28 Şubat 2013 Perşembe

Öcalan ve BDP heyetinin görüşme tutanakları

Abdullah Öcalan'ın BDP heyeti ile İmralı'da yaptığı görüşmenin tutanakları ortaya çıktı.

BDP’li heyetle Öcalan arasındaki ikinci tur görüşmelerinde, açılımla birlikte PKK’nin silah bırakmasının gündemde olmadığı bir kez daha kanıtlandı, Öcalan bir kez bile silah bırakmaktan bahsetmedi. Biz iktidarı AKP’ye altın tepside sunduk diyen Öcalan, Erdoğan’ın Başkan olmasına da destek verdi. Hedef yeni anayasa diyen Öcalan’a göre sürecin önündeki en büyük engel ulusalcılar.

BDP’li ikinci açılım heyetiyle Öcalan arasındaki İmralı görüşme tutanakları ortaya çıktı. Tutanaklarda, Amerikan planı çerçevesinde, Öcalan ve Başbakan Erdoğan arasındaki açılım sözleşmesiyle ilgili çok çarpıcı ayrıntılar yer aldı. 
Görüşme zabıtlarındaki en önemli noktalardan birisi PKK’nin silah bırakması konusundaydı. BDP’li heyetle 23 Şubat’ta görüşen Öcalan, görüşme sırasında, bir kez bile silah bırakmaktan bahsetmedi. Oysa Öcalan’la müzakereleri başlatan AKP "süreç sonunda PKK silah bırakacak" tezini işliyor. Öcalan’a göreyse süreç sonunda PKK daha da güçlenecek. "Çekildiğimiz anda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter görüşüne katılmıyorum."

Tutanaklardaki diğer çarpıcı ifade de Erdoğan-Öcalan sözleşmesinin kapsamını ve derinliğini ele veriyor. "Kendime güveniyorum. Şunu iyi bilin devlet de ben de vazgeçemeyiz."

Öcalan Anayasa ve Başkanlık gündemlerinde de AKP’yle tam mutabakat halinde. "Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz."

Öcalan AKP’yle ittifakını altın tepsi benzetmesiyle tanımladı. "Sayın Altan bilirsin İslamcıların 40 yıllık rüyasıydı, rüyalarını gerçekleştirdik. Biz AKP’ye iktidarı altın tepside sunduk."

24 Şubat 2013 Pazar

Mehmet İnanç Turan’ın Mustafa Suphi’nin Partisi isimli kitabı çıktı

MEHMET İNANÇ TURAN’IN MUSTAFA SUPHİ’NİN PARTİSİ İSİMLİ KİTABI ETKİ YAYINEVİ’NDEN ÇIKTI
Ocak ayıydı. Yirmi sekizinci gece yirmi dokuzuncu geceye dönüşüyordu. Yıl 1921’di. Denizin koyu mavisine on beş insanın kanı karıştı. Soğuk, karanlık gecede mavi ile kırmızı birleşti. Burjuvazi on beş komünistin kanına girdi. Onlardan biri de Mustafa Suphi’ydi.

***

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Mustafa Suphi ve yoldaşları tarfından 10 Eylül 1920’de kuruldu. Bu nedenle Mustafa Suphi ile TKP özdeştir.

Burjuvazi Mustafa Suphi ve on dört yoldaşını öldürerek TKP’yi yok etmek istedi. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının öldürülmesine rağmen burjuvazi amacına ulaşamadı; TKP uzun yıllar yaşadı ve savaştı. Mustafa Suphi’nin Partisi kitabı TKP’nin yaşam hikâyesinden kesitler taşıyor.

Bu çalışma Mustafa Suphi’nin kurduğu TKP’nin (Türkiye Komünist Partisi’nin) tarihi ve siyaseti üzerinedir. Ne var ki, bir TKP tarihi olarak algılanması doğru olmaz. Bir tarih ve siyaset çalışması olduğundan dolayı belgelere dayanmaktadır. TKP arşivi büyük ölçüde gözden geçirilmiş, konuyla ilgili belgeler aktarılmıştır. Yazarın bu belgelere dayanarak yaptığı yorumlara katılmayan okuyucuya kendi yorumu için bir çerçeve yaratılmıştır.

Kitabın en kolay bulunacağı yerler:
D&R Mağazaları
Remzi Kitapevleri
İdefix (İnternet)
Etki Yayınevi (Tlf: 0232-4820900)

22 Şubat 2013 Cuma

Zaman ayarlı vatanseverler: Haberiniz var mı, Samsun'a ABD gemisi demir attı?

Belirlenen bir program dâhilinde çeşitli illerde liman ziyaretleri yapan USS Taylor isimli 4 bin 100 groston ağırlığında ve 136 metre uzunluğundaki ABD savaş gemisi, Samsun Limanı'na demir attı. 7.5 metre su altı derinliği olan gemi, kılavuz eşliğinde limana giriş yaptı.

Dün sabah 09.15'te Samsun Limanı'na demir atan ABD savaş gemisi USS Taylor'un komutanları gün içinde bir dizi ziyaret gerçekleştirdi.

Söz konusu savaş gemisinin Samsun'a geliş nedeniyle ilgili bir açıklama yapılmadı. 24 Şubat gününe kadar Samsun'da kalacağı bildirilen geminin komutanları, mülki ve askeri yetkilileri ziyaret edecekleri bildirildi.

Zaman ayarlı vatanseverlerin: Halkların Demokratik Kongresi (HDK) heyetinin Karadeniz ziyareti sırasında Samsun’da 78’liler Derneği, Halkevleri ve TKP binalarına girmek isteyen o “vatansever” kalabalığın Samsun’a demirleyen ABD gemisine de bayrak çekmelerini bekliyoruz.

Akıllarına sıkıştıkça “vatan” kelimesi gelenlerin, sözde Müslüman olanları: katliam ve linç heveslisi o toplulukları şimdi bir kez daha görmek istiyoruz!
FKBC | Faşizme Karşı Birleşik Cephe

21 Şubat 2013 Perşembe

Aydınlık ve soL kapıştı

Aydınlık gazetesinin BDP’nin Karadeniz turunda çıkan olayları ele aldığı haberi soL’u kızdırdı.

Aydınlık gazetesinde bugün Ceyhun Bozkurt imzasıyla yayınlanan, Samsun’da BDP heyetini protesto eden bazı göstericilerin görüşlerine yer verdiği habere soL haber portalından çok sert tepki geldi.

Aydınlık’ın haberinde ismi verilmeyen göstericilerin “BDP’lilerin Samsun’a geleceğini duyduğumuzda tepki gösterdik. Protesto gösterisini Samsunspor taraftar grubu organize etti. Ancak tek amacımız BDP’lilere tepkimizi göstermekti. Kürt kökenli vatandaşlara yönelik tek bir saldırı olmadı, olmaz da. Hatta sık sık ‘Türk-Kürt kardeştir - BDP kalleştir’ sloganı attık. Bizim tepkimiz bölücülüğe”şeklindeki ifadeleri verildi. Haberde, göstericilerin anlatımıyla “tepkinin Kürtler’e değil, BDP’lilere” olduğu söylendi.

Aydınlık gazetesinin bu haberine Sol haber “Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal, Samsun’da yaşanan olaylar ve faşist güruhun devrimcileri linç etmeye yönelik saldırıları karşısında yaptıkları habercilik ile artık “pes” dedirtti.” İfadeleriyle cevap verdi.

“Aydınlık'tan çarpıtma ve yalan habercilik: 'Buradan aydınlık falan çıkmaz” başlığıyla verilen haberde Aydınlık gazetesi için oldukça ağır ifadeler kullanıldı. Sol’un Aydınlık’a cevap verdiği haber şöyle:

“Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal, Samsun’da yaşanan olaylar ve faşist güruhun devrimcileri linç etmeye yönelik saldırıları karşısında yaptıkları habercilik ile artık “pes” dedirtti.

Aydınlık gazetesi ve Ulusal Kanal’ın, bir facianın eşiğinden dönülen Samsun’daki linç girişimi ile ilgili yaptığı habercilik, içerdiği yalan ve çarpıtma ifadelerle okuyanlara “buradan aydınlık falan çıkmaz” dedirtti. Solcuları linç etmek için toplanan faşistler “öfkeli kalabalık.”

Saldırının olduğu gün Ulusal Kanal, TKP binasını sararak taşlarla saldıran, sabahtan akşama kadar küfür içeren sloganlarla nefret kusan faşist güruhu “vatandaş”, “öfkeli kalabalık” TKP’lileri de “karşıt grup” gibi sıfatlarla niteledi. Bununla da yetinmeyen Ulusal Kanal neredeyse bir facianın eşiğinden dönülen olayları aktarırken “binaya bayrak asma” girişimini öne çıkarmayı tercih ederek haberde şu ifadeleri kullandı:

“Gazi Caddesi üzerinde bulunan Türkiye Komünist Partisi (TKP) İl Binası önünde toplanan kalabalık, PKK ve BDP aleyhine slogan attı. Binaya giren kalabalık, partinin camlarını kırdı ve buraya Türk bayrağı astı.”

Ulusal Kanal’ın akşam saatlerinde faşist grup için kullandığı “öfkeli kalabalık” söylemini “provokatör grup” olarak değiştirmesi ise dikkat çekti.

Haber fotoğrafı olarak ise TKP tabelasına bayrak asmaya çalışan faşistlerin kullanılması şaşırtmadı.

Aydınlık’tan yalan ve çarpıtma habercilik
Aydınlık gazetesi ise bugün Samsun’da devrimcileri linç etmeye çalışan faşistlerle röportaj yaptı. Haber başlığını ise “Tepkimiz Kürtlere değil” olarak seçen Aydınlık haberde, saatlerce sosyalistleri taşlayan, küfür eden, linç etmek için sabahtan akşama sokaklarda terör estiren lümpen faşist grubu “masum ve duyarlı vatandaş” şeklinde göstermek için elinden geleni yaptı.

Röportaj yapılan faşistin ismini vermek istemediği belirtilen haberde, faşistin tepkinin Kürtlere değil, BDP’ye yönelik olduğu ifadelerine yer verildi. Buna kanıt olarak da sık sık “Türk Kürt kardeştir –BDP kalleştir” sloganları atıldığı belirtildi.

Haberin en can alıcı kısmı ise asıl olayın yaşandığı TKP binasına saldırı konusunda kullanılan ifadeler. Aydınlık “TKP’ye neden saldırıldığına” ilişkin faşistin verdiği cevabı şu şekilde öne çıkarıyor:

“BDP’lilerin ziyaret edip konuşma yapacakları yerlerden biri de 78’liler Federasyonu’ydu. Amacımız binaya bayrak asmaktı. TKP buna karşı çıktı. Bu nedenle istenmeyen olaylar oldu.”

Aydınlık’ın bu haberi dün yaşananlar hakkında tam bir çarpıtma örneği üstelik yalan ifadelerle dolu. Zira faşist grubun saldırmasının bayrak asmakla bir ilgisinin olmadığı biliniyor. Bu kadar kalabalık bir linç organizasyonunun devletin icazeti olmadan yapılmasının imkanı yok. Zaten daha birkaç gün öncesinden planların yapıldığı, bölgenin emniyet ve idari amirlerinin BDP'ye gözdağı vermek için "yukarıdan alınan talimatla" bu organizasyona göz yumduğu biliniyor.

TKP de olaylar üstüne yaptığı açıklamada bu saldırıların "müzakere sürenin bir parçası" olduğunun altını çizerek şu ifadeleri kullanmıştı:

"Sinop'ta önceki gün yaşananlardan yalnızca hükümet sorumludur. Bir siyasi partinin temsilcilerinin, milletvekillerinin herhangi bir kentte güvenli bir biçimde toplantı yapmasını sağlamayan, küçük bir grubun saldırı hazırlıklarını engellemeyen, katliam ve linç heveslisi toplulukların eylemlerine ses çıkartmayan bir iktidardan söz ediyoruz.

Tersine, hükümet dün Sinop'ta yaşananları müzakere sürecinin bir parçası olarak görmekte ve benimsemektedir. BDP'ye "bakın toplumda tepki var" derken, MHP ve diğer milliyetçi kesimlere "sürece itiraz etmeyin, bu görüntülerle sizi rezil edebiliriz" mesajı verilmektedir. Bu, her an sahibinin elinde patlayarak kanlı sonuçlara yol açabilecek kirli bir siyaset tarzıdır."

Yani olay Aydınlığın aktardığı gibi milliyetçi Karadenizlilerin müzakereye tepkisi değil, AKP'nin kontrollü bir şekilde Kürt tarafına mesaj verme isteği. Ancak Aydınlık'ın bu gerçeği çarpıtmayı tercih ettiği görülüyor.

Buna ek olarak olay günü TKP binasının önünde toplanan faşistlerin saatlerce binayı taşladıktan sonra, adeta binayı fethetme dürtüsü ile bayrak asma çabasına giriştikleri biliniyor. Bayrak asmak için balkona çıkanların TKP tabelasını parçalamaları da meselenin bayrak asmak isteğinin çok ötesinde, devrimcilere yönelik bir öfke olduğunu gösteriyor.

Aydınlık eğer zahmet edip toplanma çağrısının yapıldığı Samsun Spor taraftar grubunun facebook grubuna göz gezdirseydi, orada toplanan grubun hangi amaçla saatlerce TKP’yi taşladığını anlayacaktı. Zira bu facebook grubundaki yorumlar tamamen ırkçı, sol ve Kürt düşmanı ifadelerle dolu.

Ancak Aydınlık gerçeği araştırmak yerine, faşistin ağzından tam da kendisinin duymak istediği ifadeleri doğruymuş gibi aktarmayı tercih ediyor.

Cemaat ve Aydınlık'ın buluştuğu nokta
Dikkate değer bir diğer nokta ise Ergenekon sürecinde birçok üyesi tutuklanan ve cemaat karşıtı bir pozisyonda siyaset yürüten İşçi Partisi’nin yayın organı Aydınlık ile cemaatin haber ajansı Cihan’ın TKP’ye saldırı haberlerini aynı içerikte vermesi oldu.

Cihan haber ajansı da olayların büyümesine gerekçe olarak “TKP’lilerin bayrak astırmaması” argümanını kullanmıştı:

“BDP’li milletvekillerinin Samsun'da toplantı yapacakları açıklanan TKP binası, atılan taşlarla harabeye döndü. Bina önündeki öfkeli kalabalığı dağıtmak için binaya Türk bayrağı asmaya çalışan iki kişiye, bina içerisinde bulunanların saldırıda bulunması da olayların daha da büyümesine neden oldu.”
Kaynak: odatv.com

20 Şubat 2013 Çarşamba

Ulaş benzerdi güneşe…

soL Portal yazarı Metin Çulhaoğlu
tarafından soL Portal’a gönderilen ve
ilk kez yayınlanan o karelerden biri.
Bundan tam 41 yıl önce takvim yaprakları 19 Şubat 1972'yi gösterdiğinde THKP-C liderlerinden Ulaş Bardakçı, Arnavutköy'de saklandığı bir evde sabah saat 07.00 sularında katledildi. O gün sabaha karşı Fındıkzade, Tevfîk Fikret Sokak'ta bulunan Kısmet apartmanı saat 03.00 gibi basılmış, çıkan çatışmada Maltepe Askerî Tutukevi'nden kaçan Ziya Yılmaz ile evde bulunan Şerafettin Serdar, Osman Cahit İyigün, Hüseyin Özkan, Safiye Özkan ve Lâle Dedealp yakalanmıştı.

Yaralı yakalanan Ziya Yılmaz, Şerafettin Serdar, Osman Cahit İyigün, Hüseyin Özkan hastaneye kaldırılmış ve operasyon devam etmişti. İkinci baskın Arnavutköy'de Ulaş Bardakçı'nın saklandığı eve yapılacaktı... Bilindiği gibi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamlarını engellemek için THKP-C tarafından yapılan bir dizi eylemin sonuncusu 30 Mart 1972'de Kızıldere'de sona ermişti. Olayı Hürriyet gazetesinin, 20 Şubat 1972 tarihli sayısından noktasına, virgülüne dokunmadan aktaralım:

“Güvenlik güçleri, dün sabaha karşı Fındıkzade ve Arnavutköy'de (İstanbul) düzenlenen operasyonlar sonucunda, Ekim 1971'de İstanbul Maltepe Askeri Ceza ve Tutukevi'nden kaçan THKP-C üyesi Ulaş Bardakçı'yı ölü, Ziya Yılmaz'ı da ölü olarak ele geçirdi. İlk operasyon sabaha karşı 03.15'te Fındıkzade'de düzenlendi. Ziya Yılmaz'ın evini 18 Şubat'ta tespit eden güvenlik güçleri, evi gözaltına aldı. Ancak şüphe çekmemek için eve giriş geceye bırakıldı. 19 Şubat'ta saat 03.00'e doğru anarşistlerin bulunduğu bina güvenlik güçlerince sarıldı. Çelik yelekli bir polis ekibi apartmana girerek, önceden sağlanan bir anahtarla dairenin kapısını açtı ve içerdekilere 'teslim ol' çağrısı yaptı. Çağrıya silahla karşılık verilince güvenlik güçleri daireyi kurşun yağmuruna tuttu. 6 dakika süren çatışma sonucu evde bulunan Ziya Yılmaz ile birlikte Şerafettin Serdar, Osman Cahit İyigün ve Hüseyin Özkan adlı kişiler yaralı olarak ele geçirildi. İkinci operasyon ise sabah saat 07.00'de Arnavutköy'de yapıldı. Aldıkları ihbar üzerine Ulaş Bardakçı'nın saklandığı ve bir katında siyasi polis müdürü Mahmut Dikler'in oturduğu apartmanı kuşatan güvenlik güçleri çemberi daraltarak binaya yaklaştı. Bu sırada içeriden ateş açıldı. Güvenlik güçleri de ateşe karşılık verdi. Bu arada çelik yelek giymiş iki polis, karşı daireden çatışmanın olduğu daireye girdiler ve diğer görevliler de Ulaş Bardakçı'nın ateş ettiği odaya yaklaşarak taramaya başladılar. Ulaş Bardakçı aldığı kurşun yaralarıyla olay yerinde öldü. Fındıkzade ve Arnavutköy'de yapılan operasyonlarda 1 albay ve 2 polis yaralanırken, 9 örgüt üyesi de sağ olarak yakalandı."

THKP-C Davası İddianamesi'nde ise olaya şöyle yer verilmiş:
"Ulaş Bardakçı'nın Arnavutköy Üvez Sokak No. 8/1'deki evde gizlendiği istihbar edilmesi üzerine, 19 Şubat 1972 günü saat 07.00'de mezkur mahalle Komiser Muavini Alican Özgenler başkanlığında polis memurları Reşat Okutan, Tamer Gürbüz, Tayfun Ergüven, Turan Koçak, Salim Somun ve Habib Gür'den müteşekkil tim gelmiş, ayrıca ev çevresinde asker ve toplum zabıtası kuvvetlerince çevre emniyeti alınmasını müteakip Alican Özgenler, Reşat Okutan, Tamer Gürbüz ve Turan Koçak, Ulaş Bardakçı'nın gizlendiği öğrenilen Lale Arıkdal'a ait daire kapısını çalmışlardır. Görevliler, kapıyı açan Lale Arıkdal'a evde arama yapacaklarını, başkaca kimse olup olmadığını sorduklarında, adı geçenin gayet soğukkanlı bir şekilde evde yalnız oturduğunu başka bir kimse olmadığını beyan etmesi üzerine tim mensupları derhal eve girerek salon salomanje, bir küçük oda, bir küçük koridor, mutfak ve 2 odadan ibaret dairede arama yapmaya başlamışlardır. Komiser muavini Alican Özgenler ve görevli memurlardan ikisi Lale Arıkdal'dan gerekli görülen bazı konuları sorarken, polis memuru Reşat Okutan küçük koridor nihayetindeki odaya girmiş, oda kapısı soluna düşen köşedeki karyola üzerinde bir erkek ceketinin bulunduğunu görerek arkadaşlarına burada erkek elbiseleri var diye seslendiğinde bu sırada karyolanın karşısındaki duvara bitişik bulunan vinylexten mamul gardrop ön tarafının açıldığını, bir tabanca namlusunun dışarı doğru uzatıldığını görmesiyle birlikte, Ulaş Bardakçı tarafından tabanca ile atışa başlanılmıştır. Bu durum karşısında polis memuru Reşat Okutan ile oda penceresi dışında bulunan diğer görevliler de karşı atışta bulunmaları sonucu, Ulaş Bardakçı, isabet eden kurşunlar sebebiyle ölmüş, görevli polis memuru Reşat Okutan ve Tamer Gürbüz hayati tehlike arz edecek şekilde yaralanmışlardır.

Görevlilerce mahallinde yapılan tespit ve tahkikte: Ulaş Bardakçı tarafından çatışmada kullanılan 9 mm. çaplı Smith-Wesson marka tabanca ve 62 adet aynı çaplı mermi, yasaklanmış Marksist-Leninist kitaplar ile Ulaş Bardakçı'nın üzerinden 11853,50 lira ve ayrıca gizli haberleşmeyi sağlamada kullanılan harfleri ifade eden muayyen şekillerden ibaret şifre belgesi bulunarak, güvenlik kuvvetlerince zapt edilmiştir."
41 yıldır 25 yaşında bir delikanlı: Ulaş Bardakçı 41 yıl önce Arnavutköy'de saklandığı evde sabah saat 07.00 sularında 25 yaşındayken katledildi ve 41 yıldır hep 25 yaşında bir delikanlı ne kadar afili olursa o derece afili haliyle fotoğraflarında bize bakıyor... Sen rahat uyu mahallemizin güzel abisi...
BirGün

19 Şubat 2013 Salı

Cemaat Sivas'ta Aziz Nesin'i Samsun'da TKP'yi suçlu ilan etti

BDP'li milletvekillerinin Karadeniz gezisinin Sinop ayağında olaylar yaşanmış, vekiller 9 saati aşkın süre öğretmen evinden mahsur kalmıştı. Benzer linç girişimi bugün Samsun'da yaşandı. BDP'li vekillere saldırma girişiminde bulunan kalabalık TKP binası ve aynı binada bulunan diğer sosyalist kurumları hedef aldı. Yaşanan olaylar sonrasında cemaat basını ise TKP'yi suçlu ilan etti.

Samsun'da saatler süren saldırının nedeni cemaate göre TKP'nin binasına bayrak astırılmamasıymış.

BENZER YAYINLAR SİVAS KATLİAMI ÖNCESİNDE DE YAPILMIŞTI
Cemaatin bu yayınları Sivas Katliamı'nda benzer yayınları yapan İhlas Haber Ajansı'nın (İHA) haberlerini hatırlattı. Madımak Katliamı öncesinde İHA'nın yaptığı haberler çok tartışılmıştı. Cemaatin haber ajansı CİHAN Samsun'da çıkan olaylar sonrasında binası taşlanan TKP'yi olayların büyümesine neden olmakla suçladı. Bu haber cemaat medyasında Sivas Katliamı'nın sorumlusunu Aziz Nesin ilan etmesini hatırlattı. Cemaatin yayın organı Zaman gazetesi Sivas Katliamı'nda yaşananları bir provokasyon olarak görmekte ve Aziz Nesin'i de bu süreçteki 'tahrikçi' ve 'provokatör' olarak nitelendirmekteydi. 4 Temmuz 1993 tarihli Zaman'da "Apaçık ihmal ve tahrik" başlıklı haberde sorular kısmının başına yine Aziz Nesin yerleştirilmişti.

Cemaatin haber ajansı olan CİHAN’ın Samsun'da yaşanan olaylara ilişkin servis ettiği haberde yer alan skandal ifadeler şöyle: "BDP’li milletvekillerinin Samsun'da toplantı yapacakları açıklanan TKP binası, atılan taşlarla harabeye döndü. Bina önündeki öfkeli kalabalığı dağıtmak için binaya Türk bayrağı asmaya çalışan iki kişiye, bina içerisinde bulunanların saldırıda bulunması da olayların daha da büyümesine neden oldu.

Bin kişiye yakın gösterici grubu Gazi Caddesi üzerinde BDP’li milletvekilleri aleyhine slogan attı. ‘Şehitler Ölmez, Vatan bölünmez’ sloganları atan grup, polis barikatı ile engellenmeye çalışıldı. Öfkeli kalabalığı sakinleştirmek için iki kişi TKP binasının balkonuna tırmanarak Türk bayrağı astı. Bina içerisinde bulunan kişiler ise bayrak asan kişilere soda şişesi ve taşlarla saldırdı. Bunun üzerine öfkeli kalabalık kontrolden çıkarak binaya kaldırım taşlarını atarak içeride bulunan 10’un üzerinde kişiyi linç etmek istedi. Polis, öfkeli kalabalığı biber gazı sıkarak dağıtmaya çalıştı."
Kaynak: Odatv.com

18 Şubat 2013 Pazartesi

Ulaş Bardakçı ölümünün 40. yılında anıldı

Ulaş Bardakçı ölümünün 40.yılında anıldı. Devrimci mücadele tarihinin onurlu savaşçısı Ulaş Bardakçı mezarı başında anıldı.

Ulaş Bardakçı
1947 yılında Hacıbektaş'da doğdu. İlk ve orta öğreniminden sonra ODTÜ'ye girdi ve burada devrimci düşüncelerle tanıştı, sosyalist oldu. Dev-Genç'in oluşumunda yer aldı. 1970 sonlarında THKP-C'nin kuruluş çalışmalarında Mahir Çayan’ın yanındaydı.

THKP-C'nin ilk faaliyetlerine katıldı. Mayıs 1971’de Elrom'un kaçırılması üzerine başlatılan "Balyoz Harekâtı" sırasında yakalandı. Kasım 1971'de Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar eden beş devrimciden biriydi.

19 Şubat 1972 günü İstanbul’da kaldığı ev güvenlik güçlerince kuşatıldı. Teslim olmaktansa ölmeyi tercih etti, direndi, çatışmaya girdi. Sabaha karşı katledildi.

ÇHD: ‘Bugüne kadar susmadık, bundan sonrada susmayacağız!’

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ÇHD'ye yönelik günlerdir devam eden yalan dolu açıklamaları, İstanbul Başsavcılığı ve İstanbul polisi tarafından bir saldırı talimatı olarak algılanmış. Avukat tutuklamaları ile başlayan süreç, bu gün Çağlayan Adliyesinde avukat gözaltıları ile yeni bir saldırı dalgasına dönüşmüştür.

NE YAPARSANIZ YAPIN, BU GÜNE KADAR SUSMADIK,
BUNDAN SONRADA SUSMAYACAĞIZ…
Bugün 12.30’da Çağlayan Adliyesinde avukat tutuklamalarını protesto için  yapılan basın açıklamasına polis saldırmış, arkadaşlarımız Muhittin Köylüoğlu, Özgür Esen, Halil Kocabaş, Arman Yılmaz ve Erman Öztürk  gözaltına alınmış, saldırı nedeniyle yaralanan Av.Evrim Deniz Karatana, Av.Aycan Çiçek, Av.Ramazan Demir ise tedavi altına alınmıştır. 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ÇHD’yönelik günlerdir devam eden yalan dolu açıklamaları, İstanbul Başsavcılığı  ve İstanbul polisi tarafından bir saldırı  talimatı olarak algılanmış. Avukat tutuklamaları ile  başlayan süreç, bu gün Çağlayan Adliyesinde avukat göz altıları ile yeni bir saldırı dalgasına dönüşmüştür.

 Hukuksuz ve sahte belgelerle yaptığınız tutuklamalar deşifre olunca, kozmik oda, kozmik bilgi, çelik kapı  “örgütsel doküman” gibi yalanlarınız  ortaya çıkınca, ağır bir suçluluk telaşı ile bu sefer Adliye’de saldırdınız.

 Bizler buna hazırız.

 Yarattığınız hukuksuzluğa, polis şiddetine ve işkenceye ise asla teslim olmayacağız.

 Direneceğiz..

 Çünkü 1974’den beri bizler zaten bunun için mücadele ediyoruz.  Çünkü ÇHD bunun için hala var, bunun için var olmaya devam edecektir.

 İşkenceleriniz, göz altılarınız, tutuklamalarınız ise umurumuzda  değil..

 Bizler direnecek ve mücadeleye devam edeceğiz. Sizlerde işkencelerinize devam edin..
Çağdaş Hukukçular Derneği Genel Merkezi

Devrim Televizyondan Yayınlanmayacak: Paris Komünü

Peter Watkins’in 2000 yapımı Paris Komünü adlı filmi, 19 yy ’da yaşanan en önemli sosyo-ekonomik bir olayı konu ediniyor. Sanayi devriminden sonra Avrupa’da dolaşan hayalet nihayet Paris’in emekçi semtlerinde burjuvazinin kâbusu olmaya başlamış ve hala güncelliğini ilk günkü gibi koruyacak bir tarihi deneyim olmuştu.1871 yılında Paris’in yoksul emekçi semtlerinde başlayan isyan dalgası Parisli emekçileri 72 gün devam edecek kısa süreli bir devrime sürükledi. Ezilenlerin tarihinde bir dönüm noktası olan bu devrim deneyimi her ne kadar kısa sürse de, arzu ve umut edilenin ütopya olmadığını gösterdi ve göstermeye devam ediyor. 1871’de başlayan Paris Komünü, savaştan yeni çıkmış yoksul, emekçi Parisliler’in kendi kendilerini yönetebilecek demokratik bir hükümet kurma mücadelelerini bunun sonrasında da devlet iktidarını al aşağı ederek onu ele geçirmelerinin örneğidir.

Kurmaca-belgesel politik bir film olmanın ötesinde farklı anlamlar taşıyan Paris Komünü, 1871’de hayatlarını kaybeden komün savaşçılarının haykırdığı “Komün toplumsal devrimdir’’ sloganı gibi, geniş oyuncu kadrosunun yer aldığı kolektif bir film. Ancak filmde her oyuncunun söyleyecek bir sözü var. Doğaçlama yönteminin kullanıldığı filmde kamera sürekli oyuncuların yüzlerine ve sözlerine odaklanıyor. 13 günde çekimleri tamamlan Paris Komünü yaklaşık 200 kişinin rol aldığı bir film. Paris Komünü yer yer film olmaktan çıkıp savaş haberi görüntülerine dönüşebiliyor. Kimi sahnelerde ise uzun soluklu tartışmaların yaşandığı bölümlerle o günün koşullarına gerçekçi bir yolculuk yapılıyor. Dükkânların yağmalanması, kadın sorunu ve kadınların savaşın nerede oldukları sorusu, bürokratik eğilimlerin Komün’e verdiği zarar bazı sahnelerde çok uzun bir şekilde seyirciyi de dâhil edecek şekilde geniş bir tartışma kolektifine dönüşüyor. Klasik sinema anlatımı ve politik sinema dilinin aksine seyirciye en başından izleyeceği şeyin bir canlandırma belgesel olduğu haberi veriliyor. Filmin başında kendilerini tanıtan Komün TV muhabirleri altı saat boyunca kameralarını komünün 72 günlük mücadelesine çeviriyor.

Filmin bizim için en önemli başarısı, komünün tarihsel gerçekliğini ve bağlarını bugüne taşıması ya da birleştirmesidir. 130 yıl önce Paris’te emekçilerin barikat başlarında, duvar diplerinde, cephede bedenlerini ölüme yatırdıkları özgürlük, eşitlik ve demokrasi talepleri bugünde güncelliğini koruyor. Barikat başında, tartışma ortamlarında mikrofona konuşan oyuncular, bir anda rol yapmaktan çıkıp kendi fikirlerini beyan etmeye başlıyorlar. Göçmen sorunları, yoksulluk, barınma hakkı, işsizlik, eğitim sorunu ve hakkı konusunda bir dizi sorunun devam ettiğini söyleyerek tarihi geçmişe ve bugünün egemenlerine yoğun bir taarruz başlatıyorlar. 

Oyunculardan biri “Eskiden düşman tekti ama şimdi düşman artık her yerde TV, İnternet, basın, tüketim kültürü bunlar hep düşmanlarımız’’ diyor.

Başka bir oyuncu “Şimdi 2000’li yıllardayız ama şimdide aynı durum olsa yine barikat başlarında savaşırım’’ demeye başlıyor. Filmin bu anlamdaki başarısı iki yönlü ele alınabilir. Birinci önemi oyuncuların ve filme emeğini veren herkesin kısa sürede büyük bir değişim geçirmeleri. Öyle ki oyuncular arasında bugüne yönelik tartışmaları izleyince kendinizi adeta hararetli tartışmanın içinde buluyorsunuz. Devrimin yöntemi, üçüncü dünya ülkelerin sorunları, kadın sorunu, sivil toplum örgütlerinin devrim içindeki rolü, silahlı ya da reformist mücadele, ileri kapitalist ülkelerde devrimin karakteri vb. tartışmalar bir anda başlayıveriyor. Tartışmalar bazen yarım saati geçiyor. Komün’ün bugünün sosyo-ekonomik-kültürel sorunlarıyla kurduğu organik bağ filmi tarihin geçmişine, nostaljisine gömülüp kalmasına engel oluyor.

Din, Eğitim, Basın
Filmde üzerinde durulan başlıca üç mesele var; bunlar din, eğitim, basın yayın organları ya da kitle iletişim araçlarının manipülasyon gücü. Komün kiliseye bağlı okulları tasfiye ederek devlet okulları açmaya başlıyor. Kilisenin çocuklar üzerinde geliştirdiği itaatkâr, pasifist söylemleri bertaraf etmek için eğitim alanında yenilikçi bir yöntem deniyorlar ve başarılı oluyorlar.  Filmin sonunda, komün hakkında hiçbir şey bilmeyen çocuklar (çünkü kilise çok kapalı bir eğitim yapıyordu, çocuklar hiçbir şeyden haberdar değildi) barikat başlarında savaşarak komünü sonuna kadar savunuyorlar.

Kilisenin rahip ve rahibeler aracılığı ile yaptığı yardımlar yoksullar için adeta sadaka kültürü oluşturuyordu. Suya sabuna dokunmayan pasifist bireylerin oluşmasına zemin hazırlıyordu. Kilise tüm bunları yaparken aynı zamanda Komün’ün yaptıklarını onaylamayan konuşmalar yapıyordu. Adam öldürmenin kan dökmenin dinde yeri yoktur söylemleri rahiplerin her vaaz verişinde tekrarlanıyordu. Aslına bakarsak bugünde bu söylemler her seferinde tekrarlanıyor. Filmdeki bu yaklaşım o güne has bir değerlendirmenin dışında bugüne yönelik bir eleştiriyi de gündeme getiriyor. Dinin ya da dine bağlı politikalar, ezilenlerin politikaları ve mücadelelerin karşısında kendini ortaya koymuştur ve koymaya devam ediyor.

Filmin bugünle kurduğu bağın en güçlü olanı ise kitle iletişim araçlarının kullanımı ile ilgili sorun. Filmin başında Komün TV, Versay Ulusal TV’ye karşı alternatif yayın yapmaya başlıyor. Kısıtlı olanaklarla komün alanından haberler vermeye çalışan Komün TV, kitle iletişim araçlarının manipülasyon gücünün ne denli etkili olduğunu göstermeye çalışıyor. Filmin bitimine kadar her iki kanaldan da haber yayınları gösteriliyor. Devlet kanalı olan Versay Ulusal TV olayları çarpıtarak, yalan haberler yaparak Komün’ün meşrutiyetini kırmaya çalışıyor. Haber programlarına şimdi de yapıldığı gibi uzman konuklar davet edilerek durum analizi yapılıyor.

Barikat sahnelerinin birinde, kadın oyunculardan biri kameranın artık kendilerini çekmemesini savaşa dahil olmalarını söylüyor ve ekliyor; “Asıl düşman sizlersiniz! Kameranın arkasında durmak yetmez! Buraya gelmelisiniz bizimle beraber savaşmalısınız!” çağrısını yapıyor. Bir başka erkek oyuncu ise Fransa’da büyük kitle iletişim araçlarının üç kişinin elinde bulunduğunu söyleyerek, asıl savaşmamız gereken düşmanlar bunlar diyor.

Ellerinde eskiden top, tüfek bomba bulunduran burjuvazi şimdilerde ise bu araçların yanına Tv, İnternet, Gazete, çeşitli kitle iletişim araçlarını ekledi. Filmin altını çizmek istediği temel sorun burada ortaya çıkıyor. Hem geçmiş ile bugünün karşılaştırmasını yapıyor hem de bugünün Avrupa’sında ve Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde devrimin karakteri ve yönü üzerine düşünmemizi sağlıyor. “Düşman artık her yerde” sözü durumun özünü açıklamaya yetiyor aslında.

Paris Komünü, yalnızca bir bellek araştırması değil. Tek başına dram belgesel, ya da tarihçi bir belgesel örneği de değil. Film bize sinemanın olanaklarını kullandığımızda ne kadar etkileyici bir mücadele alanı oluşturacağımızı gösteriyor. Etkileyici estetik biçemiyle, tarihi savaş filmlerinin yarattığı duygusal ve fiziksel etkiden daha fazlasını yapıyor. Ezilenlerin tarihsel deneyimlerini, bugünün dünyasına ders olsun diye sunuyor. Bugünün devrimci sıçrayışları, öfkeleri, devrim girişimleri Komün’ün ve Komüncülerin tarihi cüretinden feyiz alıyorlar. Marks’ın da dediği gibi “Komünün varlığında somutlanan devrimci ilkeler bugün de, neredeyse tüm yönleriyle önemini koruyor.’’

—     sinemasaldunya.com

17 Şubat 2013 Pazar

Kanlı Şubat: Unutmadık, unutturmayacağız!

İstanbul'a demirleyen Amerikan 6. Filosu'nu protesto için 16 Şubat 1969'da yapılan "Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi ve Gençlik Yürüyüşü"ne katılanlar Taksim'e geldiklerinde burada toplanan sağcı grubun saldırısına uğradı. Polisin teşvik ettiği saldırganlar, Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan'ı öldürdü, yaklaşık 200 kişi yaralandı. 16 Şubat, 44 yıldır "Kanlı Pazar" olarak anılıyor.

Bianet'ten Beyza Kural'ın "Kanlı Pazar" ile ilgili yaptığı arşiv çalışması o günlere ışık tutuyor. Aktarıyoruz: "Kanlı Pazar, 17 Şubat'ta dönemin gazetelerinin birinci sayfalarındaydı. 6. Filo'yu protesto için yapılan "emperyalizme ve sömürüye karşı" yürüyüşe sabah namazından sonra Taksim'de toplanan grubun saldırdığını Akşam, Cumhuriyet, Milliyet ve Günaydın gazeteleri söylüyordu.


Hürriyet, Yeni Gazete, Ekspres ve Dünya'nın da aralarında bulunduğu gazeteler Kanlı Pazar'ı "sağ-sol çatışması" olarak veriyordu. Son Havadis, Babıalide Sabah ve Tercüman gazetelerinin haberleri  "cihad" çağrısı yapan Bugün gazetesinin "Solcular halka hücum etti" başlığındaki tarzıla uyuşuyordu.

Taksim'de 30 bin kişi dövüştü, 2 ölü var
Haberde "Taksimde bekleyen grup, protesto mitingine katılanlara taş, bıçak ve sopalarla saldırdı. İşçi ve öğrencilerin Amerikan 6. Filosu'nu protesto etmek için düzenledikleri mitinge katılan 15 bin kişi, Taksim'de Miliyetçi ve Mukaddesatçı olduklarını ileri süren 15 bin kişinin saldırısına uğradı" ifadesi kullanılıyordu.

Çetin Altan: 20 Şubat tarihli "Hala suçlu mu arıyorsunuz?" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "...olaylara tanık olan kişilerle konuştuk. Toplum polisi taşlı, sopalı, bıçaklı saldırganlara karşı sadece kayıtsız kalmamış, saldırıya onlarla birlikte katılmıştır."

"...Taksim olaylarının suçluları yakalanmayacaktır. Bu suçluların yakalanması tertibin bütün cephelerini ortaya dökecek mahiyettedir."

Cumhuriyet: Kanlı Pazar

"İşte 'Cihad' çağrılarının sonu"üstbaşlığını kullanan Cumhuriyet'in baş sayfadasında "Kara Leke" başlıklı yazı yer alıyordu: "İstanbul'un göbeğinde gözü döndürülmüş ve teşkilatlandırılmış bir takım adamlar önlerine gelene hücum ettiler... Polis bütün bunlara seyirci kaldı...6-7 Eylülde bile böylesine organizasyon görülmemişti. ...6-7 Eylül'de idare, otorite başlattığı harekette ipin ucunu kaçırmıştı. Dün ise ipler sağlam tutulmuştu."

"Toplu namazlar ve yürüyüş için hazırlıklar erken başlamıştı" başlıklı haberde, "Bir gazete tarafından Beyazıt camiinde toplu namaza çağrıldı. Namazdan sonra gazetedeki 'Cihada hazır olun' çağrısı okundu" deniyordu.

Selahattin Güler: "Yetkililer 'olay çıkarsa önlenir' demişlerdi" başlıklı yazısında saldırı olacağına dair ihbar almaları üzerine telefonla konuştukları Vali Vefa Poyraz'ın sözlerini aktarıyordu: "Bir kuruluşun yürüyüş yapacağına izin verildi. İkinci bir yürüyüş kanunsuz olur ve gereğini yaparız. Dağıtırız, engel oluruz. Hiçbir şekilde olay çıkmasına müsaade etmeyeceğiz."

18 Şubat tarihinde "Sorumlu olan hükümettir" manşetiyle çıkan gazetede Nadir Nadi'nin "Güç Taşınır Bir Yük" başlıklı yazısı yer alıyordu. Nadi, "Olaylar beklenmedik bir anda kendiliğinden patlak vermemiştir" cümlesini kullandığı yazısında Kanlı Pazar'ın en ağır sorumluluğunun hükümette olduğunu söylüyordu. Yürüyüşün izinli olduğunu vurgulayan Nadi, buna karşın yapılan cihad çağırıları ile ilgili hiçbir kovuşturma yapılmadığının altını çizerken saldırı sırasında toplum polisinin seyirci kaldığını da ekliyordu.

Son Saat: İki kişi öldürüldü
"Taksim dün harp meydanına döndü. Yüzlerce yaralı var" üst başlığıyla yayımlanan haberde "Tarihe 'Kanlı Pazar" olarak geçecek dünkü olaylarda sağcılarla solcular taş, sopa, bıçak ve şişelerle birbirlerine girmiş, sis bombası atan polis kanlı olayları önleyememiştir" deniyordu.

Yeni Gazete: Taksim kana bulandı
Yeni Gazete'nin manşetinin spotunda "Sağ-sol çatışması arbede halini aldı. Askeri birlikler duruma müdahale ettiler. 48 kişi nezarete altına alındı" deniyordu. Haber şöyle başlıyordu: "Emperyalizme ve sömürüye karşı işçi ve gençlik yürüyüşüne katılanlar Taksim'e vardıkları sırada çıkan sağ-sol çatışmasında en az iki kişi ölmüş, yüzlerce kişi ağır yaralanmıştır."

Milliyet: Taksim'de arbede: 2 ölü, 114 yaralı
Milliyet haberi verirken spotunda "Sağcıların solculara saldırmasıyla başlayan çatışmada taş, sopa, tabanca ve demir çubuklar kullanıldı. Polis arbedeyi önleyemedi" ifadelerini kullandı.

Haberde "Emperyalizm ve sömürüye karşı işçi yürüyüşüne katılanlar ile Dolmabahçe ve Beşiktaş camilerinde namaz kılanlar Taksim'de karşı karşıya geldiler" deniyordu.

Abdi İpekçi "Facia" başlıklı yazısında şunları söylüyordu: "Ne kadar hoşgörülü davranırsak davranalım görevlileri mazur bulmak asla mümkün değildir. Çünkü her şey, beklenen, bilinen hatta adeta istenen bir biçimde gelişmiş, olanları önlemek üzere gerekli tedbirlerden herhangi birinin alınmadığı görülmüştür."

İpekçi, izinli gösteri başlamadan önce Dolmabahçe ve Beşiktaş camilerinde toplu halde kılınan namazlardan çıkanların taksim alanına gittiğini vurguluyordu: "Bunlara katılan binlerce kişiyle ellerinde sopalarıyla saldırıya hazırlanan büyük kitlenin toplanması herkesin gözü önünde oldu. Hürriyet meydanından geleceklere karşı saldırı hazırlandığı herkesin gözü önünde oldu. Ne yapılmıştır buna karşılık? Koca bir hiç."

"Sorumlular dün Taksim Meydanı'nda akıtılan kanlar, kıyılan canlardan sonra hala ayılmamışlarsa memleketin başına daha çok felaketler açacaklardır."

İpekçi 18 Şubat'taki yazısında saldırılar ile hükümet arasında bağlantı kuruyordu: "Her fırsatta tekrarlanmaya başlanan bu oyunun sahneye koyucuları da artık kesinlikle belli olmaktadır. Başta içişleri bakanı olmak üzere hükümetin emrindeki resmi görevlilerin, demeç ve davranışları, ayrıca saldırıların düzenlenmesinde rol alanların iktidar çevrelerine yakınlığı, bu husustaki şüpheleri artık gidermiştir."

Talat Halman: "Taksim ve Ölüm" başlıklı yazısında saldırı ihtimaline rağmen yetkililerin tedbir almamasına tepki gösteriyordu: "Taksim'de insan avı olması ihtimalini önceden bilen yetkililer, gerekli önleyici tedbirleri alamadılar ya da almak istemediler. ... Hem faşist hem komünist düzenlerdeki baskı kanunlarını andıran "Anayasa Nizamına Karşı İşlenen Fiillerin Önlenmesi" adlı tasarıyı kabul ettirmeye uğraşan hükümet, arbedelerin tasarı için yararlı bir ortam yaratacağını düşünerek müdahaleden kaçındı. Taksim'deki acıklı olaylarda hepimiz suçluyuz."

Hasan Pulur ise "Valiyi dinliyorduk gözlerimiz kapalı" başlıklı yazısıyla valinin Kanlı Pazar üzerine yaptığı açıklamada gerekli sorumluluğu yerine getirdiklerini söylemesini eleştiriyordu: "Cuma günü Beyazıt'ta yapılan mitingde açıkça söylemişlerdi. Belki de kabahat bizde. Pazar günü size bir telefon edip durumu bildirseydik herhalde işin vahametini anlar ve kanlı olayları önlerdiniz."

Hürriyet: Kanlı Pazar
Hürriyet'in "Bu miting değil kardeş kavgasıydı" başlıklı haberinin spotunda "Sağcılar ve solcular taksim meydanında taş, bıçak ve molotof bombaları ile çarpıştı" deniyordu.


Erdoğan Kıral: "Vali emir verdi: 'dağıtın' ama artık çok geç idi" başlıklı yazısında saldırıdan sonra herkesin  "Önceden belliydi, olmamalıydı" dediğini belirtiyordu.

Cüneyt Arcayürek: 18 Şubat'ta yayınlanan "İstifa etmelisiniz beyler" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Basiretsiz, olayların derininde yatan anlamı kavramayan bir içişleri bakanının tutumu, İstanbul'da kanlı olayların meydana gelmesine sebep oldu. Aynı ölçüde, bütün iktidar, olayların bu yönü almasından suçludur."

Hergün: Bu gidişe kim dur diyecek?
Manşet üstünde "Polis seyirci kaldı ve kan gövdeyi götürdü" yazılan haber şöyle başlıyordu: "Sağ-sol, 6. Filo, bağımsız Türkiye derken dün taksim savaş meydanına dönmüş, binlerce kişi eline ne geçirdiyse birbirine saldırmış."

Günaydın: 2 ölü 100'den fazla yaralı var
Manşetin üstünde "Taksim'de binlerce kişi birbirine girdi" denilen haberde, "6. filoyu protesto için yapılan işçi ve öğrenci mitingine sağcı grup bıçak ve sopalarla saldırdı" ifadesi kullanılıyordu.

Ekspress: Taksim'de arbede oldu, 2 ölü 100lerce yaralı var
Ekspress gazetesi Kanlı Pazar'ı "Sağcılar ve solcular çarpıştı, bombalar patladı, polis 20 kişiyi tutukladı, saldırıcılarda tabanca ve bıçak bulundu" ifadeleriyle haberleştiriyordu.

Son Havadis: Aşırı solcular kan döktüler. 3 ölü var

Manşetin üstüne "Günlerce devam eden tahrik vahim sonuçlar verdi" yazan Son Havadis haberin spotunda şunları yazdı: "Komünizmi ezme toplantısı yapmak için Taksimde toplanan milliyetçilerle, 6. Filoya protesto yürüyüşü yapan solcuların karşılaşmaları kanlı olaylara yol açmış... emniyet kuvvetlerinin aldıkları bütün tedbirlere rağmen çatışma önlenememiş..."

Haberde yer alan bir fotoğrafaltında "TİP'lilerin mitingini dağıtan milliyetçi gençler yakaladıkları solcuları kıyasıya dövmüşlerdi. TİP'lileri halkın elinden polis kurtarmıştır" deniyordu. Diğer fotoğraflar ise "Solcuların istediği oldu. Taksim'de kardeş kardeşi vurdu" başlığıyla veriliyordu.

Orhan Seyfi Orhon: "Mesele ciddidir" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Şu sırada bizi seven bir yabancı dostumuz Türkiye'ye ilk defa gelseydi limanımızı ziyaret eden müttefik Amerikan 6'ncı filosuna defol deyişimize çok şaşıracaktı."

"Bu sapıklıkların karşısında hiçbir tepki göstermediğimizi, bütün muhalif seslerin onlardan tarafa olduğunu görerek hiçbirimizin bunun manasını anlamadığına hükmedecekti."

Gazetenin 18 Şubat tarihli sayısının manşeti ise "Tahriklerin sonu: Kardeş kanı döküldü" şeklindeydi. Baş sayfadaki "Sağduyuya çağrı" başlıklı yazıda tahriklerin kanlı olayların doğmasına sebep olduğu ve olayların arkasında TİP olduğu söyleniyordu.

"Kızıllar sokaklara dökülünce milliyetçi duyguların etkisiyle oluyormuş ta gerçek milliyetçi halk tepki gösterince emirle hareket ediliyormuş... Vatanseverlik, milliyetçilik bizi sağduyunun etrafında toplanmaya çağırıyor."

Tercüman: 200 den fazla yaralı 2 ölü var
Üstbaşlığında "Sağcılar ve solcular Taksimde birbirine girdi" yazan manşetin yanındaki kutuda  "Beklenen üzücü olaylar nihayet patlak verdi" deniyordu. Haber şöyle başlıyordu: "Amerikan 6. Filosunu protesto için yürüyüş yapan ve kendilerine 'DEVRİMCİ' adını veren solcu öğrenci ve işçiler ile halk dün taksim meydanında birbirine girdi."

"Solcu topluluk alana vardığında sabahın erken saatlerinden itibaren toplanmış olan milliyetçi gençler ve halk ile karşılaşmışlar, aleyhlerinde tezahürat yapılınca şaşırmışlardır. Ellerindeki kağıtlara sarılmış sopa, kasatura.. ile solcular halkın galeyanına hedef olmuştur."

Dünya: Kanlı gün: 2 kişi öldü
Manşetin üstünde "Taksim'de solcularla sağcılar çarpıştı" haberde ise "Polisin önleyemediği çatışma, askeri birliklerin süngü takıp tarafların arasına girmesi ile ancak yatıştırılabilmiştir" ifadelerine veriliyordu.

Bugün: Dört ölü yetmiş yaralı

Haberin spotunda "Kızılların bomba, taş ve değnekle yaptığı hücum Taksimi harp meydanına çevirdi. Müslüman halkı kızıl yuvalara tahrik ve anarşi merkezlerine dün ilk dersi verdi, nizam ve huzuru bizzat temin için and içti. Kızıllara unutulmaz bir ders veren halk, polisi ve askeri omuzlarda taşıdı" diye yazılmıştı. Manşet üstünde ise "Komünistler halka hücum etti."

Haber şöyle başlıyordu: " Komünistlerin aylardır devam eden tahrikleri dün vahim bir şekilde sonuçlandı." Gazetenin 18 Şubat sayısı ise "Hadiselerin baş mes'ulü kızıl tahrikçilerdir" üst başlığı ve "Çatışmayı solcuların planladığı belli oldu" manşetiyle çıkıyordu.

20 Şubat'ın manşeti ise "Kızıl Pazarın İç Yüzü"ydü. Spot ise şu şekildeydi: "Anarşist komünistlerin etkisi altında bulunan bir kısım basın, Pazar günü cereyan eden olayları milliyetçilere ve dolayısıyla da AP iktidarına yüklemek için gerçekleri öylesine tepetaklak göstermek çabası içine düşmüştür..."

Orhon Seyfi Orhon ise "Asıl Suçlular" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Bütün solcu gazeteler, Taksim'de kan döküldüğü için bize saldırıyorlar. Kan dökülmesini hazırlayan onlardır."

21 Şubat'ta A. Rahim Balcıoğlu köşesinde "Kızıl ideoloji, kış ortasında bir bahar günü İslam-Türk İstanbul'un Taksim meydanını kızıl kana boyadı" yazıyordu.

Haber: Altıncı filo sabah gitti
Manşetin altında "Taksimdeki arbede silah kullanıldı" ifadesi yer alırken haberde şöyle deniyordu: "Emperyalizme ve sömürmeye karşı işçi ve gençlik yürüyüşüne katılanlar Taksime vardıkları sıra çıkan sağ-sol çatışmasında en az iki kişi ölmüş, yüzlerce kişi ağır yaralanmıştır."

Baş sayfada yer alan "Beyazıt ve Dolmabahçede namaz kılındı" başlıklı haberde askeri bölge içinde yer alan Dolmabahçe Camisi'nde namaz kılmaya önce izin verilmediği belirtiliyordu.

Babıalide Sabah: Büyük arbede: 3 ölü çok yaralı var

Gazete olayları şöyle gördü: Manşet üstü: Günlerden beri, masum talebeyi ve işçiyi kışkırtan komünistler dün yine kan akıttı. Fotoğrafların üstü: "Sabrı taşan halk, komünistleri ezdi" cümlesi yer alıyordu.

Spot: "Günlerden beri devam eden sol gösteri ve etrtipleri nihayet dün Taksim Meydanı'nda kan akmasına sebep olmuştur. İstanbul Limanı'na Akdeniz'de görevli, NATO'ya bağlı Amerikan 5. Filosu'na bağlı gemilerin gelmesini bahane ederek anarşist hareketlere başlayan satılmışlar, Pazar gününden istifade ederek masum işçiyi milli hislerini tahrik ederek yürütümüşler ve nihayet maksatları olan 'kardeşi kardeşe düşürme'ye erişmişlerdir."

Ara başlıklar: "Halkın sabrı taşmıştı"ve "10 Dakikada kazanılan zafer." Haberde yer alan ifadeler: "Bu oyun oynanırken senelerden beri sabırla bekleyen... halk vardı. Ve onlar da meşru müdafaa hakkı için tertipleniyorlardı."

"Beyazıt'tan hareket eden kışkırtma, aldatılmışlar topluluğu, sosyalist şarkılarıyla sağa-sola sataşarak Taksim'e yamyam edasıyla yürürken mütevekkil isyanlar sükunetle bekliyordu" deniyordu. Bir diğer ara başlık şeklindeydi.

Başyazı: "Missuri de gelmişti, vaktile..."
Yazı şöyle başlıyordu: "İşte Aybar'ın istediği kan aktı. İsmet Paşa'nın teşviki semere verdi. Ecevit'in hasretini çektiği düzensizlik geldi üzerimize çöktü. Kışkırtılan öğretim üyeleri muvaffakiyetlerini kutlayıp, hapishanedeki komünizm meddahlarını ziyaret edebilirler."

Babıalide Sabah 18 Şubat'ta ise "Sol basın ve teşekküller suçlarını Müslümanlara yıktı" manşetiyle çıkıyordu. Manşetin üstünde "'Kanlı Gün'ü komünistlerin tertiplediği vesikalarla açıklandı" diye yazıyordu. Kanlı Pazar'da hayatını kaybeden Duran Erdoğan ve Ali Turgut Aytaç'la ilgili haberin başlığı "İki genci solcular öldürdü" şeklindeydi.

19 Şubat tarihinde ise baş sayfada "Moskofçu solcular önce Paşa'ya saldırın", "Katil köpekler şimdi de sabotajlar peşinde koşuyor" başlıklı haberler görülüyordu.

Münevver Ayaşlı 19 Şubat'taki "Ne bekliyoruz?" başlıklı yazısında şöyle diyordu: "Elleri kırılası hainlerin, alçakların yalnız elleri değil, kafalarını da kırmak lazım musbetlerin", "'Hür Türkiye', 'Amerikalıları İstemiyoruz", 'Go Home'ler falan filan hep yalan dolan... Fakat hala bu hareketlerin, yürüyüşlerin dışarıdan idare edildiğine ve buradakilerin hepsinin idare edildiğine ve buradakilerin hepsinin kukla olup iplerinin Moskova'da olduğuna inanmak istemeyenler vardı...

"Bu heriflerle artık polisin işi yok, bunu gören her vatandaş, bu herifleri linç etmek hakkına maliktir zannederim."

Aynı gün İsmail Oğuz "İşimiz duaya kaldı" başlıklı yazısında "Türkiye'mizin geri bırakılmışlığı komünistler tarafından bol bol istismar edilmektedir" diyordu.

Vecdi Bürün ise "Mesele filo değil" başlıklı yazısında, Kanlı Pazar'ı cihad çağrıları ve namaz sonrası Taksim'de toplanan kalabalıkla ilişkisini vurgulayan gazetelere tepki gösteriyordu: "Halkın da devleti korumak vazifesidir ve tarihin de kanunların da ona tanıdığı itiraz kaldırmaz bir haktır." (BK/YY)
Kaynak: odatv.com

Fransızların orak çekici var mıydı? / Selami İnce

Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) 800 delegeyle 7 – 10 Şubat tarihleri arasında topladığı 36. Kongresi Türkiye’ye her nedense sadece “amblemindeki orak çekici attılar, sosyal demokratlaşmaya doğru gidiyorlar”  gibi bir sol magazinleşmeyle yansıdı. Bu bir cümlelik haberde iki yanlış var: Birincisi, PCF, parti amblemindeki orak çekiç sembolünü atmadı, çünkü zaten parti ambleminde orak çekiç sembolü yoktu. İkinci yanlış ise, PCF’nin sosyal demokratlaşma tehlikesi içinde olduğu saptaması ya da analiziyle ilgili. Hayır, bu da doğru değil. PCP, kongre kararları arasında sosyal demokrat Hollande rejiminin seçimlerden önce verdiği sözleri tutması için hükümete daha fazla baskı yapma kararı var. Yani bırakın PCF’nin sosyal demokratlaşmasını PCF, bu zamana kadar sosyal demokrat hükümete verdiği desteği bundan sonra keseceğini ya da şarta bağlayacağını kongre kararı haline getirdi.  Aslında zaten senatoda Komünistler Hollande’ı sadece “sol” programlarda destekliyor ve “desteklediğini” söylemek de çok kolay değil.

ÖNCE ORAK ÇEKİÇ MESELESİ
Peki, nereden çıktı bu “orak çekiç”  ve “sosyal demokratlaşma” eğilimi meselesi. Bizim BirGün’de bile yer alan bu haberler tamamen mi yersiz, bir dedikodudan mı ibaret? Ya da bu sembol meselesi çok mu önemli?  Bu sembol değişimi haberlerinin yayınlanmış olması tamamen yersiz değil elbette. Ama “yanlış anlaşılma”lardan ibaret bir durum da var ortada.

Önce “orak çekiç” meselesi: Fransız Komünist Partisi, (Parti Communiste Français -PCF) Avrupa’da Sovyetler Birliği çizgisinden en son ayrılan komünist partilerden biriydi ve uzun süre ambleminde taşıdığı orak çekici, sessiz sedasız terk etmişti. Parti yine uzun süredir ambleminde kırmızı zemin üzerinde sadece beyaz PCF harflerinden ve partinin adının yazılışından oluşan amblemi kullanıyor. Ancak, parti nedense, parti üyelik kartlarındaki orak çekiçli ambleme dokunmamıştı. Bu kongrede değiştirilen partinin amblemi değil, işte bu parti üyelik kartları üzerinde hala duran orak çekiçlerin yok edilmesiydi.

1920’de kurulan Fransız Komünist Partisi, üyelik kartlarını “yenileyerek” aslında sembolik bir değişiklik de yapmaya karar vermiş oluyordu. Bu değişiklik ama, partinin sosyal demokratlaştırılmasından daha çok  “gençleştirilmesine” yönelik bir eğilim taşıyor.

AVRUPANIN EN GÜÇLÜ KOMÜNİST PARTİSİ
Hala Avrupa’nın en güçlü komünist partisi olma unvanını taşıyan Fransız Komünist Partisi, kendi rakamlarına göre, 130 bin üyeye sahip ve yine partinin kendi rakamlarına göre bu üyelerin yaş ortalaması 50’nin üzerinde. Buna rağmen Fransız Komünist Partisi son bir yılda 20 bin yeni üye kazandığını ve bu üyelerin hemen hepsinin de gençlerden oluştuğunu açıkladı. Yine Fransız Komünist Partisi’nin Avrupa’nın hiçbir ülkesinde olmadığı gibi, çok sayıda senatörü, ulusal ve Avrupa parlamentosu milletvekili, yüz kadar belediye başkanı ve yüzlerce belediye meclis üyesi var. İşte bu sembolik gençleşme ve yenilenme girişimi aslında bu gücü bir arada tutabilmekten ve rakiplere kaptırmamaktan geçiyor.

Fransız Komünist Partisi’nin iki büyük rakibi var. Birincisi, “sol sosyal demokrat” bir program izleyen soysal demokrat Hollande hükümeti. Hollande’ın seçilmesinde sağ cepheye karşı solun önemli bir kesimi gibi Fransız Komünist Partisi de destek vermişti. Ama Hollande da verdiği sözlerin önemli bir kısmını tutmaya çalışma eğiliminde gibi görününce Komünistlerin çıtayı yükseltmesi gerekiyor. Daha fazla radikal taleplerle Hollande’ı sıkıştıran Komünistler bu sefer, hükümetten “üstümüze çok geliyorsunuz, biz de sizinle işbirliğini, diyalogu keseriz” tehdidi alıyor. Komünist Partisi’nin tarihsel belleğinde,  sosyal demokrat François Mitterrand’ın sol hükümet politikaları neticesinde Komünistlerin zayıflamaya başladığı bilgisi hala taze. 

KARDEŞ SOL PARTİ RAKİP
Fransız Komünist Partisi’nin ikinci büyük rakibi ise, kardeş parti Parti de Gauche (Sol Parti). Partinin genel başkanlığını eski sol kanat sosyal demokrat Jean-Luc Mélenchon yapıyor ve Mélenchon, 2012 devlet başkanlığı ilk tur seçimlerinde sol cephenin adayı olarak yüzde 12 oy almayı başardı. İkinci turda sol cephe de François Hollande’ı destekledi. Parti de Gauche (Sol Parti), Fransa’da sol sosyal demokratlarla Marksistlerin birlikte oluşturduğu, neoliberal sosyal demokrasiye karşı sol sosyal demokratlarla sosyalistlerin birliğini savunan bir platform ve aslında Fransız Komünist Partisi’nden özünde çok farklı bir siyasi yönelim ve programa sahip değil.

Parti de Gauche (Sol Parti), benzer partilerin oluşturduğu ve Avrupa’da benzer partileri bir çatı altında toplayan Avrupa Solu platformuna da üye. Daha da ilginci, geçen seçimde sol cephenin devlet başkanı adayı olan Jean-Luc Mélenchon, Komünist Partisi’nin de desteğini aldı. Daha doğrusu Sol Cephe’nin en büyük bileşenlerinden biri Fransız Komünist Partisiydi. İşin daha da garip yanı, bu kongrede de bütün delegelerin oyuyla tekrar genel başkan seçilen  Pierre Laurent, aynı zamanda Parti de Gauche’un (Sol Parti) üye olduğu Avrupa Solu’nun da genel başkanı.

Yani Parti de Gauche ile Fransız Komünist Partisi arasındaki fark nerden bakarsanız bakın artık anlaşılmaz hale gelmiş ve işin garip yanı zaten bu iki parti hem bütün platformlarda birlikte hareket ediyor hem de organik ilişki içinde de. Elbette her iki parti de Avrupa Solu’na üye ve Avrupa Parlamentosu’nda da toplam üç üyeyle aynı grupta temsil ediliyorlar. Popüler Luc Mélenchon ve partisi Sol Parti, Komünist parti’nin özellikle genç tabanına sempatik geliyor. Ama bu ekip daha önce sosyal demokrat hareket içindeyken de popüler olduğu için Komünist Parti tabanı şimdilik bu ekibe uzak duruyor. Kaldı ki, Sol parti popüler olsa da Mélenchon’un mitinglerine yüz binler katılsa da Komünist Parti örgüt olarak hala çok daha güçlü. Örneğin Sol Parti’nin parlamentoda sadece bir milletvekili varken, komünistlerin 15 milletvekili bulunuyor.

İŞÇİ ÇIKARMA YASAKLANSIN
Peki, başa dönelim ve “PCF’nin sosyal demokratlaşmadığı aksine PCF, bu zamana kadar sosyal demokrat hükümete verdiği desteği bundan sonra keseceğini ya da şarta bağlayacağını kongre kararı haline getirdi” tezimize bakalım.    
         
Bizzat Parti Genel Başkanı Laurent’in konuşmasında iki önemli nokta var. Birincisi, Laurent’in Avrupa Birliği eleştirisi. Şöyle diyor:  “Avrupa Birliği zenginlerin ve finans spekülatörlerinin hizmetinde olan bir makine haline gelmiştir. Bu makine kapitalist güçlü devletlerin yönetimindedir ve Avrupa’nın yoksulları her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Bu makinenin tersine çevrilmesi gerekir… Biz Fransa’yı bunun için zorlayacağız…”  İkincisi ise iç politikaya dair: “Büyük işletmelerden işçi çıkarılması yasaklanmalı. Borsaya kayıtlı büyük şirketlerin çoğunda şirket zarar ettiği için değil, şirket çok kar etmediği için işçi çıkarılıyor. Ayrıca şirket kapatma zorlaştırılmalı ve her işyerinin sadece kar amaçlı işletme olmadığı, sosyal bir yapı olduğu anlayışı üretime hâkim olmalı…”
BirGün

16 Şubat 2013 Cumartesi

Devrimci Marksizm üzerine…

“Biz Marksizm’i entelektüel gevezelik ve Dünya Devrimci Hareketi’nin trafik polisliğini yapmak için okuyup öğrenmiyoruz. Biz dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye'sinde devrim yapmak için Marksizm’i öğreniyoruz!” (Mahir Çayan)

Emperyalizmin saldırganlığına karşı: Birleş, örgütlen, hareket et!

Dünyada emperyalizm olduğu sürece birçok başlıkta harekete geçmemiz gerekiyor: ama Filistin halkına uygulanan zulmü, Irak’taki durumu, Libya’nın işgalini unutmaksızın Suriye öznelinde ve BOP ekseninde elle alındığında kritik bir yere sahip olduğunu söylememiz gerekiyor. Bu yüzden Anti-Emperyalist Savaş Cephesi | Sosyalist Cephe olarak kendimizi tanımlarken ne gizliden ne de utangaç savaş karşıtlığı yapmıyoruz. Açık açık deklere ediyoruz: Suriye halklarının yanındayız!

Ortadoğu’da emperyal çıkarlarını gözeterek ağa babaları isteyince “Esad’a Esed!”, Suriye rejimini diktatöryal gören sahtekâr Müslümanlara ve kendini sosyalist olarak tanımlayan burjuvazinin liberal fahişelerine karşı, emperyalizme karşı onurlu bir direniş sergileyen Suriye halklarının yanındayız!

Bu emperyal saldırganlığa ve savaşta tarafız!

Ezilenlerin yanındayız!

Dün sadece Müslüman ülkeler işgal ediliyor diye avazı çıktığı kadar emperyalist tahakküme (sömürüye) bağıran ama sonradan onların yedeğine düşen Arap coğrafyası ve bu paralelde başta Ortadoğu ülkeleri Türkiye hükümetiyle birlikte emperyalizmin uşaklığını yaparken Anti-Emperyalist Savaş Cephesi | Sosyalist Cephe olarak biz: bugün emperyalizmin temsilci ve (tırnak içinde) ‘emperyalist süper gücü’ne karşın yarın herhangi bir Müslüman, Hristiyan vb. gibi bunlarla birlikte, herhangi Batı’lı bir ülke aynı güçlerce işgal edilirse, rejimine ve ideolojisine, dinine, ırkına ve rengine bakmaksızın aynı tavrı alacağımızı duyuruyoruz!

Bu bağlamda emperyalizm ve emperyalistler bölge de kendisine daha bağımlı ve bağlı, daha kontrollü ve uyumlu rejimleri başa getirmeye çalışıyor ve Suriye burada önemli bir uğrak oluşturuyor. Bu yüzden ortak düşmana karşı: Suriye halkı ile dayanışmamızı ilan ediyoruz!

ABD, Ortadoğu’dan elini çek!
Suriye halkı yalnız değildir!
Suriye’ye emperyalist müdahaleye hayır!
Emperyalizmin uşağı AKP, Ortadoğu’dan defol!
Anti-Emperyalist Savaş Cephesi | Sosyalist Cephe

13 Şubat 2013 Çarşamba

RedHack (Sanal Âlemin Klavyeli Asileri) - Orhan Gökdemir

RedHack Manifestosu..
“Bak beyim, sana iki çift lafım var. Koskoca adamsın. Paran var, pulun var, her şeyin var. Binlerce kişi çalışıyor emrinde. Yakışır mı sana ekmekle oynamak? Yakışır mı bunca günahsızı, çoluğu çocuğu karda kışta sokağa atmak, aç bırakmak? Ama nasıl yakışmaz. Sen değil misin öz kızına bile acımayan, bir damlacık saadeti çok gören. Anlamıyor musun beyim, bu çocuklar birbirini seviyor. Ama ben boşuna konuşuyorum. Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Hıh. Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır, ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta. Sen benim yanımda bir hiçsin, anlıyor musun, bir hiç. Gözümde pul kadar bile değerin yok. Ama şunu iyi bil, ne oğluma ne de gelinime hiçbir şey yapamayacaksın. Yıkamayacaksın, dağıtamayacaksın, mağlup edemeyeceksin bizi. Çünkü biz birbirimize parayla pulla değil, sevgiyle bağlıyız. Bizler birbirimizi seviyoruz. Biz bir aileyiz. Biz güzel bir aileyiz. Bunu yıkmaya senin gücün yeter mi sanıyorsun? Dokunma artık aileme. Dokunma çocuklarıma. Dokunma oğluma. Dokunma gelinime. Eğer onların kılına zarar gelirse ben, ömründe bir karıncayı bile incitmemiş olan ben, Yaşar Usta, hiç düşünmeden çeker vururum seni. Anlıyor musun? Vururum ve dönüp arkama bakmam bile.” (Münir Özkul’un ‘Bizim Aile’ filmindeki bir repliği)
Hacker sözcüğünün de “sistem kıran” anlamına gelmesi rastlantı değildir. Onlar bir anlamda modern makine kırıcılarıdır. Kırıcılığı, “ağ”ın işleyişine aykırı davranmasından kaynaklanıyor. Böylece, kutuların yarattığı büyü, kendi karşıtına dönüşmüş oluyor. Hacker, bir yandan “sistemin” kırılganlığını ortaya çıkarırken, öbür yandan yaratılan özgürlük görüntüsünün arkasında yatan sınırsız bağımlılığı hissetmemizi sağlıyor.

RedHack, bizim yerel “ağ”ımızda ortaya çıkan bir grup. Belli ki kökleri siyasal bir geleneğe dayanıyor. Devleti hedef alan eylemleri, sanal âlemde de devlet geleneğimizin sürdüğünü ortaya çıkardı: Halkı için bir devlet değil, halka rağmen bir devlet!

RedHack’in bize, Münir Özkul’un unuttuğumuz o repliği hatırlatması boşuna değil. O replik modern teknolojinin bize neyi kaybettirdiğinin de bir özeti. Sanal âlemin klavyeli asileri, bir anlamda kutuların egemenlerine başkaldıran modern zamanların ‘Münir Özkul’larıdır.

(Tanıtım Bülteninden)
Kitabın Künyesi: RedHack (Sanal Alemin Klavyeli Asileri) Orhan Gökdemir, Destek Yayınları / Araştırma Dizisi İstanbul, Şubat 2013, 1. Basım 240 sayfa, 15,OO TL (KDV Dahil)

Yargıtay bu işe de el attı: Hangi partinin ne kadar üyesi var?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Partiler Sicil Bürosu’nun verilerine göre; 14 Ağustos 2001'de kurulan ve 10 yılı aşkın süredir iktidarda bulunan AKP 7 milyon 551 bin 472 üyeye sahip. Ana muhalefet partisi CHP'nin 953 bin 416, MHP'nin 363 bin 393, BDP'nin ise 44 bin 156 kayıtlı üyesi bulunuyor.

Demokrat Parti'nin üye sayısı 726 bin 611, DSP'nin 106 bin 117, Alternatif Parti'nin 32, Ayyıldız Partisi'nin 60, Bağımsız Cumhuriyet Partisi'nin 242, Büyük Birlik Partisi'nin 18 bin 899, Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin 107, Doğru Yol Partisi'nin 183, Ebedi Nizam Partisi'nin 4, Emek Partisi'nin 6 bin 235, Emekçi Hareket Partisi'nin 24, Ezilenlerin Sosyalist Partisi'nin 869 üyesi bulunuyor. Halen faaliyette görünen Cem Uzan başkanlığındaki Genç Parti'nin 57 bin 766 üye kaydı var.

Diğer siyasi partiler ve üye sayıları şöyle:
Halkın Yükselişi Partisi 9 bin 584, Liberal Demokrat Parti 6 bin 339, Millet Partisi bin 691, Milli Demokrat Halkın Partisi 14, Milliyetçi Muhafazakar Parti bin 742, Müdafaa-i Hukuk Hareketi Partisi 550, Özgürlük ve Dayanışma Partisi 4 bin 299, Saadet Partisi 214 bin 708, Sağduyu Partisi 42, Sosyalist Demokrasi Partisi 19 ve Yurt Partisi 544. Türkiye İşçi Köylü Partisi 42, Türkiye Komünist Partisi 2 bin 247, Ulusal Parti 410, Yüce Diriliş Partisi 99, Gönül Birliği Yeşiller Partisi 160, Hak ve Adalet Partisi 2, Hak ve Eşitlik Partisi 7 bin 420, Hak ve Hakikat partisi 139, Hak ve Özgürlükler Partisi 677, İşçi Partisi 12 bin 459.

Kaynak: odatv.com