31 Ekim 2012 Çarşamba

İslamcı faşist Akit'in pervasızlığının sonu yok

Yeni Akit'in dün manşetinde kullandığı fotoğrafın üç ay önce çekildiği ortaya çıktı.

Açlık grevlerini dün, 'biz kuzu kebabına, siz ölüm orucuna' başlığıyla ve BDP'li Milletvekillerini yer sofrasında hep birlikte yemek yerken gösteren bir fotoğrafla veren Akit Gazetesi, yine bir skandala imza attı. Sürmanşetinde kullandığı fotoğraf 3 ay önce çekilmiş.

BİZ KUZU KEBABINA SİZ ÖLÜM ORUCUNA
Yeni Akit gazetesi, cezaevlerinde 49 gündür devam eden açlık grevlerini dün sürmanşetinde 
"Biz kuzu kebabına siz ölüm orucuna" başlığıyla haberleştirdi.

Haberde BDP Eş Başkanları 
Selahattin Demirtaş ile Gültan Kışanak, BDP milletvekilleri Ertuğrul Kürkçü, Aysel Tuğluk, Sırrı Sakık, Ahmet Türk ve KCK davasından tutuklanan Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın Mardin'de hep birlikte yemek yerken çekilen fotoğrafları kullanıldı.

Yeni Akit'in kullandığı fotoğraf, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın grup konuşmasına da kendine yer buldu.

FOTOĞRAF TEMMUZDA ÇEKİLDİ
Gazetenin 
"Kürtleri açlık grevine teşvik eden PKK ve BDP'li yöneticiler, mükellef sofralar kurup karınlarını tıka basa doyuruyor" spotuyla yayınladığı haberde yer alan fotoğraf ise BDP Milletvekillerinin Temmuz ayı içerisinde Mardin'deki grup toplantısının ardından katıldıkları bir düğün töreninde çekilmiş.

Fotoğrafla ilgili T24'e bilgi veren Ertuğrul Kürkçü, Temmuz ayı içerisinde Mardin'de çekildiğini belirterek "BDP grubu olarak yıllık değerlendirme toplantısı için Mardin'deydik. Fotoğrafta toplantının ardından katıldığımız bir düğünde çekildi" dedi.

Fotoğrafın Ahmet Türk'ün bir yakınının düğününde çekildiğini hatırlatan Kürkçü Akit'in haberi ve Başbakan'ın açıklamalarıyla ilgili şu değerlendirmede bulundu: "Böyle gayri ahlaki bir saldırı karşısında savunma yapma gereği duymuyorum. Fotoğraf eski bir tarihe ait olduğu gibi, cezaevinde açlık grevinde olmayanlar, dışarıdaki bizlerde yemek yiyoruz. İçerdeki insanlara açlık grevine girmelerini söyleyen biz olmadığımız gibi, bizler BDP'li vekiller olarak çözüm üretmeye çalışıyoruz"

ERSANLI DA TEMMUZ DEDİ
Fotoğrafta yer alan Prof. Dr. Büşra Ersanlı'da fotoğrafın cezaevinden çıktıktan beş gün sonra 17-18 Temmuz tarihlerinde Mardin'de çekildiğini söyledi.

Sanatçılardan açlık grevleri çağrısı: 'Açlığı Bitirmek İnsanlığı Başlatmaktır'

Vedat Türkali'nin çağrısıyla bir araya gelen sanatçılar, bugün 50. gününe giren açlık grevlerine dikkat çekmek üzere bir açıklama yayınladı. Sanatçılar ölümleri durdurmak ve hükümete çözüm için çağrıda bulunmak üzere yarın bir de basın açıklaması yapacak.
Edebiyatçı Vedat Türkali'nin çağrısıyla bir araya gelen sanatçılar devam eden açlık grevlerine dikkat çekmek ve hükümeti çözüm için adım atmaya davet etmek amacıyla bir açıklama yayınladı. Açıklamanın altında imzası bulunan sanatçılar yarın saat 13.00'te Taksim Gezi Parkı'ndaki merdivenlerde bir araya geleceklerini ilan ettiler.
"Açlığı bitirmek insanlığı başlatmaktır" başlığını taşıyan çağrı metni şu şekilde:
Açlık grevlerini yok sayabilirsiniz. Yok saydığınızla burun buruna gelmenize parmak kaldı.
Bilinebilen zamanlardaki en masum taleplere, sınır tanımaz kibrinizle karşı koyuyorsunuz. Siz bu yeteneğinizi marifet sayıyorsunuz.
İnsan ölümleri kibrinizi okşayan bir sevince dönüşmesin.
İnandığınız her ne var ise, yaşama hakkı adına orada durun.
Yıllar boyu yürütülen inkâr politikalarının aleti olmaya bir son verin.
Hiç bir zaman, hiç bir iktidar bu kadar az ve bu denli somut taleple karşılaşmadı.
Bu talebi karşılayın.
Kendinizi bu kadar çok sevmeyin. Biraz da insanı sevin.
Artık anlayın; insanın direnme gücü karşısında ayakta kalabilen hiçbir iktidar yok.
İnsan olmanın korkutucu bir tarafı yok.
İktidarın geçici yürütücüleri; lütfen insan olun.
Tutsaklara kulak verin. Kibrinizin tutsağı olmayın.
Vücudunu açlığa yatırmış her insan, insanlığın direnci ya da ölümüdür.
Gecikmeyin.
Biz altında imzası olanlar, en son âna kadar hak için, adalet için, barış için, özgürlük için konuşmaya devam edeceğiz.
Bizden bu kadar uzak kalmayın.
Üzmeyin, üzülmeyin.
Öldürerek ölmeyin.
Çağrı metnine imzasını koyan sanatçılar şu şekilde: Vedat Türkali, Murathan Mungan, Orhan Alkaya, Nur Sürer, Redd Muzik Grubu, Kardeş Türküler, Aytaç Arman, Altan Erkekli, Kazım Öz, Hüseyin Karabey, Ayfer Düzdaş, Ferhat Tunç, Yusuf Çetin, Füsün Demirel, Semir Aslanyürek, Kenan Bal, Funda Şirinkal, Şebnem Sönmez, Erdal Ceviz, Senar Turgut, Erkan Can, Menderes Samancılar ve Serdal Genç.

30 Ekim 2012 Salı

Haklısın kardeşim de… - Kemal Okuyan

“Cumhuriyet elden gidiyor” diyor Kemalist. Haklı. Az bile söylüyor, gitti çünkü… “Ben zaten dışlanmışım bu Cumhuriyet’te” diyor Kürt siyasetçi. Haklı. Dili yok sayılmış, kimliği yok sayılmış…

“Ülkeyi bölmek isteyenler var” diyor Kemalist. Haklı. Emperyalistler yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada aynı stratejiyle hareket ediyorlar. “Asıl bölücülüğü bizi y
ok sayanlar yapıyor” diyor Kürt siyasetçi. Haklı. Kendi ülkesinde bir yabancıya dönüşmüş, dönüştürülmüş milyonlarca insan.

“Kürt sorununu yabancı güçler kaşıyor” diyor Kemalist. Haklı. Emperyalistler, hem sorun üretir hem de mevcut sorunları kendi çıkarları doğrultusunda değerlendirmek ister. “Bir sorun yıllarca çözülmezse, birileri elbette kaşır” diyor Kürt siyasetçi. Haklı. Siyaset boşluk bırakmaz, Kürt sorunu yoktan var edilmedi, bu ülkeye ait bir sorundu, çözülemedi, kangrenleşti.

“Kürtler batılı devletlerle görüşüyor” diyor Kemalist. Doğru. Farklı örgütlerden Kürt siyasetçiler ABD, Almanya, Fransa gibi ülkelerin yetkilileriyle görüşüyor, hatta yardım istiyorlar. “Türkiye yıllardır bu ülkelerle müttefik, her konuda işbirliği yapıyor, biz görüşünce neden olay oluyor” diye soruyor Kürt siyasetçi. Bu açıdan haklı. Emperyalist ülkelerin bölücülüğünden söz edip Türkiye Cumhuriyeti’nin aynı emperyalist ülkelerle “dostluğu”nu çağdaşlık diye selamlayanların sayısı az mı!

“Kürtler AKP ile işbirliği yapıyor” diyor Kemalist. Haksız sayılmaz. Geçmişte yakın durup desteklediler, şimdi de “sorunu çözenin yanındayız” demekteler. “Kürtlere karşı MHP’den farkları yok” diyor Kürt siyasetçi. Haksız sayılmaz. Hâlâ MHP’yi AKP’den koparmaya çalıştıklarına göre!

“Türkiye’de adalet kalmadı, hukuk yurtseverlere karşı çalışıyor” diyor Kemalist. Haklı. AKP döneminde siyasi davaların tamamı hukuksuzlukla malul. “Türkiye’de adalet hiç olmadı, Kürtler hep zindanlarda” diyor Kürt siyasetçi. Haklı. Adaletsizlik, haksızlık yeni başlamadı bu ülkede ve çoğunlukla Kürtlerin başına çöktü.

Bilmiyorum devama gerek var mı?

Bütün Kemalistleri bir tutmuyorum, zaten başı sonu belli bir Kemalizm hiç olmadı. Bu yazıda muhayyel ama belli bir ortalamayı temsil ettiğini düşündüğüm bir Kemaliste yer verdim. Bütün Kürtlerin aynı ideolojik-siyasal çizgide olması ise zaten olanaksız. Liberali var, milliyetçisi var, devrimcisi var, gericisi var… Zengini ve yoksulu olduğu için! Öte yandan bu yazıdaki muhayyel Kürt siyasetçinin de oku tarafından yadırganacağını düşünmüyorum. Hepiniz az çok bu argümanlara kulak misafiri olmuşsunuzdur.

Yüzünü sola dönen Kemalistle yüzünü sola dönen Kürt’ün birbirini anlaması, birbirini dinlemesi ve giderek ortak bir zeminde hareket etmesinin bu ülkenin geleceği için çok önemli olduğunu düşünenlerdenim. Burada sosyalistlerin özel bir rolü olabileceğine de inanıyorum. Öte yandan böyle bir “buluşma”yı temel siyasi misyon olarak belirleyenlere hiç katılmıyorum.

Dahası, Türkiye sosyalist hareketinin ağırlığı olan bağımsız bir güç haline gelmediği koşullarda, bırakın buluşmayı, bu iki kesim arasında diyaloğun bile artık mümkün olmadığı noktasındayım. Gündemler farklı, öncelikler farklı, dil farklı… Bölgesel gelişmeler de cabası…

Ortaklık emperyalizme karşı mücadelede sağlanabilirdi. Başka? Ortaklı gericiliğe karşı mücadelede sağlanabilirdi. Olmadı. Zaten “sınıf” mantığı olmaksızın aydınlanmacılık da emperyalizm karşıtlığı da kalıcı, tutarlı bir pozisyon üretmiyor.

Daha önce de söyledim, milliyetçiliklerin birbirine karşı yumuşatılması siyasi bir öncelik olmaktan çıkmalı. Ahlaki bir yükümlülük olaraksa, bu zaten hiç gündemden düşmeyecek coğrafyamızda. Ama siyasetin kuralları farklı.

Türkiye solunun iki milliyetçiliğin arasında sıkışıp kalmasına kesinlikle izin verilmemeli, sol bu iki kesimin hassasiyetlerini gözeterek değil, kendi doğruları, ilkeleri ile hareket etmelidir. Herhangi bir konuda ne yapılması gerekiyorsa onu yaparak…

Bu ülkede kendini “ulusalcı” pozisyonlarla tarif etmeyen, tarif etmek istemeyen geniş bir kesim var, onları sürekli olarak bu pozisyonların hassasiyetleri ile uğraştırmak, ülkenin önümüzdeki dönemki biricik umudunu da yok etmek anlamına gelecektir.

Ölüm haberleri yapmak istemiyoruz!

Cezaevlerinde 49 gündür süresiz-dönüşümsüz açlık grevini sürdüren Kürt siyasi tutukluların taleplerinin dikkate alınması ve bir an önce adım atılması için 'Ölüm haberi yapmak istemiyoruz' diyerek bir araya gelen gazeteciler bir günlük açlık grevi eylemi gerçekleştirecek.

Meslektaşlarını ve ölüm haberi okumak istemeyen herkesi 1 Kasım Perşembe akşamı Galatasaray Meydanı'na bekleyen gazetecilerin çağrısı şöyle:

ÖLÜM HABERİ YAPMAK İSTEMİYORUZ!
Açlık grevleri 49. gününde.

İnsanların gün gün ölüme yürümesini daha önce de izlemiş gazeteciler olarak, ölüm haberi yapmak istemiyoruz.

Yanlış anlamayın;
Çağrımız, direnişçilere değil. Amacımız onlara “bırakın, vazgeçin” demek değil.

Çağrımız, direnişçilerin taleplerini yönelttiği yetkililere. Cumhurbaşkanı, başbakan, adalet bakanı, içişleri bakanı... Açlık grevinin durmasının koşullarını yerine getirecek olanlara. Talebimiz bir an önce adım atılmasıdır.

Biz gazeteciler, bu çağrıyı dillendirmek, sesimizi kamuoyuna ve yetkililere duyurmak, “Ölüm haberi yapmak istemiyoruz” demek için 1 Kasım Perşembe’den itibaren bir günlüğüne Galatasaray meydanında açlık grevindeyiz.

Hem gazetecileri hem de ölüm haberi okumak istemeyen herkesi yanımıza bekliyoruz.

1 Kasım Perşembe, Galatasaray Meydanı
Eylem saati: Perşembe 19:00/Cuma 21:00
Basın açıklaması: Perşembe 20:00

28 Ekim 2012 Pazar

Orak çağrı metni: ‘Ortadoğu diktatörü olmaya soyunan Erdoğan’ı Almanya’da istemiyoruz!’

Kamuoyuna çağrımız:
Ortadoğu diktatörü olmaya soyunan Erdoğan’ı Almanya’da istemiyoruz!

TC Başbakanı R.T. Erdoğan; 29-31 Ekim tarihleri arasında Almanya’da çeşitli açılışlar ve görüşmeler yapmak ve aynı zamanda, tek tipçi, ırkçı, asimilasyoncu, soykırımcı, emek düşmanı ve en önemlisi de efendileri tarafından kendisine verilen savaş çığırtkanlığı politikalarını anlatmaya geliyor.

R.T. Erdoğan savaş taşeronudur
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) adı altında emperyalistler tarafından ortaya atılan ve Ortadoğu’yu yeniden dizayn etme planı çerçevesinde, İsrail ve Türk devletine verilen yeni görevler söz konusudur. Bu politikaların bir sonucudur ki, Suriye’ye saldırmak için her gün savaş çığırtkanlığı ve provokasyonlar yapmaktadır. Bunun için de parlamentoda sınır ötesi müdahale yetkisi anlamına gelen tezkereyi onaylattı.

Türkiye topraklarını sözde direnişçi olan, emperyalistlerin kırması devşirme çetelere açarak, onları eğitmekte ve Türk askerleriyle birlikte Suriye içinde eylemler yaptırmaktadır.

Suriye halkına karşı geliştirilen bu düşmanca tavra karşı çıkan Türkiye’deki savaş karşıtlarına da azgınca saldırarak, onları tutuklamakta, sokak ortasında linç etmektedir.

R.T. Erdoğan Türkiye’yi hapishaneye çevirmiştir
Türkiye’de her dönem muhalif kesimler tutuklanmakta, işkenceden geçirilmekte ve cezaevlerine operasyonlar düzenlenerek tutuklular katledilmektedir. Bu iktidar döneminde de bu politika aynı şekilde devam etmektedir. Yine on binlerce ilericinin, yurtseverin, aydının, sendikacının, milletvekilinin, avukatın, gazetecinin, seçilmiş siyasetçinin zindanlara tıkıldığı bir süreçten geçmektedir.

Cezaevleri koşullarının düzeltilmesi, insanca yaşam koşullarının yaratılması için her dönem politik tutsaklar canları uğruna direnmişlerdir. Bugün de böylesi bir direniş sürmektedir. Cezaevlerindeki yurtsever tutsaklar; A. Öcalan üzerindeki tecride son verilmesi, sağlık, güvenlik, özgür haberleşme koşullarının sağlanması, anadilde eğitim ve ana dilde savunma hakkının tanınması için 50 güne yaklaşan süresiz açlık grevine girmişlerdir. Açlık grevindeki tutsakların sağlık durumları giderek bozulmuş ve her an ölümlerin olabileceği bir sürece girmiştir. R.T. Erdoğan olabilecek ölümlerin, sakat kalmaların bizzat sorumlusudur.

R.T. Erdoğan Kürt halkının düşmanıdır
Türk Devleti tarihi boyunca Kürtlere yönelik katliamlar yapmış, Kürtleri yurtlarından sürgün etmiştir. Bugün bu politika Erdoğan tarafından da aynı şekilde uygulanmaktadır. 28 Aralık 2011 tarihinde çoğu çocuk olan, Roboski’de ki katliam bunun bir örneğidir.

Her gün Kürtlere yönelik yeni saldırılar düzenlenmektedir. Köyler boşaltılmakta, ormanlar yakılmakta, insanlar kurşuna dizilmekte, işkencelerden geçirilmektedir. Halk tarafından seçilmiş politikacılar, milletvekilleri, belediye başkanları tutuklanarak cezaevlerine doldurulmaktadır. Geçmişten gelen katliamcı, tek dil, tek ulus, tek din olan faşist politikalar bugünde harfiyen uygulanmaktadır.

R.T. Erdoğan Alevilerin ve farklı inançların düşmanıdır
Türkiye farklı din, mezhep ve inançların bir arada olduğu bir ülkedir. Fakat zenginlik olan bu farklılık sürekli “ötekileştirme” politikalarıyla baskı altında tutulmakta, Madımak’ta olduğu gibi, diri diri yakılarak katledilmektedir. Türkiye tarihinden bugüne kadar Alevi ve diğer inançlara mensup insanlara yönelik zorla ötekileştirme politikaları uygulanmaktadır. Alevilik inancı kabul edilmemekte, inançlarına saygı gösterilmemekte, Cemevleri ibadethane olarak kabul edilmemektedir.

Hakkını arayan, ibadethanesini kendisi inşa eden Aleviler, sürekli Türk hükümetleri tarafından horlanmakta, dışlanmaktadır. Bunun sonucudur ki, Cemevleri için “ucube” diyen R.T. Erdoğan tarafından dillendirilmektedir.

Aleviler, Êzidîler ve diğer farklı inançlar sürekli katliamlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bunun sonucudur ki, Madımak otelini yakarak 35 ilericiyi katledenler zaman aşımı uygulanarak cezaevlerinde serbest bırakılmışlardır. En son Elazığ Havalimanı terminal binası açılışında yaptığı “Bu teröristlerin yeri belli, bunlar Zerdüşt. İşte şimdi kendileri açıklıyor, Yezidilikten bahsediyorlar. Bak neler çıkıyor, neler“ şeklinde sarf ettiği sözlerle Êzidî inancına sahip insanlarımızı aşağılayarak hedef göstermiştir. R.T. Erdoğan Alevi ve diğer dini inançlara düşmandır.

R.T. Erdoğan soykırımcıdır
Türk devletinin ve egemenlerinin tarihi aynı zamanda soykırımlar tarihidir. Anadolu’da yaşayan farklı kültür ve inançları bir zenginlik olarak görüp, geliştirmek bir yana “tehdit” olarak görüp yok etmek istemiştir. Başta Kürtler, Ermeniler olmak üzere farklı ulus, milliyet ve azınlıklara karşı soykırım uygulamıştır. 1914 Ermeni, Êzidî, Süryani, Keldani’lere karşı, 1938’de Dersimlilere ve kuruluşundan günümüze kadar Kürtlere yönelik soykırım politikası süre gelmiştir. R.T. Erdoğan Dersim soykırımına ilişkin sözde özür dilediğini söylese de, politik bir manevranın ötesine geçmemiş, somut adımlar atılmamıştır. Ve geçmişteki bu politikalar aynı şekilde devam etmektedir.

R.T. Erdoğan işçi düşmanıdır
Türkiye’de işçi ve emekçilere yönelik saldırılar her daim katlanarak devam etmiştir. İşçilerin en doğal hakkı olan örgütlenme hakları ellerinden alınmış, sendikalar yasaklanmış, sendika üyesi olmak suç sayılmıştır. 18 Ekim 2012 tarihinde parlamentoda onaylanan “Sendikalar ve Toplu İş İlişkileri Kanunu” ile Türkiye’de sendikalar yok edilmeye çalışılmaktadır. Yandaş sendikalarında desteğini alarak çıkardığı bu yasayla, sendikaların en doğal hakkı olan toplu sözleşme hakkı ellerinden alınmaktadır. Bu yasayla birlikte, 30 kişiden az işçi çalıştıran iş yerlerinde toplu sözleşme hakkı ortadan kaldırılmıştır. Bu da Türkiye’de çalışan işçilerin yüzde 60’nı oluşturmaktadır. Diğer taraftan da iş kolu birleştirilerek, sendikaların iş kolu barajı altında kalmasını birlikte getirmiştir. 12 Eylül yasaları bu süreçte de aynı devam ettirilmiştir. Bunun içindir ki R.T. Erdoğan işçi ve emekçi düşmanıdır.

Tüm yerli ve göçmen emekçilere çağrımızdır
Almanya’ya gelecek olan R.T. Erdoğan, yukarıda saydığımız ve daha bir çoğunu sayamadığımız tüm uygulamaların temsilcisidir. R.T. Erdoğan tarafından uygulananlar Türk devletinin kuruluşundan günümüze kadar süre gelen; tek dil, tek millet, tek din politikalarının bir devamıdır. Bu politika; demokrasi, eşitlik ve özgürlüklere düşmandır. Bu politikalara emperyalist ülkeler ve Alman devleti desteğini hiç bir dönem esirgememiştir.

Bunun için aşağıda imzası bulunan kurumlar olarak; R.T. Erdoğan’ın Almanya’ya gelişini protesto ediyor, yerli ve göçmen emekçilerini, Erdoğan’ın gerçek yüzünü görerek, Almanya’ya gelmesini birlikte protesto etmeye çağırıyoruz. Çağrımız ve şiarımız; tek dil değil, çok dil; tek millet değil, çok millet; tek din değil, çok din; savaş değil barış diyoruz.

Bizler; tüm ezilenler, yok sayılanlar, baskı altında tutulanlar, farklı ulus ve dinlere sahip oldukları için katliamdan geçirilenler, cezaevinde ölümle karşı karşıya bırakılanlar için; demokrasi, özgürlük ve eşitlik talep ediyoruz! Bu taleplere düşman R.T. Erdoğan’ı protesto etmeye çağırıyoruz! (Kaynak: Allemende | Alternatif Göçmen Politikaları ve Kültür Evi)

AABF (Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu)
YEK-KOM (Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu)
ATİF (Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu)
AGİF (Avrupa Göçmen İşçiler Federasyonu)
DİDF (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu)
BDAJ (Almanya Alevi Gençler Birliği)
ZAD (Almanya Ermeniler Konseyi)
ÖDA (Özgürlük ve Dayanışma Almanya)
Liwa İskenderun İnisiyatifi
TÜDAY (Almanya Türkiye İnsan Hakları Derneği)
ZAVD (Almanya ve Orta Avrupa Asurî Federasyonu)
ADHF (Almanya Demokratik Haklar Federasyonu)
FDG (Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu)
AAKB (Almanya Alevi Kadınlar Birliği)
Avrupa Barış Meclisi
CENÎ (Barışçı Kürt Kadınlar Birliği)
FEDA (Demokratik Alevi Federasyonu)
AKB (Avrupa Koçgirililer Birliği)
Dersimi Kalkındırma Toplumu
YXK (Kürdistan Öğrenciler Birliği)
YDG (Yeni Demokratik Gençlik)
Arap-Alevileri Gençlik Birliği
FKE (Almanya Kürdistan Ezidiler Dernekleri Federasyonu)
GDF (Türkiyeli Göçmen Dernekleri Federasyonu
BEDEP (Berlin Emek ve Demokrasi Platformu)
Almende Berlin
TKP (Türkiye Komunist Partisi)
YEK-MAL
Vartolular Derneği
Kürt Veliler Derneği
Kürt Toplumu Berlin
KNK
BEDEP (Berlin Emek ve Demokrasi Platformu)
Dersim Özgürlük Platformu
Kurdisches Zentrum
SİMURG
ATİYAB
Emek ve Özgürlük Cephesi

RedHack: Sürdürülen açlık grevine destek verdi ve RedHack tutuklamalarına tepki gösterdi

Türkiye'deki siyasal gündemi takip ederek sanal eylemler yapan RedHack, 46 gündür sürdürülen açlık grevine destek vermek ve RedHack tutuklamalarına tepki göstermek için Adalet Bakanlığı Personel sayfasını hackledi.

Cezaevlerinde 46. gündür devam eden açlık grevlerine Adalet Bakanlığı'nın sitesini hackleyerek destek veren RedHack, Adalet Bakanlığı Personel sayfasına şu yazıyı koydu:

“Arkadaşlar! Dışarı da bir şeyler oluyor farkında mısınız? Uykuda olanları sarsın, uyandırın. Herkese söyleyin, yakında ışıklar kesilebilir. Karanlıkta ne yapacaksınız!” (Yılmaz Güney)

Evet, arkadaşlar, dışarıda bir şeyler oluyor ve bizler buna sessiz kalıyoruz. 10 masum genç, RedHack tutuklusu diye 24 yıl ile yargılanıyor ve 3′ü 10 aydır hapiste “delilsiz, dosyasız” sırf içgüdülere dayanarak yatmakta. Sırf RedHack’i destek yazılar yazdılar, haber paylaştılar diye.. Hiç bir delil olmamasına rağmen Mahkemeleri 26 Kasım’a ertelendi.

Hapishanelerde başlatılan ve 10 bin tutsağın başlattığı açlık grevleri 45. gününde ve artik insanlar görme, işitme gibi duyu kayıpları yasamakta. Büyük bir duyarsızlık var, oturulan yerden savaş çığırtkanlıkları yapılmakta, “barış kardeşlik” gibi laflar sözde kalmakta. Sırf bu yüzden gençler savaşa sürülmekte, yoksul çocukları “şehit” olurken parası olanın “cani sağ oluyor”. Buna karşı çıkanlar da savaş tüccarı emperyalist devletler tarafından terörist ilan ediliyor, daha çok savaş sloganı atılması için ırkçılık geliştiriliyor.


Adalet sistemi sadece zenginler ve savaş tüccarı silah imalatçıları için var, bizler için, fakirler, emekçiler, garibanlar için sadece adalet bir kelimeden ibaret ve “mülkü” korumanın bir aracı.. Savaşta hep anneler ölür ve biz artik bunun son bulmasını istiyoruz! Anneler ağlamasın, çocuklar canlarını vermesin, kardeşçe yasabiliriz bu mümkün..

RedHack tutukluları serbest bırakılsın!
RedHack’e yönelik baskılar son bulsun!

“Açlık Grevlerinin sonucunda anneler ağlamasın, yeni savaşlar olmasın diye devlet adim atsın, Talepler karşılansın, grev son bulsun”, “Açlık grevlerine yönelik basın sansürü son bulsun, neler oluyor insanlar öğrensin”, “Gerçek bir kardeşlik için eşitlik adimi atılsın, savaş son bulsun, eşit adil sömürüsüz, sınıfsız ve sınırsız bir dünya kurulsun!”

Kahrolsun faşizm, yaşasın devrimci dayanışma!
Kahrolsun şovenizm yaşasın RedHack!

26 Ekim 2012 Cuma

RedHack: #ÖlümDeğilÇözümİstiyoruz!

#RedHackAilesi yarın “Açlık Grevi”ndeki tutsaklar için #ÖlümDeğilÇözümİstiyoruz çığlığını büyütüyor! Eylem saati: 20:00! AKP ve burjuva Türk medyasının sessizliğini bozalım, bu suça ortak olmayalım! Burjuva gündem yerine, devrimci gündem!

Ötekiler - FKBC: Ses veriyoruz, yalnız değilsiniz!

25 Ekim 2012 Perşembe

Açlık grevindeki BDP'li Irmak'tan mektup var: Gelin bu ateşe bir damla su olun!

'Bir anne-baba için en dayanılmaz acı evladını toprağa vermek, onun yasını tutmaktır.'

Diyarbakır Cezaevi'nde açlık grevinde olan BDP Şırnak Milletvekili Selma Irmak, 58 cezaevinde yaklaşık 680 mahkûmun 44 gündür sürdürdüğü açlık grevleriyle ilgili olarak mektup yazdı. Irmak, çözüm için 'Abdullah Öcalan'a özgürlük, anadilde eğitim, savunma hakkı'nın tanınması taleplerinin sağlanması gerektiğini söyledi. Irmak mektubunda Türkiye’li annelere, sivil toplum aktivistlerine, yazarlara, sanatçılara ve aydınlara çağrı yaparak, "Gelin bu ateşe bir damla su olun! Yarın çok geç olmadan" dedi.

Irmak'ın Özgür Gündem gazetesinde yayımlanan (25 Ekim 2012) 'Yarın Çok Geç Olmadan' başlıklı mektubu şöyle:

"Gordion düğümü gibi, kör düğüm haline gelmiş olan Kürt sorununda gelip dayandığımız nokta, bir fasid daire içerisinde tıkılıp kalma halidir. Devletin ve aynı anlamı taşıdığı artık su götürmez bir gerçeklik olan hükümetin, basiretsiz, akıl sınırlarını zorlayan derece beceriksiz, dönemsel ve günübirlik çıkarlara, pragmatist politikalara dayanan siyaset stratejisi, iki halk arasında artık kolay kolay kapanmayacak bir yarık açmış durumda. Milliyetçiliği de aşan ırkçı, hatta faşizan söylemler “ben yaptım oldu” pervasızlığı, duygusal anlamda ciddi kopuşlar yaratmaktadır. Kürt kesiminde öfkeli bir nesil yetişirken, Türk kesiminde nefret söyleminin olağanlaştığı, tehlikeli bir tırmanışa işaret eden bir toplum psikolojisi ortaya çıkmıştır.

Ortak yaşamın kurulabilmesi, demokratik bir ülkenin yeniden inşa edilmesi, eşitlik ve özgürlük temelli bir toplum zihniyetinin oluşturulması mümkünken, ortak geleceği adeta dinamitleyen tutumlar ne yazık ki umutlarımızı her geçen gün azaltmaktadır.

Amansız geçen 30 yılın sonunda sanırım artık şu anlaşılmıştır: Kürt halkı topla, tankla, bombayla, işkenceyle göçertmeyle sindirilemez... Ne asit kuyularıyla, ne de faili meçhullerle teslim alınamaz...

Binlercesini cezaevlerini tıkmak da çare değil... Kürt halkı hak mücadelesinden asla vazgeçmedi, vazgeçmiyor. Çünkü talep ettiği en insani, en doğal haklardır. Eğer dayanılabilir koşullarda yaşıyor olsa yani insanca, insanın onurunun çiğnenmediği, yok sayılmadığı, bir ortamda, kutsal bildiğimiz tüm temel haklar sadaka niyetine değil, kendisine ait hoş-helal haklar olarak tanınmış olsa bu halk neden ayağa kalksın? Neden her gün sokaklarda gaz bombası cop, tazyikli su, kimi zamanda uçaklardan atılan bomba ya da bir polis kurşununa rast gelsin? Kim güzel, rahat ya da bir polis kurşununa rast gelsin? Kim güzel, rahat, refah yaşamak istemez ki... Demek ki kendisine dayatılan yaşam cehennemi bir yaşamdır. Bin minnetle kabul etmeye zorlanılan yaşamın tutulacak iler-tutar bir tarafı yoktur. Bu halk o nedenle ölümüne direnmeyi seçmiştir.

Yine de en taş yürekler, kara vicdanlar bile, bu halkın yüce gönüllülüğünü, hep barıştan, salahiyetten yana olduğunu, bunun için nasıl çırpındığını görmek ve bu hakkı teslim etmek zorunda kalmıştır.

Bir anne-baba için en dayanılmaz acı evladını toprağa vermek, onun yasını tutmaktır herhalde. Kürt anne babaları daha mezarın başında iken, çocuğunun kefeni daha kurumamışken “benim çocuğum ölen son insan olsun, ben ağladım başka anneler ağlamasın, daha fazla kan akmadan barış olsun!” der.

Bugün cezaevlerinde de yüzlerce tutsak aynı makul taleplerle en demokratik haklarını kullanarak, en can acıtıcı eylem biçimiyle süresiz-dönüşümsüz açlık greviyle tavırlarını, taleplerini, tutumlarını ortaya koymaktalar. Kürt halkının hem iradi, hem vicdani, hem önderliksel anlamda “İradem” dediği, güvendiği, icazet verdiği, muhatap olarak gördüğü Sayın Öcalan'’ın bu sorunun çözümündeki rolünü oynayabilmesi için, sağlık, güvenlik, serbestlik koşullarının sağlanması, anadilde eğitim ve savunma hakkının tanınması talepleriyle başlayan açlık grevi 42. günlerini geride bıraktı. Yeni grupların eklenerek devam ettiği açlık grevi kritik aşamaya girdi. Tüm cezaevlerinden yüzlerce insan bedenini katık ederek bu sürece katkı sunmaya çalışmaktadır. Bizim kaldığımız Diyarbakır cezaevinde de 11 kadın arkadaşımız büyük bir moral ve coşkuyla demokratik direnişi sürdürmekteler.

Altı çizilmesi gereken nokta, bu büyük direnişin iki temel talep etrafında gelişmesidir. Sayın Öcalan'’ın özgürlüğü en başta, artık kontrol edilemez hale gelen ve giderek büyüyen bu yangına su dökülmesi, söndürülmesi anlamına gelecektir. Kürt sorununu çözüm kodu budur. Olmazsa olmaz olan Sayın Öcalan'’ın özgürlüğüdür. Çünkü kendisi “bu savaşı ben başlattım, ancak ben bitirebilirim” diyor. Dünya örnekleri bu söylemi doğruluyor. Güney Afrika'’daki ırkçı apartheid yönetimi siyahilerin lider kabul ettiği Nelson Mandela’'yla masaya oturmadan, özgürlüğü sağlanmadan büyük acılara sebebiyet veren savaş son bulmamıştır. Makul olan yani aklın yolu budur. Başka yollara sapmak, çözümsüzlüktür.

Anadilde eğitim, savunma hakkı toplumsal anlamda uzlaşı için bir iyi niyet adımıdır. Yanı sıra Kürt halkının varlığının resmi anlamda tanınması, asimile etme politikalarına gerçek anlamda son verilmesi bakımından sembolik değeri büyük bir adımdır. Bu iki temel talep, Kürt sorununun çözümünde giriş kodudur. Aynı zamanda hükümetin çözüme ne kadar istekli ve samimi olduğunun, çözme iradesinin gösterilip gösterilemeyeceğinin de ortaya konması açısından önem taşımaktadır.

Sayın Öcalan’'ın özgürlüğü ve anadilde eğitim, savunmaya hakkının tanınması talepleri duyarlı kamuoyunun tutumunu da ifade eder. Geldiğimiz aşamada şu çok açık ki çözüm isteniyorsa toplumsal muhalefet bu iki talebi sahiplenmeli, etrafında kenetlenmelidir. Kürt halkı her tür ağır bedele rağmen bu talepleri dillendirmek, sahiplenmek için çırpınıyor, hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. Her gün alanlarda direnişi haykırıyor. Cezaevlerinde tutsaklar bedenlerini ortaya koyarak, ölümü göze alacak kararlılıkta direniş bayrağını parmaklıklar ardından yükseltiyor.

Vicdan sahibi herkes duyarlı kamuoyu, evlatlarını kaybeden, kaybetmeye devam eden Türkiye’li anneler kadınlar, yaşamı duyumsayan, yaşam hakkının kutsallığına inanan, gençler, erkekler, feministler, anarşistler, ekolojistler, sivil toplum aktivistleri, yazarlar, sanatçılar, aydınlar...

Herkese çağrımızı yineliyoruz! Gelin bu ateşe bir damla su olun! Yarın çok geç olmadan..."

24 Ekim 2012 Çarşamba

Duygu Kerimoğlu: Tek suçum paylaşmak!

AKP'nin yargısı ve Emniyeti’nin 70 polisle evini bastığı "biraz muhalif görünüyorsa terörist olarak etiketle ve hapse tık" uygulamalarının mağdurlarından biri, Facebook paylaşımları nedeniyle RedHack grubuna üyelikten 5 aydır tutuklu yargılanıyor.
Adı: Duygu Kerimoğlu
Yaşı: 22 
Adresi: Sincan Kadın Kapalı Cezaevi 
Eski Adresi: Mersin Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu 
Tutuklanma Gerekçesi: RedHack Üyeliği 
Tutuklanma Tarihi: 17 Mart 2012 
Mahkemenin Durumu: Savcı 7 aydır iddianameyi bir türlü hazırlayamadı! Duygu ve diğer tutuklu sanıklar 26 Kasım'daki mahkemede iddianamenin hazırlanmış olmasını ümit ediyor! 
Duygu’nun Savunması’ndan: Silahlı terör örgütü üyesi olmakla suçlandığıma halen inanamıyorum. TSK, Ekonomi Bakanlığı, MİT, ÖSYM ben içerideyken hacklendi. Bu durum RedHack’le ilgim olmadığını ispat eder.

Rıdvan Akar, Taraf yazarını yerin dibine soktu!

Banu Güven ve Nuray Mert'e köşe verme kararı nedeniyle BirGün'ü eleştiren Barbaros Altuğ'a Rıdvan Akar'dan sert cevap... Taraf'taki köşesinde Banu Güven ve Nuray Mert'in BirGün gazetesinde yazacak olmasını eleştiren Barbaros Altuğ'a Rıdvan Akar'dan sert bir yanıt geldi:

"Utanılması gereken bir yazı" başlıklı yazısında Taraf yazarını eleştiren Rıdvan Akar "Benim itirazım Barbaros Altuğ’un yazısında kullandığı dil ve bakış açısına dair" dedi. Banu Güven ce Nuray Mert için sert ifadeler kullanan Barabaros Altuğ'u ihbarcılıkla suçlayan Rıdvan Akar "BirGün gibi bugün medyada örneğine az rastlanan muhalif duruşu olan bir gazeteyi Bursa Köşk Gazinosu’na benzetmek hangi adaba uyar? Kime hizmet eder?" diye sordu.

İşte Akar'ın yazısı:
Gazetecilik sektörü ile ilgili kelam ederken ille de gazeteci olmanız gerekmez.

Nasıl ki bu ülkede her sporsever spor yorumcusu, her anne doktor, her oy veren siyasetçi bilgeliği ile hareket ediyorsa, “bir edebiyat ajanı” da gazetecilik mesleği ile ilgili yorum yapabilir. Mesele ülkesinin gerçeğini bilip bilmediği, gazetecilik sektörünün yaşadığı alt üst oluşu takip edip etmediğidir. Bilmeyip de ahkâm kesene malumatfuruş diyoruz. Hele hele ‘mesleki adabını yıkılması gereken tabu’ sanıyorsa, terbiye sınırlarını da tartışabiliriz.

Barbaros Altuğ diye bir köşe yazarı var. Taraf’ta yazıyor. Mesleki kıdemini bilmiyorum. Araştırdım, bulamadım. Ancak -tıpkı farklı uzmanlık alanlarına sahip olanların köşe yazması gibi- edebiyat alanındaki gelişmeleri ve yorumları köşesine taşıyan bir yazarın varlığı kimseyi rahatsız etmez. Zira “süpermarkete” benzetilen gazeteciliğin yeni döneminde mutlaka o rafın ve üslubun da alıcısı çıkacaktır.

Benim itirazım Barbaros Altuğ’un yazısında kullandığı dil ve bakış açısına dair.

Altuğ’a göre Nuray Mert, Banu Güven -ikisinin ismi zikrediliyor- örneğinden hareketle kimi meslektaşlarımızın Birgün Gazetesi’nde yazacak olması ile “bitpazarında satılsa alıcısı çıkmayacak isimlerin” Bursa Köşk Gazinosu’nda iş bulması arasında bir fark yok.

Altuğ, Nuray Mert ve Banu Güven’i hedeflediği yazısında meslektaşlarımızı şu hakaretamiz üslupla değerlendiriyor; “bekçi Murtazalar geri dönüyormuş”, “epey kötü bir yazar olduğunu hatırladığım Banu Güven”, “halay kraliçesi Nuray Mert”, “adını saymak vakit kaybı olacak bir çuval işsiz bakkal, ulusalcı tartar, yeniden recycling yöntemiyle toplum hayatımıza kazandırılıyor…” Dahası var ama sabrın da sınırı var.

Barbaros Altuğ, Nuray Mert’e “halaycı” diye saldırırken o üslubu ve itibarsızlaştırma haberlerini kimlerin yaptığını biliyor mu?

“Halaycılık” Mert’in Kürt sorunu konusunda gösterdiği duyarlılığa verilen hatta kimi mevkutelerde tutuklanması için gerekçe gösterilen bir “ihbarcılık” değil miydi?

Bugün “bir çuval işsiz gazetecinin” neden işsiz kaldığı konusunda Altuğ’un herhangi bir fikri var mıdır?

Gerçekten o gazeteciler “bir zamanlar sahip oldukları hayran kitleleri tarafından hatırlanmaz oldukları” için mi yoksa otoriteye, iktidara muhalif bir duruş sergiledikleri için mi işsiz kalmışlardır?

Birgün gibi bugün medyada örneğine az rastlanan muhalif  duruşu olan bir gazeteyi Bursa Köşk Gazinosu’na benzetmek hangi adaba uyar? Kime hizmet eder? Küstah bir dille Birgün’ü güya uyararak, “adamı suya götürüp susuz getirir bu bin bir oyun bilen halaycılar. Gazinonun elden gitmesi ihtimali var! Benden söylemesi” diye meşrebince dalga geçtiğini sanan bir “köşe yazarı”yüzümüzü kızartır.

Muhalif duruşları nedeniyle mesleğini kaybeden, -Altuğ türü bakış açısıyla- itibarsızlaştırılmaya çalışılan, tehdit olarak algılanan, siyasetin en üst makamları tarafından hedef gösterilen, sudan gerekçelerle işten çıkarılan, hiçbir medya kuruluşunun istihdam etmeye cesaret bile edemediği, sadece suretlerinin değil, isimlerinin ve mesleki ve siyasi duruşlarının unutturulmak istendiği, medyanın tek tipleştirilmesi sürecinin mağdur ve mazlumlarına yapılan bu saldırının ahlakı yoktur.

Altuğ’dan mesleki bir dayanışma –böylesi bir derdi olmadığı için- beklemek gereksiz olabilir. Ancak insaf ve  yazı yazdığı sektörün evrensel ilke ve değerlerine göre hareket etmeyi istemek hakkımızdır.

Zira eğer Barbaros Altuğ lisanını kullanmış olsaydık. Google’da Nuray Mert diye yazıldığında 4 milyon 470 bin, Banu Güven yazıldığında 585 bin ve Barbaros Altuğ yazıldığında ise 328 bin sonuç bulunduğuna göre “kimin hatırlandığını” bir kez daha sorardık. Sormayacağız. Bırakalım, kendisini ifade edecek olanakları platformları yitirmiş gazetecilere bir tekme de ben vurayım, otoritenin yanında olayım, her zırvanın bir de tevilini bulayım diyen Altuğ’u –varsa- vicdanıyla baş başa kalsın.

21 Ekim 2012 Pazar

Binali Yıldırım Redhack’e karşı ‘siber komutan’ olacakmış!


Özellikle Redhack’in kamu kurumlarına yönelik saldırılarının ardından ortaya çıkan “bilgi güvenliği" sorununa karşı Siber Güvenlik Kurulu kuruldu. Kurulun başına ise Bakan Binali Yıldırım geçti.
Hacker saldırılarıyla yeniden gündeme gelen kamu kurumlarının bilgi güvenliği için Siber Güvenlik Kurulu kuruldu. Kurulun başkanlığına ise Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım geldi.
Vatan gazetesinin haberine göre, Bakan Yıldırım, ABD ve Rusya’daki gibi siber güvenlik ordusunun komutanı olacak.
Son olarak devrimci hacker grubu RedHack’in saldırılarıyla gündeme gelen kamu kurumlarının bilgi güvenliği için Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım başkanlığında ‘Siber Güvenlik Kurulu’ kuruldu. Bakanlar Kurulu’nun, ‘Ulusal Siber Güvenlik Çalışmalarının Yürütülmesi, Yönetilmesi ve Koordinasyonuna İlişkin Kararı’, Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı.
Kurulda Dışişleri, İçişleri, Milli Savunma, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlıkları müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı, MİT Müsteşarı, Genelkurmay Başkanlığı Muhabere Elektronik ve Bilgi Sistemleri Başkanı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı, TÜBİTAK Başkanı, Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanı, Telekomünikasyon İletişim Başkanı ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı’nca belirlenecek bakanlık ve kamu kurumlarının üst düzey yöneticileri yer alacak.
Kurulun amacı “siber güvenlikle ilgili alınacak önlemleri belirlemek, hazırlanan, plan, program, rapor, usul, esas ve standartları onaylamak ve bunların uygulanmasını ve koordinasyonunu sağlamak” olarak açıklandı.

AKP'nin savaş çığırtkanlığına karşı ortak deklarasyon

Aydınlar, sanatçılar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri imzaladıkları ortak deklarasyonla AKP'nin Suriye'ye yönelik saldırgan politikalarına karşı çıktılar.
Aydınlar, sanatçılar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütleri ortak bir deklarasyona imza atarak AKP'nin Suriye'ye yönelik saldırgan politikalarına karşı çıktıklarını açıkladılar.
Deklarasyon sahipleri amaçlarını şu şekilde ifade ettiler:
"Halklarımızın barış özlemlerini yıllarca istismar ettikten sonra içeride ve dışarıda savaş politikalarını tırmandıran, ekonomik ve sosyal politikalarını savaş eksenli belirleyerek bir savaş hükümetine dönüşen AKP'yi durdurmak acil bir görev olarak bu ülkenin sorumluluk sahibi insanlarının önünde durmaktadır.
Amacımız ülkemizi ve halklarımızı hızla bir savaşın içine yuvarlayan AKP politikalarına karşı güçlü bir toplumsal sesi yükseltmek, toplumun tüm savaş karşıtı kesimlerinin sesini ortaklaştırmak ve ekonomik, siyasi rant hevesiyle savaş çığırtkanlığı yapanların, ülkemizi emperyalistler tarafından Ortadoğu’nun kaderi haline getirilmiş sürekli savaşın içerisine çekmesini engellemektir.
İçeride ve dışarıda barış, savaştan çok çekmiş ve çekmekte olan halkımızın ve tüm Ortadoğu halklarının en kadim özlemidir. İmza metni ile yaşama geçirdiğimiz bu ilk çağrıyı, mütevazi çabayı büyütmek amacıyla önümüzdeki günlerde adımlarımızı sıklaştıracak, girişimlerimizi arttıracağız."
Ortak deklarasyon metni şu şekilde:
Bu Bizim Savaşımız Değil
AKP, Suriye'den Elini Çek
AKP iktidarının Suriye'ye karşı tamamen haksız bir savaşı kışkırtmaya çalışmasını kabul etmiyoruz. Suriye halkı kendi kaderini kendisi belirlemeli, içişlerine yapılan müdahaleye son verilmelidir.
Ülkemiz sınırlarının içine düşen mermilerin kaynağı belirsizdir. Bu mermiler AKP'nin Suriye'ye karşı kampanyasına gerekçe olarak gösterilemez. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye'yi bombalaması durdurulmalıdır. Bombardıman ülkemizin çatışan taraflardan birinin yanında fiilen savaşa sokulmasıdır ve tamamen hukuksuzdur.
Hatay, emperyalist merkezlerin güdümündeki gerici çetelerin Suriye'ye geçiş yolu, siyasi ve askeri merkezi olmuştur. Hatay ajan kaynamaktadır. Karanlık üsler kapatılmalı, sınır güvenliği sağlanmalıdır. Çatışmalardan dolayı ülkelerini terk eden sığınmacılar güvenli bölgelerde insani koşullarda barındırılmalıdır.
AKP hükümeti ABD ve NATO'nun aktif taşeronluğu adına ülkemizi savaşa sokmaktadır. Bunun parçası olan yurtdışına asker gönderme tezkereleri uygulanmamalıdır.
Savaş kışkırtıcılığı içerde de düşmanlıkların kışkırtılmasını beraberinde getirmektedir. AKP Suriye'ye karşı saldırganlığı yükselttiğinden beri Sünni-Alevi ve Türk-Kürt gerilimleri de yükselmektedir.
Bu savaş bizim savaşımız değil. Aşağıdaki imzalarımızla AKP iktidarının savaş yanlısı politikalarına karşı duracağımızı ilan ediyoruz.

Sosyalistler 'AKP’nin Türkiye ve Suriye’deki savaş politikalarını' masaya yatırdı

Sosyalist örgütler, AKP’nin Suriye’de ve Türkiye’de izlediği savaş politikalarını ve “Arap Baharı” adı verilen süreçte yaşananları değerlendirdi. TKP, ÖDP, Halkevleri ve HDK’nın Kartal örgütleri “Türkiye ve Suriye’de AKP’nin Savaş Politikaları" başlıklı bir panel düzenledi.

Yoğun bir katılımın olduğu panele TKP Merkez Komite üyesi Kurtuluş Kılçer, Birgün Gazetesi yazarı İbrahim Varlı, Sendika.org yazarı Ali Ergin Demirhan ve EMEP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yalçıner katıldı.

“Halkların ayağa kalktığı bir döneme tanık olduk”
Panelde ilk sözü EMEP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Yalçıner aldı. Halkların ayağa kalktığı bir döneme tanık olduklarını belirten Yalçıner, sonuçta eski otokratik iktidarlar yerine bizdeki benzer “demokrasiye gidiyoruz” diyen Sünni İslamcıların iktidara geldiğini söyledi.

Halkların ayağa kalkışını fırsat bilen emperyalistlerin, otokratik rejimlere karşı halkların ayağa kalkmasıyla birlikte kendi egemenliklerini pekiştirmeye çalıştıklarını belirten Yalçıner, ABD’nin Tunus’ta hazırlıksız yakalandığını buna karşın Mısır’da daha hazırlıklı olduğunu, Libya’da ise NATO ile ülkeyi bombalamaya gittiğini söyledi.

“Türkiye, Suriye’deki ‘muhalifleri’ örgütleyen ülke”
Suriye’nin hedefte olduğunu belirten Yalçıner, Suriye’de de sürecin başında halk hareketleri olduğunu daha sonra dışarıdan silahlandırılan “muhalifler” eliyle başka bir operasyona gidildiğini ifade etti. Türkiye’nin bu süreçte batının verdiği görevlerini yerine getirdiğini vurgulayan Yalçıner, sürecin tatile çıkılan kardeş Esad’dan, yine batının talimatıyla katliamcı Esed’e dönüştüğünü dile getirdi. 

20 Ekim 2012 Cumartesi

RedHack tek siz hepiniz!

Devlet kurumlarına yönelik gerçekleştirdiği siber eylemlerle adını duyuran devrimci hacker grubu RedHack'i 'terör örgütü' ilan etmekle yetinmeyen devlet şimdi de Ulusal Siber Güvenlik Kurulu’nu oluşturdu. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanının başkanlığında biraraya gelecek kurulda Dışişleri, İçişleri, Milli Savunma, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlıkları müsteşarlarının yanı sıra, BTK, MİT ve Genelkurmay'dan isimler de yer alacak.
Bakanlar Kurulu kararına göre oluşurulacak yapı 'kamu düzeninin korunması açısından zorunlu hallerde' gerekli tüm tedbirlerin alınmasında tek yetkili haline geliyor. 
Siber Güvenlik Kurulu, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanının başkanlığında Dışişleri, İçişleri, Milli Savunma, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlıkları müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı, Genelkurmay Başkanlığı Muhabere Elektronik ve Bilgi Sistemleri Başkanı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı gibi bakanlık ve kamu kurumlarının üst düzey yöneticilerinden oluşacak. 
MGK'DE KONUŞULDU
Siber güvenlik Cuma günü toplanan Milli Güvenlik Kurulu'nun gündem maddelerinden biriydi. Toplantıda saatler sonra ise Siber Güvenlik Kurulu'na ilişkin ilk adım atıldı. 

“Ulusal Siber Güvenlik Çalışmalarının Yürütülmesi, Yönetilmesi ve Koordinasyonuna İlişkin” Bakanlar Kurulu Kararı Resmi Gazete'de yayımlandı. Karar Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığının 11 Haziran 2012 tarihli yazısı üzerine, Bakanlar Kurulu’nca 11 Haziran 2012 tarihinde alındı. 
 
Karara göre, kamu kurum ve kuruluşlarının Ulusal Siber Güvenliğin sağlanması amacıyla Bakanlık tarafından yayımlanan plan, program, usul, esas ve standartlara uyması gerekecek. 

Ulusal Siber Güvenlik konusunda yapılacak çalışmalar sürecinde, mümkün olan tüm alanlarda milli çözümler geliştirilmesi, yazılım ve donanım alt yapılarında azami ölçüde milli kaynakların kullanılması esas olacak. Ulusal Siber Güvenlik alanında kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılacak çalışmalar için gerekli maddi kaynak planlaması ve kaynak tahsisi öncelikli olarak yapılacak. 

SİBER GÜVENLİK KURULU KİMLERDEN OLUŞACAK
Siber güvenlikle ilgili olarak alınacak önlemleri belirlemek, hazırlanan plan, program, rapor, usul, esas ve standartları onaylamak ve bunların uygulanmasını ve koordinasyonunu sağlamak amacıyla; Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanının başkanlığında Dışişleri, İçişleri, Milli Savunma, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme bakanlıkları müsteşarları, Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarı, Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı, Genelkurmay Başkanlığı Muhabere Elektronik ve Bilgi Sistemleri Başkanı, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Başkanı, Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanı, Telekomünikasyon İletişim Başkanı ile Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanınca belirlenecek bakanlık ve kamu kurumlarının üst düzey yöneticilerinden oluşan Siber Güvenlik Kurulu kuruldu. 
 
BAKANLIĞIN GÖREV VE YETKİLERİ
Karar kapsamında Bakanlığın görevleri şunlar: 
“-Ulusal Siber Güvenliğin sağlanması için politika, strateji ve eylem planlarını hazırlamak,
-Kamu kurum ve kuruluşlarına ait bilgi ve verilerin güvenliği ile mahremiyetinin güvence altına alınmasını sağlamaya yönelik usul ve esasları hazırlamak,
-Ulusal Siber Güvenliğin sağlanmasında kamu kurum ve kuruluşlarında teknik alt yapının oluşturulmasını takip etmek, uygulamaların etkinliğinin doğrulanmasını ve test edilmesini sağlamak,
-Ulusal bilgi teknolojileri ve iletişim alt yapısı ve sistemleri ile veri tabanlarının güvenliğini sağlamaya, kritik alt yapılan belirleyerek bunlara yönelik siber tehdit ve saldırı izleme, müdahale ve önleme sistemlerini oluşturmaya, ilgili merkezleri kurmaya, kurdurmaya, bu sistemlerin denetimi, işletimi ve sürekli güçlendirilmesine yönelik çalışmaları yapmak,
-Ulusal Siber Güvenliğin sağlanmasında her türlü milli çözümlerin ve siber saldırılara müdahale araçlarının geliştirilmesi ve üretilmesini teşvik etmek, kullanımını sağlamak,
-Ulusal Siber Güvenlik açısından kritik kurum ve konumlar için gerekli ve yeterli sayıda uzman personelin temini, eğitimi ve gelişimini planlamak, koordine etmek ve yürütmek,
-Karar çerçevesinde diğer ülkeler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapmak,
-Ulusal Siber Güvenlik konusunda bilinçlendirme, eğitim ve farkındalığı artırma
çalışmaları yürütmek,
-Bilgi güvenliği alanında eğitim, test ve çözüm üretme alanında çalışan gerçek ve tüzel kişilere usul ve esaslarını belirleyerek güvenlik belgesi vermek,
-Siber Güvenlik Kurulunun sekretarya hizmetlerini yürütmek.” 
Bakanlık, belirtilen görevlerini BTK ve diğer kamu kurum ve kuruluşları aracılığı ile yerine getirebilecek. Bakanlık, kamu düzeninin korunması açısından zorunlu hallerde, ilgili makamlar ve Siber Güvenlik Kurulunca yapılacak talep çerçevesinde, ulusal siber güvenlikle ilgili tedbirleri alacak. Kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek ve tüzel kişiler siber güvenliğe dair her türlü eğitim, test ve çözüm üretme hizmetlerini güvenlik belgesi bulunan gerçek ve tüzel kişilerden satın alabilecek. (Anka)

Savaşa karşı birleşik mücadeleye - Aktüel Gündem

Suriye’ye karşı savaş ihtimali diğer yandan, toplumsal muhalefet için farklı bir kanalın da açılmasını sağlamış durumda. “Savaş karşıtlığı”, Batı’daki ilerici toplumsal muhalefet ile Kürt toplumsal muhalefetinin ortak paydası haline geldi. Bu paydada yakınlaşma ve bu payda üzerinden geliştirilecek etkinlikler farklı olanakları da ilerletebilecektir 

AKP planlama hataları yapmaya devam ediyor. Anlaşılan bütün yaz tembellik etmişler. Ne doğru düzgün yasa taslakları hazırlamışlar, ne kendi kadrolarının motivasyonunu sağlamışlar, ne de savaş hazırlıklarını planlamışlar. 

Meclis’in açılmasıyla birlikte bir yandan zaten uzun süredir öteledikleri yasalarla –ki bunların başında Sendikalar Yasası geliyor- uğraşırken diğer yandan da yeni dönemde kendilerine “avantaj” sağlayacak tuzak yasaları –ki bunların başında da Belediyeler Yasası geliyor- geçirmeye çalışmaktalar. Sendikalar Yasası’nın asıl amacı, AKP’nin her icraatında olduğu gibi, sermayenin ihtiyaç duyduğu yasal düzenlemeleri yapmanın yanı sıra kendi iktidarı açısından da ciddi avantajlar sağlamak. Bu yasa ile 30’dan az işçi çalıştıran işyerlerinde sendikal tazminat davası açılamaması, sendika üyeliklerinin doğrudan devlet ve patronların denetim ve müdahalesine açık hale getirilmesi gibi sermaye lehine kritik adımlar atılırken, AKP’nin emek alanındaki yeni truva atı olarak Hak-İş’i en büyük konfederasyon yapmaya çalışacaklar. Operasyonun arkasında Bülent Arınç, önünde medya yüzü olarak Faruk Çelik bulunuyor. “Hakkaniyet ve hukuk” temsilcisi Bülent Arınç, Anadolu Ajansı’nda örgütlü TGS’ye yönelik operasyonunu medyadaki AKP kuşatmasını güçlendirmek için tamamlamak ve özellikle Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarında yandaş sendikasını kurmak için kolları sıvamış. Medya-İş ve Öz Büro-İş sendikalarını örgütleme işini bizzat üzerine almış durumda. Sermayenin ve AKP’nin bu stratejisi karşısında direnme potansiyeli taşıyan DİSK ise süreci teknik tartışmalar ve yetki-baraj tartışmasının ötesine götüren bütünlüklü bir perspektife sahip değil. 

AKP, önümüzdeki yerel seçimlerin kendisi için ne kadar kritik olduğunun “çok” farkında. Çünkü bu seçim, AKP için belediyeleri yönetmeye devam etmesinin yanında, sonraki iki seçimi de (cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri) doğrudan belirleyecek. Yerel seçimde alınacak kötü sonuçlar, hatta AKP’nin inişe geçtiği izlenimini verecek bir sonuç bile Tayyip Erdoğan’ın ve tüm AKP’lilerin gelecek hayallerini tersyüz edebilir. Tam da bu yüzden işi sıkı tutuyorlar ama ne fayda! 

Yerel seçim tarihini beş ay önceye almaya çalıştılar, sözde gerekçe kış koşulları ama gerçek gerekçe kendi belediyelerini ekonomik kriz koşullarında daha fazla yıpratmamak ve olası bir “yol kazası”nda Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını riske atmamak (….). Ama daha yolun başında, evdeki hesap çarşı yolunda bozuldu. Kendi kulvarındaki siyasi rakipleri (HAS Parti, DP ve hatta MHP’yi bile) kuyruğundan yakalamış olan Tayyip Erdoğan, kendi partisi içindeki hoşnutsuzları hesap edemedi ve erken yerel seçim yasası Meclis’te 367 oyu bulamadı. Oysa her şeyi buna göre planlamışlardı ve hatta o kadar emindiler ki Marmaray, Ankara-İstanbul ve Eskişehir-Konya yüksek hızlı tren hatlarının açılış tarihleri bile seçimlerden önceye alınmıştı. Marmaray'ın açılış tarihi 29 Ekim 2013 yerine 30 Eylül 2013'e çekilmişti. Şimdi ise Erdoğan, ''Bu konuyla ilgili bizim bu sürece yönelik atacağımız adım, kendi hafızamızdan bunu süratle silmek olacaktır” diyor. Allahtan (!) Abdullah Gül var, sistemin olmasa da AKP’nin sigortası. Kış koşulları ve gereksiz masraf (kendisi tasarrufu çok sever) gerekçesiyle referanduma izin vermedi de AKP yeni bir plan yapma şansı yakaladı. 

Erken yerel seçim yasası ile aynı dönemde çıkarmayı düşündükleri yeni belediyeler yasası da iki şeyi, yani sermayenin çıkarlarının genişletilmesini ve AKP iktidarının devamının sağlanmasını amaçlıyor. Bu yasa ile mülki sınırlar, mahalli idare sınırına dönüştürülecek, 1053 belediye ile 16 bin 82 köyün tüzel kişiliği kalkacak; 1582 belediye, mahalle veya köye dönüştürülecek. Daha da önemlisi, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adı altında, merkezi yönetim yeni idari ve mali yetkilerle donatılmakta. Yerel yönetimlerin başına atanmış valileri getiriliyor ve son söz Başbakan'a bırakılıyor. Ayrıca “özel bütçeli” yatırım merkezleri kurularak, bunlara merkezi bütçeden pay ayrılacak. Kendi içlerinden ilk patlak da bu konuda verildi, “hesapta olmayan 4 milyar liralık” bu harcamaya Maliye Bakanı Mehmet Şimşek itiraz ediyor. (Anlaşılan yasayı hazırlarken ona sormamışlar.) 

Bu yasa ile ülkenin bütün köy varlığının yarısı ortadan kalkarken, sermayenin ve nüfusun merkezileşmesi doğrultusunda kritik bir adım daha atılacak. İl yönetimleri bölge yönetimlerine dönüştürülürken, görünüşte daha yerel ama paranın ve son sözün Ankara’da olduğu daha merkezi bir düzenleme gerçekleştirilecek. Ve elbette yeni sınırların çizimi AKP’nin belediye sayısını arttırmaya ve yerel yönetimlerdeki gücünü pekiştirmeye yönelik olacak. 

Ancak görüldüğü kadarıyla bu yasa tasarısı da daha çok su kaldırır. AKP gerek iç çelişkileri gerek tekelci sermayeyle tam uzlaşmayan parti tercihleri gerekse de beceriksizlikleri yüzünden bu dönem daha çok çuvallayacak. Benzer bir durum üniversiteler yasasında da yaşanmaya aday. İktidara geldikleri günden beri YÖK’ü sözde kaldıracaklar. Ama haklarını yememek lazım son bir-iki yıldır yeni yasa için epey çalıştılar. Buna rağmen hala kendileri ve sermaye için, ana hatlarında anlaşsalar da (ki bunlar; üniversite eğitiminden para kazanmak ve üniversite yönetimlerini sermayenin ve kendi kadrolarının sözde özerk yönetimine bırakmak) ayrıntılı bir formülasyon geliştiremediler. Üstelik bu konuda onları güçlü bir üniversite muhalefetinin beklediğini de eklemek gerek. 

AKP’nin savaş hazırlıkları ise tam bir fiyasko! Bu Meclis’i bir “savaş meclisi” olarak çalıştırma amacı daha ilk günlerde çıkardıkları iki savaş tezkeresi ile zaten belli olmuştu. Görüldüğü ve görüleceği gibi Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu ikilisi, Suriye ile olan gerilimin yumuşamasına dahi izin vermeyecekler. Suriye uçağını, içinden bir şey çıkmayacağını bilmelerine rağmen zorla indirtmeleri, benzer bir biçimde Ermenistan uçağını da içinde gıda olduğunu bilmelerine rağmen indirtmeleri Suriye’yi sürekli gündemde tutma amaçlı provokasyonlardır. Üstelik yaratacağı sonuçların vahametini bilerek yapmaktadırlar. Suriye uçağının indirilmesi ve geri gönderilmesi sonrasında Suriye televizyonlarında, “kendi vatandaşlarının Türk polisleri tarafından uçak içinde dövüldüğü” söylenirken, aldıkları yaralar gösteriliyordu. 

Ermenistan uçağının indirtilmesi ise AKP tarafından tam bir tiyatroya dönüştürüldü. Ermenistan sözcüsü “uçağın indirilişinin önceden belirlendiğini” söylese de konu medyaya "Şimdi de Ermeni uçağını indirdik" biçiminde yansıtıldı. Hatta Bülent Arınç, “uçağı indirerek bu konuda ne kadar ciddi olduklarının görmüyoruz” diyerek, ‘yalandan kim ölmüş’ atasözünü doğrulattı. 

AKP’nin “kraldan çok kralcı” bu tutumu “kral”ı bile rahatsız etmiş durumda. ABD büyükelçisi Ricciardone, Türkiye için “Esad rejiminin tuzağına düşmedi” deyip “Türkiye-Suriye arasında savaş ihtimali görmediklerini” söyleyerek AKP’ye ayar verme ihtiyacı hissediyor. Türkiye uzmanı, CIA’ci Barkey ise ABD’nin tercihini daha doğrudan ifade etmekte. Ankara’nın Suriye konusunda tek başına hareket etmemesi gerektiği konusundaki “uyarılarından” sonra TSK’nın Suriye’de “tampon bölge” veya“uçuşa yasak bölge” oluşturulması konusunda gücünün yetip yetmeyeceğini tartışıyor. Ve ekliyor; “TSK’nın savaş tecrübesi yok”. Ancak bu açıklamaları, AKP’nin “ABD’ye rağmen Suriye gerilimini sıcak tutuyor” anlamında değerlendirmek doğru olmaz. ABD’nin şu anki tercihi herkesin bildiği gibi başkanlık seçimleri öncesinde kontrolü elinde tutmak, oldubittilerle karşılaşmamak ama Esad ile uzlaşmaz görüntüyü devam ettirmek. Davutoğlu da bunu yapıyor zaten, Suriye’nin “Türkiye ile diyaloga hazırız” açıklamasına karşılık Davutoğlu “bizim için kıymeti yok” kükremesinde. 

Davutoğlu’nun bölge için, bölge halkları için ne kadar “tehlikeli” bir şahsiyet olduğu, her icraatında yeniden kanıtlanır nitelikte. Esad’ı, Suriyelilerin devlet başkanı olarak muhatap almazken, Suriyelilere yine Esad rejimi içinden birini, sırf Sünni olduğu için Şarık Tara’yı devlet başkanı olarak önerebiliyor (atayabiliyor). Bu ne demokrasi aşkı! Bu ne zulüm düşmanlığı! 

Suriye’ye karşı savaş ihtimali diğer yandan, toplumsal muhalefet için farklı bir kanalın da açılmasını sağlamış durumda. “Savaş karşıtlığı”, Batı’daki ilerici toplumsal muhalefet ile Kürt toplumsal muhalefetinin ortak paydası haline geldi. Türk ve Kürt halkının yararına olmayacak bu olası savaş birlikte hareket ederek durdurulabilir. Bu paydada yakınlaşma ve bu payda üzerinden geliştirilecek etkinlikler farklı olanakları da ilerletebilecektir. Kuşkusuz bu farklı olanaklardan ilki, yerel seçimlere ilişkin ortak taleplerin dile getirilmesi, hatta kısmi ortak davranış biçimlerinin geliştirilmesidir. 

Ancak bu süreç kendiliğinden gelişmeyeceği gibi ciddi handikapları da barındırıyor. AKP’nin provokatif icraatları bir yana, bu süreç milliyetçi/ulusalcı eğilimlerin gelişmesine de zemin oluşturmakta. Sadece “AKP’yi sevmeme” üzerinden oluşan birliktelikler, kendi içinde doğrudan sosyalizan tercihler oluşturmamakta, tam tersine ulusalcı eğilimleri büyütmektedir. İstanbul ve Ankara Barolarının seçimlerinde ulusalcıların açık ara kazanması önemli bir veridir. Benzer bir veri, Sözcü ve Aydınlık gibi gazetelerin tiraj artışlarında da görülebilir. Ulusalcı eğilimlerin “kendiliğinden” gelişmesinden daha tehlikeli olan ise, siyasal öznelerin bu eğilimlerin üzerine gitmektense bu eğilimleri içselleştirmeye çalışması ve “ileride oy kaybedeceği” kaygısıyla ön açmasıdır. 

AKP’nin bu yeni dönemi, devrimciler için ideolojik bir saflaşma olanağı yarattığı gibi siyasal sürece çok daha etkin ve birleşik bir kanaldan müdahil olma fırsatı oluşturuyor. 

AKP 10 yıllık süreçte kendi karşı bloğunu tarif etmiş olsa da bu karşı blok içinde tutarlı ve istikrarlı bir sol çizgi güçlü bir biçimde oluşturulamadı. Şimdi ise nesnel şartlar çok daha uygun. Savaşa karşı insani, ideolojik ve örgütlü bir karşı koyuş ancak solcuların yapacağı bir iş. Bu aynı zamanda sadece antiemperyalist olmayı değil, kapitalizme karşı olmayı, gericiliğe karşı olmayı, faşizme karşı olmayı ve halkların kardeşliği için mücadele etmeyi gerektirir. 

Bu ideolojik saflaşmanın pratikte de güçlü bir karşılığı vardır. Savaş tezkeresinin kabul edildiği gün, solun en geniş bileşenini harekete geçirmeyi başaran yaygın refleks eylemler, etkin ve birleşik bir siyasal müdahale kanalının adresinin yine sokak olduğunu hatırlatan anlamlı bir örnek olmuştur.