30 Kasım 2011 Çarşamba

Seni.... CHE - Nihat Behram

Ünlü Şilili şair Pablo Neruda, anılarında, CHE’yi son kez, bir gece yarısı, Havana’da gördüğünü yazıyor. CHE o günlerde Ekonomi ve Maliye Bakanlığı görevini yürütmektedir. Buluşmalarını şöyle anlatıyor: “CHE çizme ve savaş urbaları giymişti. Kemerinde tabancalar vardı. Giyimi büronun havasına uymuyordu. Pek belirli bir Arjantinli şivesiyle, açık havada, ovalarda ve iki çobanpüskülü çalısı arasında konuşmaların adamıydı. Kısa cümleleri, bir gülümsemeyle sona eriyordu. Bakışları, gözlerim ve banka odasının karanlık penceresi arasında gidip geliyordu. Küba’ya bir Kuzey Amerika saldırısı olasılığını görüşüyorduk... Bolivya dağlarında, en son anına kadar, arka çantasında iki şey taşımış hep. Aritmetik defterini ve benim Büyük Türkü şiir kitabımı... Şimdi, o tarihten dört yıl sonra, şiirlerimin ona ölümde arkadaşlık ettiğini düşündükçe titriyorum.”

Bu satırların yazılışından bir süre sonra ve CHE’nin vuruluşundan altı yıl sonra, Şili’deki faşist darbe günlerinde, bu kez de Neruda yaşamla ölümün kesiştiği noktadan bakıyordu dünyaya. Cortazar’ın değimiyle, “Bakışları CHE’ninki gibi, teslim olmadan ölenleri“ anımsatıyordu.

Kübalı şair Nicolas Guillen, “Kumandan CHE“ şiirini, Guevara’nın vurulduğu haberini aldığında yazmıştı. Ekim 1967’de: “Vuruldun fakat / sönmedi yüreklerimizde yaktığın ışık“

Nicolas Guillen, yankısı yüreğine vuran ışıkta parıldayan sözcüklerini, CHE’nin, yaşamla ölümün kesiştiği noktada, yeryüzüne saçtığı kıvılcımlardan toplamıştı: “Her yerdesin / Kızılderililerin bakırdan rüyalarında / Dalga dalga isyanında karaderilinin / petrol kuyularındaki, tuzlalardaki ömürde / Korkunç çaresizliğinde muz bahçelerinin / Kesimhanelere yetiştirilen sürülerin yayıldığı pampada / Ve şekerde ve tuzda ve kahvede / Öldürüp yok etmek istedilerse de seni / Dökülen kanda yaşıyorsun / Kumandanımızsın / Dostumuz“

Söylediği her şey gerçekti. Aynı gerçeği, Fidel Castro şu sözlerle niteliyordu:“Tarihte bir kişinin, bir ismin, bir örneğin, bu kadar kısa bir zamanda ve böylesine güçlü bir tutkuyla evrensel bir nitelik kazanması son derece enderdir. ya da hiç görülmemiştir.“

Yunanlı şarkıcı, “Kumandan Che Guevera“ diye başlıyordu şarkısına. Meksikalı ressam, direniş simgesi olarak “Che’nin Ölüme Gülümseyişi“ni işliyordu duvara. Fransız düşünür Sartre,“Ben bu adamın, yalnızca bir aydın değil, çağımızın en yetkin insanı olduğu kanısındayım“ diyordu.

Filistinli mücahitten Perulu gerillaya, Kürdistanlı peşmergeden Afrikalı özgürlük savaşçısına dek, Asturias’ın değimiyle, “Yeryüzünde kahramanca özveri ruhunun simgesi“ olmuştu. Varlığını, ölümle yaşamın kesiştiği noktaya dek taşımadaki insani hünerinden geliyordu bu. Öyle ki, ölüm barajında sönmüyor, kıvılcım olarak tekrar yaşama dönüyordu. Üstelik yaşlanmıyordu artık. Lorca’nın, köpüklerle ışığın öpüşlerini ölümsüz kılan ırmakları; Mayakovski’nin, inancın örsünde şekil verdiği öfkesi; Marti’nin, çıkarsız halk sevgisiyle büyüttüğü sevinçleri gibi, hep genç kalacak yaşlanmayacaktı. Çünkü, politikanın ‘ihtiyatlı gelişme taktikleri‘ ne aldırış etmeyen bir şiir gibi, yaşamını halkın yaşamına kıvılcımlarla yazmıştı. İçtenlik, coşku ve cesaretle…

Kuşkusuz ki, diğer erdemlerinin de yanısıra, CHE’nin varlığına şekil veren erdemleri, sadece bir devrimcinin değil, onuruyla yaşamak isteyen, üretmek ve yaratmak isteyen herkesin taşıması kaçınılmaz olan erdemlerdir. Bu duygular yaratan ve üreten insanın bileğitaşlarıdır.

CHE vurulduğunda, Küba Devrim Konseyi, 8 Ekim’i “Kahraman Gerilla Günü“ olarak ilan ediyor ve “Onu ölümsüzleştirmek ve anısını gelecek kuşaklara örnek olarak aktarmak için gerekli olan her şey yapılacaktır“ kararını alıyordu.

Fotoğrafları, direniş simgesi olarak mitinglerde taşınmış, adı baş eğmezliğin simgesi olarak silahlara kazınmış, duygusu halka bağlılığın simgesi olarak şarkılara, şiirlere işlenmiş, anıla geliyor CHE.

Anılmanın başka türleri de var. ‘Dallas şapkası‘ yla, teslim olmanın en iğrenç kılıklarına girip ‘Yankee emperyalizmi’nin önünde halk düşmanlığı dansı yapanları da anıyor insanlık. Anacak. Zorbalığın köpürdüğü günlerde, korku ve çıkar hesaplarıyla karanlık mahzenlere saklananları da. Dönekleri, teslim olanları, başeğenleri, satılanları da. Beş kuruş karşılığında, zorbaya kapıkulu olup, halkına tuzak kuranları da anacak insanlık. Köy korucularını, devlet yardakçılarını, ellerine halkın kanı bulaşmış katilleri de. Devrimciliği, burjuvazinin güdümünde, içi boş gevezeliğin sınırlarına kilitleyenleri de; faşizmin ‘gerilaya ölüm‘ borusunu öttürenleri de anacak, fakat nefretle.

Seni ise CHE, yeryüznün kıvılcımlarından topluyor insanlık. şarkılarla, şiirlerle…

“Yürüyorsun
Yüreğin, silah ve sözün fırtına ve yediveren gülleri…
Yürüyorsun, yarıçıplak göğsünü gere gere
Durmak yok senin sözlüğünde…
Selam sana Guevara.“

29 Kasım 2011 Salı

Seyit Rıza kimdir?

Seyit Rıza ne devletin deyimiyle “isyancı”, “derebeyi”, “toprak ağası”, “şaki” ne de Kürtçülerin deyimiyle “Kürdistan Dersim Generali” idi. O Kırmanciye’nin ruhani önderiydi. Dersim 38′in sembolüydü.

Seyit Rıza ne devletin deyimiyle “isyancı”, “derebeyi”, “toprak ağası”, “şaki” ne de Kürtçülerin deyimiyle “Kürdistan Dersim Generali” idi. O Kırmanciye’nin ruhani önderiydi. Dersim 38′in sembolüydü. Düşmanına boyun eğmedi, dar ağacına giderken ipini kendisi çekti. Düşmanı bile ölümü karşısında utandı. Zalimlerin yalanını yüzlerine çaldı asla teslim olmadı. O Evlad-ı Kerbela idi, masumdu…

28 Kasım 2011 Pazartesi

Taraf gazetesi kapatılsın kampanyası başlatıldı


Giriş bölümünde yer alan yazıda “iktidarın bizlere sunduğu ‘İleri demokrasi”den gelen gücümüzü kullanıp, ‘Taraf kapatılsın’ diyoruz”, diyen Taraf kapatılsın inisiyatifi, Taraf ve şürekâsının iktidar borazanlığı yaptığını ve Türkiye’nin yozlaşmaya başlamasında Taraf gibi, Zaman ve Akit gibi gerici gazetelerin yer aldığından söz ediyor. Tayyip’in emperyalizmin savaş atı olduğundan söz eden “Taraf kapatılsın” kampanyasının öncülerinin siteye girişte yer alan yazısı şöyle: “Ekşisözlük'ün din karşıtı bir site olduğu ve kapatılması gerektiği yönünde bir kampanyanın öncüsü olan Taraf gazetesi yazarı Ekşi Sözlük kapatılması için tepki olarak Twitter’da yazılar yayımladılar. Tepkilerine cevap Twitter’dan Facebook’a uzanan bu kısa çizgide #ek$isözlüğedokunma hareketiyle geldi! Sosyal paylaşım sitelerinde cemaatçi ve liberal kısacası ne olduğu belirsiz Taraf’a tepki gösterenler, “Halkı tahrik eden, kin ve nefret odağı Taraf kapatılsın” şeklinde görüş ve yorumlarda bulundular. Biliyoruz ki bi’şeyi kapatmak, yasak koyma vb. gibi argümanlar bizce de “Darbe”cilikle eş değerdir, fakat gelin görün ki kendi özgürlükleri dışında başkalarının özgürlük alanını düşünmeyenlere ve “İftira at”, adı gazetecilik olsun anlayışına karşı iktidarın bizlere sunduğu “İleri demokrasi”den gelen gücümüzü kullanıp, “Taraf kapatılsın” diyoruz!”

27 Kasım 2011 Pazar

Balık baştan kokuyor...

Hürriyet gazetesinden Ali Dağlar’ın Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ahmet Hakan ve Enis Berberoğlu ile yaptığı röportaj, ana akım medyada seviyenin daha ne kadar düşürülebileceği sorusunu akıllara getiriyor.

Ali Dağlar’ın, Hürriyet Gazetesi için hazırladığı “Pazar röportajı” konusu ve işleniş biçimi ile ana akım medyanın düştüğü seviyeyi göstermesi açısından arşivlik bir nitelik taşıyor. Dağlar 4 isme, röportajının ana eksenini oluşturan “gıcık” başlığı üzerinden sorular sorarken, en gıcık oldukları 10 ismi gerekçeleri ile saymalarını istiyor. Yüz binlerce kişinin okuduğu bir gazetede böyle bir işin yapılmasının açıkça kişilere hakaret anlamına geldiğini ise, her biri yıllardır medya da boy gösteren bu isimlerden hiç biri “aklına getirmiyor” ya da umursamıyor.

Röportajda sorulan ve nasıl bir haber değeri taşıdığı anlaşılmayan sorular sırasıyla şöyle:

1-Sizi gıcık eden insan profilini tanımlar mısınız? Gıcık olduğunuz davranış biçimi nedir?

2- Sizi gıcık eden bir yönünüz var mı? Çevrenizdekilerin gıcık bulduğu bir yönünüz var mı?

3- Gıcıklık tedavisi gereken ya da tedavi edilebilir bir şey midir? Bulaşıcı olabilir mi?

4- Gıcık kaptığınız kişilere karşı ne tür önlemler alıyorsunuz?

5- 4 Yüz ekibinde gıcık olduğunuz biri ya da birileri var mı, varsa kim ve nedenleri?

Haberde ismi geçen gazeteciler soruları kendilerince yanıtlıyorlar. Ancak cevapların değil, yapılan “tuhaf röportajın” haber değerini taşıdığını düşündüğümüz için bunları vermeyi gerekli görmüyoruz.

Bundan sonrası ise röportajı daha da vahim hale getiriyor. Çünkü her bir isim kendi istenildiği üzere kendi “top 10” gıcık listesini hazırlıyor ve yaptığı açıklamalarda ismi geçen insanlara açıkça hakaret edildiği görülüyor. Bu noktada verilen cevapların seviyesini ve olayın vehametini göstermesi açısından okurlarımızdan ve ismi geçen şahıslardan özür dileyerek bazı örnekleri vermek zorunda kalıyoruz;

Ertuğrul Özkök soruya verdiği cevapta kendi “gıcık” listesini yapıyor ve şu ifadeleri kullanıyor: "Sinan Çetin: Eğer onun için ‘gıcıkların anası’ ifadesini kullanamasam, rahatlıkla ‘bütün gıcıkların ve gıcıklıkların babası’ deyimini kullanırım. Serdar Ortaç: Türkiye denen bu tuhaf memleketin, dışarıdan bakınca büyük bölümünü, genci yaşlısı, kadını erkeği demeden gıcık eder. Bedri Baykam: Erdoğan iktidarının en gıcık muhalifi kim diye bir yarışma yapılsa, Fazıl Say’la yarışır ama kıl payı da olsa Bedri Baykam kazanır. Hıncal Uluç: Ah, onsuz her gıcık listesi eksiktir, eksik... İlk 5’e yazmıyorsam, bilin ki, rakip gazeteden olduğu içindir. Aynı meslekten olduğu içindir. Biraz da hasetten, kıskançlıktandır. Yoksa gıcıkların hasıdır; şeref listesine adı altın harflerle yazılacak adamdır."

Ertuğrul Özkök'ün "hakaret ederken öven" listesinin yanında, Ahmet Hakan'ınki de anmaya değer: "Emine Ayna: Onun gıcıklığı BDP’liliğinden kaynaklanmıyor. MHP ya da Ak Parti milletvekili olsa da gıcık olurdu. Mesele şu: Hiçbir duyarlılığı dikkate almıyor. Politik bencil yani... Kamer Genç: Siz bakmayın son zamanlarda Ak Parti iktidarına karşı verdiği şanlı mücadele nedeniyle kazandığı itibara... Aslında hep gayriciddi bir figür olarak algılandı. Böyle algılanmak için elinden geleni yaptı: Hep ağzına geleni söyledi, dobralıkla nezaket arasındaki çizgiyi koruyamadı, bazen skandalların ortasına düştü. Çiller’in partisindeyken karşı tarafa nasıl yükleniyor idiyse, CHP’de de Ak Parti’ye öyle yükleniyor."

Bu kadarı yeter de artar bile. Medyanın "4 atlısı"nın böyle konuştuğu bir toplumda "gıcıklık" müessesesinin bir vakıa haline gelmemesi, balığın baştan kokmaması mümkün mü?
(soL)

26 Kasım 2011 Cumartesi

Demirtaş: AKP Kürt halkını yok etmek istiyor

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, AKP'nin kendilerini Meclis'te istemediğini öne sürerken, "Bizi Anayasa Komisyonu'ndan çekilmeye zorluyorlar. Amaçları; sesimizi, soluğumuzu kesmek. AKP asla ve asla Meclis'te kalmamızı istemiyor. Meclis'te sesimizin duyurulması onları rahatsız ediyor. Ellerinde halen tutuklama listeleri var. O listede belediye başkanları, il genel meclis üyelerinin yanı sıra ilk etapta 5 milletvekilimizin isimleri var. Onların istihbaratı da bize geldi. 6 milletvekilimiz içeride, 5'ini daha tutuklamayı düşünüyorlar" dedi.

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, partisinin Hakkari 2'inci Olağan Kongresi'ndeki yaptığı konuşmasına KCK operasyonunda tutuklanları selamlayarak başladı. Erdoğan'ın politikalarını eleştiren Demirtaş, Türkiye'de siyaset yapmanın zor, Hakkari'de yaşamak, siyaseti yürütmenin de kat kat daha zor olduğunu savundu.

AKP'NİN POLİTİKASI KÜRT HALKINI YOK ETME POLİTİKASIDIR
O nedenle Hakkarililer'in kahramanlıkların en büyüğünü gösterdiğini belirten Demirtaş, şöyle dedi:
"AKP'nin, Başbakan'ın yürüttüğü politika tümüyle bizim sadece siyasal irademizi değil, bütün Kürt halkını yok etme politikasıdır. Bunu akıl hocaları da cemaat önderleri de açık açık söylüyorlar. Yani bir halkın tamamının katliamlardan geçtiği bir süreçten geçiyoruz. Bu yüzden zorlu olacak. Ama geçmiş dönemin iktidarları da, geçmiş dönemlerin Başbakanları da bugünkü Başbakan, bugünkü İçişleri Bakanı kadar saldırgan davrandı, ama her birine bu halk hak ettiği cevabı vermekten geri durmadı. Bu yüzden Hakkari'den Başbakan'a sesleniyorum; Hakkari senin karizmanı, fiyakanı çizdi. Senin siyasal geleceğini de çizecektir. Sen Hakkari'den özür dilemediğin, Hakkari ile barışmadığın müddetçe bu ülkenin tümünün Başbakan'ı olamayacaksın. Bu da sana ders olacak. Hakkari karşında direnecek ve sana gereken dersi verecek."

Ortadoğu'da büyük taşların yerinden oynadığını, Libya'dan İran'a çalkantılı bir siyasal sürecin yaşadığını anlatan Demirtaş, 1'inci Dünya Savaşı'nda da Ortadoğu'da taşların yerinden oynadığını ve büyük uluslararası güçlerin Ortadoğu'nun kaderini belirlemeye çalıştığını söyledi.

Demirtaş, şöyle devam etti: "O dönemde haritalar çizildi, Kürt halkının hak ettiği statüler Kürtler'e verilmedi. O dönemde Kürdistan dörde bölündü ve Kürt halkı dört ayrı ülkede hukuksuz haksız bir uygulamayla yaşamaya mahkum edildi. Şimdi yeniden Ortadoğu dizayn ediliyor ve Kürt halkının kendi statü talebi vardır. İran'da Suriye'de, Güney Kürdistan'da ,Türkiye'de de statü talebi var. Bizler yaşadığımız ülkede, yaşadığımız devletlerde siyasal statü isteyerek yaşamak istiyoruz diyor bu halk. Şimdi ise AKP iktidarı Kürtler halklarını almasın diye Suriye'ye, Güney Kürdistan'a müdahale ediyor. Ve içeride de bütün Kürtler'i tutuklayarak, konuşacak, hakkını arayacak herkesi susturmaya çalışıyor. Öyle şeyler yapıyor ki, Ortadoğu'da taşlar yerine oturduğunda Kürtler önümüzdeki bir yüzyıl daha statüsüz yaşasın. Bütün amacı bu. Kürtler bir kez daha bu tarihi fırsatları kaçırsın diye bütün gücü bize karşı kullanıyor. O nedenle bu tutuklamalar sıradan tutuklamalar değildir. Arkadaşlarımızın suç işlemediğini herkes biliyor. Başbakan da biliyor, medyada biliyor. CHP ve MHP'de destek vererek Kürt halkını bu dönemde sessiz bırakmaya, sokağa çıkamaz hale getirmeye çalışıyorlar. Herkesin dikkatli olması, bu tutuklamalara karşı asla ve asla tek bir milim geri adım atmamak lazım."

"5 MİLLETVEKİLİMİZİ DE TUTUKLAYACAKLAR''
Demirtaş, AKP'nin BDP'yi Meclis'ten atmaya çalıştığını, Anayasa Komisyonu'ndan çekilmeye zorlandıklarını iddia ederken, şöyle konuştu:
"Amaçları; sesimizi, soluğumuzu kesmek. AKP asla ve asla Meclis'te kalmamızı istemiyor. Meclis'te sesimizin duyurulması onları rahatsız ediyor. Çünkü ellerinde halen tutuklama listeleri var .O listede Belediye Başkanları, İl Genel Meclis üyelerinin yanı sıra ilk etapta 5 milletvekilimizin isimleri var. Onların istihbaratı da bize geldi. 6 milletvekilimiz içeride, 5'ini daha tutuklamayı düşünüyorlar. Bütün bu tezgahları yapacak, uygulayacak, hayata geçirecekler. Kendileri bilir. Biz kendilerinden aman dilemeyeceğiz, rica minnet etmeyeceğiz. Polisleri emrindedir, mahkemeler elindedir, medya patronları onların emrindedir. İstediklerini yapabilirler. Hepimizi içeri atabilir. Başbakan'a buradan sesleniyorum; Topumuzu katliamdan, her birimizi tek tek dar ağacından da geçirsen, senin karşında aman dileyen, senden ricada bulunan tek bir BDP'li bulamayacaksın. Bizim direnişimiz çok büyük olacak. Hakkari halkı da, Kürt halkı da savaş istemiyor. Biz savaşa karşıyız, ama senin kölen, teslim olacak, boyun eğecek de değiliz. Senin savaşına karşı elimizdeki bütün gücümüzle, imkanlarımızla direnişi ortaya koyuyoruz ve bu direnişimizi de daha da büyüteceğiz. Tam böyle bir dönemde Başbakan'ın Dersim katliamı ile ilgili özür dilemesi de tesadüf değildir. Böylesi bir dönemde Kürtler'i kullanması, kandırması gibi her türlü yöntemleri deneyen bir Başbakan'dır."

''BAŞBAKAN TÜRKİYE'DE İKİ ŞEHİRDEN NEFRET EDİYOR''
Demirtaş, Erdoğan'ın Türkiye'de iki şehirden nefret ettiğini, bunlardan birinin Tunceli, diğerinin Hakkari olduğunu iddia etti. AKP'nin bu iki ilden milletvekili çıkaramadığını söyleyen Demirtaş, şöyle dedi:
"Şimdi böyle bir Başbakan'ın Dersim'in acısını, Dersim'in travmasını anladığını söylemesi iki yüzlülüktür. Kimse kimseyi kandırmasın. Ama sırf Dersim ili CHP'ye oy verdiği için il başkanları toplantısında üstün körü bir özür dileyip bunu geçmesi bizim açımızdan kabul edilebilir değil. Bizim açımızdan böyle bir özür Dersim katliamının üstünü örter. Dersim katliamı niçin yapılmıştı? Türkleştirmek, Türk ulusunu güçlendirmek için yapılmıştı. Bugün AKP'nin Kürt halkına yönelik anadilde eğitimi kabul edemiyor, Kürt halkının siyasal iradesini kabul etmiyor olması da Türkleştirme'ye dönük bir politikadır. Dolayısıyla AKP'nin bugün yaptığı Dersim katliamından farklı değildir. Dersimde Kürtler fiziki olarak ortadan kaldırılmıştı, bugün ise Kürtler siyasal ve kültürel soykırıma tabi tutuluyor. Bir Başbakan çıkıp ne diyor? 'Kimse benden ana dil istemesin, kimse anadilde eğitim talebiyle gelmesin' diyor. Eğer bir halk anadilde eğitim göremiyorsa o halk Kültürel olarak ortadan kalkıyor demektir. Başbakan samimiyse Dersim katliamı ile ilgili araştırma komisyonu kurar ve parlamento kararıyla Başbakan Meclis kürsüsüne çıkar devlet adına, parlamento adına geçmişte yaşanan Dersim katliamı ile ilgili Alevi halkından, kürt halkından özür diler."

Demirtaş, KCK adı altında yürütülen tutuklamalara karşı Kürt halkına direniş çağrısında da bulunurken, "Sesinizi yükseltmeniz lazım. Sokaklara, alanlara bu tutuklamalara karşı yılmadığınızı, teslim olmadığınızı göstermeniz lazım. Bu yükü sadece Yüksekova ve Hakkari halkının sırtında bırakmamak lazım. Buradan tüm Kürt halkını direnişe davet ediyorum. Tarih bize böyle bir dönemde böyle bir sorumluluk üslenmiştir" dedi.

25 Kasım 2011 Cuma

Odatv davası ve Adliye koridorlarında liberal şaşkınlık - Merdan Yanardağ

Çağlayan’da, mezun olduğum lisenin yerine yapılan ‘İstanbul Adalet Sarayı’ isimli dev ve çirkin adliye binasında 22 Kasım 2011 günü Odatv Davasını izlemeye gittim. Bina adliyeden çok bir AVM’ye (alışveriş merkezine) benziyordu. Hiçbir duruşma salonunun penceresi yok. Salonlar çok küçük ve kamuoyunun ilgi göstereceği davaları yurttaşların izleme imkanları fiziki olarak neredeyse imkansız. Buna karşın, adliye binasındaki kantin ve lokantalar çok büyük ve gün ışığını alacak şekilde konumlandırılmış.

Evrensel hukuk normlarına ve Türkiye Anayasası’na göre davalar aleni, yani bütün yurttaşların izlemesine açıktır. Dolayısıyla mahkeme salonları bu ilke gözetilerek hazırlanır. Gelgelelim, AKP hükümetinin “Avrupa’nın en büyük ve en modern adliye binası” diye övündüğü Çağlayan’daki “Adalet Sarayı”nda bu hukuk ilkesinin hayata geçirilmesi mimari bakımdan mümkün değildi. Üstelik bu fiziki sınırlara bir de kolluk güçlerinin zor kullanarak yaptığı engelleme eşlik ediyordu.

Ortada tam anlamıyla bir hukuk skandalı vardı. Mülkün (devletin) temelini oluşturduğu ileri sürülen adaletin uygulandığı bir adliyenin güvenliği özel bir şirket tarafından sağlanıyordu. Bu şirketin elemanları, davayı izlemeye gelen ve aralarında tutuklu yakınları, gazeteciler, hukukçular, aydınlar ile ÖDP, TKP, SDP gibi sosyalist partilerin genel başkanlarının da bulunduğu grubu engellemek için mahkeme salonunun bulunduğu koridora üç sıra halinde barikat kurmuştu. Gerekçe basitti; salon küçük!

***

Konuyla ilgili olarak yayımlanan haber ve yorumlardan, duruşmada yaşananlar ve hukuksal süreç hakkında genel hatlarıyla bilgi edinildiğini sanıyorum. O nedenle bu yazıda mahkemede yaşananlar ve hukuksal süreç üzerinde fazla durmayacağım. Ancak, Yalçın Küçük’ün duruşma sırasında yaptığı kısa konuşma önemlidir. Küçük, özetle, “Bu dava Nedim Şener ve Ahmet Şık davası değildir. Bu bizi rencide ediyor. Sanıyorum durumdan Nedim ve Ahmet de rahatsız” dedi. Çok haklıdır.

Nedim ve Ahmet’in ne düşündüğünü bilmiyorum ama, ben de böyle bir değerlendirmeden rahatsız olduklarını sanıyorum. Umuyorum. Ancak şurası kesin ki, bu adlandırma medyadaki liberallerin marifetidir. Bugün büyük bir şaşkınlık içinde olup bitenleri izleyen liberal gazeteci ve aydınlar, başından itibaren Şener ve Şık’ın tutuklanmasını bir “kaza” gibi yorumlama eğilimindeler. Bu bir yanlışlıktı onlara göre ve Türkiye’yi demokratikleştiren, dahası vesayet rejimine son veren AKP-Cemaat iktidarı bu hatasından dönecekti. Çünkü bu zihniyete göre, zaman zaman amaçtan bazı sapmalar yaşansa da iktidarın izlediği politika ve yürütülen soruşturmalar (dolayısıyla tutuklamalar ve açılan davalar) esasta doğruydu.

Bu nedenle de Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmasını bir kaza olarak değerlendiriyor ve ısrarla onları diğer sanıklardan ayırıyorlardı. Oysa basit bir mantık yürütme, küçük bir zihni çaba ve insanlık tücrübesinden sınırlı bir yararlanma zahmetine girmiş olsalardı farklı sonuçlara ulaşacaklardı. Olaylara eleştirel bir akıl ve bilimsel kuşkuculukla bakabilselerdi gerçeği görmeleri zor olmayacaktı. Çünkü, eğer bir davada bir kişi hakkında bile hatalı ya da kasıtlı işlem yapılıyorsa herkes hakkında da yapılabilir demektir.

***

Bilindiği gibi, Türkiye’de 2008 yılından itibaren başlatılan ve halen devam eden gerici ve faşizan saldırı dalgası sonucunda tutuklanan gazeteciler Şener ve Şık’tan ibaret değil. Üç-dört yıldır tutuklu olan gazeteciler, yazarlar, akademisyenler var. Sadece Odatv davasında bile yargılananların tamamı ya gazeteci ya da yayıncılık yapıyor. Yalçın Küçük, kamuoyu önünde olan bir akademisyen.

Ancak, büyük bir hayal kırıklığı ve entllektüel bozgun yaşayan liberaller bu durumu görmemekte ısrar ediyor. Neredeyse bütün tezleri ve öngörüleri çöken bu liberal yazıcıların –ki bazıları kendilerini hala solcu sayıyor- sözkonusu tutumu gerçekte bir korkudan kaynaklanıyor. Eğer yanıldıklarını kabul ederlerse bütün kurguları çökecek. Dahası 2007 yılında Cumhuriyet mitinglerine katılan ‘sıradan’ milyonlarca insanın (sanki onlar halk değildi) gördüğü basit bir gerçeği kavrayamamış olmanın yaratacağı eziklik de cabası.

Oysa tam da liberallerin ve yeni muhafazakarların –ki bunların büyük bölümü eski solcudur- bu tutumu yüzünden Nedim Şener ve Ahmet Şık tutukludur. Soyut bir statüko eleştirisi üzerinden somut ve gerici bir sermaye iktidarına destek verdiler. AKP-Cemaat iktidarı bu desteğin kendilerine sağladığı meşruiyete dayanarak bütün anti-demokratik ve gerici hamlelerini zamana yayarak başarıyla sonuçlandırdı. Çünkü yine aynı nedenle toplumsal direniş refleksinin kırıldığını görmüştü. Muhalefet ise polis marifetiyle zaten etkisizleştirilmişti.

Sanırım bu nedenle 22 Kasım 2011 günü Şişli Çağlayan’daki İstanbul Adliye Sarayı’nın koridorlarında bekleyen liberal-sol liberal arkadaşların yüzlerinde acı bir şaşkınlık vardı. AKP-Cemaat iktidarına pek demokratik ve özgürlükçü gerekçelerle verdikleri desteğin gerici ve faşizan bir polis devletiyle sonuçlandığını görmek nasıl şaşkınlığa yol açmasın ki? Bu arkadaşlar birdenbire kimsenin hukuksal bir güvencesinin kalmadığını, özgürlüklerin büyük bir tehdit altında olduğunu, duvarlara “Uyuşturucuya hayır!” diye yazan Dev-Lis üyesi bir liseli gencin bile 7 aydır tutuklu olduğunu fark ettiler. Ürktüler... Günahları büyüktür. Üstelik önemli bir bölümü hala hem kendilerini hem de toplumu kandırmaya devam etmektedir.

***

Odatv Davası hakkında 24 Haziran 2011 tarihinde yazdığım makalenin bir bölümünü (küçük bir iki müdahale yaparak) aşağıya almak istiyorum. Beş ay önce konu hakkında neler yazdığımı hatırlamak ve hatırlatmak için. Fazlasıyla günceldir. Tekrarında yarar görüyorum:

“Yeni muhafazakarlığın ve liberalizmin kirlettiği zihin dünyası içinde devinen insanlar artık parçalı düşünmeye başlar. Örneğin; Ergenekon soruşturmaları kapsamında tutuklanan Nedim Şener ve Ahmet Şık diğer sanıklardan ve soruşturmaya uğrayanlardan ayrılır. Kendilerini solcu / sosyalist sayan ‘demokrat’ gazeteciler şifre skandalına isyan eden liseliler kadar bile Cemaati eleştirme cesareti gösteremez. Sanki ayıptır. Göremezler, dahası korkarlar…

“AKP’nin saldırdıklarına onlar da çok demokratik gerekçelerle saldırırlar. Perihan Mağden gibi zavallılaşan ‘demokratik enkazlar’ polis istihbaratının bülteni gibi çıkan Taraf gazetesindeki köşelerinden Tayyip Erdoğan’dan aldıkları işaretle hemen Nuray Mert’in linç ayinine katılırlar. (…)

“Böylelerini, utangaç ve korkakça da olsa muhalefet çizgisine taşıyan şey “bu kadar da olmaz” şaşkınlığıdır. Gerçekte “bu kadar da olmaz” demek, bugüne kadar olanlar için “olabilir” demektir. Farkına varılmadan, daha doğrusu parçalı düşünmenin bir sonucu olarak Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı tutuklatan irade onaylanır. Şener ve Şık bir komplonun kurbanı ise diğerleri için de böyle bir tertibin düzenlenmiş olabileceği akıllara gelmez. Bu apaçık gerçek görülmez. Bir akıl tutulması yaşanır.

“Oysa Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmaları daha önce evleri basılarak gözaltına alınan, hakları ve hukukları çiğnenen kişilere sahip çıkılmamasının bir bedelidir. Dramatiktir, ama sadece bir sonçtur. Eğer bu gerçek görülmez ve asıl ‘Gladyo’ yerli yerinde dururken Yalçın Küçük, Doğu Perinçek, Soner Yalçın, Mustafa Balbay, Fatih Hilmioğlu gibi kişilerden “darbeci” ve Kontrgerilla mensubu yaratma saçmalığına alet olunursa, gerçek Gladyo’nun aklanmasına paha biçilmez bir katkı sunulmaya devam edilecektir.

“Oysa o Yalçın Küçük, 1987’de henüz kimse bulunduğu yerden kafasını bile çıkaramazken, Ertuğrul Mavioğlu ve arkadaşlarının bir Dev-Sol operasyonunda tutuklanmasını protesto etti. Eylem yaptı. Yargısız infazlara soylu bir aydın olarak karşı koydu. Babıali’nin ortasında çıktı konuştu. O eylemde ben de vardım. Destek verdim. Tanığı Halil Nebiler’dir. Ama Ahmet Şık’ın arkadaşı Ertuğrul Mavioğlu, Yalçın Küçük’ün darbeciliği ve Kontrgerillacılığına inanıyor olacak ki, bu konuda hiç sesini çıkarmıyor.”

Evet… Bir entellektüel sefaletle karşı karşıyayız.

Merdan Yanardağ / soL

24 Kasım 2011 Perşembe

TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı: Sonuç Bildirisi

Ülkenin çeşitli il ve ilçelerinden gelen Ürün Okurları 6-7 Kasım 2011 tarihlerinde İstanbul’da yapılan “TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı”na katıldılar. Ürün Okurları, bileşeni oldukları ve TKP’nin siyaset hayatındaki yasal, demokratik ve meşru yerini almasını hedefleyen Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi'ne sunulacak kapsamlı önerilerini iki gün boyunca çok yoğun biçimde tartıştılar, değerlendirdiler ve karara bağladılar.

Dünyada sosyalizm çağını başlatan 1917 Büyük Ekim Devrimi'nin 94. yıldönümünde tamamlanan Konferans’ta aşağıdaki başlıklarla belirtilen hususlar karar altına alınmıştır.

1. Konferans katılımcıları, Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi’nin TKP’yi yasal olarak kurma amaç, hedef ve kararını bütün güçleriyle destekleyeceklerini oybirliğiyle beyan ettiler.

2. Konferans katılımcıları, Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi içinde tartışılmak ve nihai halini alması için bütün bileşenlere sunulmak üzere bir Program ve Tüzük Taslağı kabul ettiler.

3. Konferans katılımcıları, kurulacak yasal parti hazırlıkları için oluşturulacak 40 kişilik Parti Meclisi (PM) üye önerilerini bütün konferans katılımcılarının kullandığı gizli oyla ve oy çokluğuyla; Danışma Meclisi ve Başkanlık önerilerini ise açık oyla ve oybirliğiyle seçerek belirlediler.

4. Konferans katılımcıları, bugüne kadar farklı alanlarda yürüttükleri faaliyetlerini bundan sonra sadece Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi’nin içinde yürütme niyet ve kararlarını bu bildiriyle birlikte tüm sol ve sosyalist kamuoyuyla paylaşırlar.

5. Katılımcılar, Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi’nin, Partinin yasal kuruluş hazırlıklarını hızlandırması, bugüne dek yurtiçinde ve yurtdışında ulaşılamamış eski partili bütün dost, taraftar ve yoldaşların da hızla sürece dahil edilmesi, hissettikleri siyasi boşluk nedeniyle şimdiye kadar SİP içinde veya diğer partilerde siyaset yapan eski parti dostlarının tekrar TKP çatısı altına davet edilmesi için görevlendirilmesi önerisini oybirliğiyle kabul etmişlerdir.

6. Katılımcılar, Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi’nin, bugüne dek ortak çalışmalara katılmayıp ayrı duran, TKP’nin yasal kuruluşunu hedefleyen ve faaliyetlerini birey, dernek, grup veya kollektif olarak sürdüren herkesi kuruluş çalışmalarına katılmaya davet etmek için görevlendirilmesini önermişlerdir.

7. Katılımcılar, Suphi’den Bilen’e Gelenek Yaşıyor Girişimi’ne, oluşturulacak yasal parti için yeni gelişecek duruma dair hukukçuların, sendikacıların, gazetecilerin, siyasetçilerin, yazarların, akademisyenlerin ve diğer kesimlerin destek için davet edilmesini de önermişlerdir.

Tüm sol ve sosyalist kamuoyuna duyurulur.
Ürün Okurları
TKP Yasal Kuruluş Hazırlık Konferansı

23 Kasım 2011 Çarşamba

Bu yazıyı siz okumayın ona okutun - Ece Temelkuran

Ece Temelkuran, yine çok konuşulacak bir yazı kaleme aldı. Bugünkü köşesinde Türkiye gerçeklerine değinen Temelkuran, "Bu yazıyı siz okumayın ona okutun" başlığıyla yüzde 50'ye gönderme yaptı..

İşte Ece Temelkuran'ın o yazısı...

Bu yazıyı siz okumayın ona okutun
Bu yazıyı siz okumayın. Ona okutun. Ona... Canı sıkılmayana. Ne olup bittiğinden haberi olmayana... "Ama abi adamlar yapıyor be!" diyene okutun. "Abi sen de paranoya yapıyorsun be!" diyene okutun. Siz, "Ne olacak bu işlerin sonu?" derken sizin kederinize, endişenize karşı gülene okutun. "Abi onlar da hükümete karşı gelmeselerdi" diyene okutun. Umursamayana okutun bu yazıyı. Yoksa biz kendi aramızda konuşmuşuz ne yazar! Sorun onlara... 2005'te terör suçu gerekçesiyle tutuklanan insan sayısı 273 iken ne oldu da bu sayı 2010'da 12.897'ye çıktı. Bu ülkede aniden hudayinabit gibi terörist mi yetişmeye başladı? Sorun onlara... Dünyada terör gerekçesiyle tutuklu bulunan insan sayısı toplam 35.117. Türkiye'de aynı gerekçeyle tutuklu olan insan sayısı 12.897! Yani bu memleket dünyadaki toplam "teröristin" üçte birini barındıracak kadar mı çıldırmış? Sorun onlara... Bunda hiç mi bir çapanoğlu olamaz? Eğer bir ülke tutuklu gazeteci sayısında dünya lideri olmuşsa, Rusya ve Çin'i bile geçmişse, sorun bakalım, korku sırasının onlara da gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin oluyorlar?

Gözaltında azami sürat
Sorun onlara... Tutuklu gazetecilerin dünkü duruşması sürerken aynı anda neden onlarca avukatı birden gözaltına aldılar? Tutuklu gazetecilerin davasına giren avukatlar duruşmanın yarısında çıkıp arama yapılan evlere gitmek zorunda kaldılar. Onlar oraya giderken İzmit'te 17 Öğrenci Kolektifi, Halkevi tutuklaması oldu. Aynı esnada İzmir Belediyesi'ne baskın düzenlenip gözaltılar yapıldı. Yani yakalanan adama sahip çıkacak kadar sayıda adam kalmayacak dışarıda. Sorun onlara... Nedir bu öfke? Memleketin yarısını içeri alıp, diğer yarısıyla ne yapacaklar sorun!

Tutuklu gazetecilerin duruşması için dün sabah yola çıkarken, sizin de iyi bildiğiniz bir gazeteci arkadaşıma, "Gelmiyor musun?" diye sordum. Hiç duraklamadan şöyle dedi: "Ben gelmiyorum arkadaş. Korkuyorum." İnsanların endişesini dile getirmek için gittiği yerde fotoğraflanmaktan korktuğu bir ülkede nasıl yaşamayı düşünüyorlar sorun. Herkesin saklandığı, herkesin kaçtığı, yıldırıldığı bir ülkede kiminle konuşacaklarmış, sorun. Nasıl güleceklermiş? Kiminle yiyip içeceklermiş. Hapse atılan meslektaşlarının koltuklarında rahat oturabilecekler miymiş? "Van'da çocuklar soğuktan ölüyor" deyince bile insanların üzerine yüründüğü bir ülkede, sorun bakalım biliyorlar mı, kimi seveceklermiş? Aynaya nasıl bakacaklarmış? Sorun onlara, on yıl sonra çocuklarına, "Ben hapse atılan gazetecilerin yerine oturdum, gazetecilik yaptım" nasıl diyeceklermiş? Radikal Gazetesi'ne sorun. Ahmet Şık, haberleriyle o gazeteyi gazete yaptı. Aksini düşünen varsa, yüzüm burada, gelsin söylesin. Nerede meslektaşları? Radikal isminin üzerine oturanlar neredeydi dün duruşma esnasında! Milliyet'in genel yayın yönetmeni neredeydi? Niye o kadar az insan vardı? Korkuyorlardı. Benim de ödüm kopuyor, doğruya doğru.

Keyfiniz yerinde mi?
Şimdi sorun onlara, biz bu kadar korkmuşken nasıl keyfini çıkaracaklar "güçlü" tarafta olmanın? Ağzını kapatıp, kollarını, ayaklarını bağlayıp dövdüğün adamla övünür müsün? Var mı bu delikanlılıkta? Çağlayan Adliyesi önünden ayrılıyordum dün. Elime bir basın bildirisi tutuşturuldu. Onur Yaser Can. Mimar, ressam, dalgıçmış. 1982 doğumluymuş. ODTÜ mezunuymuş. Esrar satın alınırken yakalanıp gözaltına alınmış, Öyle fena işkence etmişler ki psikolojisi bozulmuş. Tecavüz de etmişler anlaşılan. Sonunda adaletsizliğe dayanamayıp kendini öldürmüş. Öylece yani. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sorun onlara! Bir gün dandik bir sebepten gözaltına düşüp işkence ve tecavüzle kafayı yedirtilip sonra da intihara bırakılmaktan hiç mi korkmuyorlar? Sorun onlara, bu kadar korkuyla yaşanır mı? Bu kadar korku varken hiçbir şey yokmuş gibi yapılır mı? Ben de korkuyorum. Ama hiçbir şey yokmuş gibi yapmak da gücüme gidiyor. Sorun onlara hiç mi güçlerine gitmiyor. Sizin gibi bir insanın hiç yoktan korku uydurduğuna nasıl kendilerini bu kadar iyi inandırabiliyorlar? Sorun onlara.

Dersim ve “yüzleşme” - Alper Birdal

Başbakan Erdoğan “Dersim için devlet adına özür dilenecekse ben özür dilerim, diliyorum” diyor ve iktidar şakşakçısı basında bir “yüzleşme” sözü almış başını gidiyor. Bir yıl önce, Onur Öymen’in sunduğu malzeme üzerinden çalınan mayanın tuttuğunu biliyor, daha rahat hareket ediyorlar bu kez. Nasılsa CHP bu pespayelikle daha fazla malzeme verecek ve Erdoğan ve ekibi İkinci Cumhuriyet’in Alevisini, İkinci Cumhuriyet’in Kürdünü ve İkinci Cumhuriyet’in bilmem nesini yaratana kadar bu yolda devam edecek. “Mazlum” diyecek, zulüm diyecek; özeleştiri, yüzleşme diye anlatıp duracak.

Bana göre AKP takımının Dersim Katliamı’na bakış açısının en iyi özetini, şu “yüzleşme”nin ne anlama geldiğini, Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in son iki günde yaptığı çıkış vermiş oldu. Metiner önce Sabiha Gökçen’in isminin İstanbul’daki havaalanından kaldırılmasını istedi. Gökçen’in Dersim’e yönelik hava saldırısına gönüllü olarak katıldığını ve halkın tepesine bomba yağdırdığı için kahramanlık madalyasıyla ödüllendirildiğini söylüyordu. Ertesi günse, herhalde dayanamadığından, havaalanına Muhsin Yazıcıoğlu veya Turgut Özal isimlerinin verilebileceğini söyledi.

Öyle ya, ölümü de hayatı gibi karanlık olan bu iki şahısla ilgili az kampanya yürütmedi AKP… Ama son haftada Dersim polemiği için birkaç tarihsel belge okuduğu anlaşılan Erdoğan, belki bu sayede Yazıcıoğlu’nun Maraş ve Sivas katliamlarındaki rolünü ya da Abdullah Çatlı ülküdaşına meftunluğunu anımsayarak, belki Özal’ın 12 Eylül cuntasıyla göbek bağının fazlaca aşikar olduğunu akıl ederek, milletvekilini frenledi ve “Mehmetçiğin, sen de bu işlere daha fazla girme. Yeter o kadar” deyiverdi.

Evet, “yeter o kadar”. Gerçekten artık yeter!

Yüzleşeceklermiş… Kim, neyle yüzleşecek?

“CHP’nin sicili” diyor Erdoğan ve takımı her ağızlarını açışlarında… Belki Özal’ın, Yazıcıoğlu’nun sicilinden korktuğundan milletvekilini susturan Erdoğan, Bayar’ı, Menderes’i, bütün bir Demokrat Parti şürekâsını “unutuveriyor”. Onlar nerelerdeydi acaba katliam kararı alınırken?

Böyle bir yüzleşmenin karşısına çıkıp “hangi yüzle” diye sormayan herkes Erdoğan’ın İkinci Cumhuriyet’inin, sermaye egemenliğinin tarihiyle yüzleştiğine ikna olabilir. Ama tarih boyunca halklara karşı işlenen suçların, cinayetlerin ve katliamların sermaye egemenliği adına, patron sınıfının çıkarları için işlendiğine ilişkin apaçık gerçeği yüzlerine çarpmak da bizim sorumluluğumuzdur.

Ne CHP’si! Bir bütün olarak sermaye egemenliğidir sorumlu olan; bütün aktörleriyle…

Alevilere karşı işlenen cinayetler Dersim’de başladı ve Dersim’de mi bitti? AKP takımının “yüzleşme” palavrasına kananlar, Dersim Katliamı’nın “hesabını” Yazıcıoğlu’na sahip çıkarak sorarlar. Kürtlere karşı işlenen cinayetlerin Dersim’le başlayıp Dersim’le bittiğini düşünenler, “KCK operasyonlarını destekliyorum” diyen Erdoğan’ı buyursunlar alkışlasınlar.

AKP’nin Dersim’le yüzleşebileceğini, ama gerçekten yüzleşebileceğini safça düşünen varsa, Başbakan’ın konuşmasında Necip Fazıl üstadının izinden giderek Dersim’de katledilenleri “din mazlumları sınıfına” dahil ettiği cümleleri yeniden okumalıdır. Din adına her türlü karanlık işe bulaşmış bir siyasi geleneğin devamcıları Dersimlileri “din mazlumu” ilan ediyor ve Erdoğan “kendi tarihini sorgulamayanlar başkalarını eleştiremezler” diyor.

Bunu niye yapıyorlar, esas olarak bu soru üzerinde düşünmek gerek. Yeni rejimin, İkinci Cumhuriyet’in artık ne denli muktedir olduğunu göstermek için mi? Belki. Yönsüz CHP muhalefetini kum torbasına çevirebileceklerinin farkına vardıkları için mi? Olabilir.

Ama başka bir işareti Zaman yazarı Hüseyin Gülerce verdi bugün: “Ergenekon davası Alevi camiasını sarstı. Ama Alevi kurumları, kendilerine yakışacak duruşu sergileyemediler. Kirli yapının mazlum ve mağdurlarıydılar ama seslerini yükseltemediler: ‘Soruşturma derinleştirilmeli, aydınlatılmalı, nereye kadar gidiyorsa oraya kadar gidilmeli, Maraş ve Sivas dosyası yeniden açılmalı’ diyemediler...

Mesele, CHP, Kılıçdaroğlu, parti içi çekişmeler değil. Mesele derinlerde. Bu ülkede artık kimse, yüz yıllık yüzleşmeden kaçamaz. Dersim hakikati, eski Türkiye'yi noktalıyor. Dersim, vesayetin çivisini çıkarmıştır. Dağılan parçaları, artık kimse bir araya getiremez. Yıkılan payandaları kimse ayağa kaldıramaz...”

Böyle söylüyor.

O halde esas mevzu seçimden sonra Alevi toplumunun gardını ne kadar düşürdüğünü sınamak. Bir kez daha…

O halde “yüzleşme” diyerek kopardıkları gürültünün arkasında “din mazlumu”na indirgedikleri Alevilerin İkinci Cumhuriyet tarafından kapsanması çabası var.

“İkinci Cumhuriyet’in Alevisi olmayacağız” diyen Alevi emekçilerin ise böyle bir yüzleşmeye değil, sermaye egemenliğinden hesap sormaya ihtiyacı var.

Dersim katliamındaki AKP - Eren Aksoyoğlu

Hüseyin Aygün, Dersim üzerine yıllardır araştırma yapan biri olarak Zaman gazetesine 1937 Dersimi’ne dair açıklamalarda bulununca böylesine büyük bir fırtına kopacağını düşünmemiştir herhalde. Öyle ki, bu fırtına hem CHP’de bir parti içi devrime hem de Türkiye’de üstü örtülen dosyaların yeniden açılmasına sebep oldu. Ancak Dersim katliamının araştırılması ve suçluların ortaya çıkarılması istekliliği bir kenarda beklerken; önce bugün yaşanan fırtınanın nedenlerine dikkatlice bakmak gerekiyor. Sanki medya-siyaset ilişkisi, artık üstünü örtemedikleri bir olayın suçunu sınıf arkadaşına atıyor.

1937 tarihi ‘anlı-şanlı’ Türk tarihinin ‘mihenk’ taşlarından biridir şüphesiz(!) Dönemin iktidarı ve tek erki CHP, o dönemden bugüne tek suçludur. Hatta o suç bugüne taşınırken, malum barkodu üstünde, bir paket gibi taşınır ve bugünkü genel başkan ‘Dersimli Kemal’ de suçlu ilan edilebilir. Taraf gazetesi ve türevleri , kendisine biçilen don dar gelmiş olacak ki, rahat hareket edip doğruları yazmak yerine; güçlü olan tarafa oynamayı tercih eder. ‘Özgürlükçüler’ iyi bilir, Dersim gibi hassas konularda bilimsel verilerden çok, vicdanların yönetilmesi meselesine ‘focuslanan’ süreçten kazançla çıkacaktır. Ayrıca Dersim’de gerçeği görmek için analiz yapma cüretinde bulunanlar olursa, CHP’li 13 ulusalcı vekilin yanına ‘faşist’ puluyla damgalanıp gönderilecektir. Ulusalcı olmakla AKP’li olmak arasındaki ince çizgi hacıyatmaz misalidir. Özgürlükçüler sizi istedikleri kenara yatırıverir.

Bugün burjuva siyaseti haritasının sağında ve solundaki bütün partilerin CHP çıkışlı olduğu bir gerçeklik. Zira Kürtler, milliyetçiler, muhafazakarlar ve liberaller bu partiden çıkarak ve farklı pratiklerle bulunarak bugüne geldiler. Türkiye’nin özellikle sağ tandanslı partilerinin siyaset yapma tarzından ideolojik tutumuna kadar (pragmatist yönelimler gerçekliği değiştirmemiştir) dar alandaki çeşitliliği dönüp dolaşıp sistemi kuran parti CHP’nin yönelimleriyle benzerlik göstermişti. Celal Bayar ve Adnan Menderes’in ülkeyi yönetme tarzları da CHP’ninkinden farklı değildi.

Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç, CHP’deki tartışmaların ardından rakip partiye yeni taktikler vermiş ve bununla yetinmeyip, bir abi fedakarlığında, ‘bu güzide partimizin’ kendi tarihiyle hesaplaşmasını istemişti. Bir barkod olarak CHP, o hesaplaşmayı kendi içinde yapmayı bünyesine yedirebilir mi, bilinmez. Ancak, görünmez bir gerçektir ki, o hesaplaşmanın parçalarından biri de AKP’dir. Ve Marx’ın, bu gerçekliğe itiraz edecek AKP’lilere de söyleyecek güzel bir sözü vardır: Görünen, gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı.

Yandaş medya fırsat bu fırsat, her gün manşetinden yarayı kaşıyadursun, biz Marx’ın yolundan gitmeye çalışalım; Atatürk katliamdan bizzat haberdar olduğu halde Celal Bayar’ın hiçbir şeyden haberi yoktu demek. Ya da geçtiğimiz yıllarda ülkemiz billboardlarının ‘Demokrasi Yıldızları’ndan Adnan Menderes durumun farkında değildi zaten. Katliamı yapanlar, o gün meclisi bilgilendirmemişlerdi. O aralar henüz CHP’li olan AKP’nin öncülü Demokrat Partili milletvekilleri ellerini katliamdan yana kaldırmamışlardı. Bunların hiçbiri olmadı ya da bugünün ‘demokratlık’ ölçütü buydu, öyle mi?

AKP pragmatizmi gerçekliği tanımlamaz, bunun yerine algıyla oynamayı sever. Her fırsatta Demokratlık Parti’nin devamı olduğunu belirterek CHP’nin bagajından kirli çamaşır çıkarıp kendini ‘milletin’ yanına atan AKP’nin demokratlığı sadece bir algı bulutundan ibarettir. Gerçeklik ise yalnızca tarihin uğranılmayan tozlu raflarında saklıdır. Kimi Dersim’de kimi Madımak’tadır.

Bugün, satılan her mal veya hizmetin barkodunun taşındığı bir dünyada yaşıyoruz. CHP’nin de barkodları arasında Dersim var. Ama AKP’nin barkodları arasında ne Dersim var, ne Madımak. Ayrıca AKP; bir yandan CHP’nin sosyal demokrat bir parti olması için yanıp tutuşurken diğer yandan muhafazakar demokrat bir parti olmaya devam ediyor. Malum, muhafazakar demokrasi; iki kelime bir çelişki.
Eren Aksoyoğlu
twitter.com/erenaksoyoglu

Erdoğan'ın Dersim özrüne sevinmeden önce hatırlanması gereken gerçekler!

Erdoğan'ın Dersim Katliamı nedeniyle devlet adına özür dilemesinin samimiyetine inanarak, "Bu da bir adım" deyip sevinmeden önce hatırlanması gereken tarihsel gerçekler var.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dersim katliamıyla ilgili bir açıklama yaparak, "devlet adına özür dilemek gerekiyorsa özür dilerim" dedi. Başbakan Erdoğan, partisinin il başkanlarının katıldığı toplantıda yaptığı konuşmada, toplantı öncesinde belirtildiği gibi Dersim ile ilgili bazı belgeleri okudu. "1926 yılında mülkiye müfettişi Hamdi Bey tarafından hazırlanan Dersim raporu", dönemin "Jandarma Umum Komutanlığı'ndan Başvekâlet Yüksek Makamlığı'na" gönderildiğini belirttiği bir belge ve 1938'de İsmet İnönü imzalı, 11 bin 683 kişinin sürüldüğünü anlatan bir karardan bölümler okuyan Erdoğan, devlet adına özür dilediğini söyledi.

Erdoğan'ın özrüne sevinen çıkar mı bilinmez, fakat özre sevinmek gerekip gerekmediğine karar vermek için, bazı tarihsel gerçekleri hatırlamakta fayda var:

AKP geleneği bu katliama ortak!
Erdoğan, konuşmasında katliamın sorumlusu olarak CHP'yi gösterdi, Kılıçdaroğlu'nu da özür dilemeye davet etti. Oysa AKP'nin sürekli "bizim geleneğimiz" olarak sahiplendiği Demokrat Parti'nin kurucusu Celal Bayar, Dersim katliamı yıllarında başvekillik görevindeydi ve olan bitende en üst düzey sorumluluk sahibi idi. Keza AKP'lilerin "demokrasi kahramanı" ilan ettikleri Adnan Menderes de 1931 yılından itibaren CHP milletvekili idi. Yani Erdoğan'ın özür dilediği bir katliam varsa ortada, bunda kendi gelenekleri de birinci dereceden pay sahibi idi ve ne o dönem, ne de sonrasında bu gelenek, Dersim konusunda bir özür dilemek bir yana, yöre halkına karşı hep husumet besledi.

Özür diliyorsun da, belgeselini niye yasaklıyorsun?
AKP'nin özrünün siyasi bir hesabın ürünü olduğunun bir diğer işaret, "Dersim 38" belgeselinin başına gelenler. Bu hükümetin Kültür Bakanlığı, Çayan Demirel'in yönettiği Dersim 38 belgeselini yasaklamıştı. Yasağa karşı dava açılınca Bakanlık bu yasağın arkasında durmuş, mahkemeye yasağı şiddetle savunan bir mektup göndermişti. Belgeselin Dersim'deki gösterimini de polis basmıştı.

AKP'liler Sivas katliamını yapanların avukatı
Erdoğan'ın Dersim katliamı özrünü düşünürken, bir başka katliam, Sivas katliamı da akla geliyor. Sivas katliamını başından itibaren AKP'nin geleneği örgütledi, destekledi. Son senelerde de anmalar yasaklandı, katliam sorumluları saklandı, cezalandırılmadı. Ama AKP'nin katliamla somut bağını ortaya koyan, katliamın sanıklarının avukatlarını listesi. O liste şöyle:
Av. Şevket Kazan - Eski RP Milletvekili ve eski Adalet Bakanı;
Av. Celal Mümtaz Akıncı - AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi
Av. Hayati Yazıcı - AKP’nin Devlet Bakanı
Av. Haydar Kemal Kurt - AKP Isparta Milletvekili
Av. Zeyid Aslan - AKP Tokat Milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın eski avukatı
Av. Hüsnü Tuna - AKP Konya Milletvekili
Av. Burhanettin Çoban - Afyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı
Av. Faik Işık - Başbakan Erdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı
Av. İbrahim Hakkı Aşkar - 22. Dönem AKP Afyon Milletvekili
Av. M. Ali Bulut - AKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi
Av. Bülent Tüfekçi - AKP Malatya İl Başkanı
Av. Halil Ürün - RP kayıp trilyon sanığı, AKP Afyon Belediye Bşk. adayı
Av. Mevlüt Uysal - AKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı
Av. Nevzat Er - Eski AKP Eminönü Belediye Başkanı
Av. Suat Altınsoy - AKP Konya İl Başkanı Yardımcısı
Av. Tayfun Karali - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü
Av. Ferruh Aslan - İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü
Av. İbrahim Kök - AKP Elazığ Milletvekili Aday Adayı
Av. Ali Aşlık - Eski AKP İzmir İl Başkanı
Av. Bedrettin İskender - AKP Ümraniye Belediye Başkan adayı
Av. Ekrem Bedir - Sakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi
Av. Eyüb Karagülle - Eski Saadet Partisi İlçe Başkanı
Av. Faruk Gökkuş - AKP Kâğıthane Belediye Başkanlığı Aday Adayı
Av. Hasan Hüseyin Pulan - AKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi
Av. Hurşit Bıyık - AKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı
Av. Reşat Yazak - Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi
Madımak Müzesi'nin başına gelenler!
AKP'nin devletin geçmişindeki örgütlü suçlara dair "özür" politikasını anlamak için, Sivas Katliamı'na odaklanmakta fayda var. Katliamın ardından Aleviler'in ve ilericilerin talebi yıllardır Madımak Oteli'nin müze yapılması yönündeydi. AKP yıllar sonra bunu gerçekleştirdi, ama ufak "düzenlemelerle"... Müze değil, "Madımak Bilim ve Kültür Müzesi" adı konuldu. İçeride katliamda ölenlerin isimlerinin olduğu kısımda ise, katliamı yaparken ölen iki saldırganın ismi de plakete yerleştirildi! Bunu protesto etmek isteyen 2 Temmuz'da eylem yapan göstericilere ise polis saldırdı.

En iyisi Türkiye'yi kapatalım - Ümit Alan

Bir dönemin Fransa Devlet Başkanı De Gaulle’un o meşhur sözünü herhalde çoğu kişi duymuştur, ama tekrarlamakta sakınca görmüyorum. De Gaulle, görüşleri kendisiyle tamamen zıt olan ve kendisi hakkında ağır eleştirilerde bulunan düşünür Jean Paul Sartre’ın kulağının çekilmesi önerildiğinde “Sartre’a dokunamam. Çünkü, Sartre Fransa’nın ta kendisidir” diyerek konuyu kapatır. De Gaulle’un siyasi fikirlerini asla paylaşmayanların bile altına imza atabildiği bu söz, bugün benzer pek çok olayda hatırlanıyor. Daha önce gazeteci diye andığım insanlara saygımdan dolayı gazeteci demeye pek dilim varmıyor ama Taraf gazetesinden Mehmet Baransu ve birkaç arkadaşının Twitter üzerinden başlattığı “Ekşi Sözlük Kapatılsın” kampanyası yine bu sözü hatırlattı. Kısaca hatırlatmak gerekirse, Baransu ve arkadaşları Allah’A ve dine hakaret edildiği gerekçesiyle Ekşi Sözlük kapatılsın diye ortalığı birbirine kattılar. Güncel rakamlarla 35 bin yazarı olan yaklaşık 40 bin kişinin yazar olmak için gerekli yükümlülükleri yerine getirip sıra beklediği bir siteyi yani. Neyse ki, onlara karşı kampanya açanlar da vardı. İfade özgürlüğü sınırları içine girer mi, girmez mi tartışmasını bir kenara bırakıyorum ama birkaç kişinin yazdıklarını baz alarak, “bir siteyi kapatalım” demek cahillik midir yoksa kötü niyet mi onu tartışmak istiyorum bu haftaki Köşe Vuruşu’nda.

Otoyolları kapatalım
Ekşi Sözlük internetin dünyadaki gelişiminde kullanıcının da işe katıldığı Web 2.0 döneminin belki de dünyadaki en özgün örneklerinden biri. 1999 yılında kurulan Ekşi Sözlük, kullanıcıya kendini ifade etmek için fırsat sundu. Yazım formatı ve hukuki kıstaslar haricinde hiçbir sınır da koymadı. Burayı bir otoyol olarak düşünürsek Türkçe kullanma ehliyeti olan ve bazı trafik kurallarına uyan her görüşten insanın trafiğe çıkması demekti bu. Bu dönemden itibaren binlerce insan Ekşi Sözlük’e aktı. Ekşi Sözlük’ün onlarca hatta belki yüzlerce benzeri oluştu, kimisi tutundu, kimisi yok oldu gitti. Türkiye’de henüz internet hukuku bile yokken kurulduğu için türlü güçlüklerle mücadele etti. Ekşi Sözlük’ün bugün internetteki işlevi bir otoyoldan farksız. O yola pek çok insan çıkıyor. Kaza yapanlar, kaza yapıp kaçanlar oluyor. Böyle durumlarda çoğu kez mahkemeler devreye giriyor, kimi araçlar trafikten men ediliyor, kimileri haklı bulunup yola devam ediyor. Bugün Baransu ve şürekasının kampanyası “bizim araçlarla ve içindekilerle derdimiz yok, biz otoyolu kapatmak istiyoruz” demekten başka bir şey değil.

Twıtter’ı niye kapatmıyoruz?
Baransu ve şürekasının kampanyasının bir başka çelişkili tarafı da şu ki, bu kampanyayı açtıkları mikroblog sitesi Twitter’ın şekil ve isim haricinde Ekşi Sözlük’ten hiçbir farkı yok. Twitter’da pekâlâ bugün bir hesap açıp istediğinizi yazabilirsiniz, bu yazdıklarınız yüzünden davaların muhatabı da olabilirsiniz. Kaldı ki, yazılıyor da çok fazlası. Ama Baransu ve arkadaşları bunun farkında bile değil. Düzenledikleri kampanyanın Nasreddin Hoca’nın bindiği dalı kesmesinden zerre farkı yok. Bugün Ekşi Sözlük’ü kapattın, yarın Twitter’da dine yönelik hakaretler çıktı onun da Türkiye ayağını kapattın, sonra Facebook öyle gider bu...

Ya kara cehalet, ya kötü niyet!
Şurası açık ki, Ekşi Sözlük bir medya kuruluşu değil. Eğer Ekşi Sözlük’ün kurucusu, 35 bin yazarı aynı anda işe alıp, bir o kadarını kenarda bekletip, bütün yazdıklarını aynı anda kontrol edebilecek ve istediğini yazdırabilecek bir manipülasyon aracı yaratmış olsaydı zaten çoktan Türkiye’nin en güçlü adamı olmuştu. Öyle bir durumda Facebook ve Twitter kurucularını hayal edemiyorum bile. İşte böylesi bir araçta yazılan, katılmadığı bir iki görüş için “Ekşi Sözlük’ü kapatalım” diye kampanya açan zihniyet, ya kara cahil olmalı ya da kötü niyetli. Peki niyet ne, kişisel bir hesaplaşma mı, 22 Kasım ile birlikte yürürlüğe giren internete filtre uygulaması öncesi spin doctor tedavisi (kasıtlı yapılmış gündem değiştirme hamlesi) mi, internette özgürlük tartışmalarını din üzerinden istismar etmek mi? Hepsi olabilir. İhtimallerin içerisinde en zayıfı olarak “cehalet”i görüyorum. Burada cehaletten öte bir kötülük kokusu var. Yalnız kötü niyetli bir hesaplaşmanın hamlesi olsa da içindeki zekâ eksikliğinden ötürü fazla ayyuka çıktı bu kez. Gazetecilikte defalarca çuvallayan Mehmet Baransu’nun zihniyet yapısının ne kadar problemli olduğunu göstermek açısından da iyi oldu bence. Birazcık aklı başında olup kendisini hâlâ ciddiye alanlar kaldıysa, onlar da bir kendine gelmiştir herhalde.

Ekşi Sözlük Türkiye’dir!
Ekşi Sözlük’e gelince, Ekşi Sözlük’te elbette sevmediğimiz, katılmadığımız yorumlar olacaktır, hatta kimi zaman nefret suçları, hedef göstermeler de yaşanacaktır. Nasıl ki sokağımızda işlenen bir cinayetten sadece cinayeti işleyen sorumluysa, onlardan da sözlük değil yazan kişi sorumludur. De Gaulle’un lafına dönecek olursak, evet Ekşi Sözlük Türkiye’dir. Çünkü içinde her türden görüş vardır. Üstelik benzerlerine emsal olarak onlara da yol açmıştır. Oldu olacak çoğunluktan farklı düşünenler var diye Türkiye’yi de kapatalım. Çoğunluktan farklı düşünenleri iyice temizleyip yeniden açarız. Asıl niyet bu mu yani?
Ümit Alan, BirGün

22 Kasım 2011 Salı

Şaklaban.. - Orhan Aydın

“Bitti bu iş, buraya kadarmış, ülkenin neresine gidersen git seyirci yok.”

Son günlerde, turneye çıkan gruplardaki oyuncu arkadaşlardan ve tiyatro organizatörlerinden duyduğum bu yakınma, meslek alanımızın ne denli daraltıldığının net ifadesi olsa gerek.

İstanbul’da kapalı gişe oynayan oyunlar bile, Anadolu’da seyirci bulmakta zorlanıyor!

Bunun elbette birçok nedeni var.

AKP dönemi ile başlayan süreç, halkın tiyatroya olan ilgisini öteletti. Kent kültürleri yok edilerek, çalışan yığınlar yoksullaştırılarak ve örgütlü davranış gösteren yapıların üzerlerinde baskılar kurularak oluşturulan bu durum, sanatın düşman ilan edilmesiyle doruğa ulaştırıldı.

Ancak, Anadolu’da sanatsal duyarlılığın yitip-gitmesinin, yerinin gericiliğin ve ırkçılığın hamasi söylemleri-uygulamalarıyla dolduruluyor olmasının sorumluluğunu, yalnız başına sistemi eline geçiren kara akla bağlamak, sağlıklı bir saptama olmasa gerek.

Tiyatroyu eğer sıradan bir ‘güldürme-eğlendirme-hoş vakit geçirtme’ olarak ele alır ve de bu anlamsızlıkları güçlendirecek ‘sulu-zırtlak’ oyunlarla seyircinin karşısına çıkarsanız, tiyatro seyircisini salonlardan kendiliğinden ötelemiş olmaz mısınız?

Ülke yoksullukla kıvranırken, hukuksuzlukla didişirken, açlık sınırında onurunu korumaya çabalarken; ‘vur-patlasın-çal oynasın’ işlerle akıl zenginleştirici bir etki yaratmak mümkün müdür?

Anlayacağınız alanın kendini sorgulaması gereken ‘vahim bir durum’ oluşmuş durumdadır.

Bugün tiyatromuz, kendi gerçekliği ile halkının gerçekliği örtüşmeyen ‘işler’ üretmekte ve gerçek anlamıyla hiç bir ‘görevi’ olmayan oyunlarla insanları buluşturmaya çalışmaktadır.

Baskı dönemlerinde ortaya çıkan korkunun, ecele hiç bir faydası olmadığını birlikte gördük oysa.

Hem 12 Mart, hem 12 Eylül darbelerinde hepimiz inim inim inletilirken, sisteme eklenmeyi düşünmeden, tiyatronun değiştirici-yenileştirici-devrimci gücüne sarıldık ve birlikte başımızı kaldırdık.

Elbette o dönemlerde de ‘çürük yumurtalar’ vardı.

Ama sistemin kucağında, doğruya-gerçeğe yüz çevirip gününü gün edenlerden, bugüne kalmış tek bir sözcük yoktur!

Ne gece yarısı baskınları-yasaklamalar-tutuklamalar-sansürler, ne açıktan yapılan provokasyonlar ne de yardakçılık, gerçekçiliğin üstünü örtmeyi başaramadı.

İnsanlığın yaşadığı sorunları sahnelerine taşıyıp, tartıştıran-akıl açan-bu arada da güldürüp eğlendiren ama doğruyu anlatmaktan hiç bir zaman uzak durmayan tiyatrolara bu halk hep sahip çıktı.

Böylelikle gericilik ve ırkçılık dalgasının püskürtülmesine katkı sunuldu. Baskı, birlikte yenildi. Korku duvarları birlikte parçalandı. Demokratik talepler birlikte dillendirildi.

Sanatçılar, hak ihlallerinin olduğu her yerde halkıyla yan yana gelmeyi başarabildi. Adlarının önüne ‘sanatçı’ unvanı da bunun için konuldu.

Bu gün yaşadıklarımızdan kurtuluşun reçetelerini yazacak değiliz elbette ama akıl, eğer insan aklıysa, buradan çıkışın yine birlikte bir davranış göstermekten geçtiğini saptamak gerekir.

Doğrudur. İşimiz daha da zordur.

Tüm yaşam alanlarımız kuşatılmış, halk örgütsüzleştirilmiş, toplumsal duyarlılıklar tırpanlanmış, birlikte yaşama ve üretme kültürlerinin üstünden geçilmiş ve tiyatromuz yalnızlaştırılmıştır.

Ama buradan çıkışın da yolu vardır.

Tiyatromuz, önce kendi yüreğinin sesine kulak vererek, bu kara örtüyü üstünden atabilir.

Bunun tek yolu vardır o da, ülkeye sahip çıkmak duyarlığını yeniden kuşanmaktır.

Bu ülkenin biriktirdiği kültürel ve sanatsal zenginlik hiç küçümsenmemeli ve iyiye-güzele-doğruya yürüyüş sahnelerimizi tekrar kuşatmalıdır.

Tersi davranışın bizleri getirdiği durum ortadadır.

Eğer gün 24 saat canı yakılan bir halkın yanında değilsen, ürettiklerin onun daha da yalnızlaşmasına neden olacak ‘eften-püften’ içerikler taşıyorsa; sen de sıradanlaşıp, gününü gün eden bir duruma iteleniyorsan, oradan sanat-sanatçı çıkmaz.

Oradan çıksa çıksa şaklabanlar çıkar.

Bir ülkenin bunca şaklabana ise, hiç ama hiç gereksinmesi yoktur.

Kamuoyunun dikkatine!

YETMEDİ Mİ?
Önce 1400 kişililik listelerden söz edip; sonra da dalga dalga yükseltilerek, “sürek avı”nı andıran tutuklamaların keyfiliği; tipik Türk(iye) hukuk(suzluğ)udur!

Bu pratikte, tamı tamına eski Yunan’da Thrasymakhos’un, “adaletin gücü elinde bulunduranların icadı olduğu”; “iktidardakilerin yasaları kendi çıkarlarına göre koydukları”nı ve bu keyfiliğe boyun eğmelerini bekledikleri saptamasını (Platon, Devlet, 359a-c.) doğrular ki; bizde de olan budur!

Savunmaya saldırıp, avukatları bile içeri alanlar; KCK harekâtları şahsında coğrafyamızda artık hukuk yoktur; yaşatılanlar hukukun sonudur, nihayetidir!

Bunu dosta da, düşmana da bir kez daha ilan ederek; hukukun, eğer hukuk olacaksa, insan haklarına dayalı olması gerektiğinin altını çiziyoruz...

Eğer hukuk doğrudan bir şiddet aygıtına dönüştürülmüşse; bir balyoz işlevinden malûlse; adalet etiğinin alt başlığı değilse; hukuktan değil devlet teröründen söz edilmesi gerekir.

Artık sınıfsal gerçeğini perdeleyen, “biçimsel iddiaları”nı bile çiğneyen, kural/sınır tanımayan fütursuzlukla karşı karşıyayız… Mevcut hukuk(suzluk)ta “beyyine külfeti”, yani ispat yükü iddia edene ait değildir artık…

Goethe’nin, “Saldırganca aptallık kadar kötü bir şey yoktur,” sözünü anımsatan adaletten yoksun AKP zorbalığı suçsuz insanlara, hem suçlu hem de “güçlü” pervasızlığın yalanlarıyla saldırırken; önce devrimcileri, yurtseverleri içeri aldılar…

Sonra da Ragıp Zarakolu kardeşimiz gibi aydınlar(ımız)ı…

Şimdi de Ayşe Batumlu gibi (karnı burnunda hamile) avukatlar(ımız)ı…

Savunmanın da saldırı altında olduğu vaziyet-i umumiyeyi despotizmin çılgınlık hâli olarak nitelemekte hiçbir sakınca ve abartı yoktur… Bundan sonrası, insan olmanın onur ve ahlâkını yitirmeden nefes alanların; yani AKP zulmünden yana olmayanların; yani farklı olanların zincirlenmesidir…

Ötekiler, farklılar sıra size geliyor…

Sesinizi yükseltin; itirazımıza omuz verin; sesimize ses; gücümüze güç katın!

“Bölücülükle… terörle mücadele”, diyerek, coğrafyamızda askıya alınan özgürlükler, insan haklarıdır!

Ayaklar altında çiğnen hepimizin onuru ve geleceğidir.

Farklılık, farklı olma, itiraz etme özgürlük ve demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Kimse bizden, keyfi devlet terörünün dayatma ve hikâyelerine boyun eğmemizi beklemesin, istemesin, ummasın!

İfade özgürlüğünün, farklılığın, itirazın “kolunu kanadı” kırarak, “ileri demokrasi”lerinin terörist egemenliğini kurabileceklerini zannedenler müthiş bir yanılgı içindedirler…

AKP terörü, “özel yetkili mahkemeleri”yle hayatı ölü olarak ele geçiremeyecektir…

Coğrafyamızda demokrasi, özgürlük, adaleti, kardeşlik mücadelesi hiç bitmedi, bitmeyecek de.

Terörle Mücadele Kanun(suzluğu)u terörü, coğrafyamızın aydınlık geleceğini karartamayacaktır…

Hammurabi Yasaları’ndan bile geri olan, Roma Hukuku yerine Hopa Hukuk(suzluğu)unu ikame eden uygulamalar devlet şiddetin ta kendisidir!

Eğer “adalet”, diye bir şey varsa ve hâlâ ondan söz ediyorsanız; göz altıları durdurun!

Yoksa tüm meşruiyeti yitirmiş despotluğunuzun gereğini yerine getirip, bizi de içeri alın!

Size itiraz etmek bizim yurttaş sorumluluğumuzun vazgeçilemezidir!

Onun için buradayız ve haykırıyoruz: BUGUNKÜ HAREKÂTINIZ İLE GÖZALTINA ALDIĞINIZ KARDEŞLERİMİZE HANGİ “SUÇU” İSNAT EDİYORSANIZ; BİZ DE AYNI SUÇU ONURLA SAHİPLENİYORUZ…

ÇÜNKÜ BİZ, ONLARIN YOLDAŞLARIYIZ!
BUNDAN DA ONUR DUYUYORUZ!
BİZ BURADAYIZ! TESLİM OLMAYACAĞIZ! DİZ ÇÖKMEYECEĞİZ!


ANKARA DÜŞÜNCEYE ÖZGÜRLÜK GİRİŞİMİ
Ankara, 22 Kasım 2011

21 Kasım 2011 Pazartesi

Peki, Taraf kapatılsın kampanyası ne zaman başlıyor?

Ekşisözlük'ün din karşıtı bir site olduğu ve kapatılması gerektiği yönünde bir kampanyanın öncüsü olan Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu’ya tepki olarak Twitter’da “Ekşisözlüğüme dokunma” hareketi başlatıldı. Sosyal paylaşım sitelerinde Baransu’ya tepki gösterenler, “Halkı tahrik eden, kin ve nefret odağı Taraf kapatılsın” şeklinde görüş ve yorumlarda bulunuyorlar.

Baransu, Ekşisözlük’e karşı savaşını geçtiğimiz günlerde Ekşisözlük yazarlarından Ahmet M.S.'ye “dini değerleri alenen aşağılama” iddiasıyla 1.5 yıla kadar hapis talebiyle dava açılmasıyla başlattı. M.S "din saçmalığı" başlıklı 'entry'sinde kendi fikirlerini dile getirdiğini savundu. Ancak Twitter'da daha sonuçlanmamış bu dava örnek gösterilerek bir kampanya başlatıldı.

Taraf gazetesi yazarı Mehmet Baransu da bu kampanyanın öncülerinden oldu. Baransu ve destekçileri Ekşisözlük'ün din karşıtı bir site olduğunu ve kapatılması gerektiğini iddia ettiler ve Twitter üzerinden bir kampanya başlattı. Baransu’ya ilk destek Önder Aytaç’tan geldi.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Erdoğan İnönü'nün rekorunu kırabilir mi? - Metin Çulhaoğlu

Time dergisi çıkacak sayısının kapağına Tayyip Erdoğan’ı koymuş…

Hiç küçümsenmemeli, önemlidir.

Derginin daha önce kapağında yer verdiği Papa suikastçısı Mehmet Ali Ağca ile halter şampiyonu Naim Süleymanoğlu’nu bir yana bırakırsak, Erdoğan son 88 yıl içinde Time dergisinin kapağına çıkan Türkiyeli beşinci siyasal lider olmaktadır. Daha önce Mustafa Kemal (1923 ve 1927’de olmak üzere iki kere), İsmet İnonü (1941), Şükrü Saraçoğlu (1943) ve Adnan Menderes (1958) bu dergiye kapak olmuşlardı.

Time kapakları bir yanıyla 88 yıllık Cumhuriyetin önemli dönemeçlerini de yansıtmış olmaktadır. Dergi bunu tam tamına bilerek ve ölçerek yapmamış olsa bile, kapak fotoğrafı tercihlerinin “kuruluş-oturma-çözülme-yeniden yapılanma” kronolojisini yansıttığını söylemek mümkündür.

Birinci fotoğraf, 1920’li yılların “iki isyankar sokak çocuğundan” birinin (diğeri Sovyetler Birliği) kurtuluş-kuruluş çabalarıyla özdeşleşmiş kişidir. İkinci ve üçüncü fotoğrafların gerekçesi, kuşkusuz Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı’nın en kritik uğraklarındaki “savaş dışı” tutumuyla ilgilidir; ama gene de “oturan” veya bir bakıma kendi Termidorunu yaşayan bir devrimi nereye taşıyacakları henüz belirsiz kişilerin suretini vermektedir. Erdoğan’dan önceki son kapak ise, Termidorun kendi mantıki sonuçlarına taşınarak siyasetin anti-komünizm-gericilik-NATO’culuk mecrasına sokulduğu bir dönemin liderine aittir. Kurulan ve oturan Cumhuriyet, bundan kısa bir süre sonra çözülmenin sinyallerini 1958’de Time kapağı olan lider döneminde vermeye başlamıştır.

Saraçoğlu’nu bir yana bırakırsak, Time’a kapak olan dört lider 88 yıllık Cumhuriyet’in toplam 63 yılına Cumhurbaşkanı ve Hükümet Başkanı olarak damga vurmuştur. Menderes (10 yıl) ve Erdoğan (yaklaşık 9 yıl) yalnızca Hükümet Başkanlığı, Mustafa Kemal de yalnızca Cumhurbaşkanlığı (15 yıl) yapmışken, rekor 12 yıl Cumhurbaşkanlığı ve 17 yıl Başbakanlık olmak üzere toplam 29 yılla İnönü’ye aittir.

Böylece son kapak fotoğrafına, Erdoğan’a gelmiş oluyoruz.

Derginin kapağında Erdoğan’ın fotoğrafı üzerinde “Erdoğan’s Way” ibaresi yer almaktadır. “Erdoğan’ın Yolu” da denebilir, “Erdoğan’ın Tarzı” da. Bu ise, bir zamanların ünlü “Sinatra doktrinini” çağrıştırıyor. Rivayete göre SSCB’nin çözülüş süreci sırasında bir Sovyet yetkili ülkesinin nereye gittiğini merak eden ABD’li muhataplarına Sinatra’nın ünlü “I did it my way” şarkısından hareketle “biz bu işi kendi yolumuzdan yapacağız” demiş.

“Sinatra doktrini” denilen şey de böyle ortaya çıkmış…

“Erdoğan’s Way” denildiğine göre, Erdoğan “kendi yoluyla” İsmet İnönü’nün rekorunu kırabilir mi?

Biraz güç gibi görünüyor. Çünkü rekoru egale edebilmesi için 20 yıl daha Devletin (ve/veya) Hükümetin en üst kademesinde görev yapması gerekiyor. Başarırsa, İnönü’nün rekorunu egale ettiğinde 77 yaşında olacak. Ancak, bu bir sorun değil, rekorun sahibi İnönü en son Başbakanlığı sırasında 81 yaşındaydı…

Şimdi, Türkiye’de düzen siyasetinin AKP ve Erdoğan karşısında alternatif üretme gücüne, kabiliyetine ve potansiyeline bakacak olursak, Erdoğan’ın, kendisi isterse, İnönü’nün rekorunu kırmasının önünde hiçbir engel olmadığını söylemek gerekir. Erdoğan’ın, Sinatra doktrinine getireceği “kafama göre takıldım” çeşitlemesiyle bunu başaracağından kuşku duymanın bir nedeni yok.

Anayasaymış, mevzuatmış, görev sürelerinin sınırlanmaymış, hiç önemi yoktur; hepsinin bir yolu bulunur.

Şimdi, asıl soru şu: Erdoğan Time dergisine ikinci kez kapak olarak bir de Mustafa Kemal’in rekorunu egale eder mi dersiniz?

Düzen siyasetinde bir ışık görünmediğine göre, bu sorunun yanıtı için arşivleri karıştırıp devrimle alaşağı edilen liderlerin fotoğraflarının Time dergisinin kapağında yer alıp almadığını araştırmak gerekiyor…

18 Kasım 2011 Cuma

Suçumuza ortak olun! - FKBC

22 yıllık şarkı Cemo’nun, “Terör suçu işlemeye teşvik ettiği” ileri sürülerek Grup Yorum üyeleri “Örgüt üyesi” olmakla suçlandı. Suçlamalar arasında, “Kırmızı fular takmak” ve “Tutuklu yakınlarına yardım etmek” de var. Aşağıda DivShare’den Cemo’yu dinleyerek, suçumuza ortak olabilirsiniz.

17 Kasım 2011 Perşembe

Esin Afşar'a

Devrimci, aydın geleneğimizin bayrağına: Esin Afşar'a...

14 Kasım 2011 Pazartesi

SOSYALİST, DEVRİMCİ, ANTİ-FAŞİST! - FKBC!'

Basın Suriye'ye karşı 'azdı'!

soL'un haberi: Suriye'de halkın Türkiye temsilcilikleri önünde yaptığı gösteriler, Türkiye medyasının savaş kışkırtıcılığı yapmasına vesile oldu. Atılan gazete başlıklarında kullanılan ifadeler, insanı utandıracak cinsten...

Suriye'de Türk temsilcilikleri önünde yapılan öfkeli eylemler, Türkiye basınının Suriye'ye yönelik kışkırtıcı yayınlarında patlama yaşanmasına neden oldu.

Dün Suriye'de halk sokaklardaydı. Eylemlerin hedefinde, ülkenin üyeliğini askıya alan Arap Birliği vardı. Şam, Halep, Humus, Tartus, Hasaka, Deraa gibi kentlerin meydanlarında toplanan Suriyeliler, "dış müdahaleye karşı ulusal birlik" sloganlarını ön plana çıkardılar.

Daha küçük gruplarda eylemciler ise, öfkelerini Arap Birliği'nin yanı sıra Suriye'ye karşı yürütülen uluslararası kampanyada başı çeken Türkiye, Fransa, Katar ve Suudi Arabistan temsilcilikleri önünde de sergilediler. Türkiye’nin Şam Büyükelçiliği, Halep Başkonsolosluğu ve Lazkiye Fahri Konsolosluğu’nun önünde gösteriler yapıldı. Özellikle Halep Başkonsolosluğu önündeki eylemde gerilim tırmandı, eylemciler binaya yönelince kolluk kuvvetleri göz yaşartıcı gazlarla müdahale ederek grubu dağıttı.

Göstericilerin Türkiye'ye yönelik tepkisini anlamak çok mümkün. Türkiye, komşusu Suriye'yle sınırında bu ülkede silahlı eylemler düzenleyen bir gruba askeri kamp sağlamış durumda. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun uzun bir görüşme yaptığı ve Müslüman Kardeşler'in başını çektiği muhaliflere de Türkiye'de büro açma yetkisi verilecek. Dolayısıyla Suriye halkı, ülkenin başına tıpkı Libya'da yaşananlar gibi bir çorap örüleceğini görüyor ve buna alet olanlara tepki gösteriyor.

Bu eylemlerin ardından bugün sabah medyada görülen tablo ise, medyamızın savaş kışkırtıcılığının ne boyutlarda olduğunu gözler önüne serdi. Türkiye'nin Suriye'ye karşı yaptıklarını bir türlü gündeme getirmeyen basın, bu sabah ana sayfalarında şöyle başlıklar attı:

BUGÜN: Esed çıldırdı
GÜNEŞ: Kaşınma Esad!
HABERTÜRK: Atatürk'ü indirip bayrağı yaktılar
RADİKAL: Kırmızı alarm
SABAH: Beşar Esad bardağı taşırdı
STAR: Güvenliği sağlayın yoksa gerekeni yaparız
TARAF: Esad çıldırdı Türkler çekildi
YENİ AKİT: Esad'ın adamları azdı
VATAN: Bayrağa saldırı cezasız kalmaz
YENİ ŞAFAK: Nankör Esad

Türkiye'nin açıkça diğer ülkede "terör eylemleri" yapan bir grup askere ev sahipliği yapmasını sorgulamayan gazeteler, Suriye'de düzenlenen eylemleri neredeyse savaş sebebi sayarak, ağır hakaretlerde bulundu. Gazetelerdeki haberlerde, savaş kışkırtıcılığının vazgeçilmez motifi olarak "ulusal değerlere saldırı" hissi yaratılarak duygusal unsur da eksik edilmedi, bu uğurda yaşananlar abartıldı. Göstericilerin, temsilcilik binalarının tepesine çıkarak Türk bayrağını indirip yaktıkları bile iddia edildi.

Oysa Türkiye, resmi ağızdan temsilciliklerdeki bayrakların yakılmadığını, göstericilerin kendi yanlarında getirdikleri bayrağı yaktıklarını açıklamıştı. Dışişleri Bakanı Özel Müşaviri Gürcan Balık, Twitter hesabında konuyla ilgili şöyle demişti: "Sayın Ömer Çelik'i, dün gece Şam ve Halep'teki durum ve bayrağımızla ilgili olarak, ben bilgilendirdim. Sayın Çelik, kendisine gelen bilgilerin doğru olup olmadığını bana sordu ve ben de Halep ve Şam'daki yetkililerimizle görüştükten sonra aldığım bilgiyi kendisine ilettim. Linki verilen görüntüler Halep Başkonsolosluğumuzun önündeki gösteridir. Başkonsolosumuzla tekrar görüştüm, görüntüleri o da izledi. Göstericilerin yaktığı bayrağın çatıdaki bayrağımız olmadığını, göstericilerin yakma eylemini başkonsolosluk önünde suriye polisinin görev yaptığı kulübenin çatısında gerçekleştirdiğini, bu bayrağın da muhtemelen kendi yanlarında getirdikleri bayrak olduğunu, teyid etti. Çatıdaki bayrağın ise birkaç dakikalığına kalabalığı dağıtmak için görevliler tarafından indirilip, hemen bize teslim edildiğini ardindan hemen yerine yeniden çekildiğini bildirdi."

Öte yandan, Türk Dışişleri'nin Suriye politikasının, basının bu savaş kışkırtıcılığının arkasındaki asıl motor güç olduğunu da, Gürcan Balık teyit etti. Balık, dün yukarıdaki aktarımı yapmasının ardından, bugünkü gazete manşetleriyle ilgili olarak şunu yazdı: "Bu sabah gazeteleri okuduğumda reflekssel gazetecilik yaklaşımı gördüm, hoşuma gitti."

11 Kasım 2011 Cuma

KCK nedir ve KCK tutuklamaları ne anlama gelir? - Demir Küçükaydın

Bir zamanlar bir devrimci, “Ahlakım politik, politikam ahlakidir” demişti. Yine aynı şekilde, biz de “sosyolojimiz politik (ezilenler içindir), politikamız sosyolojiktir (bilimseldir)” diyebiliriz.

Bu nedenle, KCK nedir? Sorusu bizim terminolojimizde, sosyolojik olarak KCK nedir anlamındadır? Cevap da sosyolojik bir cevap olmalıdır. Ama bu cevap aynı zamanda politikamızı belirleyen veya tanımlayan bir cevap olur.

Peki, KCK nedir?

Sözcük olarak “Kürdistan Topluluklar Birliği” (Koma Civakan Kürdistan) diye çevriliyor birçoklarınca. Muhtemelen “Topluluk” yerine, Almanca’daki “Gemeinde”, eskilerin “Cemaat” dediği, “Komün” kavramı daha denk düşüyor olsa gerek. Yani “Kürdistan Komünler Birliği” gibi bir çeviri ona adını verenlerin kastettiği anlamı daha doğru veriyor olabilir.

Şöyle veya böyle, bu fazla da önemli değildir[1]. Çünkü bu isim bizlere KCK’nın sosyolojik anlamı hakkında bir ipucu vermez. Şeyler her zaman “ismiyle müsemma” olmayabilirler.

KCK’nın Tüzüğünden (yapısından) veya onu kuranların ona yüklediği işlevden (programından, görevlerinden) hareketle de ne olduğu tam olarak anlaşılamaz. Çünkü “ismiyle müsemma” olmadığı gibi, “zarf ile mazruf” da (yapı ve işlev) uyum içinde değildir[2].

Oğlum için yılmayacağım

BirGün’ün haberi: Yusufcan Yıldırım, ODTÜ’de ‘Başkaldırıyoruz’ eylemine katılarak hakkında dava açılan 117 öğrenciden biri. 20 Ocak 2011’de Demetevler parkında gözaltına alınan Yıldırım, TKEP/L, PKK, DHKP/C ve MKP örgütlerine üye olmak iddiasıyla on bir aydır Sincan F Tipi Cezaevi'nde tutuklu. Yıldırım hakkında yasal dergi ve kitaplar delil olarak gösterilirken, anne Melek Yıldırım’da evine yapılan operasyonla 1 Kasım günü gözaltına alındı. Anne Yıldırım’ın evindeki Tolstoy romanlarına kadar el konuldu, çantasından kendinsin bile hiç görmediği CD’ler çıktı. Mücadelesine devam edeceğini ifade eden Anne Yıldırım yaşananları BirGün’e anlattı:

ÇANTAMA CD KOYDULAR
Melek yıldırım polislerin operasyon sırasında ‘ sizin için geldik melek hanım’ diyerek eve girdiklerini ve oğlu gözaltına alındıktan sonra evde yapılan aramalarda alınmayan kitaplara el konulduğunu ifade ediyor. Yıldırım, arama sırasında avukatı dahi arayamamış; ‘gerekirse biz ararız’ denilerek geçiştirilmiş. Çantasına polisler tarafından CD konulduğunu ifade eden melek yıldırım evine yapılan baskını şöyle anlatıyor: “Çantama sıra geldiğinde çantayı açtıklarında ne olduğunu ve kimin olduğunu bilmediğim üç tane CD çıktı. Ben bana ait olamadığını söyledim ancak onlar çanta açılırken kameranın çektiğini belirterek bana ait olduğunu iddia etti. Arama sırasında bütün alanda çantamın kameranın önünde olmadığını belirttim ve bunun tutanağa geçmesini istedim. Bunun tutanağa geçmeyeceğini bu CD’lerin benim çantamdan çıktığını iddia eden polis ‘istersen sen yaz’ dedi. Bütün her şeyi o yazıyorken bana ait olmayan CD’leri ortaya koyarak sana ait değilse sen yaz denildi” dedi.

Çantasına koyulan CD’leri Nasrettin Hoca hikâyesine benzeten Yıldırım “ Küçükken çok çizgi film izledikleri belli, Nasrettin Hoca misali ‘Ya tutarsa’ taktiği uygulandı ancak benim itirazlarım sonucu savcılıkta bir kez olsun bu CD’lerden bahsedilmedi” diye konuştu.

'ŞİMDİ DAHA FAZLA MÜCADELE EDECEĞİM'
Oğlunun gözaltıları Gazetemizden öğrendiğini belirten Anne Yıldırım; oğlu için vereceği mücadelenin artık daha da arttığını şu sözlerle ifade ediyor: “Oğlumu da bu tür haksız ve hukuksuz uygulamalarla tutukladılar diye düşünmüştüm ve artık bunu orada gördüm. Bizleri bu tür tutuklamalarla ve gözaltlılarla asla yıldırayacaklar.”

BABA YILDIRIM: BİZLERİ KORKUTMAYA ÇALIŞIYORLAR
Oğlunun tutuklanmasının ardından ilk defa BirGün'e konuşan baba Cemal Yıldırım ise yaşananların bir psikolojik savaş olduğunu ifade ederek şunları söylüyor: “Oğlum gözaltına alındığında eve arama yapmak için gelen polislere bana ait ve ruhsatlı tüfeği göstererek ‘ bu tüfek bana ait ve ruhsatlıdır’ dedim. Ancak polis oğluma psikolojik baskı uygulamak için sorgu sırasında ‘bu tüfeği hangi eylemde kullandın ve hangi eylem için kullanacaktın’ gibi sorular sordu. Tüfeğin varlığından Yusufcan’ın haberi bile yoktu. Eşimin gözaltına alınmasının sebebi ise sadece oğluna sahip çıkmaktır. Bizlere de artık bir nevi oğlunuzun peşini bırakmazsanız sizleri de tutuklarız mı deniliyor? Bizler asla yılmadan oğlumuzun ve onun gibi haksızlıkla tutuklanan insanlar için artık daha da sıkı sarılacağız mücadelemize ve bu tür hukuksuzluklarla bizlere büyüklüğünü göstermeye çalışan devlete asla boyun eğmeyeceğiz” diye konuştu.

TOLSTOY ÖRGÜT DÖKUMANI OLDU
Melek Yıldırım’ın evinde bulunan Tolstoy’un ünlü eseri Savaş ve Barış kitabı da ‘terör örgütü dokümanı’ olarak savcıya sunulan deliller arasında. Anne yıldırım, “Gerçekten bunu duyduktan sonra çok güldüm, demek ki Yusufcan’ı da bu tür delillerle elinde tutan devlet Tolstoy’un Savaş ve Barış kitabı ile beni de tutuklatmayı kafaya koymuş diye düşündüm” diyor.

Yandaş medyaya da sert tepki gösteren anne Melek Yıldırım “ Yusufcan gözaltına alındıktan sonra ‘Ankara’da kaos timi’ ve ‘Ankara’yı kana bulayacaklardı’ adı altında birçok yalan haber yapıldı. Sadece haber yapmak için bunları yazan gazeteler ve son dakika olarak geçen haber bültenlerine de kendilerini gazeteciliğin ve haberciliğin ilkeleri yönünde geliştirmelerini ve tarafsız basın olmalarını temenni ediyoruz” dedi.

KİM NE DEDİ?
Yusufcan Yıldırım’ın avukatı Sevinç Sarıkaya: Müvekkilimin ailesine psikolojik baskı uygulamak için Melek Yıldırım gözaltına alındı. Ellerinde hiçbir delil yok. Her zamanki gibi yine önümüze çıkan deliller arasında yasal dergiler ve kitaplar vardı.
Eniz Kurt / BirGün

Hükümet ABD’nin taşeronu mu?

İktidara geldiği günden beri Erdoğan’ın ağzında bir sakız var: “Komşularımızla sıfır sorun içinde olacağız!”

Aslında bu cümlenin başında bulunan, “ABD izin verdiği ölçüde…” sözlerinin Başbakan tarafından ‘yutulduğunu’ çok iyi biliyoruz.

Nitekim, dışarıdan gelen uyarılarla üç gün içinde Suriye’yi sattılar ve iplerin kimin elinde olduğunu açık olarak herkese gösterdiler…

Çünkü Suriye’deki olayların ABD tarafından planlandığı ve El Cezire tarafından provoke edildiği artık net olarak ortada.

Başka bir netlik daha var ki, bu da bizim canımızı yakacak türden: ABD, Suriye’de yapmakta olduğu işlerin taşeronu olarak Türkiye’yi kullanıyor.

İlk aşamayı da başarıyla aştı ABD. Türkiye’yi Suriye’ye düşman etti. Daha bir yıl önce neredeyse iki ülkeyi birleştirecek kadar üst düzeye çıkan ilişkiler, artık geri dönülmez derecede zarar gördü.

Suriye Devlet Başkanı ‘Kardeşim!’ Esad, üç günde satıldı ve ‘katil diktatör’ ilan edildi…

****

Başbakan Erdoğan, kraldan çok kralcı olarak Beşar Esad’a meydan okuyunca hem Obama’nın, hem Batı başkentlerinin ve hem de Amerikan medyasının övgüsünü alıyor. Övgü aldıkça da coşuyor. Türkiye’de, çeşitli kamuflajlarla komutanları, aydınları, gazetecileri hapislerde süründüren kendisi değilmiş gibi, Suriyelilerin insan haklarından söz ediyor…

Başta ABD olmak üzere hiçbir batı ülkesi Başbakan Erdoğan’ın bu kadar keskin bir dönüş yapacağını düşünmemiş olsa gerek, ‘Vay be! Şu yiğit adama bak!’ diyorlar…

ABD destekli Suriye muhalefeti ve muhalif Suriye askerleri Türkiye’nin himayesine verilmiş gibi. Muhalif güçleri yöneten Albay Assad, Hatay’dan dünyaya mesajlar gönderiyor. Çevresinde Türk korumalar… Üstelik Türk Dışişleri Bakanlığı’nın bilgisi içinde…

****

ABD yönetimi artık Bush zamanındaki gibi değil. Yapmak istediğini taşeronlara yaptırıyor. Libya’da iç savaş çıkardı ve NATO’yu taşeron olarak kullandı.

Mısır’da muhalefeti körfez ülkelerinden ve El Cezire üzerinden yöneterek iç savaşı pompaladı ve başardı…

Suriye’de de bugüne kadar bunu yaptı. Bundan sonra da Türkiye’ye daha ağır görevler verecek gibi görünüyor.

Gazeteci Hüsnü Mahalli’nin ciddi bir öngörüsü var. Şöyle diyor; “ABD Beşar’ı yıkmak için yakında Halep’te bir başkaldırı başlatabilir. Ama bunun için önce Halep’i de içine alacak bir hava korumasının sağlanması gerekiyor. İşte bu hava korumasını ABD, NATO üzerinden Türkiye’nin sırtına yükleyecek...”

****

Suriye’de ABD’nin taşeronu olmak ve bölgede Beşar Esad’la sağlanan dengeyi alt üst etmek Türkiye’nin lehine olur mu?

Aklı başında herkes, bunun bölgede sürekli bir kargaşaya yol açacağı görüşünde.

Elinden Suriye kozu alınmış olan İran’ın Türkiye’yi rahat bırakmayacağı bir gerçek. Nitekim, daha dün, Karayılan’ı yakalamışken –herhalde bazı pazarlıklar yaptıktan sonra- serbest bırakması bazı gelecek planlarının sonucu olsa gerektir…

Kaldı ki, Öcalan’ın Suriye’yi nasıl üs olarak kullandığını ve orada ne kadar büyük kamplar kurduğunu bilmeyen yoktur. Durup dururken düşman haline getirdiğimiz Suriye- Beşar Esad iktidardan gitsin gitmesin- Türkiye düşmanları için bundan böyle sıcak bir kucak olacaktır…

ABD istiyor diye ve Müslüman Kardeşleri kendine yakın görüyor diye Esad’ı yok etmeye çalışmak Türkiye’ye büyük kötülük etmektir…

‘Suriye’de insan hakları yok!’ iddiasında bulunarak, ABD teslimiyetine kılıf aramasınlar. Suriye’de bu sıkıntılar bugün ortaya çıkmadı.

Kaldı ki, Beşar Esad öyle kolay gidecek gibi görünmüyor. Arkasında Rusya, Çin ve Hindistan gibi dişli ülkeler var. İran ise zaten yanında…

ABD teslimiyetindeki bir dış politikanın ülkemizi ne hale getirdiğini görüyor musunuz?
Suat Çağlayan

Hitler’in yönetme taktiği: Kanun Hükmünde Kararname

Kanun hükmünde kararname aslında “ferman” demektir. Ülkeyi meclissiz yönetme biçimidir. Otoriter olağanüstü hal dönemlerinin ürünüdür. Örneğin 12 Eylül döneminde; Kasım 1982’den Aralık 1983’e kadar 145 KHK çıkarılmıştır!

Başbakan Erdoğan sanki 12 Eylül rejiminin rekorunu kırmak için son 4 ayda 35 KHK çıkardı. KHK’lerin mantığı basittir: her yasal düzenlemenin uzun ve ayrıntılarıyla, toplumun değişik kesimlerinden temsilcilerle tartışıldığı bir yasama faaliyeti yerine, TBMM’yi dikkate almayan bir “fermanla” ülkeyi yönetmektir.

(AKP’nin KHK’ler ile ülkeyi yönetmesi bile aslında anayasa değişikliği çalışmalarının bir tür göz boyama olduğunu ortaya çıkarmıyor mu?)

Her despot-otoriter yönetim meclisi dışlayarak ülkeyi KHK’ler ile yönetmiştir.

Örneğin:

Tarih: 28 Şubat 1933. Alman Parlamentosu / Reichstag A. Hitler’e “Reich Başkanının Halkı ve Devleti Koruma Kararnamesi çıkarma yetkisi” verdi. Ve bu yasayla Hitler, Alman faşizminin temelini attı. Ülkeyi meclissiz, KHK ile yönetti.

Ne iginçtir ki; Türkiye’de 1961 Anayasası’nda KHK yetkisi yoktu. Türkiye’de “KHK belası” 12 Mart 1971 faşist darbesiyle geldi!..

Ve bugün ne diyorlar: İleri demokrasi…

Biz ne diyoruz: sivil despotizm…

Kimin haklı olduğu ortada değil mi?

KHK bunun en somut delilidir.

D. Avcıoğlu’nun “cici demokrasi” dediği budur: Şekilci demokrasi…

9 Kasım 2011 Çarşamba

Yoldaş Kumandan Alfonso Cano'ya dair

Kamuoyuna
Kolombiya oligarşisinden ve generallerinden Yoldaş ve Kumandan Alfonso Cano’nun resmi ölüm ilanını dinliyoruz. Neşe dolu kahkahaları ve kadeh kaldırırkenki heyecanlı belagatları hâlâ kulaklarımızda. Egemen sınıftan yükselen bütün sesler bu olayın Kolombiya’da gerilla savaşının sonu olduğunda birleşiyor.

Yoldaş Alfonso Cano’nun kavgada düşüşünün sembolize ettiği tek gerçeklik diz çöküp dilenerek yaşamaktansa ölmeyi yeğleyen Kolombiya halkının ölümsüz direnişidir. Bu halkın mücadele tarihi eşitlik ve adalet arayışından asla dönmeyen kadın ve erkeklerden sayısız şehitle doludur.

Bu Kolomibiya’nın ezilen ve sömürülen halkının büyük liderlerinden birine ilk ağlayışı olmayacak. Zafere olan sarsılmaz inançları ve cesaretleriyle boşalan yeri doldurdukları da ilk değil. Kolombiya’da barış herhangi bir gerillanın hayatını kaybetmesiyle değil; bu ayaklanmaya neden olan sebeplerin tümüyle ortadan kaldırılmasıyla gelecektir. Ortada belirlenmiş bir politika var ve sürdürülecek olan da yine odur.

Yoldaş ve Kumandan Alfonso Cano öldü. Çözüm siyaseti ve barışın en ateşli savunucusu düştü. Yaşasın Kumandan Alfonso Cano’nun Hatırası!

FARC-EP Ana Karargah Sekreterliği
Kolombiya Dağları, Kasım 2011

3 Kasım 2011 Perşembe

TKP'den eylem çağrısı: Faşizme geçit vermeyelim!

KCK soruşturması adı altında sürdürülen gözaltı ve tutuklama uygulamalarının keyfi ve hukuksuz niteliğinin ortaya dökülmesi için BDP'nin Anayasa Komisyonuna temsilci olarak gönderdiği bir profesörün ve on yıllardır yayınevleri yönetmiş bir yayıncının hedef tahtasına oturtulmaları gerekti. Oysa AKP'nin ülkemizi faşizm benzeri bir rejime sürüklediğini görmek için bu kadarına hacet yoktu. Ergenekon kodlamasıyla yürütülen operasyonlar bugünlerin habercisiydi. Hükümetin Ergenekon'u Türkiye'nin demokratikleşmesi olarak takdiminden hoşnut kalanlar şimdi yanlışın farkına varmış olmalıdırlar.

Türkiye Komünist Partisi AKP faşizminin baskısı altındaki kesimlerle dayanışmasını ilan etmektedir.

Türkiye Komünist Partisi hükümeti ateşle oynamaktan vazgeçmesi için uyarmaktadır.

Türkiye Komünist Partisi hukuksuz operasyonların durdurulmasını, bütün siyasi tutukluların serbest bırakılmalarını talep etmektedir.

Türkiye Komünist Partisi bütün ilerici güçlere faşizme geçit vermemek için uyanık olmaya ve dayanışmaya çağırmaktadır.

Bu dayanışma çağrımızı bu akşamüzeri, 3 Kasım 2011 Perşembe günü saat 19.00'da Kadıköy Altıyol'da dile getireceğiz. Basın kuruluşlarının temsilcilerini ve basın emekçilerini aramızda görmekten mutluluk duyacağız.
TKP İstanbul İl Örgütü