30 Ağustos 2012 Perşembe

Tutuklu gazetesi 1 Eylül 'Dünya Barış Günü'nde çıkıyor

Tutuklu Gazete'nin 3. sayısı 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde çıkıyor. İlki 24 Temmuz'da Sansüre Direniş 103. yılı adına, ikincisi 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü'nde basılan gazete bu kez ülke ve dünya barışı için çıkacak.

“Barış için bedel ödüyoruz” manşetiyle yayımlanacak olan gazete, Aydınlık, BirGün, Cumhuriyet, Evrensel ve Yurt gazetelerinin ücretsiz eki olarak 1 Eylül Cumartesi günü yurt çapında tüm bayilerde bulunacak.

95 eser sahibinin yazı ve karikatürleriyle hazırlandı
Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısında toplam 87 gazetecinin 85 yazısı yer alıyor. Cezaevindeki 29 gazeteci ile hapisten çıkan 5 gazetecinin yanı sıra dışarıdaki 43 gazeteci ve 10 meslek örgütü temsilcisi de Tutuklu Gazete için yazı yazdı. Ayrıca dışarıdaki 6 karikatürist ile cezaevindeki iki tutuklu da karikatürlerini yayımlanmak üzere Tutuklu Gazete’ye gönderdi. Böylece Tutuklu Gazete, ilk kez 95 eser sahibinin yazı ve karikatürleriyle hazırlandı.

Tutuklu Gazete’de yazıları yer alan dışarıdaki gazetecilerin adları alfabetik olarak şöyle:
Adnan Özyalçıner, Ahmet Abakay, Alper Turgut, Ali Tarık Hatipoğlu, Ateş İlyas Başsoy, Atilla Aşut, Ayça Söylemez, Aydın Engin, Coşkun Musluk,Cüneyt Ayral, Cüneyt Göksu, Doğan Tılıç, Ender İmrek, Ercan İpekçi,Erdem Atay, Erol Önderoğlu, Faik Akçay, Faruk Bildirici, Fatih Polat, Fazıl Duygun, Fırat Bayram, Gözde Bedeloğlu, Güray Öz, Gürkan Haydar Kılıçarslan, Haci Boğatekin, Hasan Coşar, Hasan Gürelliler, Hicri İzgören,Hüseyin Aykol, Hüseyin Haydar, Mehmet Süha Alparslan, Melih Pekdemir, Müyesser Yıldız, Nahit Duru, Nazmi Bilgin, Necati Abay,Necdet Saraç, Nevin Berktaş, Nilgün Cerrahoğlu, Oktay Ekinci, Orhan Birgit, Orhan Erinç, Özcan Yaman, Özge Mumcu, Özgen Acar, Sennur Sezer, Serpil Yıldız, Şanar Yurdatapan, Şükran Soner, Teoman Alili,Turgay Olcayto, Ufuk Beytekin, Uğur Yılmaz, Ümit Alan, Vedat Kurşun, Veli Özdemir, Zafer Diper ve Zeynep Oral.

Cezaevinden yazı gönderen gazetecilerin adları ise şöyle:
Ahmet Birsin, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Bayram Namaz, Bedri Adanır, Deniz Yıldırım, Erdal Süsem, Ertuş Bozkurt, Faysal Tunç, Füsun Erdoğan, Hatice Duman, Hikmet Çiçek, Hüseyin Deniz, İsmail Yıldız,Kenan Karavil, Kenan Kırkaya, Mazlum Özdemir, Mehmet Yeşiltepe,Miktat Algül, Mustafa Balbay, Nuri Yeşil, Sedat Şenoğlu, Sinan Aygül, Soner Yalçın, Şükrü Sak, Tuncay Özkan, Turabi Kişin, Turhan Özlü ve Zuhal Tekiner.

Tutuklu Gazete’de karikatürist Hakan Çelik, Kamil Masaracı, Latif Demirci, Mustafa Bilgin, Nuri Kurtcebe ve Serdar Günbilen’in yapıtları ile cezaevinden Ahmet Bilge ve Cengiz Çelik’in karikatürleri de yer alıyor.

200 binden fazla basılacak ve dağıtılacak olan Tutuklu Gazete’nin üçüncü sayısında yayımlanan yazılardan bazıları şöyle:
Aydın Engin: Başımızın gölgesini önümüze düşürmeden
Barış Terkoğlu: Tutuklu gazeteciler için yıldız falı
Bayram Namaz: “Hapishane kapıları şarkılara açılsın” ya da Sezen Aksu tutuklansın!
Bedri Adanır: Ağıtların kardeşliği
Coşkun Musluk: Türkiye açık cezaevi, Ankara koğuşundan bildiriyorum!
Deniz Yıldırım: Bir savcı, bir gazeteci tanık
Ender İmrek: Tutuklu gazeteci yoktur, tutsak hükümet vardır
Fazıl Duygun: Şükrü Sak, AKP için ‘turnusol kağıdı’dır
Füsun Erdoğan: Dünya Barış Günü’nde iğde kardeşliği!
Haci Boğatekin: Zırlayan eşeği susturmak
Hatice Duman: Umuda koşmak
Hicri İzgören: Karanfil elden ele
Hikmet Çiçek: Ergenekon’un gizli tanıkları
Hüseyin Deniz: Dayanışmayla yenebiliriz
İsmail Yıldız: Özgür katiller ve rögar dostlukları
Mehmet Süha Alparslan: Ben sizin ileri demokrasinizi seveyim!
Mehmet Yeşiltepe: Özgürlük Şiiri
Mustafa Balbay-Barış Pehlivan (söyleşi): Zulmü yaşayanlar barışın mimarı olmalı
Müyesser Yıldız: “Üstünlerin hukuku”ndan “Tanrıların hukuku”na!
Nahit Duru: Tutsak gazete ve gazeteciler
Nevin Berktaş: Barış için birleşme
Özgen Acar: Kanserleşen demokrasi!
Turabi Kişin: Medya ve barış
Nilgün Cerrahoğlu: Benim bir rüyam var
Sedat Şerıoğlu: Başbakan’ın ‘adamı’
Sennur Sezer: Hapishaneye övgü: Yusuf makamı
Soner Yalçın: Aşk şiirleri
Şanar Yurdatapan: N’olacak bu yargın hâli
Şükran Soner: Onlar hapiste, dışarıdakiler beyin hapsinde
Şükrü Sak: Hukuka misal
Tuncay Özkan: Sırat köprüsü
Turhan Özlü: Ergenekon ve Balyoz’dan önce medya
Ümit Alan: Türkiye’nin en özgür gazetesinde yazmak
Vedat Kurşun: Bir cezaevinden diğerine girmek
Zeynep Oral: Savaşa hayır!
Zühal Tekiner: Zaman neyi değiştirdi?

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Diyanet İşleri Başkanlığı’nı istemiyoruz! (İmza kampanyası)

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞINI İSTEMİYORUZ.

HPG'den Antep Valisine yalanlama

HPG Ana Karargâh Komutanlığı, Antep’teki bombalı saldırının gerilla güçlerine mal edilmesine yazılı bir açıklama ile yanıt verdi. “AKP iktidarı bu kirli propaganda ile olaya kılıf uydurmak, yalan ve iftiralarını inandırıcı kılmak istiyor” diyen HPG, Antep Valisi’nin ‘bombacı’ olarak açıkladığı gerillanın da, gerillaya katıldığı günden beri ne Antep’e ne de herhangi bir Kürdistan şehrine adım atmadığını açıkladı.

HPG Ana Karargâh Komutanlığı, Antep’te 20 Ağustos günü düzenlenen ve 9 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan olay ile olayın faili olduğu iddia edilen gerillaya ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

“AKP iktidarının bu olayı gerilla güçlerine yıkma çabasını ibretle izlemekteyiz” denilen açıklamada, adı geçen gerillanın olayla hiçbir ilgisi olmadığı kaydedildi.

HPG Ana Karargâh Komutanlığı tarafından yapılan açıklama şöyle:

“20 Ağustos günü Antep merkezde 9 kişinin yaşamını yitirmesine yol açan patlamayı hareketimiz üzerine yıkma çabalarını ve bu konuda AKP iktidarının insanüstü gayretini ibretle izlemekteyiz.

Olayın yaşanmasından sonraki ilk saat içinde herhangi bir araştırmaya dahi gerek duymadan gerilla güçlerimizi olayla ilişkilendirme gayretlerini boşa çıkarmamız ardından gerçekleri örtbas etmek, olaya kılıf uydurmak, yalan ve iftiralarını inandırıcı kılma amacıyla bir yoldaşımızın fotoğrafını basın önünde teşhir ederek eylemin faili olarak yansıtılmıştır.

Yoldaşımızı ve ailesini hedef haline getiren bu kirli propagandanın gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı gibi adı geçen yoldaşımız kendi gerilla birliğinde normal faaliyetlerine devam etmektedir. Bu yoldaşımızın Antep olayıyla hiçbir ilgisi olmadığı gibi gerillaya katıldığı günden beri ne Antep’e ne de herhangi bir Kürdistan şehrine adımını dahi atmamıştır.”

16 Ağustos 2012 Perşembe

Eylem, söylem, propaganda penceresinden AKP ve Nazizm - K. Murat Yıldız

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşundan bu yana gerek partinin mensupları, gerekse partinin kendisi hakkında çok şey yazıldı ve söylendi. Aşağıdaki satırlarda AKP’nin ve idarecilerinin bambaşka bir pencereden yapılmış analizini bulacaksınız. Evet, yazının başlığından da anlayacağınız üzere iktidarın ve Alman Nasyonal Sosyalist (NAZİ) hareketinin eylem ve söylemleri arasındaki şaşırtıcı benzerliklerin sadece bir kısmını ortaya koyacağım.
Öncellikle gözden kaçırılmaması gereken bir nokta hem AKP’nin hem de Nazi Partisi’nin ülkede yaşanan kriz dönemlerinde ortaya çıkması ve bu durumdan maksimum seviyede yararlanması, hatta bunu istismar etmesi. Benzer durumu bugün istisnasız bir şekilde krize giren tüm Avrupa ülkelerinde görüyoruz. Özellikle yanı başımızda, Yunanistan’da her geçen gün etkisini arttıran ırkçı XrisiAvgi (Altın Şafak) Partisi buna çok güzel bir örnek.
Özellikle son dönemde başta Başbakan olmak üzere AKP iktidarı tarafından dillendirilen veana rahmine kadar uzanan müdahaleci, baskıcı söylemler Hitler dönemi Almanya’sıyla birebir örtüşmekte. Benzer şekilde bayraktarlığını yine Erdoğan’ın yaptığı, kadınlara biçilen “üç çocuk” ve annelik vazifesi Nazi döneminde de sözlü, görsel ve yazılı propaganda araçları tarafından üzerinde titizlikle durulan bir konuydu. Hatta Naziler işi insanları damızlık hayvan gibi kullandıkları ari çocuk üretim çiftlikleri kurmaya kadar götürmüşlerdi. (Lebensborn Projesi)[i]
Nazi Almanya’sında kadının rolü üzerine 1932 – 1945 yılları arasında yayınlanan derginin kapağı ve “üç çocuk”…[ii](1939) (Solda) Bir propaganda posteri: Anne ve Çocuk… (1930’lar) (Sağda)
Buna bağlı olarak aşağıdaki posterde göreceğiniz gibi kadın ve çocukların sağlıkları ile direkt olarak ilgilenme alicenaplığını göstermek sadece saygıdeğer başbakanımıza ait bir durum değil. Hitler de kadın (Mutterschutz) ve çocukların korunması (Kinderschutz) konusuna önem vermiş ancak propaganda dâhisi Dr.Goebbels nedense postere “cenin” koruması ibaresini koymayı akıl edememiş…
Gelelim ülkemizde sık sık tartışma konusu olan malum ‘makarna ve kömür’ konusuna. Yukarıda değindiğim üzere tıpkı AKP gibi Naziler de ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik sıkıntıları kendilerine oy olarak tahvil etmek konusunda büyük bir başarı göstermişti.
Kimse aç kalmamalı! Kimse üşümemeli  (1934)
Hiçbir Alman üşümemeli! Führer size 11,5 milyon metreküp kömür verdi, sizde ona oyunuzu verin! (1936)
Yeme içme konusuna da girmişken Başbakan ve AKP temsilcilerinin zaman zaman toplumun bu alışkanlıklarına yönelik eylem ile söylemlerini hepimiz biliyoruz. “Alkol meyveden elde ediliyor, içki yerine meyve yiyin”[iii]; “Okulda kafayı mı bulacaklar?”[iv] gibi sözler ve yakın zamanda alkol satışı yapılan festivallere yönelik baskı ile uygulamalar akla ilk gelenler.  Vatandaşın yediği içtiği üzerinden siyaset yapmaktatıpkı verdiğim diğer örneklerde olduğu gibi Nazilere yabancı bir durum değildi. Nitekim Dr.Goebbels 1939 yılında VöllkischerBeobachter gazetesinde “Kahve İçicileri/Tüketicileri”[v] başlıklı bir yazı kaleme almış ve kahve alışkanlığından yola çıkarak ülkenin durumundan memnun olmayanlara kendine özgü tarzıyla dokundurmuştu.
Nazizm ve AKP zihniyeti arasındaki diğer bir ortak payda Erdoğan’ın “ucube” tanımlaması ile özetleyebileceğimiz sanata olan bakış açısı. Tek fark Nazilerin beğenmedikleri eserleri“ucube” veya “içine tükürülesi sanat” olarak değil de “Dejenere Sanat” (EntarteteKunst)[vi] olarak tanımlaması.
“Dejenere Sanat” sergi kılavuzu (1937)-(Solda) – “Ucube” Yıkım (2011)-(Sağda)
Başbakan ve ekibinin takdir edilmesi gereken yönlerinden biri ülke gündemini manipüle etmekteki üstün başarısı. Bunun en güzel örneklerinden biri ‘yerli otomobil’ meselesi. Uzun bir süre sanki Türkiye’nin en önemli konusuymuş gibi işlenip propagandası yapılan projeden bugün bahseden yok. İşin ilginç yanı “yerli otomobil” üretimininNazilerce kullanılan propaganda vasıtalarından biri olması.
Nazi ‘Yerli Otomobil’ propaganda posteri (1935)
Biliyorum ‘bu kadar tesadüfe de pes doğrusu’diyorsunuz ama daha o kadar çok ortak nokta var ki bu konuda akademik bir çalışma yapılsa yeridir. Erdoğan’ın diline sakız olan “duble yollar” bunlardan sadece biri.Führer’in yaptığı bu yollar kendisi ile öylesine özdeşleştirilmişti ki bunlara “Adolf Hitler Yolları” deniliyordu.
1930’larda turistlere yönelik hazırlanan bir poster. (solda) – ‘Adolf Hitler Yolları’ adlı kitap (1935)[vii] (sağda)
Öte yandan Nazi eğitim sistemine baktığımız zaman artık yabancısı olmadığımız “Kindar Nesil” yetiştirme projesini görüyoruz. Toplumun her kesimine farklı metotlarla enjekte edilmek istenen ‘kin’ duygusunun eğitim sistemi içerisinde nasıl işlenmesi gerektiği konusunda haftalık Der Stürmer (Saldırıcı) gazetesinde yayınlanan ‘Eğitimde Yahudi Sorunu[viii]’ ve yine Dr. Goebbels’in Alman halkına nefret etmeyi öğrenmeleri gerektiğini anlatan ‘Almanlar Fazla Adil Olmayın!’[ix] başlıklı yazılar bu konuda verebileceğimiz sayısız örnekten sadece iki tanesi.
Kısaca daha önce belirttiğim üzere bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak benim için en çarpıcı örnek Nazi Partisi ve AKP’nin kullandığı sloganın aynı olması. Biri “Sen Almanya’sın” derken diğeri “Sen Türkiye’sin” diye sesleniyor kitlelere.
Abartıyor muyum? Resimler aşağıda. Karar sizin…

Suriye Arap ‘Sol’unu böldü

Geçen Ağustos’ta, Lübnan’ın sol kanatta yer alan milliyetçi gazetesi El-Akbar, 2006 yazında kurulduğundan beri ilk krizini yaşadı. Editör Khaled Saghieh, kurulmasına yardım ettiği gazeteyi Suriye krizini ele alış biçiminden dolayı terk etti. Saghieh’in ayrılış nedeni, gazetesinin Mart 2011 tarihinde başlayan ayaklanmaya yeterli desteği vermediğini düşünmesiydi. El-Akbar, Beşar Esad’ın bölgedeki başlıca müttefiklerinden biri olan Hizbullah’a duyduğu siyasi yakınlığı reddetmemiş ya da Şam hükümetinin Esad rejiminin düşmesini isteyen muhalefetin belli bir kesimiyle diyalog kurmasından yana olduğunu gizlememişti. Gazete, geçen Nisan ayında güvenlik güçleri tarafından tutuklanan Filistin kökenli Suriyeli Marksist entelektüel Salameh Kaileh gibi Suriye muhalefetinin belli üyelerinin sesini duyurmuştu.

ÜÇÜNCÜ YOL
Haziran ayında, Amal Saad-Ghorayeb tarafından yazılan bir makale, gazetenin İngilizce yayınlanan internet sürümünde gazete içindeki anlaşmazlığı kızıştırdı. Lübnanlı yorumcu, Şam rejiminden yana bir tavır alarak “üçüncü yolu” destekleyenleri, yani hem rejimi suçlayan hem de Libya modelinde olduğu gibi Batı’nın askeri müdahale olasılığına karşı uyarıda bulunanları eleştirmişti. Aynı ay, El-Akbar’ın bir başka İngilizce gazetecisi olan Max Blumenthal, “Esad savunucularını” eleştirdiği makalesinde editörlük kadrosundan ayrıldığını duyurdu.

El-Akbar’daki kriz Arap solunu hem ideolojik ve hem de stratejik olarak bölen tartışma açısından iyi bir gösterge. Solun bir bölümü emperyalizme karşı direniş ve İsrail’e karşı mücadele adına Suriye rejiminden yana tavır alıyor. Diğerleri, devrim ve demokratik haklar adına tamamıyla muhalefetten yana bir konumda bulunuyor. Yine solun bir bölümü ise eylemcilerin özgürlük taleplerine mesafeli bir destek verirken, dışarıdan müdahaleyi reddederek bir çeşit ulusal uzlaşmayı savunuyor. Suriye krizi, Arap solunu -Komünist, Marksizm eğilimli, milliyetçi, radikal veya ılımlı- darmadağın etti.

TROÇKİSLER… MAOCULAR…
Esad zümresine açıkça destek verenlerin ve rejimin olduğu gibi sürmesini savunanların sayısı az. Ancak rejimin düşmesini koşulsuz destekleyenler de çoğunlukta değil. Bu kesimin çoğu siyasi yelpazenin solunda, genellikle Troçkist (Lübnan’daki Sosyalist Forum, Mısır’daki Devrimci Sosyalistler) veya Maocu (Fas’taki Demokratik Yol) bir çizgide yer alıyor ve Suriye’deki muhaliflerin belli kesimleriyle bağlantılarını sürdürüyor. Bu partiler, 2011 baharından bu yana, ülkelerindeki Suriye büyükelçiliklerinin ve konsolosluklarının önünde eylemler gerçekleştirirken, diyalogu reddederek rejimin düşmesini savunuyor. Barışçıl eylemden yana olsalar da isyancıların silaha başvurma hakkının olduğuna inanıyor. Arap solunun bu çizgide daha aşırı solda yer alan bölümü, Suriye Ulusal Konseyi’yle arasına mesafe koyuyor; çünkü Katar, Türkiye ve Suudi Arabistan’la ilişkilerinden dolayı konseyin hareketin bağımsızlığına gölge düşürdüğü görüşünde.

Ancak Arap solunun çoğunluğu, Suriye’deki ayaklanmayla arasındaki ölçülü mesafeyi koruyor. Çoğunluk, ayaklanmanın askerileşmesini kınarken, bunun radikal İslamcı gruplara ve dışarıdan ülkeye akın eden savaşçılara çıkar sağladığını düşünüyor. Çatışmanın mezhepsel bir zeminde gerçekleşmesini eleştirirken, önce Alevilerin sonra Hıristiyan azınlığın baskıyla radikalleşen Sünni çoğunluğa karşı tehlikede olduğunu savunarak, yaşananların bitmek bilmeyen bir iç savaşa neden olmasından korkuyor. Bu kesim, aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güç dengelerinden endişe duyuyor. İran ve Suriye’nin Körfez monarşilerine karşı, Rusya ve Çin’in ise ABD’ye karşı bir konumda yer aldığı savaş oyununda, Suriye cephe hattında yer alıyor.

IRAK ÖRNEĞİ
Komünistlerin ve Arap milliyetçilerinin yer aldığı altı partinin koalisyonu, 4 Nisan’da ABD’nin Irak işgalinin dokuzuncu yıldönümünde Amman’da bir araya geldi. Ancak tartışmaların odağında Saddam Hüseyin’in düşürülmesi değil, Suriye’deki kriz vardı. Konuşmacılar Suriye’ye yönelik dışarıdan müdahaleye şiddetle karşı çıkarken 2003’te Irak’a karşı operasyonla Batı güçlerinin Suriye Ulusal Konseyi’ne ve silahlı muhalefete verdiği destek arasında benzerlik kurdu.

Yönetici üyelerinin bir kısmı aşırı sol çizgide yer alan Tunus Genel İşçi Sendikası (UGTT), 17 Mayıs’ta Suriye halkının demokratik taleplerine verdikleri desteği vurgulayan; ancak “sömürgeci ve gerici Arap devletleri” tarafından gerçekleştirilen plana karşı da uyarıda bulunan bir bildiri yayınladı. İki ay önce ise Tunus İşçileri Komünist Partisi (PCOT) ve Arap milliyetçisi gruplar, Tunus’ta konferans gerçekleştiren Suriye Dostları’nı protesto etmek için eylem düzenledi.

LÜBNANLI SOLCULAR
Lübnan Komünist Partisi de özellikle ihtiyatlı bir duruş sergiledi. Gazetesinde, Michel Kilo gibi Suriye Ulusal Konseyi’nde yer almayan Suriyeli muhalif liderlerin makalelerini yayınlamışsa da, geçen yıl boyunca Beyrut’ta Suriye Büyükelçiliği önünde gerçekleşen eylemlerden uzak durdu. Dahası parti, yönetim kadrosu Kadri Cemil’in Halkın İradesi Partisi’ne yakın bir duruş sergilediği için Lübnan’ın aşırı solu tarafından sert eleştirilere maruz kaldı. Cemil, Suriye’nin ‘resmi’ muhalefetine üyeydi ve Haziran ayında Esad onu Riyad Hijab hükümetinin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığına getirmişti.

Arap solunun başka bir bölümü ise, Suriye çatışmasında aşamalı ve reformcu bir yaklaşım benimseyerek çözümün askeri değil siyasi olması gerektiğini vurguluyor. Bu pozisyonu, Haziran ayında Tunus’ta düzenlenen, Arap milliyetçisi ve solcu gruplar ile bazı İslamcıların yer aldığı 200 delegeyi bir araya getiren Milliyetçi Arap Kongresi’nin sonuç bildirisinde görmek mümkün. Bildiride olabildiğince uzlaşmacı bir tavır alındı. Bildiri, bir yandan Suriye halkının hakkı olan “özgürlük ve demokrasi ile taraflar arasında iktidarın barışçıl dönüşümünü” tanırken, aynı zamanda hem rejimi ve hem de silahlı muhalefeti eleştirerek şiddeti kınadı ve taraflara Kofi Annan’ın Mart 2012 planı doğrultusunda diyaloga geçmesi çağrısı yaptı.

DEVRİM MÜMKÜN
Radikal Arap solunun bir bölümü hâlâ devrimin mümkün olduğuna inanırken, daha büyük bir bölüm ise rejimin şiddete dayalı bir biçimde çökmesini istemediği için bu ihtimalden vazgeçti. Çelişki dillendirilmemiş bir soğuk savaşta yatıyor. Esad sonrasında doğacak iktidar boşluğu ve ülkenin ABD ve Körfez devletleriyle uzlaşması çoğunluk için şu anki rejimin devamından daha ürkütücü.

Arap Baharı İslamcıları güçlendirdi ve kökleri Müslüman Kardeşler’de yatan partileri, Fas, Tunus ve Mısır’da iktidara taşıdı. Dolayısıyla solun Arap ülkelerindeki rejim değişikliklerine ilişkin aldığı tavırda İslamcı hegemonyanın da rolü yadsınamaz. Tunus’taki Ennahda hareketi, Mısır ve Ürdün’deki Müslüman Kardeşler Suriye muhalefetinin ateşli destekçileri. Bu nedenle, Suriye konusunda Arap solunun aldığı pozisyon aynı zamanda onun siyasi İslam’la çatışmasını yansıtıyor.

(BirGün- Le Monde Diplomatique’ten çeviren Olgu Kundakçı)

Türkiye: NATO'nun Yeni-Osmanlı öncüsü - Rick Rozoff

İran, Irak ve Suriye’nin sınır komşusu Türkiye NATO’ya ve NATO üzerinden Pentagon’a bu üç ülkeye doğrudan erişim sağlıyor. Batı’nın Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi’ndeki son aşama şu anda uygulamada. Ve bu, 1916 tarihli Anglo-Fransız Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından bölgenin yeniden bölüşümüne dönük bir tasarım. 
 Türkiye halihazırda Suriye’de askeri birlik bulunduruyor ve kendi korumasındaki alanı savunmak için askeri eylemde bulunabileceğini belirtti.

1921’de Osmanlı Türkiye’si ile Fransa arasında imzalanan Ankara Anlaşması’na göre, dönemin Suriye’deki sömürgeci yönetimi Fransa, Türkiye’ye Osmanlı İmparatorluğu kurucusu Osman Bey’in dedesi Süleyman Şah’ın türbesinde askeri birlik bulundurma hakkı tanıdı.

Türkiye türbe çevresindeki arazinin Suriye’ye değil kendisine ait olduğunu savunuyor ve geçen ay bölgeye 15 ek asker gönderdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 5 Ağustos’ta katıldığı bir televizyon programında şunları söyledi: “Bizim orada Süleyman Şah türbesi var. Bizim toprağımız orası. Orada yapılacak bir yanlış harekete bizim sabırlı olmamız mümkün değil. Bu hem bizim topraklarımıza hem de aynı zamanda NATO topraklarına bir saldırı olur. Herkes kendi görevini bilmekte, gereğini yapmaktadır.” Fethe çıkarken Fırat Nehri’nde boğulduğuna inanılan bir Selçuklu Sultanı’nın mezarı, şimdi Suriye’de bir NATO ileri karakolu ilan ediliyor.

Yeni-Osmanlı bir Türkiye’nin Mezopotamya’da 700 yıl önce kazandığı ve bir asır önce yitirdiği etki ve otoriteyi yeniden iddia etmek üzere tanımlandığına, dahası, bunu kendi kendini vaftiz eden küresel NATO’nun Arap dünyasına doğru yayılması kampanyasının bir parçası olarak yaptığına kanıt lazımsa, Türk Başbakanı’nın 27 NATO müttefikinin desteğiyle Suriye’ye askeri müdahalede bulunma tehdidi bunu sağlayacaktır.

Özellikle yukarıda anlatılanların bütünlediği ve desteklediği gibi ABD’nin ve NATO’nun Ankara’ya, Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) karşı Türkiye’de ve Irak’ta yürüttüğü yıpratma savaşında askeri yardım sunma rolleri; geçen hafta Türkiye’nin Suriye sınırının iki kilometre yakınına askeri tatbikat için birlikler, tanklar ve diğer zırhlı araçlar ve füze bataryaları yerleştirmesinden hareketle yakında Suriye’ye de uzanacaktır. Geçen hafta emekli bir Türk yönetici şu anda Kürtlere karşı yürütülmekte olan operasyonu üç yıl önce Tamil Elam Kurtuluş Kaplanları’na (LTTE) karşı Sri Lanka ordusu tarafından yürütülen ve Tamil gerillalarının bütünüyle yok edilmesiyle 25 yıllık savaşa son veren final saldırısına benzetti.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta’nın Nisan’daki Kolombiya ziyareti Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri’ne (FARC) karşı ABD-Kolombiya ortaklığında yürütülen 48 yıllık kontrgerilla savaşının da aynı sonuca ulaşması için tasarlanmıştı. Mevcut uluslararası hukuksuzluk çağında, yalnızca NATO üyesi devletler ve Kolombiya ve İsrail gibi Amerikan işbirlikçilerine diğer uluslara askeri saldırı ve hücumlar düzenleme ve muhaliflerine karşı imha savaşları yürütme izni verilmektedir.

Yukarıda sözü edilen röportajda, Türkiye Başbakanı Erdoğan komşu ülkelerdeki Kürt hedeflerine karşı askeri saldırılar düzenlemeyi sürdürmeye hakları olduğunu savunarak şunları kaydetti: “Bilinmelidir ki bölge Türkiye için bir tehdit kaynağı olarak kaldığı sürece her nerede gerekirse orada operasyonlar düzenlemeye devam edeceğiz.”

İçişleri Bakanı İdris Maim Şahin de geçtiğimiz günlerde silahlı kuvvetlerin, İran ve Irak’a sınırı bulunan Hakkari bölgesinde 130 PKK militanı ve destekçisini öldürdüğünü açıkladı.

Erdoğan, özellikle Suriye içindeki askeri saldırılara ilişkin olarak şunları söyledi: “Suriye içinde aynı modelin uygulanmayacağı ne malum. Sınırda 3 tugay tatbikat yapıyor. Orada gerçekleşebilecek bir yanlış karşısında kayıtsız kalamayız.”

Suriye’nin Halep şehrinde yaşanan savaşa ilişkin olarak da, “Esad rejiminin her geçen gün kendi sonunu hazırladığına inanıyorum” dedi ve İran’ın, Suriye hükümetini onayladığı anlamına gelen desteğini de eleştirdi. İran, Türkiye ile onun NATO’daki ve Körfez’deki müttefikleri tarafından yönlendirilen Suriye karşıtı eylemlerin kaçınılmaz olarak ikinci hedefidir ve ayrıca Irak üzerinden de sıkıştırılacaktır.

Aynı röportajda Türk Başbakanı üçüncü bir hedef daha gösterdi: Irak. Başbakan Nuri El Maliki hükümetini kınadı, gayrimeşru ilan etti ve devrileceğini öne sürdü. PKK meselesinin istismarı gibi İran ve Suriye’yle gerilim ve olası ihtilaf konusu olabilecek durumlar konusunda şunları ekledi:

“Biz aynı değerleri paylaşmamız gereken ülkeler olduğumuz halde böyle bir sıkıntının içinde olmamız sadece teröre, terör örgütüne güç katıyor. Bizi kendi aramızda birbirimize şüpheyle bakmaya itiyor.”

Aynı zamanda İran’ı da eleştirdi: “İran'ın yaklaşım tarzını kabullenmek mümkün değil (Suriye hükümetinin desteklenmesini kastediyor). Bunu biz de kendilerine en üst düzeyde söyledik. Dedik ki, 'Bakın bölgede huzursuzluğun sebebi oluyor bu iş.”

Erdoğan’ın yorumları, Irak hükümetinin Türk Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kürdistan Bölgesel Yönetimi kontrolündeki kuzey Irak’ta yer alan Kerkük ve Erbil’e yönelik ziyaretleri karşısındaki eleştirilerini takip ediyordu. Davutoğlu’nun bu ziyareti Kürt özerk bölgesi lideri Mesud Barzani yönetimi ile imzalanan petrol ve doğalgaz anlaşmalarını güvence altına almak gibi bir hedef de taşıyordu. Erbil bölgesel yönetimin başkenti ancak Irak merkezi hükümeti de Kerkük üzerinde hak iddia ediyor. Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti bir Türk Dışişleri Bakanı tarafından 1937’den bu yana kente gerçekleştirilen ilk ziyaret olma özelliğini taşıyor.

Hürriyet Daily News yazarı Murat Yetkin 7 Ağustos’taki yazısında gelişmeler üzerine şu değerlendirmeyi yaptı: “Çünkü Irak parçalanma riski ile karşı karşıya. Ülkenin kuzeyinde, Türkiye sınırındaki Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) lideri Mesut Barzani, petrol ve gaz gelirinin paylaşımını düzenleyen bir hidrokarbon yasası onaylamayı reddeden Bağdat’taki Başbakan Nuri el Maliki’nin itirazlarına rağmen enerji devleri ile petrol ve gaz anlaşmaları imzalamaya başladı. Enerji devlerinin çıkarları Batı pazarlarına, Rusya ya da İran kontrolünde olmayan ya da bu ikilinin daha az etkili olduğu kanallardan petrol ve gaz akışını sağlamaktan yana; Türkiye de hem Irak Kürtleri hem de Azeri kaynaklarını Batıya taşımada NATO kontrolü altında bir seçenek sunuyor. Yasadışı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) KBY’deki varlığı ve onun silahlı mücadelesi tabii ki bir baş belası ve daha ileri bir işbirliğinin önündeki bir engel…”

Yetkin 26 Temmuz’da da şöyle yazmıştı: “Halihazırda Türkiye’yi Suriye ve Irak’taki enerji zengini bölgeler üzerinde hak iddia etmeye zorlayan politik ve ekonomik aktörler var. Bu Kürt ve muhtemel Arap üyeleri de olan federatif bir Türkiye gibi bir seçeneğe doğru bir rejim değişimi anlamına gelebilir ki, bu da bütün bölgeyi bir savaşlar zincirine itecektir.”

Türkiye’nin kuzey Irak’a ilgisinin gerekçesi ya da potansiyel askeri müdahalesinin bahanesi, ülkedeki etnik akraba Türkmenleri koruma iddiasıdır.

Ne var ki, Irak’ta 2003’te başlayan ABD ve Britanya istilasından bu yana Barzani’nin peşmergelerinin ve Suudi destekli Vahabi aşırılıkçıların saldırılarıyla yok edilen kuzeyin gerçek yerli halkı Asuriler hakkında duyulan kaygı ise en düşük düzeyde kalıyor. Dokuz yıl önce Irak’ta Asuri ve diğer Hıristiyan topluluklardan 1,5 milyon kişi vardı; şu anda bu sayı 500 binin altına düşmüş durumda. Kiliseler tahrip edildi, 2008’de Keldani Katolik Başpiskoposu Mar Paulos Faraj Rahho yaşadığı bu kuzey Irak kentinde kaçırıldı ve katledildi. Diğer dini azınlıklar (Madeistler, Sabiiler ve Yezidiler) aynı kaderi paylaştı. Şiiler mütemadiyen Vahabi ölüm mangalarına hedef oluyor.

Kuzeydeki Barzani hakimiyeti ülke içinde Türklerin köprü başı haline geldi. PKK’yi kendi bölgesinde sınırlayarak ve sempatizanlarını baskı altında tutarak Ankara’ya yardımcı oldu. Barzani yönetimi aynı zamanda Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileri açısından Şii liderlikli Bağdat hükümetini zayıflatmak için güvenilir bir Sünni müttefiktir de. Maliki yönetimi Türk dışişleri bakanının geçen hafta Kürt hakimiyetindeki kuzeye ziyaretini kınayarak, bunu Irak’ın kurumsal ve ulusal egemenliğinin ihlali olarak niteledi. Çünkü Davutoğlu Kerkük’e gitmek için ne ricada bulunmuş ne de izin almıştı.

Irak Dışişleri Bakanlığı Bağdat’taki Türk maslahatgüzarına sert bir mektup iletti ve Türk Dışişleri Bakanı da yanıt olarak Irak elçisine bir protesto notası verdi.

Türkiye’nin Irak ve Suriye’ye yönelik tehditleri ve bunun kaçınılmaz olarak İran’a da uzanması karşısında, 6 Ağustos’ta İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Seyyid Hasan Firuzabadi şu uyarıda bulundu:

“Suriye’de akan kandan, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye sorumludur” 

“Büyük Şeytan’ın (ABD) savaş planlarına yardımcı olmak, Suriye’ye komşu ülkeler için doğru bir temel değildir. Eğer onlar bu temelde hareket ediyorlarsa, o zaman şunu bilmeliler ki, bir sonraki seferde, sıra Türkiye ve diğer ülkelere gelecektir."

Firuzabadi İran’ın “Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın el Kaide terörizmini kışkırtma politikasının kurbanı haline gelmesinden endişelendiğini” ekledi ve “dostlarımızı bu konuda uyarıyoruz” dedi.

Aynı gün İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Hüseyin Emir Abdullahyan şunları kaydetti: “El Kaide Suriye’deki terörizm ve şiddette aktif bir rol oynarken, ABD ve diğer ülkeler neden ülkeye ağır ve yarı-ağır silah sevkiyatına destek çıkmaktadır?”

İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu üyesi Kazım Celali, Suriye’de “teröristleri destekleyen ve silahlandıran Türkiye’nin ve diğerlerinin” 4 Ağustos’ta kaçırılan 48 İranlının güvenliğinden sorumlu olduğunu söyledi.

Ertesi gün Türk basını, Kasım 2003’te İstanbul’da gerçekleşen bombalı saldırılara katılmakla suçlanan ve üst düzey el Kaide yöneticisi olduğu şüphesi ile yargılanan bir sanığa avukatlık yapan Türk avukat Osman Karahan’ın Halep’te hükümet karşıtı güçlerle birlikte çatışırken öldürüldüğünü yazdı. Türk hükümeti 2006’da Karahan’ı el Kaide’ye yardım ve yataklıkla suçlamıştı.

Suriye Halep’te bazı Türk ve Suudi subayları tutukladığını duyurdu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar Suriye sınırına 60 mil uzaklıktaki Türk kenti Adana’da, Suriyeli isyancıların sınır ötesine geçerek düzenleyecekleri saldırılar için silah ve eğitim sağlanan bir üs kurdu.

Türk hükümeti el Kaide ve Suriye’deki hükümet karşıtı isyanın diğer katılımcıları için üs, eğitim ve danışman desteği sunarken bir yandan da Suriye’yi, Irak’ı ve İran’ı “terörist” Kürdistan İşçi Partisi bağlantısı üzerinden tehdit ediyor.

İran, Irak ve Suriye’nin sınır komşusu Türkiye NATO’ya ve NATO üzerinden Pentagon’a bu üç ülkeye doğrudan erişim sağlıyor. Batı’nın Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi’ndeki son aşama şu anda uygulamada. Ve bu, 1916 tarihli Anglo-Fransız Sykes-Picot Anlaşması’nın ardından bölgenin yeniden bölüşümüne dönük bir tasarım.

[globalresearch.ca’daki İngilizce orijinali'nden Sendika.Org tarafından çevrilmiştir.]

9 Ağustos 2012 Perşembe

Suriye’de emperyalizmin gözlüğünden bakanlar: “Kim bu muhbir muhabirler?”

Onlarca gazete Suriye’ye muhabir gönderdi. Böylece Türk basınında iliştirilmiş (atanmış) gazetecilik dönemi başladı. Muhabirlerin görevi Suriye’de yaşananları sözde “muhalif”lerin gözünden aktarmak!

Bu tür görevli gazeteciler için “kafesteki muhabir” tanımını yapmak yanlış olmaz. ABD Irak’ı işgal ederken tam da bu iliştirilmiş gazetecilik modelini uygulamıştı. Böyle gazetecilerin görevi gerçekleri gizlemektir. Kendisini atayanın çıkarına uygun hareket etmektir.

BASINIMIZDA TERÖRİST GAZETECİLİK DÖNEMİ
ÖSO’yu güçlü gösterecek haberler yapmak, onun “haklı”lığını dünyaya duyurmaktır. ÖSO’cular direnişçi emperyalizme karşı vatan savunması yapanlarsa teröristtir. Tıpkı NATO’ya karşı olan komutanların tutuklanması Hizbullah militanlarının, eli katillerin serbest bırakılması gibi…

Bunlar Suriyeli teröristlerle birlikte cepheye sürülen “muh(a)bir”lerdir. Bu nedenle zamanla onların da teröristleşmeleri kaçınılmazdır. Hal böyle olunca da, halkımız orada yaşananları gazetecinin değil, teröristlerin gözüyle izlemektedir. Muhaliflerle birlikte yaşayan, onlarla birlikte operasyonlara katılan muhabirin muhaliflerin aleyhine haber yapmaları beklenemez.

Yukarda yer alan ifadeler size ağır ithamlarmış gibi gelebilir. Amacımız suçu tek başına muhabire yüklemek değil. Şüphesiz gerçek şu ki sistemin hizmetine girmiş kurumların elemanlarını kendi suçlarına ortak ediyor olmasıdır. Ancak komşumuzda çıkan yangının bizim evi de saracağı gerçeği göz önünde duruyorken “tetiği çeken el mi suçlu, yoksa ölüm emrini veren mi” tartışmasına girmeyi doğru bulmuyoruz.

Ortada olan gerçek şu ki, medya Suriye konusunda kamuoyunu yanlış yönlendirmekte ve Suriye’ye emperyalizmin gözlüğünden bakmaktadır.

İddialarımı örneklerle somutlayayım;

TKP'den açıklama: ‘Sopanı da al git’

Türkiye Komünist Partisi, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın 11 Ağustos’ta Türkiye’ye yapacağı ziyarete ilişkin yaptığı açıklamada, Clinton’ı “sopanı da al git” sloganıyla karşılayacağını duyurdu.
TKP Merkez Komitesi, ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın Suriyeli savaş kışkırtıcıları ile görüşmek ve Türkiye Başbakanı'na İsrailli meslektaşının mektubunu iletmek üzere İstanbul'a geleceğini açıklamasının ardından yaptığı açıklamada, Clinton’ın eylemle karşılanacağını duyurdu ve ekledi: "11 Ağustos Cumartesi günü, bu ülkenin emperyalizmin uşaklarından ibaret olmadığını göstereceğiz.”
Türkiye Komünist Partisi Merkez Komitesi’nin yaptığı açıklamanın tam metni şöyle:
“Sopanı al da git
Hillary Clinton'a böyle sesleneceğiz. 11 Ağustos Cumartesi günü, bu ülkenin emperyalizmin uşaklarından ibaret olmadığını göstereceğiz. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın, Suriyeli savaş kışkırtıcıları ile görüşmek ve Türkiye Başbakanı'na İsrailli meslektaşının mektubunu iletmek üzere İstanbul'a geleceği basın kanalıyla duyuruldu.
Obama'nın, “yumuşak konuş ama büyük bir sopa taşı” cümlesine göndermeyle elinde yuvarladığı beyzbol sopasıyla Tayyip Erdoğan'a telefon talimatlarını verdiği fotoğrafların dünya basınında yayınlanmasının üzerinden pek az bir süre geçti.
Şimdi gerici iktidarın sopalı patronları yüzyüze konuşmaya geliyor.
Bizim bunlara sözümüz bellidir: Sopanızı da alın ve gidin.
Onların uşaklarına, yüzsüz ve utanma duygusundan arınmış gerici iktidara sözümüz de bellidir: Emperyalist patronlarınızla birlikte siz de geldiğiniz gibi gideceksiniz.
Türkiye Komünist Partisi, tüm halkımızı, ilerici gençleri, aydınları, emek ve alınteriyle yaşayanları Hillary Clinton ziyaretine karşı ses vermeye, sesimize katılmaya çağırmaktadır.
Not: 11 Ağustos Cumartesi günü Ankara ve İstanbul'da yapacağımız eylemler için duyurular daha sonra yayınlanacaktır.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nde Ötekiler ve FKBC dayanışması


Dersim hep kızıldır, Dersim’in payına düşende hep o dur: yani kırmızı, kızıl bir renktir. Sadece dört dağın arasında değil, AKP’nin yeşil hattının arasında sıkışan küçük bir kırmızıdır. Dersim hep direnmiştir. Dersim AKP’nin milletvekili çıkaramadığı, referandumda “hayır” oranın en yüksek olduğu bu kentte sadece kırmızıyı muhafaza etmek değil, kırmızıyı koyulaştırmıştır. İşte kırmızının rengi olan bu kentte, yoldaşlarımız bu yıl Dersim’de 12. kez düzenlenen Munzur Doğa ve Kültür Festivali’nde Ötekiler ve Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) imzasıyla RedHack’in eylemlerini desteklediklerini göstermek için “Hepimiz RedHack’iz” materyalleriyle festivalde çalışmalarıyla yerini aldı.

Var olsun RedHack!
Var olsun yoldaşlar!
Yaşasın devrimci dayanışma!
Yaşasın sosyalizm ve devrim!

Kahrolsun emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri!
Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC)