31 Aralık 2014 Çarşamba

FKBC 5 yaşında...

FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe, tam beş yıl önce, Ocak 2009’da, bir uçurumun ortasında kuruldu. Biz kimiz(?)e cevabımız ise elbette ideolojik olacaktır, Marksizm’den beslenen ve sosyalizmi referans alan bir güzergâhımızın olduğudur.

Özetle ardımızda kimseler yok. Dolayısıyla peşine düştüğümüz kimseler de. Sadece 4. Kuvvet Medya diye tabir ettiğimiz (her nedense demokrasinin dördüncü kuvveti olarak anılır) ve her dönem devletlerin (iktidarların) dördüncü kuvveti işlevini yerine getiren ana akım (burjuva) haberciliğe karşın sosyalist solun propagandası amacıyla yola çıktık. Başlarken vurgu yaptığımız gibi, bir uçurumun ortasında kurulduğumuz o mecranın yola koyulmasının kısa hikâyesi işte budur.

Artık biliyorsunuz; FKBC hiçbir kişi, kurum, fraksiyon, hareket, örgüt veya oluşumla doğrudan ya da dolaylı bir ilişki içinde değildir. Fakat devrimci propagandayı temel aldığımızı söylememiz gerekiyor. İrili, ufaklı (bayrakların büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakmadan) herkesin yanında ve herkese aynı uzaklık derecesindeyiz, netice itibariyle yanlarında durmak istediğimiz koskoca bir Kürdistan ve Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) gerçekliği var, bu da bizi güçlü kılıyor. İşte bu felsefeyle hiçbir görüş ve inancı önümüze koymadan geçirmeye çalıştığımız dört yılı geride bıraktık.

Bir özeleştiri verirsek hatalarımızı gördüğümüzü söylüyoruz. Hatalar yaptık, yapmaya da devam ediyoruz. Ama sizlerle birlikte öğrenerek bu hatalardan da dersler çıkarıp, sizlerle birlikte aşacağız.

2013 - 1 Mayıs’ıyla başlayan ve Gezi direnişiyle devam eden güzergâhımız da bazen ellerimizde spreyler de olsa, yeri geldiğin de artık su kovaları ve fırçalarıyla barikatların ardında berbat edilen bu ülkeyi sizlerle birlikte temizlemeye kararlıyız!

FKBC | ★ | Faşizme Karşı Birleşik Cephe / FKBC

20 Aralık 2014 Cumartesi

19 Aralık Katliamı'nın üzerinden 14 yıl geçti!

19 Aralık Cezaevi Katliamı’nın yıldönümü. Egemenlerin adını ‘Hayata Dönüş’ operasyonu olarak adlandırdığı gerçekte ise Hapishane Katliamı olan operasyonda 28 devrimci tutsak hayatını kaybetti. 

19 Aralık 2000′de Türkiye’nin değişik illerindeki 20 cezaevine binlerce asker ve özel harekatçı ile düzenlenen operasyonda ağır silahlar, bombalar, kimyasal gazlar kullanıldı. Yüzlerce insan sakat kalırken, bugün cezaevleri tecritin, insansızlaştırmanın merkezleri olarak Türkiye’nin gündemindeki yerini koruyor. 

Katliam nasıl gerçekleşti?
20 Ekim'de DHKP/C, TKP (ML) ve TİKP davasından yargılananlar "F tiplerinin kapatılması, TMY ile DGM'lerin kaldırılması ve 3'lü protokolün kaldırılması" talepleriyle süresiz açlık grevine başladı. Ardından diğer örgütler de 5 günlük uyarı açlık grevi yaptı.

Devletin propaganda aygıtı medya
İnsanlık onurunu korumak adına yürütülen mücadelede, F tipi cezaevlerinin ‘konforlu, lüks otel’ ayarında olduğunu yazan, Adalet Bakanlığı'nın cezaevlerine düzenlediği seferlere katılıp devletin uygulamalarına övgüler düzen medya, tutukluların  tek kişilik ya da üç kişilik odalarda lüks otel tarzında yatacaklarını yalanlarını uyduran haberleriyle düzenlenecek operasyonun kamuoyunda tepki görmesinin de önüne geçecek haberlere imza attı. 

Gerici, ırkçı  medyanın yanında merkez medya denilen Hürriyet, Milliyet, Sabah gibi gazeteler günlerce cezaevlerine övgü dolu yayınlar yaptı. 

Cezaevlerinde açlık grevlerine başlayan tutsakların talepleri için aydın ve avukatlardan oluşturulan bir heyet, tutuklu temsilcileriyle Adalet Bakanlığı arasında görüşmeleri sürdürme kararı aldı. O dönemin DSP’li Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’le görüşen heyet 10 Aralık günü, F tipi cezaevlerinin toplumsal mutabakat sağlanana kadar açılmayacağı garantisini aldıklarını söyledi. 

Bakan Türk, "Getirilen öneriler benim 9 Aralık'ta yaptığım açıklamalar çerçevesinde... Hükümet olarak, devlet olarak yapabileceklerimizi ifade ettik. Bu, F Tipi cezaevleri konusunda ilgili kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının katılımı ile bir toplumsal mutabakata varılması, o zamana kadar da F tipi cezaevlerinin hizmete açılmasının ertelenmesi şeklindedir. O çerçeve içerisinde ancak bir gelişme olduğu takdirde hükümet için kabulü mümkündür" dedi.

Genelkurmay, İçişleri ve MİT devrede
Bakan Hikmet Sami Türk'ün bu açıklamasından kısa bir süre sonra, Bayrampaşa Cezaevi'nde sorunun çözümü için yapılan görüşmeler, Adalet Bakanlığı tarafından kesildi. Başbakanlık'ta yapılan ve Genelkurmay, MİT ve İçişleri Bakanlığı’ndan katılanlarla yapılan güvenlik zirvesinde müdahale kararı çıktı. 

Operasyonda binlerce gaz bombası kullanıldı
19 Aralık günü sabaha karşı saat 04.30 sıralarında 20 cezaevinde aynı anda operasyon başladı. Operasyon sırasında gaz bombaları ve ağır silahların yanı sıra skorsky helikopterler, iş makineleri kullanıldı. Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı'na bağlı binlerce asker operasyona katıldı. Cezaevlerinin çatıları delindi, duvarları yıkıldı. Koğuşlara binlerce gaz bombası atıldı, çatılardan tutsaklara ateş açıldı.

Katliama 8 jandarma komando taburu, 37 bölük olmak üzere 8 bin 335 asker, binlerce gardiyan ve binlerce çevik kuvvet katıldı. 20 bini aşkın gaz bombası atıldı. Binlerce kurşun sıkıldı. 

28 devrimci katledildi
Katliamda  Bayrampaşa, Ümraniye, Bursa, Uşak, Çanakkale, Çankırı ve Ceyhan cezaevlerinde toplamda 28 tutuklu devrimci öldürüldü.

Öldürülen tutkulu ve hükümlülerin isimleri şöyle:

"Bayrampaşa Cezaevi: Cengiz Çalıkoparan, Ali Ateş, Mustafa Yılmaz, Murat Ördekçi, Nilüfer Alcan, Fırat Tavuk, Aşur Korkmaz, Şefinur Tezgel, Yazgülü Güder Öztürk, Gülser Tuzcu, Seyhan Doğan, Özlem Ercan.

Ümraniye Cezaevi: Ahmet İbili, Ercan Polat, Umut Gedik, Alp Ata Akçagöz, Rıza Poyraz.

Çanakkale Cezaevi: Fidan Kalşen, Fahri Sarı, Sultan Sarı, İlker Babacan.

Bursa Cezaevi: Murat Özdemir.

Çankırı Cezaevi: İrfan Ortakçı, Hasan Güngörmez, Ali İhsan Özkan.

Uşak Cezaevi: Berrin Bıçkılar, Yasemin Cancı.

Ceyhan Cezaevi: Halil Önder."

Ölüm oruçlarında 122 devrimci yaşamını yitirdi
MLKP, TKL/ML, TİKB, TDP ve Direniş Hareketi'nden tutuklular, 3 Ocak 2001 tarihinde ölüm orucu direnişine katıldı. Cezaevleri ve dışarıda toplam 122 devrimci ölüm oruçlarında hayatını kaybetti. 

19 Aralık Cezaevi Katliamı'nın 14. yılına gelindiğinde ise gerçek sorumlular yargılanamamış, göstermelik souşturmalarla geçiştirilmiş ve operasyon emrini verenler hakkında hiçbir soruşturma açılmamış durumda. 

Hacer Arıkan: 'Benim hayatım 19 Aralık'ta bitti...'

Hayat Dönüş Katliamının sembolü oldu Hacer… Minibüsten indirilirken görüntülenen yanık yüzü ve bedeni hafızalardan hiç silinmedi. On yıl (katliamın üzerinden 14 yıl geçti) sonra katliamın yargılandığı duruşma salonunda göründü. 

Güzel yüzünü yok eden yanık izini saklamadan, başı dimdik jandarmanın, hakimin, savcının, gardiyanın, cezaevi müdürünün önünde durdu. Koğuşa atılan kimyasallardan yanmış, yüzüyle tam dört ay sonra arkadaşlarının verdiği aynayla karşılaşmıştı. 

“Ben cezaevinden çıktığımda insana benzer hiçbir tarafım yoktu” diyor, bedenini geri alabilmek için tam 8 ameliyat geçirdi; ya katliam anıları… Arkadaşları gözlerinin önünde yanarak can verdi, ayağından prangalanıp hastane koğuşlarında acıyla kıvrandı, ona bir refakatçi verilmesine bile izin verilmedi... On yıl sonra insanın içini sızlatan tek özeti “Benim hayatım 19 Aralık’ta bitti” oldu… 

Biri bedeninin yarısını orada bırakan Hacer, diğeri ise arkadaşları kollarında can veren Münevver Köz Aşçı… Katliamı “Birsen’in yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu, elleri ve kolları plastik gibi sönmüştü” diye anlatan Aşçı ve “Benim hayatım 19 Aralık’ta bitti” diyen Arıkan’ın insanı utandıran katliam gününü anlattı…

Katliam sabahı 
O gün C-1 koğuşundaki vahşetin izlerini hala vücudunda taşıyor 44 yaşındaki Hacer Arıkan. Abisi Erol Arıkan 19 Aralık sabahı ilk hedeflenen koğuşlardan birinde yaralanmış. 

Sabah saat 05:00 civarında kaldıkları Bayrampaşa C-1 bokunda silah sesleri ve koğuştaki arkadaşlarının çığlıklarıyla uyandıklarını söyleyen Arıkan’ın anlatımlarına göre askerler koğuşun kapısının önüne barikat kurarak dışarı çıkmalarını engelledi. Yoğun bir şekilde gelen silah seslerinin birden kesildiğini ama bu kez askerlerin balyozlarla üst koğuşun tavanda delmeye başladığını fark ettiklerini anlatıyor Arıkan: “O an yaşananların paniğiyle anımsayamadıysam da sonrası operasyondan 2 ay önce ranzamda kitap okurken tavandan başıma beton parçası düştüğünü hatırladım. O dönem gardiyanlara sorduğumda bana çatıda tadilat yapıldığını söylemişlerdi. Meğersem bu operasyonun tadilatıymış…” Arıkan devam ediyor: 

Kimyasalla eriyen bedenler
“Açılan deliklerden beliren maskeli timler, mazgallardan ve camlardan bombalar fırlatmaya başladı. Aynı zamanda içeriye silahlarla ateş ediliyordu. O anda koğuşun camlarını kırarak içeriye atılan bombaların bazılarını dışarıya fırlattık ve bu bombardımandan kendimizi korumak için tek yer olan camın altındaki duvara sığındık. Bu defa camlardan ateş bombaları fırlatılmaya başladılar, yataklar tutuştu. Ateşi söndürdük. Tam koğuştan çıkıp alt katta bulunan yemekhaneye yöneliyorduk ki, koğuş tavanında açılan deliklerden bir tanesinden hortum sarktırıldı ve içinden odaya bir sıvı yayıldı. O anda beynimden aşağı bir ısı hissetim ancak alev almadığım için yandığımı anlamadım. Saat öğlen 12.00 olmasına rağmen attıkları bombalardan içersi simsiyah olmuştu. 

Arkadaşlarımın cesedine bastım
Nilüfer Alcan isimli arkadaşımıza çıkmamız gerektiğini söylüyordum. Şefinur isimli bir başka arkadaşımızı kapıya kadar sürükledim. Gülseren ise camdan ‘yanıyoruz’ diye bağırıyordu. Kapıya giderken yumuşak bir şeye bastığımı hissettim. Daha sonra Gülser Tuzcu’nun cesedi olduğunu öğrendim. Şefinur ve Gülseren arkadaşlarımın halini gördüğümde şok geçirdim. Yüz derileri sarkmıştı resmen damla damla eriyordu. Onlara yardım etmek isterken kalçama gelen sert bir çisimle yere düştüm.

"Öleceğimi düşündüm"
Herhalde bomba isabet etmişti. Kalça kemiğim kırılmıştı ve kapının bulunduğu 1 metrelik mesafeyi bile geçemedim. Kalkamadım. Elbiselerim yanmazken yüzümde ve vücudumda müthiş bir ısı hissediyordum. Öleceğimi düşünür iken bir arkadaşım içeri girip beni kurtardı, beni yemekhaneye indirdiler ve en son canlı kurtarılan kişi ben olmuştum. Gardiyan odasında yanık merhemi olduğunu düşünmüştük ancak oraya da bomba atıldığı için arkadaşlar oraya gidemediler. Tekrar havalandırmaya çıktığımızda tazyikli sulara ve bombalara maruz kaldık. Daha sonra etrafımızı saran askerler bizi hastaneye götüreceklerine, derilerimiz dökülmeye devam ettiği halde, sürükleyerek kimlik tespiti yapmak üzere askerlerin bulunduğu bir odaya götürdüler. Burada uzun bir süre bekletildikten sonra önce Haseki Hastanesine, oradan da Cerrahpaşa Hastanesine sevk edildim. 

Hastanede kaldığım üç ay boyunca yardıma muhtaç haldeydim. Ayağa kalkamıyordum. Buna rağmen ayağımdan zincirle yatağa bağlıydım. Mahkemeye çıkabilmek amacı ile kendi talebimle önce Bayrampaşa cezaevi hastanesine oradan da Bakırköy cezaevine geçtim. 

Çocuklar benden korkuyor
Yüzümü ilk kez 4 ay sonra Bayrampaşa Cezaevi Hastanesine geldiğimde arkadaşlarımdan istediğim aynada gördüm. O anda durumu kabullendim. Ancak çocukların beni görüp kaçınca yıkıldım. Onlarla diyalog kuramıyorum. O yüzden bir tek bir şeye sevindim o da çocuğum olmamasına. 

İnsana benzer tarafım yoktu 
Ben cezaevinden çıktığımda insana benzer hiç bir tarafım yoktu. Son bir yılda 8 defa ameliyat oldum. Bu ameliyatların giderini devlet ödemedi. İnsan Hakları Vakfı ve dayanışmacıların yardımıyla yaptırdım. Ben 9 senedir cezaevindeydim. 

Operasyon yapılmasını gerektiren bir durum yoktu. İddianamede tutukluların can güvenliği için operasyon yapıldığı belirtilmiş ise de benim hayatım 19 Aralık günü bitti. 

Biz isyan çıkarmadık 
Türkiye bugün 30 yıl aradan sonra 12 Eylül’ü konuşuyor; o dönemde ki generalleri yargılamaktan söz ediliyor. 30 yıl sonra da 19 Aralık konuşulduğunda Türkiye bunu konuşacaktır. Biz isyan çıkartmadık, bir silahımız da yoktu ve en önemlisi can güvenliği devletin elinde olan insanların öldürülmesiydi. Hiç bir şey bu suçu hafifletemez. Ben gerçek sorumluların, emirleri verenlerin yargılanmasını istiyorum. 

Arkadaşları kucağında yandı 
O koğuştan sağ çıkanlardan biri de Münevver Köz Aşçı idi… 

“Kadınlar ve erkek koğuşlarında dayatılan F tipi sistemine karşı 8-10 kişi ölüm orucundaydı biz ise açlık grevi yapıyorduk. Bir operasyon ihtimaline karşı bazı arkadaşlar nöbet tutuyordu. 19 Aralık’ta 05:00 birden silah atışı ile uyandık. Onlar koğuşa girmeden silah atışları başlamıştı. Tüm arkadaşlar uyuyordu ve ateş altında uyandık. Kurşunlardan korunmak için kendimizi yerlere attık, ancak baktığımızda karşı koğuşun çatısında birçok asker vardı. Bize kapalı olan üst koridor pencerelerindeki saçlar kaldırılmış oralara otomatik silahlar yerleştirilmişti. Üç ayak üzerinde duran silahlar vardı, bunlarla ateş edildi. 

"Teslim olun hepinizi gebertmeye geldik" 
Pencerenin altındaki duvarların yanına siperlendik. Karşı çatıdan iki tane kamera gördük, olanı biteni videoya çekiyordu. Silah atışları devam ediyordu içeriye gaz bombaları fırlatılıyordu. Birinin üzerinde CH harfleri yazıyordu, bazılarının üzerinde de CO yazıyordu. Bir de küçük boru şeklinde yüzlerce ses bombaları atıldı. Gazlardan nefes almamız zorlaştı, nefes alabilmek için tahta sopalarla camları kırdık, çatıdan megafonla ‘Teslim olun hepinizi gebertmeye geldik buradan sağ çıkamayacaksınız’ şeklinde bağırıyorlardı. Teslim olun çağrısından 3 saat sonra bulunduğumuz koğuşun çatışından sesler gelmeye başladı. Balyoz sesiydi ve tavan kırılmaya çalışıldı. Koğuşun başından sonuna kadar yaklaşık 10 tane delik açıldı. Deliklerin her birinin çapı 10-15 cm civarında idi. Bu deliklere ve mazgallara da askerler yerleştirildi.

"Öleceksem nefes alarak öleyim!"
O sırada arkadaşlarından birinin dirseğine bombanın demir pimi oturdu bu nedenle yaralandı. Biz bu kuşatmaya sloganla karşılık verdik. Saat 12’de havalandırmaya çok sayıda gaz bombası atıldı, havalandırmada kimse yoktu. Ne yapıldığını önce anlamadık. Yoğun bir gaz bulutu yükselmeye başladı. Havalandırmadan da oksijen alamıyorduk. Bir farklı bomba atıldı ve bu bombanın gazını soluduğumuzda istemsiz hareketler, sesler çıkmaya başladı. Can çekişme haline girdik. Soluk alamamaya başladığımda, ‘Öleceksem nefes alarak öleyim’ diyerek kırdığımız pencerenin dışına başımı uzattım. Diğer arkadaşlarda aynı şekilde idi ve inlemeler başlamıştı, biraz hava aldıkça açılmaya başladık fakat bu sefer tavanda açılan deliklerden geçecek şekilde 30 cm civarında kafesler yerleştirildi, bunlar dönerek havaya gaz yayıyordu. Ateş bombaları atılmaya başladı. Atanların ciddi bir eğitim aldığı anlaşılıyordu. 

"Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık"
Atılan bombalardan kurtulmak için, alt katta yemekhane koğuşuna gittik. Tenlerinin tamamı kapatılmış özel giyimli askerler tarafından demir çubuklu hortumlarla gaz veriyordu, yeşilimsi grimsi bir gaz çıkıyordu. Ben kapıya yakın bir kısımda idim ciddi yara almadan kurtuldum. Çıkarken saçım tutuştu, biz gazdan kurtulmak için kalorifer peteklerini kırıp suyunu kullandık, yani su ile ıslatılmış havlu ile başımı kapatmıştım. Bir asit yandığı hissetmeye başladım. Sanki bir asit kuyusunun içine atılmıştık. Ben saçımın tutuştuğunu fark edince elimi bastırdım. Diğer arkadaşlarım da aynı şekilde yandılar. Koğuştan çıkarken başlarımızın üzerinden kurşunlar geçiyordu. Alt kata indik. 

Birsen plastik gibi eridi 
Burada yemekhane ve mutfak bölümü vardı. İlk çıkanlar olarak merdivende biraz nefes alıp arkadaşlara yardım etmek üzere yukarı çıktık. Koğuşun başına geldiğimde Birsen Kars’ı gördüm. Yüzü erimişti, yüz derisi sarkıyordu. Elleri ve kolları da aynı şekilde plastik gibi sönmüştü.

"Tavan deliklerinde özel timciler kahkaha atıyordu"
Birsen’i kucakladım ve aşağıya indirdim. Mutfağa götürüp üzerine su atmaya başladım. Daha sonra yine yardım etmek amacı ile yukarı çıktık karşıma Gülizar Kesici çıktı. O da Birsen gibi aynı şekilde yüzü ve elleri erimişti. O’nu da aşağıya indirdik. Mutfakta üzerlerine su dökmeye çalışıyorduk. 13 arkadaşımızı bu şekilde kurtardık. Tavan deliklerinden operasyonu yapan kişiler kahkaha atıyorlardı. ’Hepinizi kebap yapıp diri diri yakacağız’ cümlesini de kullandılar. Ayrıca ağır hakaret ve küfürler ediyorlardı. Arkadaşları kurtarmayalım diye atışlar devam ediyordu. 13-14 arkadaşı kurtardık. Bunlardan bir tanesi de Hacer’di...

Yanarak can verdiler 
Etrafımıza baktığımızda 6 arkadaşımızın eksik olduğunu gördük. Onları tekrar kurtarmak için yukarı çıktık, Nilüfer Alcan. Seyhan Doğan, Özlem Ercan, Gülser Tuzcu, Yazgülü Güder Öztürk, Şefinur Tezgel yoktu. Onlara seslendik. Koğuşun kapısına çıktığımızda koğuşun içi yanıyordu. Simsiyahtı. Gülser’in kapının yanında sıkışmış gördüm. Ölmüştü ve bedeninin yarısı yanıyordu. Cesedini bırakmak istemedik. Çekelim dedik, çekemedik. Aşağıya indik. Arkadaşlarımız yukarıda yanıyorlardı. Biz mutfakta yaralı olanları kurtarmaya çalışıyorduk. Bu sırada mutfaktaki mazgal kırıldı ve içeri bomba atıldı. Bu sefer yemekhane kısmına yoğun bombalar atıldı. Sinir gazı olduğunu öğrendik daha sonra. Bomba atışları başlayınca orada da duramadık. Sağlam olan arkadaşları kucakladık, gardiyan odasına götürdük. Arkadaşlarımızın derileri erimişti ancak kıyafetleri sağlamdı. Yaralı arkadaşları alıp havalandırma kısmına çıktık. Çatıdaki askerlere bağırdık. Yukarıdaki arkadaşlar yanıyor dedik. Daha sonra üzerimize itfaiye hortumları ile basınçlı su sıkılıyordu. 5-6 arkadaş yanıktı ve ağır yaralıydı. Suyun basıncının etkisi ile duvara bizi yapıştırdılar. 6 kişinin yandığı koğuşa bir damla su sıkılmadı. Havalandırma idik ve saat 15’e kadar burada itfaiye hortumu ile üzerimize devamla basınçlı su fışkırtıldı.

Esas siz teslim olun! 
Açılan kapıdan çok sayıda silahlı asker ve bir komutan girdi. Askerler silahlarını doğrultarak bizi çembere aldı. Komutan’ın operasyon komutanı olduğu 40-45 yaşlarında olduğunu öğrendik. Bu komutan ile aramızda 3-4 metre kadar vardı. Bize operasyonun bittiğini söyledi. ‘Komutanım tek tek teslim olun! dedi. Biz de ona ‘orada 6 arkadaşımızı diri diri yaktınız, siz suçlusunuz siz teslim olun’ dedik. Havalandırmadan koridora sürüklenerek çıkarıldık, koridora çıktığımızda itfaiye hortumlarını gördük. Burada da asker koridoru vardı. Bizi alanlar idari kısma aldılar. Sonra cezaevi bahçesine çıkardılar. Ölen arkadaşlarımızın isimlerini bağırmaya başladık. Çıkartılırken bir askeri koridor oluşturulmuştu. Onun içinden geçirildik. Götürülürken sürükleme de vardı. İtiş kakış şeklinde idi. 

Jandarma: "Sizi sağ çıkartmamak gerekirdi"
Koğuşların arka cephesine getirildik. Çok sayıda ambulans konuşlanmıştı. Operasyon devam ederken Skorsky helikopterler de havada uçuyordu. Ağır yaralı arkadaşlarımızın hastaneye götürülmesini istedik. Hepimizi önce camlı olan bir odaya koydular. Kimlik tespiti yapmak üzere bizi alıkoydular. Kimlik tespitini jandarma yapıyordu. Ancak polisler de vardı. Çoğunda özel kıyafet vardı. Kimlik tespiti yapanlar jandarmalar, ’Aslında sizleri oradan sağ çıkarmamak gerekirdi. Gebertmek gerekirdi’ diye cevap verdiler. Bir süre sonra yaralılar hastaneye götürüldü. Daha sonra camdan erkek tutuklularında tahliye edildiğini gördük. Kimlik tespiti için ayrılan bölüme götürülürken biz Bakırköy Kadın Tutuklu evine sevk edildik.’’
Not: Zeynep Kuray'ın 19 Aralık 2010 yılında ANF'de yayımlanan ve altı kadının yanarak öldürüldüğü Bayrampaşa Cezaevi C-1 koğuşunun kadın tutsaklarıyla görüştüğü haber ve röportajı. 19 Aralık Cezaevi Katliamı'nın 14. yılına gelindiğinde ise gerçek sorumlular halen yargılanamamış, göstermelik souşturmalarla geçiştirilmiş ve operasyon emrini verenler hakkında hiçbir soruşturma açılmamış durumda.

17 Aralık 2014 Çarşamba

17 Aralık belgeseli: Erdoğan'ın en uzun günü

Can Dündar'ın, Artı 1 kanalında yayımlanan 17 Aralık Operasyonu belgeseli. #OnyediYirmiBes #HırsızVar

Küçük hırsızların el feneriyle, büyük hırsızların “Deniz Feneri’yle” hırsızlık yaptığı bu düzende, yolsuzluklar da “zamanaşımında” aklanıyor.

AKP hükümeti döneminde açığa çıkan yolsuzluklar ülke gündeminin baş köşesine otururken, ortaya çıkan yolsuzlukların üzeri örtülmeye devam ediliyor. Açığa çıkan hırsızlıkların üzerini kapatmakta marifetli olanlar, “sihirli” elleriyle başka yolsuzlukları da “zamanaşımında” kaybediyor.

Gerici ve hırsız iktidar partisi bu operasyonun bir “paralel örgüt” eliyle hükümeti yıkmayı amaçlayan siyasi darbe olduğu masalını yutturmaya çalışıyor.

Bu arada dünün Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan gerici şef Recep Tayyip Erdoğan'ın tabiriyle "hayırsever", eski İçişleri Bakanı Muammer Güler'in "önüne yatarım" dediği sözde iş adamı Reza Zarrab ile eski bakan çocuklarının da yer aldığı soruşturmadaki “takipsizlik kararı” dün kesinleşti. 

7 Aralık 2014 Pazar

Paçozlaşmak, hinleşmek, sivilleşmek - Fatih Yaşlı

@fatih_yasli 
“Çürüme” de diyebiliriz ama hem zamanın hem de yazının ruhuna uygun olsun diye “paçozlaşma” diyelim.

“Çürüme” de diyebiliriz ama hem zamanın hem de yazının ruhuna uygun olsun diye “paçozlaşma” diyelim. Evet bir paçozlaşma devrinin, bir paçozlaşma çağının tam ortasından geçiyoruz; “bu kadar da olmaz artık” dediğimiz her seferinde, dahasının da olabileceğini şaşırarak –ki umarım hiç kaybetmeyiz bu yeteneğimizi- evet şaşırarak görebiliyoruz.

Nedir paçozlaşma? Devlet şiddetine kurban gitmiş on beş yaşında bir çocuğun minik bedeninin üzerinde tepinen hırsı, ihtirası ve kötülüğü, “insani” diye meşrulaştıracak kadar insanlıktan çıkmaktır örneğin. Ya da, ya da yıllarca entelektüel pozu kestikten sonra saray sofralarına oturmak ve sultanı Orwell’a ve Defoe’ya ayakta alkışlatmaktır. (Geçerken söylemiş olalım, sahi Alev Hanım neden başkalarının değil de bu iki ismin “dünya beşten büyüktür”ü alkışladığını anlatsa da, biz “atarlı ergenleri sokağa dökenler” anlayabilsek küçük akıllarımızla bunu.)

Bunlar paçozlaşmanın gündelik tezahürleri elbette ama daha derinlerde, bizzat “bilgi”nin ve “hakikat”in, bu ülkeye ve bu ülkenin tarihine, toplumuna, siyasetine, ekonomisine dair üretilen bilgi ve hakikatin kendisinde bir paçozluk hali, paçozluk durumu saklı ve söz konusu gündelik tezahürleri de o hal, o durum belirliyor aslında.

“Darbenin kazanımları”
Şu cümleden yola çıkalım “bilginin ve hakikatin paçozlaşması”nı anlayabilmek için: “Darbe ürünü kurumlar, çıkıp da siyasete hiza vermeye yeltenemez.”

Cümleyi kuran kişi Tayyip Erdoğan, kurma gerekçesi ise Anayasa Mahkemesinin seçim barajını kaldırma olasılığının ortaya çıkması. Erdoğan, Anayasa Mahkemesinin darbe sonrası yapılan 61 Anayasası’nın ürünü olmasından yola çıkarak, mahkemeyi darbecilikle suçluyor. Bu anayasanın darbe sonrası yapılmasına rağmen Türkiye’nin gördüğü en demokratik anayasa olmasını da, sırf darbe anayasasının ürünü diye bir kurumun kendiliğinden darbeci olamayacağını da şimdilik bir kenara koyalım. Söz konusu cümlenin “hinliği” şurada: Cümleyi kuran, darbe ürünü bir kurumu hedef tahtasına yerleştirirken, o kurumun başka bir darbenin getirdiği bir yasal düzenlemeyi, yüzde 10’luk seçim barajını iptal etmesi ihtimaline karşı duruyor. Yani, darbeci zihniyete karşı çıkarmış gibi yaparken aslında “darbenin kazanımları”na sahip çıkıyor; tıpkı YÖK gibi, MGK gibi, zorunlu din dersleri gibi seçim barajını da kendi rejim inşası için işlevsel görüyor ve sahipleniyor.

Erdoğan bunu söylerken havuz medyasının kalem erbabı da boş durmayarak barajın kaldırılmasına dair tartışmalara o bilindik söylemi dolaşıma sokarak katılıyor ve bunun vesayet güçlerinin milli iradeye karşı bir darbe girişimi olduğunu, darbeci zihniyetin yeniden hortladığını, bürokrasinin sivil siyaseti etkisizleştirme hedefinden asla vazgeçmediğini ve ilk fırsatta tekrar devreye girdiğini anlatan masallar yazıyor.

Peki bu söylem, yani siyasetçilerin konuşmaları ve medyanın haberler, tv programları ve köşe yazıları aracılığıyla sadeleştirip popülerleştirerek kitlelere aktardığı, darbeyle, vesayetle, milli iradeyle bezeli bu “büyük anlatı” nereden türüyor? İşte o türeyişin kaynağı, yukarıda sözünü ettiğim ve paçozluğun da kaynağını oluşturan o bilgi ve “hakikat üretimi”nin ta kendisi.

Paçozluğun teorileştirilmesi
Şimdilerde etkisini yitirmeye başlamışsa da hem akademide hem de entelijansiyada uzunca bir süre başat konumda olan bu üretim birtakım klişelere yaslanır ve etkinliğini de o klişeler üzerinden kurar. Buna göre;

• Osmanlı İmparatorluğu feodal bir toplum olmadığı ve sonrasında da kapitalistleşme sürecine geç girdiği için Osmanlı/Türkiye toplumunda burjuvazi, işçi sınıfı ve dolayısıyla sivil toplum oluşmamıştır.

• Sivil toplumun yokluğuna mukabil, hem Osmanlı’da hem Türkiye’de “ceberut devlet”in varlığı söz konusudur.

• Ceberut devletin varlığı, Türkiye’deki temel kutuplaşmanın sınıflar arasında değil, devletle toplum arasında olduğunu ortaya koyar.

• Ceberut devlet anlayışı orduda temsil edilir ve ordu, devletin bekasını tehlikede gördüğü anda toplumu sindirmek için siyasete müdahale eder, dolayısıyla Türkiye’de darbe bir devlet geleneğidir.

Türkiye toplumu ve tarihine dair üretilen bu “bilgi ve hakikat” askeri/orduyu Türkiye tarihinin “özne”si olarak görür; burada sınıflar, sınıf çatışmaları, emperyalizm vs. yoktur, burada tarihsel bağlam yoktur, burada Türkiye ve dünya ekonomisinde yaşanan dönüşümler ve krizler yoktur. Bu bilgi/hakikat üretimine göre, tarih-dışı, daha doğrusu tarih-üstü bir “özne”, kendi öz çıkarlarının farkında olan, yani “kendinde” değil “kendi için” olan bir özne, belli periyodlarla gelir ve iktidara el koyar. Bu açıdan örneğin 27 Mayıs’la, 12 Mart ve 12 Eylül darbesi arasında, 61 Anayasası’yla 12 Eylül arasında, 27 Mayısın planlamacı/kalkınmacı iktisat anlayışıyla 12 Eylül’ün neoliberalizmi arasında hiçbir fark yoktur; hepsinde aynı “darbeci zihniyet” işbaşındadır.

İşte paçozlaşma bu “kök paradigma”dan türer ve halka halka yayılır; çünkü akademi ve entelijansiyada yapılan bu üretimin politik alana tahvili şöyle olur: “Türkiye’de ceberut devlete karşı “demokrasi güçleri”nin yanında yer almak, vesayetçi/darbeci zihniyete karşı demokrasi güçleriyle birlikte mücadele etmek gerekir. Günümüz Türkiye’sinde bu gücü AKP temsil ettiğine göre, AKP’nin yanında saf tutmak bir zorunluluktur.”

Dolayısıyla şimdilerde nedamet getiriyor olsalar da ortada “kullanışlı aptallar” diye adlandırılabilecek bir toplam yoktur; kullanışlı oldukları doğru olmakla birlikte, bu toplamın iktidarı desteklemesinin temel nedeni, önemlice bir bölümünün Türkiye tarihi ve toplumuna dair yukarıda maddeler halinde özetlemeye çalıştığım bilgi ve hakikat üretiminin bizzat failleri olmalarıdır. Dolayısıyla Murat Belge, Ahmet İnsel, Hasan Cemal, Mehmet Altan, Cengiz Çandar gibiler kandırılmış ve dolayısıyla aptal değil, paçozlaşmanın bilinçli birer aktörüdür. Dahası, paçozlaşmanın kaynağı tam da bu isimlerin AKP iktidarındaki tarihsel konumlanışıdır.

Normatif devletin son hamlesi mi?
Darbe, baraj vs. demişken yazıyı şu soruyu sormadan bitirmek olmaz zannediyorum: Anayasa Mahkemesi barajı kaldırabilir mi? BirGün Pazar’da 21 Eylül 2014’de yayınlanan “Yeni Türkiye: Bir değil üç paralel devlet” adlı yazımda, “paralel devlet” kavramını literatüre sokan Robert Paxton’a atıfla şu cümleleri yazmıştım: “Günümüz Türkiye’sinde Paxton’ın tarif ettiği ‘normatif devlet-imtiyaz devleti’ ikiliği benzeri bir manzara söz konusudur. AKP daha önce kavgalı olduğu Cemaat’le birlikte imtiyaz devletini normatif devlet aleyhine büyütmüş, yutmasına ise ramak kalmıştır. Ancak, bu halen bütünüyle başarılabilmiş değildir.

Parlamento giderek işlevsizleşse de varlığını devam ettirmektedir, delik deşik olmuşsa da bir anayasa mevcuttur ve seçimler düzenli olarak yapılabilmektedir. Normatif devletin cılız da olsa varlığını devam ettirmesine dair iyi bir örnek AKP’nin kimi kanuni düzenlemelerinin zaman zaman -elbette ki konjonktürün de etkisiyle- Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilebilmesidir.”

Seçim barajının iptali, eğer gerçekleşirse, normatif devletin imtiyaz devletine karşı belki de son hamlesi olacaktır; imtiyaz devletinin bu kararı tanımayacağı açık olmakla birlikte, önemli olan bu kararın verilebilmesi ve imtiyaz devletinin normatif devleti tamamen yutmasına dur deme iradesini ortaya koyabilmesidir. Karar, hâlâ bir normatif devlet aklı ve gücü olup olmadığını göstereceği gibi iktidar mücadelesinin seyrini de doğrudan etkileyecektir.
BirGün Pazar