27 Kasım 2014 Perşembe

Dayanışmayı büyüt: Yaşasın enternasyonal dayanışma!

Black lives matter! | Siyahların yaşama hakkı vardır!
Mike Brown’un polislerce katledilmesinden sonra Ferguson’da binlerce asker ve polisin ablukasına rağmen sokağa çıkan eylemciler bir kez daha saldırıyla karşılaştı. Polisin terörünü protesto eden göstericiler Michael Brown'ı öldüren polis memurunun yargılanmasına gerek görmeyen Jüri’nin kararını ülke genelinde protesto ederken, katledilenlerin sayısı şuan Michael Brown'la birlikte beş kişiyi buldu.

ABD'de yaşanan ırkçı polis terörüne karşı gelişen isyan. Fransa'da biber gazının bir genci öldürmesi üzerine patlak veren eylemler ve ardından biber gazının yasaklanması, Meksika'da polis, çeteler ve devlet üçgeninde kaçırılan ve katledilen gençler için gençliğin ayaklanarak hükümet binasını kuşatması, havaalanı işgalleri. Yunanistan'da, İngiltere'de, Şili'de eğitim reformuna karşı gelişen kitlesel eylemler. İsrail Siyonizmi’ne karşı Filistin gençliğinin direnişi.

Bütün bunların yanında Kobanê'deki IŞİD terörüne karşı Kürt, Türk, her milliyetten gençlerin direnişe katılması...

İçinde bulunduğumuz Türkiye topraklarında gençliğin devrimci birliğini yaratmaksa, diğer yönü de dünya çapında bu birliği örgütlemektir. Dünya genelinde yaşanan gençlik mücadelesindeki bu yükselişe, Türkiye'de Gezi’yle birlikte başlayan birleşik mücadeleyi örnek olması açısından herkesi enternasyonal dayanışmayı örmeye ve örgütlenmeye çağırıyoruz.

LONG LIVE INTERNATIONAL SOLIDARITY!
#MikeBrown
#EricGarner
#JohnCrawford
#TamirRice
#VonderritMyers
#TaneshaAnderson

21 Kasım 2014 Cuma

İspanya devriminin cesur evladı: Durruti

İspanya İç Savaşı sürecinde çoğunlukla köylüler arasında arkadaşlarıyla birlikte Anarşist örgütlenme çalışmaları yapan, davasına aşırı bağlı, yürekli, inançlı bunun bedelini de canıyla ödemiş Anarşist liderdir Buenaventura Durruti.

Devrimci konumu nedeniyle ihraç edileceği UGT’nin militanı olarak 1917’de devrimci genel greve katıldı. 1922’de Joan García Oliver ve Francisco Ascaso ile birlikte “Los Solidarios” grubunu kurdu. Bu grup 1923’de Gijón’da “Banco de España” soygununu düzenledi. Ayrıca Kardinal Juan Soldevil” y Romero suikastini de düzenledikleri kabul edilir. Kardinal, Aragon’da önde gelen işçi liderlerini katleden “pistoleros blancos” çetelerini finanse eden isimler arasında önemli yer tutuyordu.

Durruti önce Arjantin’e ve sonra anarşist yoldaşları ile birlikte bu ülkede ilk saldırısını gerçekleştireceği Şili’ye geçti; saldırı İspanya’daki hapishanelerde tutulan yoldaşlarını kurtarmak üzere kaynak toplamak için gerçekleştirilen bir kampanyanın sonucuydu. Durruti yolculuğuna diğer Latin Amerika ve Avrupa ülkeri ile devam etti.

1931’de İspanya’ya döndü ve CNT'de faistalara (FAI yandaşları) katıldı – II. Cumhuriyet’le kavgalı olarak- 1932 ve 1933 isyanlarında yer aldı.

O’nun yaşamı - tıpkı binlerce yoldaşı gibi- bir direniş, iktidarın katliamcı yüzüne karşı cepheden verilen bir savaştı. Sömürünün her türlüsüne karşı takındığı cüretkâr tavrı yaratılacak yenidünyalara 1930’lardan tutulan bir aynaydı.


Durruti çocukluğunda, eşek üzerinde köy-köy dolaşan “ekmek-adalet-eşitlik” diyenlerden öğrenmişti çalışkanlığı, adanmışlığı. Ezilenlerin paylaşma ve dayanışma temelli örgütlü duruşunun korunması ve büyümesi gereğinin silahlı mücadeleyi kaçınılmaz kılması onu 10 ülkede aranan bir banka soyguncusu haline getirmişti. Katalan bozkırlarından Barcelona’nın daracık sokaklarına yine bu adanmışlığı ve devrime olan inancıydı faşizme karşı savaşı. Yoldaşlarının yarattığı özgür komünler Bueneventura’ya bitip tükenmeyecek bir enerji ve kırılmayacak bir cesaret sağlamıştı.

Durruti’yi var eden şey; dünyanın değişmesi gibi erteleyen-ertelenen hayaller değil, şimdi - şu anda yeni bir dünyanın yaratımıdır. Yaşamlarını iktidara doğrudan bir direniş haline getirenlerin öyküsünde hep bu yaratım gücü vardır.

Evet, 
Durruti bir geleneğin habercisi ve taşıyıcısıydı. Paris Komünü’nden geliyordu Bueneventura… Durruti Küba’nın, Bolivya’nın habercisiydi. 1960’larda Avrupa’nın metropollerinde yanan mülkiyetin kıvılcımında 1990’larda Chiapas’ta ‘Artık yeter’ diyen yüzlerini sadece dostlarına gösteren gülümsemelerde, 2008 Yunanistan’ında Alexis’in öfkesiyle yanan sokaklardaydı ve şimdi bizim inanç dolu genç yüreklerimizde!

Şöyle diyordu Bueneventura Durruti:

"Biz hep varoşlarda ve izbe duvarların içinde yaşadık. Bir süre için nasıl barınacağımızı bileceğiz. Şunu aklınızdan çıkarmayın, biz aynı zamanda inşa da edebiliriz. İspanya’da, Amerika’da, her yerde, sarayları ve şehirleri kuran biz işçileriz. Biz işçiler, onların yerini alacak başkalarını da yapabiliriz. Ve hatta daha iyilerini! Yıkıntılardan hiç korkmuyoruz. Biz dünyayı miras alacağız, bu konuda hiçbir şüphemiz yok. Burjuvazi tarih sahnesinden çekilmeden önce kendi dünyasını yakıp yıkabilir. Yüreğimizde yeni bir dünya taşıyoruz, şimdi şu anda bu dünya büyümekte…"

11 Kasım 2014 Salı

Her saray bu akıbeti tadacaktır

Bu fotoğraf, 1917’de, silahlanmış halk, Çar’ın Kışlık Sarayı’nı basarken çekilmiş. Elbette her saray bu akıbeti bir gün yaşayacak. Denilebilir ki halklar bunu hep denemiş ve çokça başarısız olmuşlardır. Olsun, kaybettiklerinde çok şey değişmez ama kazandıklarında değişen çok olur.

Henüz yeni kurulmuş barikatın önüne rütbeli bir subay geldi. Sokağın dar girişinde yükselen barikatı alıcı gözle süzdü. Az önce yardımcısıyla, kaç top ateşinde yıkılır diye bahse tutuşmuşlardı… Yardımcısı iki, kendisi bir top ateşi kadar ömür biçmişti bu barikata. Yakından görünce canı sıkıldı. Bahsi kaybettiği için değil, bu öyle basitçe yıkılacak bir barikat değildi. Düzenli bir şekilde dizilen fıçıların içinde kum vardı.

Subayın geldiğini gören uzun boylu, sakallı adam barikatın üzerine çıktı. Subay, alaycı bir sesle bağırarak konuşmaya başladı:

“Çok bira içmişsiniz, böbreklerinizde çok mu kum vardı? Fıçıları boşaltıp, içine kum doldurmuş üstüste dizmişsiniz. Siz ayılır mısınız? Yoksa biz biraz gürültü yapıp, ayıltalım mı?”

Uzun boylu adamın arkasında yükselen silahları görünce şöyle bir irkildi.

Onun gözlerindeki korkuyu yakalayan uzun boylu cevap verdi: “Önce siz ateş edin Mösyö burjuvazi.”

Devrimin güzelliği zorlayınca olur
Devrim kitlelerin zor kullanmasıdır, meşruluğunu iktidarların meşru zeminden çıkmasından alır.

Gezi-Haziran ayaklanması büyük halk kitleleri için zihinlerde bir devrimdi. Kitleler ayaklanmayı, isyanı öğrenmeyi sürdürüyor. Kendilerine yasak edilmiş araçları kullanmayı öğreniyorlar.

Dünyadaki en büyük silahlı örgütler burjuvaziye aittir. Tek amaçları vardır, üretim araçlarının mülkiyetini korumak. Yine burjuvazinin elinde olan eğitim sistemi ve basın, yediden yetmiş herkese sürekli aynı şeyi söyler. “Sen, bana karşı zor kullanamazsın“ Kullanan terörist ilan edilir. Barbar, ajan-provokatör, kan tüccarı, ölü sevici, savaş rantçısı ve her türlü kelimeyle karalanır.

Gezi‘de kitleler, ‘Burjuvazinin şiddeti karanfil vererek durdurulabilir mi?’ sorusunu tartışıyordu. Şimdi ‘Kızıl fularlılar’ tartışılıyor. Kitleler tecrübeyle öğrenir. Bu tecrübe ya okuyarak ya da yaşayarak edinilecek. Sanılanın aksine muhalif kesim çok az okuyor. Acılı ve sancılı bir şekilde öğrenmeye devam edeceğiz.

Devrimcilerin zor kullanma hakkına karşı olanlar yalnızca burjuvazi değildir. Küçük burjuvazi de genelde karşıdır. Ancak istisnai bir durum olarak görür bunu. Bu çevre, radikal değildir, düzene özde bir itirazı yoktur. Küçük burjuvazi sayısal olarak belki az görünebilir ama etkisi fazladır, egemen kesimin düşünceleri küçük burjuvazi eliyle halka yayılır. Hele Mahir Çayan’ın deyimiyle bir küçük burjuvalar ülkesi olan ülkemizde daha da etkilidir. Küçük burjuva da bir şeylerin değişmesini ister ama elindekini de kaybetmek istemez. O yüzden şiddete mesafelidir.

Malum, Gezi-Haziran yoksullarla, yoksullaşmaya başlayan küçük burjuvazinin ortak bir hareketiydi. Ancak küçük burjuvalar yoksullaşıp, toplumdaki konumlarını kaybettikçe halkın haklı şiddetine ilgi göstermelerinin otomatikman artacağını beklemek safdillik olur. Hatta tam tersine olaylar büyüdüğünde düzene başkaldırdığı için pişman olup, egemenin dizinin dibine de koşabilir. ‘Kızıl maskeliler MİT’çi’ yalanları, ‘Provokasyona gelmeyelim’ masalları ile kendini güzelce uyutabilir, siz uyandırmaya kalkarsanız kızar ve hatta egemenin şiddetine çağrıcı bile olabilirler. Bu biraz da fuların arkasındakini anlayabilmesi ile ilgili.

Halk hareketi 19 Aralık’ın küllerinden doğdu
19 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamı ile gerileyen halk hareketi, devrimcilerin öncülüğünde büyüyen 1 Mayıs Taksim çatışmalarında olgunlaştı ve Gezi’de çok geniş kesimlerle buluştu. Hrant Dink’in cenazesinden Tekel işçilerinin eylemine, Grup Yorum’un konserlerine kadar pek çok olay halkın büyüyen eylemini ortaya koyuyordu. Bu birikim Gezi ile taştı, Berkin’in cenazesi ile, Soma ile, Kobanê ile büyüyerek devam ettiğini gösterdi. Öte yandan bu hareketliliğin bütününü kapsayabilecek, yönlendirebilecek devrimci bir çekirdek halen yok.

Faşizm buna sert tepki verdi ve emperyalizmin uyarısını aldı. Bu uyarılar hala doğrudan ya da dolaylı sürüyor. Emperyalizm, devrimcilerin varlığını sürdürdüğü koşullarda halkın radikalleşmesini, devrimcilere kaymasını istemiyor. Ama tarih verili koşullar içinde yazılır. Bu halk için geçerli olduğu kadar egemenler için de geçerli.

İlk olarak Hasan Ferit Gedik’in cenazesinde açıkça gördük halkın silahlarını. Ağaoğlu’ları gibi AKP müteaahitlerine peşkeş çekilmek istenen Gülsuyu’ndan halkı uzaklaştırma ihalesi uyuşturucu mafyasına verilmişti. Hasan Ferit’i katlettiler, silahla ölenin cenazesi silahla kalktı. “Kızıl maskeliler” tartışması da başlamış oldu. Peşinden Okmeydanı’nda, Soma’ya ve yoldaşları Berkin’e adalet talebiyle ders bırakan Liseli Dev-Genç’lilere saldıran polis, Cemevi bahçesindeki Uğur Kurt’u öldürdü. Basının gündemine oturan Uğur Kurt’un katledilmesi, AKP’nin halkın üzerine kurşunlar yağdırması değil mahalledeki kızıl fularlılardı.

Basın, Gezi ile mücadele ile tanışmış insanların radikalleşmesinin önüne geçmek istiyor. Özellikle Gezi’de öne çıkan yoksullaşan küçük burjuva kesimlere, geleceksiz öğrencilere sesleniyorlar. Onları illegaliteyle, hapislikle, ölümle korkutuyor. İllegalite yorgunu eski solcular da bu koroya katılıyor.

AKP’ye dışarıdan uyarılar gelmeye devam ediyor. Uluslararası Af Örgütü: “Çatışma siyasetine ve sokağa çıktıklarında şiddetle karşılaşacakları fikrine alışık siyasileşmiş yeni bir neslin oluşması oldukça endişe verici ve bu AK Parti iktidarı için çok daha endişe verici olmalı“ diyerek, halkın radikalleşmesinden duyulan korkuyu ifade etti. Elinde karanfille sokağa çıkanın bile şiddet gördüğü, AKP polisinin 15 yaşındaki çocukların kafasını ses bombası ile dağıttığı bu ülkede, Batı’ya rahatsızlık veren bir kaç mahalledeki bir kaç molotof değil elbette. O molotofların örnek olmasından korkuyor.

Örgütsüz kesimin kafası karışık
Bir yerde Che hayranlığını bırakalım en azından Guy Fawkes hayranlığı yayılıyorsa tehlike çanları çalmaya başlar bankalar için. Hikâyenin günümüze uyarlanması olan V For Vandetta‘yı seyretmeyen mi kaldı! Gezi’deki kitlenin büyük kısmı, örgütsüz kısmı pekala farkında ki Gezi’de alanda kalınma kararının ardındaki asıl irade de, kurulan barikatların başında duranlar da dünün flamalıları, bugünün kızıl fularlıları. 15-16 Haziran’da Gezi Parkı’na yapılan büyük saldırıda “Okmeydanı’ndan, Gazi’den geliyorlarmış” diye haberini duyunca coşku veren insanlardan başkası değil o kızıl maskeliler.

Elbette burada “maskeli” arkadaşlarda da eksiklik var. Gezi’de ve sonrasında forumları boş bırakıp, belli başlı mahallelerle sınırladılar kendilerini. Olumlu örnekler var ama hemen herkes bu örgütsüz kitleyi bırakıp, kendi köşesine çekildi.

Faşizm nedir?
Bugün ülkemizde faşizm var. Muhalif kesimin çoğu bu konuda hemfikir. Ancak faşizm nedir. Irkçılık mı, en koyusundan şeriatçılık mı, yoksa ülkenin kimseye hesap vermeden yönetilmesi mi? Bu konuda anlaşamıyoruz.

Ülkemizde kapitalizmin çarklarının dönmesi için egemenler faşizm uyguluyor, başka türlü sistemin devamı mümkün değil. Başka türlü emperyalist şirketlere ülke kaynaklarını yağmalaması mümkün değil. Başka türlü Soma’da elde edilen karları yakalamak mümkün değil. Elbette halkı bu sömürü baskı sistemine boyun eğdirebilmek için, milliyetçilik de, din de sonuna kadar kullanılacaktır. Faşizmin kullanmayacağı ideoloji yoktur.

Biz olayın özüne bakalım. Okmeydanı’nda Aleviyi, Kobanê”de Kürdü, madende işçiyi öldüren el aynı. Eylemlerde artık IŞİD militanını saldırtan da aynı. İnşaat ve banka kredisi ekonomisini sürdüreceğim diye 50 bin El Kaide militanına sınırlarımızı açan da aynı. Faşizm.

Peki bu tablo nasıl değişecek. Seçim dediler, her türlü hileyi, oy satın almayı gördük. Barış uzlaşma politikaları dediler, halkın çektiği acılar arttı. Yalnızca Diyarbakır’da 7 yeni hapishane yapılıyor. Her taraf yeni kalekollarla donatılıyor.

Faşizme karşı eli kitaplı ve eli roketli
Gezi ve sonrasında yapılan kimi eylemlerin içinde toplu kitap okuma da vardı. Bu kimi çevrelerden tepki aldı. Bu yanlış bir tepki. Herkes yüzünü kapatıp, elde molotof çatışacak diye bir şey yok. Eylem biçimlerini karşı karşıya getirip, tartışmayı uzlaşmaz bir boyuta taşımanın bir faydası yok. Bu ülke çok farklı dinamikleri olan bir ülke. Elbette farklı farklı tavırlar eylemler olacak. Farklılıklar elbette tartışılacak ama bunu dışlama boyutuna getirmenin halka faydası yok. Polisin karşısında kitap okuyan da Emniyet Müdürlüğü’ne roket atan Muharrem Karataş da bu tartışmanın dışında değil.

İstanbul Sarıgazi’de, Ankara Tuzluçayır’da görüldüğü gibi halk otobüsü yakma vb. ise sanıldığının aksine ters teper ve milliyetçiliğin yükseldiği ortamda halklara zarar verir. Tarihte de görüldüğü gibi şiddet ancak yerinde, zamanında ve ölçülü kullanıldığında halkın işine yarar. Ulusal veya dini hareketlerde bu ölçüleri aramak boş. Şiddetin yanlış kullanımı kaçınılmaz olarak hep zıttını yaratır ve asıl o zaman bir çıkmaza dönüşür.

Şiddet bu haliyle kesinlikle sınıfsal bir olgu. Basitçe üretim araçlarının kontrolünün üretende olacak mı olmayacak mı, bütün hikaye bunun etrafında dönüyor. Asıl şiddet, günde üç-dört işçinin öldüğü, yılda üç Soma’nın olduğu bir ülkede yaşamaktır. Şiddeti yaratan, körükleyen sistemin bizzat kendisi.

AKP, İç Güvenlik Paketi ile kendisine yönelecek kaçınılmaz şiddetin önüne geçmeye derdinde. Geçmişten de biliyoruz ki bu paketlerle salt şiddet kullanarak başa çıkılamaz. 10 milyon insanın ayaklandığı ama ortada ciddi silahlı bir muhalefetin olmadığı bir anda bu paketin amacı açık. Radikalleşmeye başlayanları ayır, hedef göster ve ez, diğerlerine de susmalarını ve evlerine dönmelerini söyle. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi.

Halk adına uygulanan şiddetin bir kaderi de tartışılmak. Bu kısa vadede şiddetin aleyhine gözükebilir ama Mahir‘in dediği gibi uzun vadede her tartışma halkın şiddetini meşrulaştırır. O yüzden eylemleri tartışanları susturmaya çalışmak yersiz. Bir eylem, bir politika tartışılıyorsa bu iyidir. Kızıl fularlıları yalnızlaştırmak isteyenler bu tartışmanın sonunda kaçınılmaz olarak kaybeder.
Berkin Elvan, Recep Tayyip Erdoğan’ın Okmeydanı Okçuluk Tekkesi açılışı ve Okmeydanı kentsel dönüşüm projesi ilanına karşı yapılan eylemde. 29 Mayıs 2013. Gezi’den 3 gün önce.
Foto: Mürsel Çoban.
Kızıl fuların rengi 100 yıldır aynı
Dünyanın en güzel sabahını yaratan Sovyet Devrimi‘nin üzerinden 97 yıl geçti. Silahlı halkın, ellerinde silahlarla Çar’ın Kışlık Sarayı’nı ele geçirmeleri dünyayı sarstı. Elbette her saray bu akıbeti bir gün yaşayacak. Denilebilir ki halklar bunu hep denemiş ve çokça başarısız olmuşlardır. Olsun, kaybettiklerinde çok şey değişmez ama kazandıklarında değişen çok olur. Kitleleri ve silahları Marksist Leninist bir önderlik etrafında birleştirmek her zaman mümkün olmamış. Az sayıdaki zaferi bu yenilgilerden çıkarılan derslere borçluyuz.

Bu kavga yeni başlamadı. Kızıl fularlılar, bizim uzun boylu yoldaşın, Engels‘in yolundan gidiyor. Marx’ın ‘barikat savaşlarının ustası’ dediği, bir başka sıfatı da General olan Friedrich Engels’le Prusya subayı arasında geçen konuşma böyle mi gelişti bilmiyoruz, ama Engels’in ilk ateş hakkını burjuvaziye bıraktığı kesin.

Birlikte girdikleri çatışmada Hüseyin Cevahir’i kaybettikten sonra Mahir Çayan da çok ağır karalanmıştı. ‘Adalılar’ şiirinde şöyle diyordu:

Üzülme aslanım, hatırla bak, ne diyor usta:
“Düşman bize ne kadar çok ok atarsa, biz o kadar doğru yoldayız.”
Varsın bütün oklar üstüne yağsın.
Devrimcilerin gözleri kör kulağı sağır değil.
Biliyorum seni bu oklar yaralıyor.
Bak ne diyor usta:
“Unutma ki devrim şehidi sadece kurşunla olmaz,
Şefkat Kakamço’nun kementleri de şehit eder adamı.”

Onlar bu hakkı çoktan kullandı, aramızdan nicelerini aldılar. Sorun halka anamızın ak sütü gibi ak olan hakkı, halkın kullanmaya ne zaman kalkışacağı. Biliyoruz ki vakti gelmiş ve halkla buluşmuş bir fikrin karşısında hiç bir güç duramaz. Nikaragua devrimi önderi Thomas Borge’nin dediği gibi “Silahsız kitleler ya da kitlesiz silahlar yenilmeye mahkumdur.”

Elbette karalama ve çamur atmalar durmayacak. Ne Marx, ne Lenin, ne de Che bunlardan kurtulabildi. Fuların ardında bir yüz yok. Fikirler ve duygular var. Fuların ardında belki tecrübesiz, belki kaygılı ama birşeyleri göze almış bir yürek var. Bunca hakaretin, karalamanın derdi o yüreği öldürmek.

Süleyman Altunoğlu
siyasol.org

5 Kasım 2014 Çarşamba

Parlamento binasına dürüst biçimde giren ilk ve tek adam Guy Fawkes ya da V For Vendetta üzerine

İngiltere’nin "en büyük vatan haini olarak bilinen" Guy Fawkes, intihar bombacılarının ilki miydi? Yoksa idealleri uğruna her şeyi göze alan, büyük bir devrimci miydi? Bugün tüm dünyada pek çok protestoda kullanılan, V For Vandetta masekesi olarak bilinen, Guy Fawkes maskesi aslında ne anlama geliyor?

Hikaye 17. yüzyılda başlıyor... İngiltere'de 5 Kasım 1605’te, bir grup Katolik komplocu, eşi benzeri görülmemiş boyutta bir entrikaya kalkıştı. Parlamentoyu havaya uçurmayı, Kralı tahttan indirmeyi, sonrasında da halkın isyan etmesini sağlamak istiyorlardı. Bu olaya ‘Barut Komplosu’ denildi. V For Vendetta filmine konu olan bu olayda, asıl görev Guy Fawkes’a, diğer adıyla Guido Fawkes’a düşüyordu.

13 Nisan 1570 tarihinde York’ta doğan Fawkes, Katolik bir İngiliz askeriydi. Parlamento binasını havaya uçurma görevi ona verilmişti. Ancak bu görevini tamamlayamadan yakalandı ve hapse atıldı.

5 Kasım’da tutuklanan Fawkes, aylar boyunca işkence gördü ve bu komploda ona yardım edenlerin isimlerini vermeye zorlandı. En sonunda "vatan haini" olarak hüküm giyen Fawkes, mahkeme kararıyla 31 Ocak 1606’da idam edildi. O günden itibaren 5 Kasım tüm Birleşik Krallık’ta Guy Fawkes Gecesi olarak kutlanmaya başladı. Birleşik Krallık ve krallığa ait diğer eyaletler, havai fişekler ve büyük şenlik ateşleri eşliğinde, komplonun başarısızlığa uğramasının yıldönümünü kutlarlar.

Yaklaşık 400 yıldır süregelen kutlamalarda, Guy Fawkes maskesi giymiş kuklalar yakılıyor ve Fawkes’un başarısızlığıyla dalga geçiliyordu. Ancak Guy Fawkes bugün popüler ve protest kültürün önemli bir öğesi haline geldi. V For Vendetta filminin kitleleri etkilemesi sonrasında, dünyadaki bütün hükümet ve sistem karşıtı protestolarda Guy Fawkes maskesi kullanılmaya başlandı. Bu sembol öyle popüler hale geldi ki, siyasi ve toplumsal bazı olaylardan sonra devlet teşkilatlarına ait siteleri çökerten ve gizli bilgileri sızdıran Anonymous grubu da, bu maskeyi sembol olarak benimsedi.

Tarihin garip bir cilvesi olarak; "terörist eylemleri lanetlemek için" kutlanan 5 Kasım, günümüzde baskı rejimlerine karşı protest bir duruşun sembol tarihi haline geldi. Terörist olarak anılan Guy Fawkes, direnişlerin yüzü oldu. Sinema ve sanatın toplumlar üzerindeki etkisine en güzel örneklerden biri olan Guy Fawkes ve 5 Kasım, bugün kazandıkları mana ve önemi V For Vandetta'ya borçlular desek yanlış olmaz...