri yapmadığı kentlerde bile, mesela Münih’te binlerce insan çok kültürlü bir Almanya için karşıt gösteri düzenledi.

Birçok kentte düzenlenen PEGIDA karşıtı gösterilere siyasi partiler, sendikalar, kiliseler, STK’lar ve sanatçılar da destek veriyor.

Nüfusu 300 bin civarındaki Münster’de bir öğrencinin facebook çağrısıyla 5 Ocak 2015 Pazartesi günü 10 binden fazla PEGIDA karşıtı biraraya geldi. Köln’de bu sayı, polisin açıklamasına göre 7 bin 500’ü geçti.

Almanya’daki Müslüman cemaatler de PEGIDA’ya karşı ilk kez geçen hafta ortaklaşa bir bildiri yayınlayarak karşıt eylemlere katıldı.

PEGIDA’ya en güçlü tepki ise geçen cumartesi günü Dresden’de CDU’lu Saksonya Eyaleti Başbakanı Stanislaw Tillich ile yine CDU’lu Belediye Başkanı Helma Orosz’un çağrısıyla düzenlenen, Federal İçişleri Bakanı Thomas de Maiziere ve daha birçok üst düzey temsilcinin de katıldığı karşıt gösteri oldu.

35 bin Dresdenli’nin katıldığı eyleme çok sayıda sanatçı da destek verdi. Şarkıların söylendiği, konuşmaların yapıldığı eylemle Dresden’in farklı kültürlere açık bir dünya şehri olduğu mesajı verildi.

7. PEGIDA’nın ileri sürdüğü gibi Almanya İslamlaşıyor mu?
PEGIDA’nın pankartı: ‘Avrupa’nın İslamlaşmasını durdurun!’ 
Yanıt için istatistiklere bakmak yeterli…

Almanya’da 2009 yılı itibariyle Müslüman ülkelerden gelmiş 4 milyon 250 bin civarında  göçmen vardı. 2011’deki son nüfus sayımında dini aidiyet bildirimi zorunlu olmadığından, halen Almanya’da ne kadar Müslüman yaşadığı kesin bilinmiyor. Tahminlere göre 4,5 milyon; bu da nüfusun yaklaşık yüzde 5’ine tekabül ediyor. Bu oranın 2030 yılında yüzde 7 civarında olacağı öngörülüyor.

PEGIDA’nın ortaya çıktığı 530 bin nüfuslu Dresden’deki Müslüman göçmen oranı ise binde 1. Dresden’in bulunduğu Saksonya eyaletinde de binde 7.

Saksonya’daki radikal İslamcı selefilerin sayının ise toplam 100 civarında olduğu tahmin ediliyor.

Çok sayıda mülteci geldiği iddialarına karşı da rakamlar şöyle: Almanya’ya 2014 yılında 200 bin mülteci geldi. Her üç mülteciden birinin başvurusu reddedildi. Saksonya eyaleti 2014’te sadece 12 bin mülteci aldı. Başvuruların ise sadece %0,3’unu kabul ederek, kalmalarına izin verdi.

Yabancıların daha çok suç işlediği iddialarına gelince…

2012 yılında Almanya’da işlenen suçların yüzde 25’ini göçmen kökenlilerin işlediği kayda geçti. Ancak kriminalistler, göçmenlere, mültecilere ve yabancılara karşı daha sık şikayet başvurusu yapıldığından, bu rakamın somut durum hakkında iyi bir veri olmadığı görüşünde.

Yetişkin göçmen kökenliler arasındaki suç işleme oranı da düşük. Yani daha çok gençler arasındaki suç işleme oranı fazla görünüyor, ancak 2005-2013 yılları arasında göçmen kökenli gençler arasındaki suç işleme oranı da yarıya düştü. Mültecilerin ise suç işleme oranı ise Almanlardan farklı değil.

Ve nihayet mültecilerin Almanya’ya büyük yük olduğu iddiası… Her mülteciye aylık 362 avro (yaklaşık 1000 TL) cep harçlığı veriliyor. Kaldığı ev, yurt ve harçlığıyla bir mültecinin PEGIDA’nın ortaya çıktığı Saksonya eyaletindeki bir vatandaşa maliyeti yılda 16,30 avro (yaklaşık 50 TL).

8. Uzmanlar nasıl değerlendiriyor?
PEGIDA’nın eyleminde ‘Merkel gitmeli’ pankartı.
Dresden Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden, siyaset bilimci Prof. Dr. Werner Patzelt, Dresden ve çevresi dışında destekçi sayısı yüzlerde kalan PEGIDA’yı daha çok Almanya’nın doğusuna, eski Doğu Almanya topraklarına has bir fenomen olarak niteliyor.

Patzelt, göçmen sayısının çok olmadığı, Müslüman göçmen sayısının yok denecek kadar az olduğu bu bölgede bu tür gösteriler yaşanırken, PEGIDA’nın Köln, Münih, Düsseldorf  gibi göçmen sayısının yüksek olduğu kentlerde taraftar toplayamadığına, aksine çok kültürlülüğü savunan inisiyatiflerin eyleme başladığına işaret ediyor.

Kimi uzmanlara göreyse PEGIDA post-demokratik bir fenomen; küreselleşme ve mobiliteyle çok kültürlü toplumların oluşumunda kendine yer bulamayan milliyetçi azınlığın tepkiseliğini yansıtıyor.

Bir diğer uzman grubu ise PEGIDA’yı post-kapitalizmin bir sonucu diyor ve kapitalin siyasete ve topluma yön vermesiyle, dikkate alınmadığına inanan ve kimlik arayışına giren bazı grupların özlemini ifade ediş kanalı olarak da nitelenebileceğini savunuyor.

Bu noktada Almanya’da da kapitalin siyasi gücü bastıran bir yapıya dönüştüğü, Başbakan Angela Merkel’in de milliyetçi ve sağcı bir çizgiden çevre politikalarına ve asgari ücret gibi konulara yönelmesiyle bu milliyetçi grubun kendine merkez sağ partilerde yer bulamadığı belirtiliyor.

Kuzey Ren Vestfalya Yabancı Meclisleri Başkanı Tayfun Keltek, PEGIDA’nın ırkçı olduğunu ve bundan 10 yıl önce uyum sağlayamayan Türkler üzerinden ayrımcı söylemlerle ortaya çıkan bu ve benzeri grupların, ırkçılığı bu kez İslam düşmanlığı üzerinden dillendirdiği görüşünde.

9. Siyasi yaklaşımlar nasıl?
Berlin'deki PEGIDA karşıtı gösteri.
Merkel ve hükümeti de, Cumhurbaşkanı Joachim Gauck da PEGIDA’yı sert biçimde eleştiriyor; Almanya’daki ifade özgürlüğünün böylesi kişilerin gösteri yapması anlamına gelmediğini vurgulayıp vatandaşı PEGIDA’dan uzak durmaya çağırıyor.

Nitekim PEGIDA bugün yaptığı gösteride, Paris’teki saldırılarda ölenleri de anacağını duyurunca Almanya Adalet Bakanı Heiko Maas Paris’te öldürülen insanların, aşırı sağcı PEGIDA tarafından propaganda malzemesi yapılmasının kabul edilemez olduğu söyledi ve “Biraz görgü sahibiyseler kendiliğinden gösteriyi iptal ederler” diyerek sert çıktı.

Bir eleştiri de, şimdiye kadar PEGIDA’ya yönelik duruş sergilemeyen, iktidarın büyük ortağı Hristiyan Demokratik Birlik’in (CDU) Bavyera’daki temsilcisi, kardeş parti Hristiyan Sosyal Birlik’ten (CSU) geldi. Sosyal Demokrat Parti (SPD) ile birlikte federal hükümetin üçüncü ortağı CSU’nun lideri Horst Seehofer, ‘en azından bütün dünyanın yasta ve şokta olduğu bir dönemde gösterilerine ara vermeleri gerektiğini’ söyledi.

Buna karşın, giderek daha fazla destekçi bulması üzerine, özellikle Dresden ve Dresden’i de kapsayan Saksonya eyaletindeki sağcı ve muhafazakar partilerin ilgisini çekiyor PEGIDA. Oy potansiyeli olarak görülüp iştah kabartıyor.

Örneğin, Avrupa karşıtı ve Kanada gibi kontrollü göçten yana popülist Almanya İçin Alternatif Parti (AfD), geçen hafta PEGIDA temsilcileriyle bir araya geldi.

Saksonya eyaletinde 2014 yılında düzenlenen eyalet parlamentosu seçimlerinde yüzde 9,7 oranında oy alan AfD, PEGIDA’yla aralarında birçok ortak nokta bulunduğunu açıkladıysa da birleşme hedefi gütmediğini duyurdu.

Öncesinde AfD’nin güçlü olduğu Brandenburg eyaletindeki başkanı, yıllarca CDU teşkilatında da çalışmış Alexander Gauland’ın PEG’DA’nın savunduğu ‘kontrollü göç’ü desteklemesi kafalara iki sağcı yapının güçlerini birleştirme olasılığını getirmişti. Gauland ayrıca, PEGIDA gibi “Sadece bizim kültürümüze uyan ve uyum sağlayan göçmenleri kabul etmeliyiz” görüşünü savunuyor.

1 Ocak 2015 Perşembe

Küba’da devrimi var edenler bağımsızlığı koruma ve sosyalizmi ilerletme misyonunu 56. yılında da sürdürüyor!

ABD tarafından Küba’nın diktatörlükle yönetildiği propagandasına da sıklıkla başvurulduğu biliniyor. Oysa Küba’daki demokrasi anlayışı ABD’nin parlamenter sisteminden ve onun karikatürü olan Batista rejiminden kıyaslanamaz ölçüde ileridedir.

“Bundan sonra devrimci Marx, tarihin bir parçası olarak savaşa katılacaktır. Biz pratik devrimciler, mücadeleye girişirken bilim adamı Marx’ın önceden gördüğü yasalara uyarız. Ayaklanma yolunda, eski iktidar yapısına karşı mücadele ederken, bu yapıyı yıkmak için halktan dayanak alırken mücadelemizin temelini bu halkın refah ve mutluluğu üzerine kurarken bilim adamı Marx’ın öngörüşlerini doğrulamaktan başka bir şey yapmayız. Demek istediğim, Marksizm’in yasaları Küba Devrimi’nin gerçeklerinde vardır -bir kez daha altını çizelim en iyisi- bu olgu, devrimin yöneticilerinin kuramsal açıdan bu yasaları bilip bilmediğinden, uygulayıp uygulamadığından bağımsızdır.” (Küba Devrimi’nin İdeolojisini İncelemek İçin Notlar - Ernesto Che Guevara)

Moncada Kışlası adını Küba halkının İspanya’ya karşı giriştiği “Bağımsızlık Savaşı” kahramanlarından olan General Guillermon Moncada’dan alır. 1800’lerin sonuna denk gelen bu savaş, Küba’nın İspanyol sömürgeliğinden çıkarak ABD emperyalizmine teslim olması ile sonuçlanmıştı. Ancak Moncada adı Küba tarihinin önemli bir dönüm noktasında bir kez daha ortaya çıktı. İsmi yeniden gündeme getiren bir grup isyancı Kübalının kötü bir plan, sınırlı sayıda silah ve büyük bir gözü peklikle söz konusu ismi taşıyan kışlaya düzenledikleri saldırıdır. Saldırı başarısızlığa uğrar ama Küba Devrimi daha yeni başlamıştır...

Küçük yenilgilerden doğan büyük zafer!
“İşte böylece kırların terine batarak, dağların ve bulutların ufku önünde, adamızın kızgın toprağı üzerinde, isyancı şef ve beraberindekiler Havana’ya girdi. Tarih, halkın ayaklarıyla yeni bir Kışlık Sarayın merdivenlerini tırmanıyordu.” (age)

1492’de eski dünya tarafından keşfedilmesiyle birlikte kolonileştirilen Küba’nın İspanya’ya karşı verdiği mücadele ABD işgaliyle sonuçlanır ve ABD, 1902’de Küba’da kukla hükümet kurarak adadan çekilir. Küba 50 yıl boyunca ABD emperyalizminin boyunduruğunda, kumar, uyuşturucu ve fuhuş merkezi olarak varlığını sürdürür. Kıtanın genelinde olduğu gibi Küba’da da bir yandan burjuvaziye, çetelere ve mafyaya hizmet veren “eğlence” sektörü gelişirken diğer yandan işsizlik, açlık, kölelik had safhadadır. İşçi sınıfı içerisindeki sınırlı örgütlülük dışında Küba halkı tepkisini ifade edecek örgütlülükten uzaktır.

Bu koşullarda, Fidel ve Raúl kardeşlerin etrafında toplanan 100 kadar Kübalı boyundan büyük bir işe kalkışarak devrimin işaret fişeğini ateşler. 26 Temmuz 1953 günü gerillalar, kendilerinden kat be kat kalabalık bir askeri birlik tarafından savunulan (400 ila 1000 arasında farklı rakamlar telaffuz edilmektedir) Moncada Kışlası’na saldırıda bulunur. Amaç kışladaki birliği yok etmek ve Küba Devrimi’ni başlatmaktır. Saldırı askeri anlamda hızlı bir başarısızlığa uğrar, pek çok isyancı öldürülür ya da teslim olur, bir kısmı ise şehirde kaybolduğu için kışlaya varmayı bile başaramaz ancak tüm olumsuzluklara rağmen asıl amaç gerçekleşmiş, isyan başlamıştır. Bundan böyle Fidel’in başlattığı hareket 26 Temmuz 1953’te gerçekleşen eyleme ithafen “M-26-7” yani “26 Temmuz Hareketi” olarak anılacaktır.

Başarısız saldırıdan sağ kurtulabilen az sayıda savaşçıdan olan Fidel ve Raúl 15 yıl hapis cezası alır, ancak politik tutsaklara çıkan af sayesinde 1955 yılında serbest bırakılarak Meksika’ya sürgüne gönderilir. Castro kardeşler Meksika’ya sürgün edilen Kübalı devrimcilerin yanı sıra Ernesto Guevara ve Camilo Cienfuegos gibi devrimin gelecekteki önderleri ile de bir araya gelerek Küba Devrimi için hazırlıklara başlarlar. Bir yıllık hazırlığın ardından 1956 yılında Granma isimli yat ile Küba’ya çıkılması ve devrimin başlatılması kararlaştırılır. Ancak plan bir kez daha başarısızlığa uğrar. Planlanan yerin uzağında karaya çıkan 80 kadar gerilla pusuya düşürülür ve 26 Temmuz Hareketi’nin kontrolündeki bölgeye sadece 12 gerilla ulaşabilir.

Fidel Castro, Raúl Castro, Camilo Cienfuegos ve Che Guevara’nın da aralarında olduğu bu ekip, 26 Temmuz Hareketi güçleriyle buluştuktan sonra hızla örgütlenme çalışmalarına başlar. Küba ordusuna düzenlenen başarılı saldırıların ardından gerilla güçlerine köylülerden gelen destek artar ve 26 Temmuz Hareketi’nin yarattığı etki zamanla metropollere de yayılır. Gerilla savaşı ile başlayan harekete önce farklı gerilla grupları, sonra da şehirlerde örgütlü olan sosyalist partiler katılır. Adım adım örülen devrim 1 Ocak 1959’da Batista’nın kovulmasıyla zaferini ilan eder.

Arka bahçedeki çatlak ses!
“Halkımız, tek başına bulunduğu öncü siperinden sesini duyuruyor, söylediği, bozguna uğramış bir devrimin son şarkısı değil, Latin-Amerika’lı savaşçıların dudaklarında sonsuza dek kalacak bir devrim marşıdır ve tarihten yankılarla çınlamaktadır.” (Latin-Amerika Devriminin Taktik ve Stratejisi - Ernesto Che Guevara)

Soğuk savaşın kaotik ortamında gerçekleşen Küba Devrimi başta emperyalist-kapitalist sistemin jandarması ABD tarafından büyük bir korkuyla karşılandı. Doğu blok ülkeleri ile de hızla ilişkilerini geliştiren Küba, devrimin Latin Amerika’yı sarmasının yanı sıra "kızıl tehdit"in ABD'nin burnunu dibine kadar gelmesi anlamını taşıyordu. CIA şefleri Küba Devrimi’ni boğmak için kolları sıvadı ve düzenlenen ilk saldırı La Coubre adında silah yüklü bir Fransız gemisinin patlaması oldu. Saldırıda 100'e yakın insan öldü. Kapitalist-emperyalist sistemin vahşi saldırıları misliyle sürdü ve 50 yıl boyunca ABD saldırılarında 3478 Kübalı katledildi.

İki kutuplu dünyada belli dengeleri korumak zorunda olan ABD saldırılarını açıktan yapmak yerine, Küba'dan kovulan suç örgütü üyeleri ve karşı devrimci güçler aracılığıyla gerçekleştirdi. Bugüne kadar CIA eliyle 300'den fazla karşı devrimci örgüt kuruldu, Fidel Castro'ya yönelik 600 suikast girişiminde bulunuldu ve on binlerce saldırı düzenlendi. Turizme zarar vermek için oteller bombalandı, ekonomiyi çökertmek için ambargonun yanı sıra şeker tarlaları yakıldı, hayvanlar bulaştırılan hastalıklarla telef edildi. Ancak CIA yönlendirmesi ve planlaması ile düzenlenen tüm bu saldırılar Küba halkı tarafından boşa düşürüldü.

ABD’nin terör saldırılarına ve ambargoya göğüs geren Küba, Doğu Blok ülkelerinin de önemli yardımlarıyla büyük bir gelişme göstererek ABD’nin korkularının haklı olduğunu gösterdi. Sağlık ve eğitim alanına özel önem veren Küba Devrimi tüm Kübalılara ücretsiz ve nitelikli sağlık hizmeti sunmakla kalmadı, başta Latin Amerika ve Afrika olmak üzere pek çok bölgeye on binlerce gönüllü doktor gönderdi. Çocuk ölüm oranının binde 6, ortalama yaşam süresinin 75-77 olduğu adada her 100 aileye bir doktor düşüyor.

Büyük çoğunluğu tıp fakültesi olmak üzere devrimden sonra 60 üniversitede 17 bin öğrenci ücretsiz eğitim alıyor. Okuma yazma oranı devrimden sonra %100’e ulaşırken eğitim 9. sınıfa kadar zorunlu. Gıda karneleriyle temel beslenme ihtiyacı güvenceye alınan Kübalıların aile büyüklüğüne göre konut hakkı bulunuyor. Küba’da kimse sokakta yaşamıyor ve işsizlik oranı yüzde 2’nin altında.

ABD tarafından Küba’nın diktatörlükle yönetildiği propagandasına da sıklıkla başvurulduğu biliniyor. Oysa Küba’daki demokrasi anlayışı ABD’nin parlamenter sisteminden ve onun karikatürü olan Batista rejiminden kıyaslanamaz ölçüde ileridedir. Küba’da aday olmak için büyük masraflara girmek gerekmiyor, üç kişi tarafından önerilen herkes aday olabiliyor. Seçilen temsilciler de gönüllü çalışıyor ve ücret almıyor. Normal işlerine devam eden temsilciler eğer istifa etmek zorunda kalırlarsa, eski işlerinde aldıkları kadar maaş alıyorlar. Tüm yöneticiler 1 ay tarlada çalışmak zorundalar ve halk tarafından hizmetlerinden memnun olunmadığında geri çağrılabiliyorlar. Halkın sendikalar, gençlik ve kadın örgütleri gibi çeşitli örgütlülükler aracılığıyla taleplerini dile getirme hakları da tümüyle korunuyor ve örgütlülük düzeyi de hayli yüksek.

“Gerçek şu ki, ABD bir kez daha Küba’nın açmazlarına oynuyor. 56 yıldır dize getiremediği Küba’yı şimdi daha kirli politikalarla içten fethetmeye çalışıyor. Bunun ne denli başarılı olup olmayacağını, her şeyden önce ve herkesten çok yarım asırdır sosyalist ideallerle kolektif bir kültürel kimlik kazanmış Küba halkının tutumu belirleyecek. Küba halkı, devrimi ve kazanımlarını tehlikede hissettiği her durumda büyük bir bağlılıkla devrimin değerlerine sahip çıkmasını bildiği içindir ki son 20 yılda iyice ağırlaşan izolasyona, baskılara, her türlü ambargoya rağmen Küba’nın ayakta kalması sağlanmıştı. Küba halkı devrimin kazanımlarını savunmaya devam etmelidir.” (ABD - Küba ilişkilerinde yeni bir döneme doğru, 26 Aralık 2014)

Küba’daki özgürlük mücadelelerinin devrimle taçlanmasında kuşaklar arası geçişkenlik büyük rol oynamıştı. Gelen her yeni kuşak kendi içinden geçmiş deneyimlerin bilgisiyle daha fazla yüklü, daha öfkeli ve siyasi olarak daha radikal kahramanlar çıkardı. Kıskançlıkla sahip çıkılan tarihsel miras ulaşılan bazı eşiklerden asla taviz verilmemesini sağladı. Bu eşikler en sade ifadesiyle bağımsızlık ve sosyalizmdi. Küba’da Devrim'i var edenler bağımsızlığı koruma ve sosyalizmi ilerletme misyonunu devrederken, en büyük güvenceleri tarih bilinciyle yetiştirdikleri sosyalizmin çocukları…