29 Ekim 2011 Cumartesi

TKP Merkez Komite üyesi Vedat Nedim Tor, cezaevine götürülürken. 25 Ekim 1927. Türk siyasi tarihinde, 1927 Komünist Tevkifatı olarak da geçer, aynı senaryo, 1951 senesinde de tekrarlanmıştı.

Ragıp Zarakolu için basın açıklamasına çağrı

BASIN AÇIKLAMASINA ÇAĞRI

Yüksel Caddesi
İnsan Hakları Anıtı Onu
Saat:17.30
Ankara


YETTİ ARTIK!

Adına “KCK Operasyonu” denilen garabet zirvesinde, oğlu Cihan Deniz’den 24 gün sonra Ragıp’ı da gözaltına aldılar. Ayşe’yi gözaltına alamadılar. Çünkü Ayşe’yi çoktan yitirdik. Ama öyle gözüküyor ki, mümkün olsa, onu da tutuklayacaklardı!

Çünkü bu ülkenin sosyalistlerini sindirmeye yönelen “Devrimci Karargâh”, Kürtleri ve onların özgürlük talepleriyle dayanışma içerisinde olanları sindirmeye yönelen “KCK” harekâtları gösteriyor ki iktidar, bu ülkede haksızlıklara “Hayır” diyen herkesi er ya da geç demir parmaklıkların gerisine tıkarak ve mümkün olduğu kadar çok orada tutarak susturmaya, sindirmeye kararlı.

Ragıp Zarakolu… Yayıncı, yazar, insan hakları savunucusu, arkadaşımız, yoldaşımızdır… Ve O, “terör” kavramı ve çağrıştırdıklarıyla ilintilendirilebilecek son kişidir…

Ragıp Zarakolu’nu gözaltına aldılar… Büşra Ersanlı Hoca’nın hemen ardından…

Recep Tayyip Erdoğan’ın cebinde 1400 kişilik bir “tutuklanacaklar” listenin bulunduğundan söz ediyor. Her bir şehit cenazesinin ardından, gerekçe dahi gösterilmeksizin gözaltına alınacak, tutuklanacak, uzatmalı bir yargılama sureci boyunca hücrelerde tutulacak 1400 kişi. İktidarın elinde 1400 rehin. Boynumuzun borcu olsun: İlan ediyoruz ki, sizler en sonuncumuzu tutuklayana dek bu meydanlarda baskılara, haksızlıklara, hak ihlallerine karsı tepkimizi haykırmaya devam edeceğiz…

En sonuncumuzu aldıktan sonra susturabileceksiniz bu sesi ancak. O zaman alın “İleri demokrasi”nizi, yakanıza ilistirin. Bütün muhalif seslerin susturulduğu bir “ileri demokrasi”, olsa olsa bakanlarınızın, bürokratlarınızın, müteahhitlerinizin, ideologlarınızın, “yaka süsü” olur ancak… İste bu kararlılıkla ve Cemal Süreya’nın dizeleriyle avazımız çıktığınca haykırıyoruz:

“Biz simdi alçak sesle konuşuyoruz ya
sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya
anamız cay demliyor ya güzel günlere
sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa
sabahları isimize gidiyoruz ya sessiz sedasız
bu, böyle gidecek demek değil bu isler
biz simdi yan yana geliyoruz ve çoğalıyoruz
ama bir ağızdan tüttürdüğümüz gün hürlüğün havasını
iste o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz.”


TUTUKLAMA TERÖRÜNE SON!
YA İNSAN AVINA SON VERİN YA DA HEPİMİZİ TUTUKLAYIN!
RAGIP ZARAKOLU VE BÜŞRA ERSANLI İLE DİGER TÜM TUTUKLANANLAR DERHÂL SERBEST BIRAKILMALIDIR!


Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi
29 Eylül 2011 15:35:16

TKP'den 29 Ekim açıklaması

Türkiye Komünist Partisi tarafından yapılan 'Cumhuriyet Bayramı' açıklamasında, Cumhuriyet'in kurucu kadrolarının sınıfsal tercihlerinin 12 Eylül ve AKP eliyle Cumhuriyet'i bitirdiği vurgulanırken, AKP'nin törenleri iptal etmesinin henüz "Cumhuriyet'i bitirdik" diyememesinden kaynaklandığı belirtildi.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Merkez Komite tarafından yapılan "Siyasi iktidar 'Cumhuriyet'i bitirdik' kutlaması yapmaya utanmıştır" başlıklı açıklamanın tamamı şöyle:

"Bugün 29 Ekim. Siyasi iktidar "Cumhuriyet Bayramı" törenlerini iptal etti. İptalin gerekçesi, Van'da meydana gelen deprem.

Oysa, ortada kutlanabilecek bir şey bırakılmış olsa, "cumhuriyet kutlaması"nın acıların sarılması, insanların ülkelerine inançlarının tazelenmesi, kardeşlik duygularının güçlenmesi için değerlendirilebileceği düşünülürdü.

Ama ne yazık ki, Cumhuriyet, kurucu kadrolarının sınıfsal tercihlerinin bedelini ödedi. Bu tercihlerle yolunu çizdi ve yıkıma direnemedi.

Cumhuriyet, halkın büyük bölümünün sömürülmesiyle zenginleşen azınlığın açgözlülüğüyle baş edemedi.

Cumhuriyet, emperyalizme hizmet yarışına giren siyasi iktidarların işbirlikçilikte sınır tanımamasına boyun eğdi.

Cumhuriyet, gericiliği halk uyanışına karşı bir güvence olarak gören zihniyetin açtığı kapılardan giren yobazlığa teslim oldu.

Cumhuriyet, sosyalizm düşmanlığının çürütücü etkisinden kurtulumadı.

Cumhuriyet'i bitirdiler.

1923'te kurulduktan sonra patron sınıfının günbegün zayıflattığı Cumhuriyet'e öldürücü darbeleri önce 12 Eylül faşist darbesi
sonra AKP iktidarı vurdu.

Birinci Cumhuriyet bitti; Osmanlı özentisi, güven vermeyen, halkıyla kavgalı, gerici bir ikinci cumhuriyet kuruldu.

AKP'nin kutlamaya şimdilik cesaret edemediği, işte bu ikincisidir. Bir başka deyişle, siyasi iktidar, "Cumhuriyet'i bitirdik" kutlaması düzenlemekten çekinmiştir.

Bizim yapmamız gereken ise, bu koşullarda Cumhuriyet fikrini yaşatmak, onu bu ülkenin biricik kurtuluşu olan sosyalist bir cumhuriyet projesinde var etmek, önemli bir tarihsel ilerleme olan 29 Ekim 1923'ü, onu bitiren burjuva sınıfının, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin, gerici yobazların, NATO'cu generallerin dünyasına terk etmemektir.

Türkiye Komünist Partisi, bu yaklaşımla, halkımızın Cumhuriyet Bayramı'nı, ülkemizde cumhuriyetin kuruluş yıldönümünü kutlamaktadır.

Türkiye Komünist Partisi
Merkez Komite"

27 Ekim 2011 Perşembe

Sen var ya sen! Depremden de betersin Erdoğan! - Ahmet Nesin

İnsanlar ölürken hâlâ taşatan çocukların nasıl çabuk organize olduğundan bahsediyorsun, sen 12 yıldır toplanan deprem vergisinin nerede olduğunu açıklayamazken, hâlâ kanallarda bu halktan para dileniyorsun...

Susun,

Sessiz olun,

Karakız uyuyor…

Karakız’ı tanımıyorsunuz ama esasında yüzlerce karakız tanıyorsunuz. Karakız bir hemşire, 3 yıldır annesi sayesinde tanıdığım biri, kardeşim, arkadaşım, ablam, dostum, öğrenmeye aç, sevmeye aç, çok şeye aç ama en önemlisi demokrasiyi öğrenmeye ve demokratik bir ülkede yaşamaya aç güzel bir insan. Hepimiz gibi yaşama kimileyin tamamen küs kimileyin de yaşama hepimizden çok bağlı.

Karakız yorgun,

Karakız umutsuz,

Karakız uyuyamıyor…

Deprem olduğu gece telefonum çaldı, Karakız kurtarma ekibiyle beraber Van’a gitmek için yola çıkmıştı. Sevindiğimi söyledim, ona nasıl bir devletle yaşadığımızı, başımızda nasıl bir iktidar olduğunu anlatamadım, bunların hepsini biliyordu çünkü, biliyordu ama pratiğini yaşamamıştı. Gencecik Karakız’ın bir başbakanın “Türkiye halkından özür dileriz, 24 saat geç kaldık ama bu kadarı kadı kızında da olur…” gibilerinden bişey söyleyeceği aklından geçmiyordu. Çünkü o bütün inancıyla göçük altında kalan herkesin kurtulacağına inanıyordu. 24 saatin değil, 24 saniye gecikmenin ne anlama geldiğini biliyordu. Oysa ilk şoku daha yolun başında yaşadı, Sağlık Bakanlığı “Size ihtiyacımız yok…” dedi…

“Bu nasıl olur?..” diye aradı beni ama yine fazla bişey anlatamadım. İnadına gittiler ve ilk gün 2-3 yaşlarında bir çocuğu çıkardılar göçük altından. Dünyalar onundu, çocuğu kucağında dışarıya taşıdı, o an sanki herkes kurtulmuş gibi geldi ona, sevincini hemen paylaştı, sanırım o mutluluk dolu sesi bir daha zor duyarım ondan…

Saatler geçti ve Türkiye gerçekleri yüzüne vurmaya başladı Karakız’ın. Size bana gönderdiği kimi mesajları vereceğim burada.

“Bakanlığı aradık, sadece çevre il ekipleri yeter diyor. Başka ekip göndermiyorlar. 700 sayı beklenirken (ölü) çevre il ekipleri yetiyor. İlginç.”

“Van’a indik ve kurtarmalara eşlik etmeye başladık. Kar bekleniyor. Şu an bir ihtiyaç yok. Olsa da şartlar. Ben iyiyim.”

“İyiyim galiba, çalışıyoruz. Soğuk.”

“Sayfalarda paylaşın. Yiyecek ve battaniye, ihtiyaç çok.”

“12 ölü daha. Canlı yok, yok…”

“Bitmek üzereyim tonton. Bu felaketten öte bişey…”

“Ağlamak istiyorum, onu da yapamıyorum. En kötü gün bugündü. Sen hiç gözleri açık sana bakan ceset gördün mü?”

“O kadını unutamam, üzerime alındım o bakışı, ‘Niye kurtaramadın.’ der gibi…”

“Günleri unuttum tonton, kendimi bi de. Nah toparlanırım. Dizlik takmadan dizüstü enkaza girdim yaralılara oksijen vermek için.”

“Yok, kötüyüm…”

İşte bu mesajlar bir tarih bence, 4 günde bütün olanları anlatmaya yetiyor ve sen Erdoğan, 24 saat geciktik diye özür diliyorsun, sen insanlar ölürken hâlâ taş atan çocukların nasıl çabuk organize olduğundan bahsediyorsun, sen 12 yıldır toplanan deprem vergisinin nerede olduğunu açıklayamazken hâlâ kanallarda bu halktan para dileniyorsun. Sen var ya sen, depremden de betersin Erdoğan…

Bu sabah evine döndün Karakız,

Sana “Dinlen” bile diyemiyorum,

Sana sadece herkes adına teşekkür edebiliyorum, sanırım yaşamın ilk büyük tokadını yedin Karakız… 2 yıl içinde 3 ameliyat geçirdin, senin yerinde olanlar malulen emekli olur ama sen yine yaşama bağlandın. Umudunu hiç yitirme Karakız, senin gibiler de var bu ülkede… Sevgiler sana…
Ahmet Nesin
ahmetnesin.wordpress.com

25 Ekim 2011 Salı

JM Küba Dostluk Derneği'nden ‘beynini yakan kör cahil’ Nagehan Alçı'ya cevap

Bir televizyon programında Che için yamyam diyen Alçı'ya Küba Dostluk Derneği'nden cevap geldi.

CNN Türk'te yayınlanan 'Dört Bir Taraf' programında Che için "Bu adam bir barbardır, bir yamyamdır. Binlerce insana, muhalifine kendi bizzat hakimlik yaptı, katletti" diyen Nagehan Alçı'ya cevap José Marti Küba Dostluk Derneği'nden geldi.

José Marti Küba Dostluk Derneği'nin Alçı'ya cevabı şöyle:

İnsanlık, dünya tarihinin önemli evrelerinden birinden geçiyor. SSCB ve sosyalist sistemin tarihe karışmasının ardından geçen yaklaşık yirmi yıllık sürede, kapitalizm ve onun en üst aşaması olan emperyalizm insanlığın tarihsel kazanımlarına yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı.

İNSANİ DEĞERLER YİTİRİLDİ
2011 yılı, bu saldırıların yeni bir evreye girdiği bir yıl oldu. Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin geldiği nokta, en önemli örneği Libya’da görüldüğü biçimde tarihsel anlamda bir geriye gidiş süreci oldu. İnsani değerlerin yitirildiği, sözcüğün gerçek anlamıyla barbarlık uygulamalarının yaygınlaştığı ve emperyalizmin güdümünde meşrulaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde doğru soruları sormak ve doğruda durmak insanlık adına son derece büyük bir önem taşıyor.

CHE İNSANLIK TARİHİNİN AYDINLIK YÜZÜ
Hiç kuşkusuz, dünyanın her ülkesinde doğruda durmayı beceren ve insanlığın gelecek umudunu taşıyan kesimler var. Bir yandan da Küba başta olmak üzere sosyalizmin bayrağını taşıyan ve emperyalizmin dünyayı sürüklediği doğrultuya direnç oluşturan kimi ülkeler bulunuyor. Emperyalizm ve onun işbirlikçileri bu gerçeğin farkında olarak bu ülkelere saldırılarını yoğunlaştırmaya başlamış durumdalar. Hedeflerinde Che Guevara gibi, sosyalizmin öncülüğünü yapmış ve insanlık tarihinin aydınlık yüzünü temsil eden kişilikler de var.

İDEOLOJİK ÖNCÜ OLMAYA ÇALIŞIYOR
Geçtiğimiz hafta Nagehan Alçı, Akşam gazetesindeki köşesinde ve CNN Türk kanalında katıldığı televizyon programında Che Guevara’ya yönelik “barbar”, “yamyam” gibi ifadeler kullanarak, dünyadaki toplumsal hareketliliklere ve sosyalizme yönelik düşmanlığının yeni örneklerini ortaya koydu. İnsanlığın tarihsel olarak geriye gidişinin ideolojik öncülerinden olmaya çalışan Nagehan Alçı gibi gericilerin, Che gibi kişiliklere bu tür sözler sarf etmesi, saldırıların parçasını teşkil etmesi açısından çok anlamlıdır.

NAGEHAN ALÇI'YI HİÇ KİMSE HATIRLAMAYACAK
Bizlere düşen bu nedenle bu tür kişiliklere yanıt vermektir. Öte yandan, örnekleri her geçen gün giderek artan barbarlıkları “özgürlük” adına alkışlayan bu kişilerin ve yaptıklarının, insanlık tarihi açısından zerre kadar değeri bulunmamaktadır. İnsanlık, kapitalizmi dünyanın çöp sepetine göndermek için yeniden ayağa kalkacaktır. Bundan sonra Nagehan Alçı gibilerini hiç kimse hatırlamayacak, Che Guevara gibi kişilikler insanlığa örnek olmaya ve insanlığın kendisini kurtarma mücadelesinde bayrak olmaya devam edeceklerdir.

Saygılarımızla,

José Martí Küba Dostluk Derneği Yönetim Kurulu

Gerçekliğin Twitlen’miş hali…

Büyütmek için resmi tıklayın!
Kaynak: istifhanem.com

23 Ekim 2011 Pazar

Kaddafi'nin günahı neydi?

Ekmek ve Adalet’ten Evrensel’e, Atılım’dan Komünist’e Türkiye’de sosyalist basın Chavez’in mücadelesini destekliyordu. “Chavez Halk Devriminin Önünü Açıyor” diye yazanlar aynı zamanda Chavez’in ulusal petrol şirketlerini özelleştirmesini anayasal güvenceyle durdurduğunu, boş arazilerin yoksullara dağıtılarak toprak reformunun sağlandığını, bir milyona yakın çocuğun öğrenim programına alındığını, eğitimin ilkokuldan üniversiteye kadar parasız hale getirilmesini savunduğunu, ucuz barınma ve konut yapımını başlattığını, sağlık sigortası sistemini hayata geçirdiğini yazarak, “Biz Kazandık” diyordu. Aslında Türkiye’de ve Dünya’da sosyalist basının bu kadar sevdiği Chavez’in bütün bu “sosyalist” reformlarını Kaddafi 1970’lerde uygulamaya başlamıştı bile.

“Chavez No Se Va!” (Chavez Gitmeyecek) sloganı gittikçe yaygınlaşıyor. Beş on yıl önce haritada çok az kişinin yerini gösterebileceği Venezuela’nın albay eskisi başkanı Chavez ulusal solcusunundan sosyalist devrimcisine, devrimci demokratından troçkistine tüm sol akımların umudu haline geliyor. Venezuela TV’sindeki haftalık talk-shaw programlarında Amerikan başkanına küfretmeyi ihmal etmeyen Chavez’i devrimci bir lider olarak görenlerin sayısı hızla artıyor.

Hâlbuki azcık tarih bilgisi olanların Chavez’in hiç de orijinal bir burjuva politikacısı olmadığını görmeleri mümkün. Bu yazıyla Chavez’i demagojik radikallikte, Amerikan karşıtlığında, kalkınmacılıkta kendisinden hiç de geri kalmayan, fakat Chavez’in gördüğü itibarın onda birine layık görülmeyen, bir başka albay eskisiyle, Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi’yle karşılaştırarak belleklerimizi tazeliyoruz. “Kaddafi’nin Günahı Neydi?” diye soracağız. Derdimiz foyası çoktan ortaya dökülmüş bu Libyalı diktatörün itibarını iade etmek değil petrol rantının kırıntılarını sadaka olarak dağıtmayı sosyalizm olarak pazarlayan kalpazan Chavez’in ipliğini pazara çıkarmak.

Kaddafi ve Libya’da “sosyalist darbe”
Muammer Kaddafi düşük gelirli bir ailenin çocuğu olarak, zamanında dünyanın en fakir ülkelerinden sayılan Libya’da, Libya’nın İtalyan sömürgesi olduğu bir dönemde 1942 yılında bir çadırda dünyaya gelir. Çocukluğunu bir çiftçi olan babasından İtalya’nın Libya işgali hikâyelerini dinleyerek ve emperyalist dünya düzenine kin kusarak geçirir. Küçükken hem Libya’nın bağımsızlığını kazanışını, monarşik krallığa geçişini hem de topraklarında dünyanın en önemli petrol rezervlerinin keşfedilmesini görür. Ülkesindeki fakirliğin, açlığın, eğitimsizliğin sebebi olarak da ülkesini önce açıktan açığa daha sonra ise petrol avcısı yabancı şirketler tarafından dolaylı olarak sömüren emperyalist devletleri görür ve daha gençliğinde sosyalist olur.

Zamanla olgunlaşan Kaddafi’nin sosyalist-antiemperyalizmi ancak “milliyetçiliği yok olmuş milletler mahvolmaya mahkumdur” diyecek kadar “sosyalist” ve Arap dünyasını Arap sosyalizmi altında birleştirmeye çağıracak kadar “enternasyonalist” olmuştur. Bingazi’de başladığı askeri eğitimini Türkiye’de devam ettirir ve İngiltere’deki askeri kolejlerde tamamlar. Bu sırada “idolüm” dediği Mısırlı Arap-milliyetçisi ve Arap sosyalizminin mucidi Cemal Abdul-Nasır’ın ideolojisi ve darbe taktikleri üzerinde de uzmanlaşır. Kurduğu siyasi çalışma grupları ve gençlik örgütlerinde Nasır’ın ideolojisini savunur ve geliştirir.

Nasır’ın yolunu izleyerek, Kaddafi ve onun izindeki genç subaylar 1969 yılının 1 Eylülü’nde, “Libya’da sosyal eşitsizliğe son vermek, Libya’ya demokrasi getirmek, monarşinin ve krallığın sonunu getirmek, her türlü sömürüyü ortadan kaldırmak, emperyalizmi dünyadan kazıyacak bir ittifakın tohumlarını atmak” üzere “Kudüs operasyonu” adı verilen bir operasyonla, devleti “Libya halkı adına” ele geçirirler.

Aslında, Kaddafi’nin “devrimi”, sınıf mücadelesine karşı çıkan, sınıfların zaman içerisinde eriyerek yok olacağını müjdeleyen, mutlak hedeflerini kalkınma ve ekonomik gelişme olarak koyan, hem kapitalizme hem komünizme karşı duran, muallâk bir demokrasi anlayışı olan ve bir İslamiyet-sosyalizm sentezi yapmaya çalışan bir rejimdir. Bu anlamıyla da burjuva diktatörlüğünün bir varyantından başka bir şey değildir.

22 Ekim 2011 Cumartesi

TKP'den açıklama: 'Kan pazarlığı sona ermeli, saflar başka türlü oluşmalıdır'

TKP Merkez Komitesi bugün yayımladığı açıklamada yaşanan son çatışmalar öncesinde devlet ve hükümet yetkilileriyle PKK arasında yapılan görüşmelerin içeriğinin ve tıkanma noktalarının kamuoyuna ilan edilmesini istedi.

TKP Merkez Komitesi, Hakkari'deki çatışma ve ardından gelişen olaylar hakkında önceki gün yaptığı açıklamanın ardından bugün de bir açıklama yayımladı. "Çatışmanın arka planının öğrenilmesi en doğal insan hakkıdır" diyen TKP Merkez Komitesi, anlaşmazlığın nereden kaynaklandığının açıklanmasının Erdoğan'ın sorumluluğu olduğunu ifade etti.

"Kan pazarlığı sona ermeli, saflar başka türlü oluşmalıdır" başlığını taşıyan açıklamanın tam metni şu şekilde:

"TKP 19 Ekim günü yaptığı açıklamada bugün yaşananları "kan pazarlığı" olarak değerlendirmiştir. Bu pazarlığın sonuçları, etkilediği ölçek hesaba katıldığında çözüm bir yana, barış ortamının sağlanması bile giderek imkansızlaşmaktadır. "Kardeşlik" sözcüğü ağzımızdan düşmese bile, yaşananlar Türk-Kürt kardeşliğini yorgun düşürmüş, örselemiştir. "Kan pazarlığı"nın sürmesi, "kardeşlik" sözcüğünün telafuz edilmesini bile olanaksız hale getirecektir. "Kan pazarlığı"nın durdurulması için çaba harcanmalı, "kan pazarlığı"nın, onu yürütenler için barındırdığı siyasi ve ahlaki sorunlara işaret edilmelidir.

Bu pazarlığı iyice anlamsızlaştıran, kimin ne dediğinin belli olmaktan çıkmasıdır. Bugün Kürt sorununda yaşanan en büyük sıkıntı belirsizliktir. Milyonlarca insan, tarafların ve diğer aktörlerin konuya ilişkin ne dediğini bilmediği için kendince teşhisler koymakta, milliyetçi-şoven bir dile teslim olmakta, kanlı bir hesaplaşmanın içine doğru sürüklenmektedir. Bu söylediğimiz, herkes için geçerlidir. Türkiye'de siyasetin üzerindeki perde giderek kalınlaşmaktadır.

TKP, elbette düzen partilerinden açıklık, dürüstlük beklememektedir. Bununla birlikte, hele hele insan yaşamı söz konusuysa, bu ülkede siyaset yapan bütün aktörlerin "nasıl bir Türkiye" sorusuna yanıt vermeleri, bu yanıtın içine Kürt sorununa ilişkin yaklaşımlarını net bir biçimde yerleştirmeleri gerekir.

Şu ana kadar devlet ve hükümet temsilcileri ile PKK arasında yapılan tüm görüşmelerin içeriği ve tıkanma noktaları hakkında kamuoyu bilgilendirilmelidir. Bu ülkedeki herkesi etkileyen bir çatışmanın arka planını öğrenmek en doğal insan hakkıdır. Görüşmelerin basına sızan kısmında üst düzey bir devlet görevlisi Erdoğan ile Öcalan arasında büyük oranda görüş birliği oluştuğunu söylemiştir. Anlaşmazlığın nereden kaynaklandığını açıklamak da Erdoğan'ın sorumluluğundadır.

Türkiye Komünist Partisi'nin görüşmelerin içeriğinin açıklanması talebi, bu görüşmelerin "çözüm" üreteceğine ilişkin bir iyimserlikten kaynaklanmamaktadır. Bu görüşmeler ve anlaşmazlık noktalarının açıklanması, en başta, asıl tartışılması gereken konuların tartışılmasının önünü açacağı için gereklidir. Kapalı kapılar aralanmalıdır.

Türkiye ve bölgenin gidişatını tartışmayı, safların buna göre şekillenmesini engelleyen "kanlı pazarlık" durmalıdır.

"Kanlı pazarlık" her geçen gün safları Türkler ve Kürtler olarak oluşturuyor. Buradan çözüm çıkmaz. Buradan uğursuz emperyalist planlar için elverişli zemin çıkar.

Türkiye'de saflar emekçiler ve patronlar olarak kurulmalıdır.
Türkiye'de saflar sömürülenler ve sömürücüler olarak kurulmalıdır.
Türkiye'de saflar işbirlikçiler ve yurtseverler olarak kurulmalıdır.
Türkiye'de saflar emperyalizmin uşakları ve emperyalizm karşıtları olarak kururulmalıdır.

Saflaşma böyle kurulursa, yeni bir Türkiye mutlaka kurulur.

Bu saflaşmada Türk-Kürt kardeşliği oluşursa, yeni Türkiye'de Kürtler hem Anayasal güvenceler elde eder, hem de kimse ama kimse Kürt gerçeğinin üzerini örtemez.

İşte TKP bu nedenle Kürt sorununun gizli görüşmeler ve savaş ortamından çıkarılmasını savunmaktadır. Bu ortamda sürdürülecek Anayasa tartışmalarının Türkiye'nin emekçi insanlarını oyalamaktan başka bir şeye hizmet etmeyeceği açıktır.

Çağrımız, Türkiye'nin emekçilerine, Türkiye'nin yurtseverlerine, sömürü düzenine karşı olanlara, emperyalist barbarlığın Irak'taki, Suriye'deki, Libya'daki tezgahlarının anlamını kavrayanlaradır.

Türkiye'nin ilerici birikimi "barış" diye kendini tekrarlayan figüran rolünü terk etmelidir. TKP bu rolü oynamayacaktır.

Şiddet ve ölümlerle bezdirilen bir toplumun önüne çıkarılacak tuzakları bertaraf etmek için "barış" sözü yetmez. Unutulmamalı ki, kim olursa olsun, bugün şiddet dilini kullananlar, yalnızca insan yaşamını değersizleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda milyonlarca insanı göz göre göre bu tuzağa doğru sürüklüyor. Bu tuzakları ortaya çıkarmak, toplumun en geniş kesimlerini uyarmak durumundayız. TKP bu görev bilinciyle hareket edecektir.

Ülkemizin ilerici birikimi, halklarımızın kaderini emperyalizmin ellerine bırakan mevcut kördüğümü aşmaya, emeğin ve sömürü karşısında mücadelenin damga vurduğu bir saflaşmayı kurmaya yetecektir.

TKP, bunu sadece bir iyimserlik olarak değil, sadece kendisine ait de görmediği bir iddia ve misyon olarak ilan etmektedir."

19 Ekim 2011 Çarşamba

Marx’ın hayaleti Türkiye’ye hiç mi uğramaz?

Büyük basının köşe yazarları Occupy Wall Street eylemleriyle birlikte yine "Marx'ın hayaleti"ni görmeye başladı. Peki, Enerji Bakanı "mesai saatlerini alacakaranlıkta başlatalım" önerisi getirirken, bu zevat neden hiç Marx'ı hatırlamaz? Marx'ın hayaleti hep Avrupa'nın, Amerika'nın üzerinde mi dolaşır?

Finansal balonun patlaması neticesinde dünya çapında iktisadi kriz başladığında Time, Economist gibi kapitalist sistem ve emperyalist merkezlerle bağları tartışılmaz dergiler Marx’ın kapitalizme ilişkin öngörülerini, kriz değerlendirmelerini kapaklarına taşıdılar, dosya konusu olarak ele aldılar. Benzer şekilde marksizmden sarımsak görmüş vampir misali kaçan liberal yazarlar, Marx’ın hikmetli sözlerini bir bir alıntılar oldu.

Türkiye’de de durum değişmedi. Zaten pek çoğu özgün bir üretim yapmak şöyle dursun mümessillikten, papağanlıktan bir adım öteye gitmeyen gazete köşecileri Avrupa’da ve Amerika’da yükselen öğrenci ve işçi hareketlerini, neredeyse bunalım olarak adlandırılabilecek iktisadi koşulları analiz etmek için Marx’a referanslar vermeye başladı. Piyasa dinine yürekten inanan bu liberal müminler için bile Marx, aslında, kapitalizme ilişkin bilimsel analizlerinde oldukça haklıydı, kapitalizmin krizsiz yaşayamayacağını en iyi o anlamış, en önce o dile getirmişti.

Şimdi ABD’deki toplumsal adaletsizliğe muhalefet eden “yüzde 99” ya da “işgal” hareketi gündeme oturduğu için yeniden Marx’tan alıntılar yapılmaya başlandı. Bunların son örneğini de Milliyet’in liberal sosyal-demokratı Derya Sazak vermiş.

Sazak’a göre Marx’ın 1858’de New York Daily Tribune için yazdığı kriz makalesi bugün ABD’de ve Avrupa’da yaşananları çok iyi anlatıyormuş, ABD’deki sosyal adalet eksikliği nedeniyle başlayan hareketlenme en iyi bu perspektifte anlaşılabilirmiş. Sazak herhalde bu fikirlerinde ne kadar samimi olduğunu göstermek için yazının yarısından çoğunu bu Marx alıntısına ayırmış. (*) Burada da durmayan Derya Sazak, yazısını Komünist Parti Manifestosu’nun ilk cümlesine atıfla bitirmiş: “Avrupa’nın üzerinde Marx’ın hayaleti dolaşıyor!”

Çok yaratıcı!

Ama sormak gerekiyor: Bu zevatın Türkiye “analizlerinde” neden Marx’a rastlamak pek mümkün olmuyor?

Enerji Bakanı, çalışma saatlerini alacakaranlıktan başlatalım önerisi getirdiğinde neden bu zevattan kimsenin aklına Marx gelmez de “Avrupa’nın tembellikten ötürü içine düştüğü kriz” gelir?

Erdoğan, “işsizlik yapısal değil, sanal ve insani bir sorun. İşadamları ben nasıl daha fazla kazanırım derken orada insanımızın sömürüsü emek sömürüsü yapılıyor” dediğinde, bu zevattan bir kişinin “Başbakanım bu sizinkisi içi kof bir popülizm değilse düpedüz cahillik. Yapısal değil derken tarif ettiğiniz kapitalizmin özü, yapının ta kendisi yani” deyip işsizlik ve emek sömürüsü ile mevcut düzen arasındaki rabıtayı Marx’a referansla çözümlediğini gördünüz mü?

Gazeteleriniz işsizlik bitiyor diye manşet attığında da Marx “yedek işgücü ordusu” ve onun işlevselliği hakkında yazdıklarına dayanarak bunun ne kocaman bir yalan olduğunu anlatabilirdiniz ama fırsat olmadı herhalde, değil mi?

Patronlar, ekonomi bürokratları ikide bir “aynı gemideyiz” dediğinde de mi toplumsal sınıflardan, yaratılmak istenen birliktelik illüzyonundan, egemenlerin kendi çıkarlarını toplumun çıkarı gibi sunmak zorunda olduğundan bahseden Marx gelmez aklınıza?

İş cinayetlerinde hayatlarını kaybeden emekçileri -konu etmezsiniz de köşelerinizde, hani Marx sevdanızdan ötürü- gazetenizin iç sayfalarından birinde gördüğünüzde, Marx’ın kârı insan hayatının önüne koyan bu sistemin emekçilerin kanını nasıl emdiğini de pek güzel anlattığını ve bunu böyle yapmadan yaşayamayacağını anlattığını yazmak da mı zor gelir?

İnsanların akın akın cemaatlere koşmasını alkışlamaktan yorulup soluklandığınızda dinin sömürüyü perdeleme, emekçilerin acılarını dindirme gibi toplumsal işlevleri üzerine Marx’ın dediklerine binaen bir kaç söz edebilirdiniz yahut tarikatların paylaşım ilişkilerindeki muazzam asimetriden beslendiğini yine Marx’tan afilli cümlelerle anlatabilirdiniz ama o sırada da meşguldünüz anlaşılan.

Yeniden soralım o zaman bu Marx denen nur yüzlü sakallının hayaleti hep mi Avrupa’nın, Amerika’nın üzerinde dolaşır, Türkiye’ye hiç mi uğramaz?
(*) Derya Sazak’ın yaptığı aktarım çarpıtılmış, yarım yamalak bir çeviriye dayanıyor. Örneğin, “Gerek ülkede, gerek Amerika da gerekse Avrupa’nın kuzeyindeki ticari kriz” ifadesini Derya Sazak “Gerek Britanya’da gerekse Kuzey Amerika’daki son kriz” biçiminde çevirmeyi uygun görmüş. Bir devrimcinin bilimsel çalışmalarını yontarak ondan Nostradamus çıkarmak için böyle ufak çarpıtmalar gerekiyor. | soL postaL

18 Ekim 2011 Salı

Kürt direnişine dayatılan tasfiyeciliğin arkasında ABD emperyalizmi duruyor

Türkiye’de Kürt özgürlük hareketini tasfiye amaçlı başlatılan ve binlerce kişinin gözaltına alınarak tutuklanmasına neden olan operasyonlar, ABD’nin de desteği ve yönlendirmesiyle askeri-politik operasyonlar sürüyor. Bu operasyonlarda gözaltına alınanlardan içlerinde BDP’nin önde gelen kadroları, belediye başkanları ve faal çalışan kadroları yer alıyor. Bugüne kadar Kürtlere yönelik operasyonlarda PKK bağlantısı öne sürülürken bu defa “KCK eşittir BDP “denilerek Kürt özgürlük hareketi ve kurumlarına yönelik operasyonların kapsamının genişletilmesi aslında, Kürt hareketinin açık alanda kazanmış olduğu mevzileri darbeleme ve tasfiye ederek etkisiz kılma amacı taşıdıkları bir olgudur.

Nitekim AKP yetkililerinin Kürt özgürlük hareketinin eylemlerine yüz misli daha sert yanıt verileceği ve bölücü terörün destekçileri dâhil herkesin hedefte olacağı” açıklamaları, aslında AKP hükümetinin Kürt direnişinin ezilip dağıtılması için baskı ve terörü merkezde tuttuğu, tutacağını gösteriyor.

Aslında olayın perde arkasında ABD’nin durduğu bir sır değil. ABD emperyalizmi Ortadoğu politikasının merkezinde TC devletini tutuyor. Ama iç sorunla boğuşan bir TC devletinin istediği uşaklık rolünü bölgesini oynamasının güç olacağını düşünen ABD emperyalizmi, PKK hareketini ezip dağıtmayı ve tasfiye etmeyi hedefleyen bir çizgide yürümekte ve AB emperyalistlerini yedekleyerek TC devletinin yardımına koşmaktadır.

Nitekim bu durum TC devletini, egemen sınıfları ve AKP hükümetini fazlasıyla memnun ediyor. Kürt hareketine karşı dur durak bilmeden süren askeri-politik operasyonlar ABD, Irak ve Türkiye üçlüsünün toplantısında Kürt özgürlük hareketine karşı operasyonlarda ortaklaşılması ve buna Güney Kürdistan yönetiminin yedeklenmeye çalışılması, vb. tümüyle tasfiye hareketinin başında ABD olduğunu gösteriyor. Yapılan değerlendirmelerin ötesinde bu operasyonlar, bir kez daha Kürt sorununun ve bu sorunu çözmek adına dayatılan ‘açılım’ politikasının uluslararası boyutunu gözler önüne sermesi bakımından önem taşıyor. Bununla birlikte Erdoğan’ın ABD ziyaretinde Obama ile Kürt özgürlük hareketini tasfiye etme planında aynı kulvarda durduklarını deklare etmeleri de aslında ABD’nin, bu sürecin başat aktörü olduğunu tartışmasızca açığa sermektedir.

‘Açılım’ politikasının ilan edildiği ilk günlerden bu yana, bu politikanın ABD’nin Irak’tan çekilme süreci ve TC devletini, AKP hükümeti eliyle yeni dönemde biçtiği role bağlı olarak şekillendirilmeye çalışıldığı bilinen gerçeklerdir. Bu son gelişmeler, bu tespiti bir kez daha doğrular niteliktedir. Obama’nın ABD Başkanı olmasının hemen ardından Dışişleri Bakanı H. Clinton’ın, Türkiye ziyaretinde PKK’yi “ortak düşman” ilan etmesi ve ardından Obama’nın, Türkiye ziyaretinde Türkiye’yi “bölgenin lider ülkesi” ilan etmesi, 2007 Erdoğan-Bush görüşmesinde varılan anlaşmanın yeni bir boyuta taşınacağını göstermişti. ABD, Irak’tan çekilme sürecinde hem Türkiye ve Güney Kürdistan egemenlerini kendi politik ekseninde yakınlaştırmak amacıyla, hem de bölgede kendi politikaları bakımından istikrarsızlık yaratabilecek bir güç istemediği için Kürt sorununu, “PKK’nin tasfiyesi sorunu” olarak gündemde tutmaktadır. Ama bugün bu uğursuz gerici politikanın pratiğe sürülmesinin önünde en büyük engeli Kürt halkının ulusal demokratik mücadeleyi kitlesel eylemlerle boyutlandırması ve PKK’nin etrafında birleşmesi, bu hesapları boşa düşürmüştü.

Dahası Kürt özgürlük hareketine yönelik yapılan operasyonların temelinde emperyalistler ve işbirlikçilerinin kendi çıkarları olduğunu ve bütün sorunları bu temelde kullanan bir politikaya sahip olduğunudur. ABD’nin derdi Kürt, Türk halkları değil; yaşanan sorunları çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanmaktır. Yine liberaller ve burjuva sol çevreler tarafından Kürt sorununu çözecek bir odak olarak gösterilen AB ülkelerinin yaklaşımlarıyla, emperyalist odaklar üzerinden sorunun demokratik çözümünün sağlanamayacağını ve emperyalistlerin Kürt sorunu kendi çıkarları ölçüsünde kullanıp ihtiyaç kalmadığında bir yana atacağını ve arkadan hançerleyeceğini bir kez daha göstermiştir.

Son dönemde yaşananlar, bölge ülkeleri arasında barış ve halklar arasında kardeşliğin, sadece bölge gericiliklerine karşı değil, aynı zamanda emperyalist ülkelerin bölge planlarıyla hesaplaşmayı hedefleyen bir mücadele ile olanaklı olabileceğini ortaya koymaktadır. 2011 seçimlerin ardından, Kürt halkı ülke faşist gericiliğine ve emperyalizme karşı direnen güçlü bir mücadele odağı olarak kendini var ettiği ve daha örgütlü bir odak haline geldiği bir süreç olduğu. Bugün emperyalist güçler ve uşaklarının Kürt halkının demokrasi ve özgürlük mücadelesinin tasfiyesi ve halkları düşmanlaştırma politikalarının püskürtülmesinin yolu, işçi ve emekçi yığınların demokrasi ve özgürlük mücadelesinde Kürt halkıyla birleşik mücadeleyi geliştirmek için kavgaya daha sıkıca sarılmasında geçtiğini unutmayalım.

Devrimci Halkın Birliği (DHB)
www.halkinbirligi.net
www.halkin-birligi.blogspot.com

Sözde Darwinci Komplo - Mary Midgley

Son zamanlarda Darwinizm dendiğinde akla, vahşi ve dizginlenemez rekabetin, doğal yaşama hakim olan asıl ilke olduğu ve bu nedenle insan toplumlarında da hüküm sürüyor olması gerektiği kabulü gelir oldu. Nörobiyoloji profesörü Steven Rose’un da belirttiği gibi Darwin’in görüşlerinin, “emperyalizm, ırkçılık, kapitalizm ve ataerkilliği meşrulaştırdıkları” kabul edildi: “Gazeteciler, şirket kurul mücadelelerinden ve ele geçirme savaşlarından Darwinci bir tonda bahsediyorlar”.

Bu kabuller aslında Darwin’in İnsanın Türeyişi’nde insan ve hayvan toplumlarını tartışırken yazdıklarıyla çelişmektedir. Hayvanlarda sosyalliğin kökenlerini belirlemeye çalışan Darwin, pek çok canlının birbiriyle nasıl doğrudan ilgilendiğine dikkat çeker. Evrim çizgisinde yukarı doğru çıkıp canlıların yaşamları karmaşıklaştıkça, karşılıklı ilginin arttığını, yardımlaşmanın en az rekabet kadar farkedilir hale geldiğini gösterir.

Zekânın gelişimi, insanlarda bu sosyal eğilimleri güçlendirdi; diğer pek çok türde görülenden çok daha fazla birbirimizin duygularının bilincine varmamızı sağladı. Bu durum ayrıca, başkalarına yönelmiş çeşitli güdülerimiz arasındaki çelişkileri farketmemize yol açtı. Bu güdüler bizi öylesine rahatsız etmekte ki, sürekli olarak bunları ayıklayıp çözümleyecek törel sistemler icat etmekteyiz. Darwin’in dediği gibi, törellik ihtiyacı insan türünün esas özelliklerinden biridir.

14 Ekim 2011 Cuma

Kongre Hareketi/Çatı Partisi programı ve savrulma - Merdan Yanardağ

Solda uzun süredir “çatı partisi” diye formüle edilen ve esas olarak federatif bir yanyana gelişi ifade eden birlik girişimi önemli bir etabı geride bırakmış görünüyor. İlan edilen takvime göre 15-16 Ekim 2011 tarihinde Ankara’da bir kongre toplanarak bu girişime örgütsel bir biçim verecek. Kendisini “Kongre Hareketi” olarak tanımlayan bu oluşum, sadece sol bakımından değil, Türkiye ölçeğinde siyasal bir önem taşıyor.

Bu nedenle sözkonusu girişim üzerinde, daha önce yazdığım iki makeleye karşın birkez daha durmak gerekiyor. Önceki yazılarımda daha çok siyasal bakımdan değerlendirmeye çalıştığım bu girişimi, okuduğunuz makalede ideolojik ve programatik yönüyle eleştirmeyi deneyeceğim. Böylece üçleme tamamlanmış olacak.

Kongre Hareketi’nin hazırladığı ve bu girişimin üzerinde durduğu ortak ideolojik-programatik zeminini tarif eden metin, hem bu hareketin bileşenlerince üretilen tek önemli çalışma olduğu için hem de bir “program çerçeve metni” diye ilan edilmesi nedeniyle böyle bir değerlendirme için uygun görünüyor.

“Kongre Girişimi Program Çerçeve Metni” adı verilen program daha ilk satırlarından (maddelerinden) itibaren yanlış bir analiz, saptama ve tutumla yola çıkıyor. Tıpkı ilk düğmenin yanlış iliklenmesi gibi, bu hatalı analiz bütün metne karakterini veriyor. Çerçeve metnin birinci maddesinde, “Bizler, halklarımıza yöneltilmiş tüm baskı ve haksızlıkları ortadan kaldırmak, barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye’yi kurmak üzere bir araya geldik” denildikten sonra hemen ikinci maddede şunlar yazılıyor:

“Türkiye’nin baskı ve sömürüye dayalı sistemi, egemenlerin iki ana siyasal akımı tarafından sürekli olarak yeniden üretilmekte, buna karşı mücadele eden tüm toplumsal direniş odakları ise baskı altında tutulmaya çalışılmaktadır. Ancak her dilden ve kültürden Türkiye halkları, mevcut sistemin ömrünü uzatmak için birbiriyle yarışmakta olan bu iki akım arasından birini; egemenlerin dayattığı neo-liberal ve anti-demokratik düzen içinde, Türk-İslam sentezci veya ulusalcı anlayışlardan birini tercih etmek zorunda değildir.” (Kongre Grişimi Çerçeve Metni, 2. Madde, Ö. Gündem gazetesi, 21 Eylül 2011)

Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Somut durumun nesnel ve devrimci bir analiziyle ilgisi yok. Daha çok siyasal bakımdan kirlenmekten korkan romantik bir yaklaşımı ifade ediyor. Gerçek hayatla, siyasal ve toplumsal durumla bağı olmayan, sosyalist perspektiften uzak bir değerlendirme. Çerçeve Metin, Türkiye’de mevcut siyasal ortamının egemen sınıfların iki ana siyasal akımı arasındaki mücadele tarafından belirlendiğini ve bu iki kanat arasında salınan bir siyasal yapılanmanın toplumsal, ekonomik, kültürel vb. hayata yön verdiğini ileri sürmektedir. Metinden anladığımıza göre, bu kanatlardan birini “Türk-İslam sentezci” ekip diğerini de “ulusalcılar” oluşturmaktadır. Bu iki kanadın ortak paydası ise neo-liberal ve anti-demokratik düzendir.

Kongre Hareketi’nin yukarıya aldığım değerlendirmesi ve bu analize bağlı olarak yaptığı hedef ve görev tanımı Türkiye’nin içinden geçtiği bu tarihsel dönemeçte olabilecek en koyu siyasal körlükle maluldür.

Çünkü;

1- Çerçeve Metin, AKP-Cemaat iktidarının gerçek politik önemini, gücünü, tarihsel anlamını, işlevini ve küresel kapitalist düzen içindeki yerini kavramaktan uzaktır. AKP-Cemaat hükümetini basit ve sıradan bir burjuva iktidar değişikliği olarak görmektedir. Dahası, AKP-Cemaat koalisyonunun hükümet olduğunu ama iktidar olamadığını sanmaktadır.

2- Oysa ortada basit bir hükümet değişikliği yok, köklü ve modern Türkiye tarihinin en önemli rejim değişikliği vardır. Birinci Cumhuriyet, örtülü bir amerikancı darbe ile sonlandırılmış yerine islamo-faşist bir “polis devleti” kurulmuştur. Buradaki “polis devleti” kavramı, yeni rejimin dayandığı silahlı gücü vurgulamayı amaçlamaktadır.

3- Yasama, yürütme ve yargı organları yeniden yapılandırılmış ve bütün iktidar yürütmenin elinde toplanmıştır. Totaliter ve faşizan bir siyasal mimarı oluşmuştur. Bu durum, yüzylı aşkın Osmanlı-Türk modernleşmesinin sonuna değlse bile, aynı anlama gelebilecek çok önemli bir makas değişikliğine işaret etmektedir (bunu pozitif ya da negatif bir anlam yüklemeden sadece tespit olarak ifade ediyorum). Yüzyıllık siyasal tarihimiz için meydana gelen en önemli olaydır. Bir yön değişikliğidir. Durum böyle olmasına karşın, Kongre Hareketi bu tarihsel dönemecin farkında değildir.

4- Soğuk Savaş sorasında Türkiye’nin geleneksel iktidar bloku içinde bir yön ve program farklılaşmasının oluştuğu doğrudur. Bir çatışma yaşanmış yeni küresel düzene sistemin içinden direnen güçler tasfiye edilmiştir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında bir model ülke olarak tasarlanan Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin -ki buna İkinci Cumhuriyet de diyebiliriz- kurucu ve taşıyıcı güçleri emperyalizmin desteğiyle bu mücadeleyi kazanmıştır.

5- Kongre Hareketi’nin Çerçeve Metni ise, hem bu çatışmanın derinliğini ve tarihsel anlamını kavramaktan uzaktır hem de liberalleri yedekleyen Amerikancı AKP-Cemaat koalisyonunun bu çatışmayı kazandığının ve yeni bir rejimi inşaa etmeye başladığının farkında değildir.

Durum böyle olunca, daha programının ilk maddesinde içinde bulunduğu rejimi ve siyasal ortamı tanımlamaktan, bu analize uygun politik görevler çıkarmaktan ve hareketin tarihsel yönünü belirlemekten yoksun bir girişimin başarılı olmasını beklemek mümkün değildir.

***

Bir program önerisi olan Çerçeve Metin’in hemen hemen her maddesinde tartışılacak bir yan bulunuyor. Ancak bu yazının sınırları içinde bunların tümüne değinmek imkansız. Bu nedenle hayati önem taşıdığında inandığım ana noktaları tartışmakla yetineceğim. Yukarıya aldığım bölüm, birincisini oluşturuyordu. Bu bölümü tamamlayıcı nitelikte Çerçeve Metnin başka bir değerlendirmesi ve hareketin siyasal görev tanımını yaptığı maddelerini ise 13 ve 14’üncü maddeleri oluşturuyor. Madde 13’te şöyle deniyor:

“ (...) Toplumda güçlü bir demokratikleşme isteği ve özgürlükler lehine bir beklenti ortaya çıkmıştır. Bu beklentiyi karşılamak üzere başlatılan bir girişim olarak Kongremiz, askeri-bürokratik vesayete; otoriter, katı merkziyetçi siyasi/idari yapılanmaya ve hukuk adı altında dyatılan anti-demokratik yasalara, uygulayıcı kurumlara ve yerel idarelerin piyasaya terk edilmsine karşı mücadele yürütür.” (a.g.m)

Çerçeve Metnin 14. Maddesi’nde ise şunlar yazılıyor:

“Kongremiz, merkezi idarenin yerel yönetmler üzerindeki vesayetini, demokratik kazanımlar önünde önemli bir engel olarak görür. Askeri-sivil bürokrasinin egemenliğine karşı, halkın kendi kendini yönetebileceği mekanizmaların geliştirilmesini savunur ve bu uğurda mücadele eder.” (a.g.m)

Kongre Haraketi, "Program Çerçeve Metni" adını verdiği bu belgede, yukarıya aldığım bölümlerden de açıkça anlaşılacağı gibi liberalizmin ağır etkisi altındadır. Sosyalist bir bakış ve yöntemle hayatı analiz edip yorumlamak ve dünyayı değiştirecek bir eylem programı çıkarmak yerine liberallerin metodolojisini ve kavramlarını sorgulamaksızın devralıyor.

Burada yöntemi de tayin eden kilit ifade, “askeri-bürokratik vesayet” ya da "vesayet rejimi” kavramlarıdır. Amerikalı üçüncü sınıf liberal sosyologların Soğuk Savaş sonrasında yoğun şekilde dolaşıma çıkardığı bu kavramın babası Karl Popper’dir. Toplumların tarihsel akış içinde gelişimini açıklayan Marksist toplumsal ilerleme yasasına ve tarihselciliğe karşı çıkan Popper, sadece bu kavramın değil, liberalizmin ve sol liberalizmin de babasıdır. Onun “Açık Toplum ve Düşmanları” isimli ünlü kitabı, George Soros’un Açık Toplum Enstitüsü’ne de esin kaynağı olmuştur.

Popperci burjuva liberal sosyloglar ve siyaset bilimciler, tarihin akışını sınıf mücadelelerinin belirlediği görüşüne karşı çıkarak, tarihin materyalist açıklamasını reddederler. Toplumları ve siyasal mücadeleleri emek-sermaye çelşkisi temelinde değil, devlet-sivil toplum çatışması ya da merkez-çevre mücadelesi ekseninde açıklamaya çalışırlar. Kapitalizm, feodalizm ya da köleci düzen, tarım ya da sanayi devrimi tamamen tesadüflere dayalı olarak açıklanır. Nedensellik bağı koparılır.

Bu bakış, sermayenin egemenliğini, düzenini ve emek-sermaye çatışmasını gösterişli bir “deokratikleşme” şalıyla örttüğü gibi, kapitalizmi ve burjuva parlamenter rejimleri de nihai (son) insanlık tecrübesi olarak sunmanın kapılarını açar. Amerikan yeni muhafazakarlarının “Tarihin sonu” ve kapitalizmin mutlak ve ebedi bir sistem olduğu tezinin kaynağı bu bakıştır. Bu bakış toplumları ve dünyayı tarihsizleştirdiği gibi, insanlığı da geleceksizleştirir.

İşte Popperci ve sivil toplumcu bakışın taşıyıcı kavramını “askeri-bürokratik vesayet” ya da “vesayet rejimi” deyimleri oluşturur. Bu kavram ülkemizde Hasan Cemal, Taha Akyol, Ceniz Çandar, Halil Berktay, Mehmet Altan, Fehmi Koru, Mustafa Karaalioğlu, Hüseyin Gülerce, Mehmet Barlas, Ali Bayramoğlu, Cem Boyner gibi yeni muhafazakarlar tarafından yıllardır tedavüle sokularak kapitalizmi ve sermaye düzenini örtmek için kullanılmıştır. Oysa tarihsel olarak “vesayet rejimi” diye bir ekonomik, toplumsal ve siyasal düzen ya da sistem yoktur. Devletin ve bürokrasinin göreli özerkliğinden söz etsek bile, esas olan kapitalizm ve sermaye egemenliğidir. Kapitalist bir toplumda son çözümlemede sınfsal bakımdan sermayeden bağımsız silahlı bürokrasiden söz etmek imkansızdır. Askeri-bürokratik vesayet sadece sermayenin egemenlik biçimlerinden biri olabilir.

***

Çerçeve Metin’de, Kongre Hareketi için temel siyasal görev, “Askeri-sivil bürokrasinin egemenliğine karşı, halkın kendi kendini yönetebileceği mekanizmaların geliştirilmesini savunur ve bu uğurda mücadele eder” diye belirleniyor. Bu yaklaşım liberallerin, Amerikancı AKP-Cemaat darbesine ve iktidarına, yeni rejime toplumsal, siyasal ve tarihsel meşruiyet üretmek amacıyla ortaya attıkları bir tutumdur. Başta sol olmak üzere muhalefeti yedeklemenin bir aracından başka şey değildir. Tam anlamıyla siyasal bir palavradır.

Hareketin temel mücadele eksenini “askeri-bürokratik vesayet” rejimine karşı savaş diye açıkladığınız zaman, sizin devrimci ve sosyalist olmak, sınıf mücadelesine öncülük etmek gibi bir imkanınız da kalmaz.

Her grubun kendi örgütsel yapısını ve hiyerarşisini koruyarak bir araya geleceği bir “çatı partisi” kurmayı amaçlayan Kongre Hareketi’nin böyle bir programla sadece soyut bir “demokrasi mücadelesi” yürütebileceği açıktır.

Zaten bu kavramlar, somut bir iktidar ve sermaye egemenliği dururken bizi soyut bir düşmana karşı mücadeleye çağıran sosyolojik ve siyasal bir hile olmaktan başka şey değildir. Böylece soyut bir vesayet rejimine karşı mücadele ettiğimizi sanırken, kendimizi somut bir sermaye iktidarının yedeğine düşmüş halde bulabiliriz.

Tarih içinde oluşan toplumları somut birer ekonomik, siyasal ve toplumsal sistem içinde açıklamak ve değerlendirmek yerine, örneğin kapitalizmi sadece kültürel bir kategori olarak alan post-modernist anlayışın bizi götüreceği yer, en fazla sol liberalizm olacaktır.

Çatı partisinin Kürt siyasal hareketiyle birlikte oluşturulacağı da hatırlanırsa eğer, böyle soyut ve kendisini sivil toplumcu bir demokratikleşme sınırlamış bir programın toplumun diğer kesimlerine ulaşması imkansızdır. Belirleyici siyasal renk, Kürt siyasal hareketinin talepleri olacaktır. Bu kaçınılmazdır. Durum böyle olunca, sosyalistlerin bu oluşum içinde erimesi büyük bir risk olarak ortada durmaktadır.

Son olarak bir soruna daha değinerek bitirmek istiyorum; nasıl bir arada duracağımız ve nasıl birliğimizi koruyacağımız Çerçeve Metin’de belli değil. Toplumsal bölünme ve çatışmayı esas olarak sınıfsal temelde değil de kültürel, etnik ve dinsel farkllıklar üzerinden açıklayan post-modernist bakış (bir tür bilinç dışı tutumla) benimsendiği için sadece bu farklılıklarımızın nasıl ifade edileceği ve hangi tedbirlerle garanti altına alınacağı üzerinde durulmuş. Oysa, toplum bir kez daha sınıflar temelinde bölünmelidir. Bizi Türkler, Kürtler, Çerkesler ve diğerleri olarak birleştirecek olan da budur. Çerçeve Metin ise, farkına bile varmadan modern yurttaşlık kavramının ifade ettiği tarihsel-hukuksal zeminin bile gerisine düşerek sadece ayrışmanın teorisini yapmaktadır.

Kuşkusuz yukarıda ifade etmeye çalıştığım eleştirilerin daha net olarak anlaşılması ve ideolojik-teorik sorunlara dikkat çekmek için bazı kavramları mantıksal sonuçlarına taşıyarak sert şekilde kullandım. Bunun bir tartışma yöntemi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Sol’da birlik fikri hiç kuşkusuz karşı konulması çok güç bir taleptir. Ortada mesafe almış büyük bir birlik girişimi vardır. Aralarında dostlarımız, kardeşlerimiz, dostlarımız çoktur. Ve kendilerine bütün içtenliğimizle başarılar dilemekten başka çaremiz de niyetmiz de yoktur.

Wall Street isyanı dünyaya yayılıyor

New York'taki Wall Street karşıtı eylem küresel isyana dönüşüyor. Sistem karşıtları 15 Ekim'de Londra, Washington, Tokyo, Sidney, Montreal, Dublin, Hamburg, Brüksel, Stockholm ve Hong Kong'ta sokaklara çıkacak

Kapitalist düzenin açlığa, yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkum ettiği kitlelerin öfkesi büyüyor. Küresel ekonominin merkezi konumundaki ABD'nin New York kentinde ilk kıvılcımı atılan "Wall Street" eylemleri dünyaya yayılıyor.

Krizlerin ve yozlaşmanın sorumlusu olarak gördükleri Wall Street’teki New York Menkul Kıymetler Borsası’na karşı 17 Eylül’de başlayan ve kısa sürede ABD'nin 45 eyaletine yayılan eylemler, 15 Ekim’de küresel bir harekete dönüşüyor.

Dünyanın belli başlı başkentlerinde cumartesi günü eşzamanlı olarak sokaklara çıkılacak. Protesto gösterilerinin organize edileceği yerler arasında İngiltere'nin başkenti Londra, Japonya'nın başkenti Tokyo, İsveç’in başkenti Stockholm, İrlanda’nın başkenti Dublin, Belçika’nın başkenti Brüksel, Avustralya'nın Sidney, Kanada'nın Montreal, Almanya'nın Hamburg, Meksika'nın Tijuana kentlerinin yanı sıra Hong Kong’da protesto gösterileri düzenlenecek.

HAREKET KÜRESELLEŞİYOR
Wall Street'i İşgal Et (Occupy Wall Street) hareketinin internet sayfasına göre protesto gösterileri tahmin edilenden hızlı büyüyor. Ancak mevcut finansal sistemdeki yanlış ve taraflı işleyişe karşı çıkan grup için 15 Ekim, hareketin resmi olarak küresel platforma taşınması anlamına geliyor.

Göstericilerin, söz konusu kentlerin finans merkezlerine yakın noktalarda konuşlanması ve uluslararası bankaların merkezleri önünde eylemler yapması bekleniyor. Henüz eylem takviminde yer almasa da krizin girdabındaki Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerde de Wall Street hareketine destek gelmesi bekleniyor.

CHICAGO'YA DA 'BAHAR' GELDİ
Wall Street'i işgal eden hareketi ABD geneline yayılırken göstericilerin bu defaki adresi Chicago oldu. "Karşı Koy Chicago Koalisyonu" adıyla harekete geçen göstericiler, "Mortgage Bankacıları" ve "Menkul Kıymetler Ticareti" derneklerinin toplantı yaptığı binanın önünde, "Evimizi işimizi, okulumuzu geri istiyoruz" sloganları eşliğinde protesto gösterisi düzenledi.

"Ayağa kalk, mücadeleyi bırakma" sloganıyla sokaklarının da atıldığı eyleme saldıran polis çoğu öğretmen sendikası üyesi olan 27 eylemciyi gözaltına aldı.

Öğretmenlerden din adamlarına kadar, işsizliğe, ödenemeyen mortgage kredilerine, okul harçlarına ve hacizlere tepkili pek çok kesimden insanın destek verdiği eylemde kapitalist sisteme öfke yağdı.

Göstericiler tepkilerini dillendirmek için mekanda ve yaratıcılıkta da sınır tanımadı. Chicago nehrinde, üzerlerinde zenginden alıp fakire veren Robin Hood'un kostümleriyle, protestoya katıldılar. Kimileri de toplumsal başkaldırıya dönüşen bireysel bir isyana anarşist çizgi roman kahramanı "V for Vendetta"nın maskeleriyle katıldı.

ABD'de gösterilerin önümüzdeki günlerde de büyüyerek devam edeceği belirtiliyor.

ÖFKELİLER BRÜKSEL'DE BEKLİYOR
Temmuz ayının sonlarına doğru İspanya'nın başkenti Madrid'deki Plaza Del Sol Meydanı'ndan yola çıkarak Avrupa Birliği'nin başkenti Brüksel'e yürüyen "Öfkeliler"in (İndignado) bekleyişi ise sürüyor. Üç gün önce Brüksel'e ulaşan yaklaşık 100 kişilik protestocu grup, diğer ülkelerden gelecek olan gruplarla birlikte burada kitlesle bir gösteri yapmaya hazırlanıyor.

***

Hayalet, dünyanın bütün sokaklarında!

Karl Mark ve Friedrich Engels'in birlikte kaleme aldıkları 1848 tarihli ‘Komünist Manifesto’nun ilk cümlesi şöyle başlar; Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor - Komünizm hayaleti. Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti defetmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile Çar, Metternich ile Guizor, Fransız radikalleri ile Alman polis ajanları.

Manifesto’nun Almanca olarak basılan ilk baskısının Londra sokaklarda dağıtılmasından bir iki hafta kadar sonra Avrupa baştan aşağı devrimlerle çalkalanır. İmparatorlukları sarsan ayaklanmalar yaşlı kıtada yeni bir çağın başlangıcını müjdeler.

Marx ve Engels'in "Avrupa'nın üzerinde bir hayalet dolaşıyor" tespitine yol açan gelişmelerin bir benzeri de bugün yaşanıyor. Bir tek farkla ama; “Komünizm hayaleti” bu sefer sadece Avrupa'nın üzerinde değil, artık tüm dünyanın üzerinde dolaşmakta.

Manifesto'nun ünlü son sözü, proletaryanın mücadele sloganı olarak, bugün New York’tan, Chiago’ya, Toronto’dan Tel Aviv’e, Atina’dan Madrid’e, Dublin’den Brüksel’e kadar kapitalist başkentlerde yankılanıyor.

Yapısal bir krizin girdabındaki kapitalizmin neoliberal politikalarının açlığa, yoksulluğa ve geleceksizliğe mahkum ettiği kitleler sokaklarda yeni bir dönemin başlangıcını muştuluyor! Öğrenciler, gençler, beyaz ve mavi yakalı çalışanlar, kadınlar her an işini kaybetme korkusu yaşayan çalışanlar hep birlikte yeni bir mücadele hattı inşa ediyor.

Dünya finans kapitalinin merkez üssü New York’taki Wall Street’e karşı gerçekleştirilen eylemler küresel çapta kapitalizm karşıtı bir hareketliliğe dönüşmek üzere. Wall Strette’te artık “sınıf savaşı başladı” pankartları elden ele dolaşıyor.

***

“Rüyalar ülkesi” Amerika’da orta sınıf hayalleri çöken binlerce kişi “Wall Street'i İşgal Et” sloganıyla çıktığı sokaklarda her geçen gün sınıf söylemini daha da keskinleştiriyor.

Tahrir’de, Plaza Del Sol’da, Tel Aviv’de kurulan çadır kentlerin bir benzeri de New York’ta kuruldu. 17 Eylül’de başlayan eylemler New York’un ardından Los Angeles, Philadelphia, Teksas, Austin, Tampa, Jersey ve Houston gibi kentlere de sıçradı.

“İşgalciler”e sendikaların ve aydınların desteği de her geçen gün artıyor. Gösterilerde atılan slogan ve taşınan pankartlar ABD’nin korkulu rüyası “sınıf”ın geri döndüğünü gösteriyor.

Sadece New York değil dünyanın bütün sokakları isyanda. Kapitalizm karşıtı gösteriler ABD'nin ardından komşu ülke Kanada'ya da sıçradı. Toronto'nun yanı sıra Montreal Edmonton, Vancouver, Calgary, Saskatoon, Winnipeg ve Regina'da örgütlenen göstericiler 15 Ekim'deki büyük eyleme hazırlanıyor.

Eylemler sadece Kuzey Amerika ile sınırlı değil İrlanda ve Hong Kong’da da 15 Eylül’e hazırlık var. Temmuz sonunda Madrid’den yola çıkan “Öfkeliler-İndignado” ise Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’e ulaştı. Atina’da ise kitlelerin sokakları terk ettiği güne rastlamak ise neredeyse imkansız.

Bugüne kadar krizin yanından dahi geçemediği İskandinav yarımadasında da çalışanlar sokakta. İsveç’te ardı ardına protesto gösterileri düzenleniyor.

Ekonomik krizin şiddetle hissedildiği Beyaz Rusya’da da halk sokaklara döküldü. Keza Beyaz Rusya, Polonya gibi ülkeler de benzer hareketlilikler var.

Dünyanın bütün ezilenleri sokaklarda. Henüz birleşemeseler de bu haliyle dahi sokağın gücü egemenlerin rüyalarını kaçırmaya yetiyor. Ve son sözün pasını yine Komünist Manifesto’ya atalım: Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yoktur. Kazanacakları bir dünya var. Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!

İbrahim Varlı / Birgün

Bakınız: FKBC - 2de Wall Street işgali İstanbul’a geliyor” başlıklı haber.

13 Ekim 2011 Perşembe

Sam Amca'nın solcu çocukları geliyor – Koray Çalışkan

Türkiyeliler dahil solun yapabilecekleri çok. Amerikalı yoldaşlarına destek vermenin tam sırası.

New York’un güney ucundaki dünyanın finans merkezi Wall Street’in çevresine etten duvar ören göstericiler, sokağın hemen ilerisindeki Zucotti Parkı’nda sürekli bir eyleme başladılar. 17 Eylül’den beri süren gösterilerde Facebook üzerinden örgütlenen gençlerin ağırlığı hissediliyor.

Eylemler iki şekilde yayılıyor. Öncelikle Avrupa’nın diğer kentlerinde Brüksel merkezli ve içine Londra, Hamburg, Dublin ve Stockholm’ü alan bir hatta eylemler planlanmış durumda. 15 Ekim’i küresel eylem günü ilan edenler ABD’de de New York dışında Boston, Chicago, Washington, San Francisco ve Seattle’da yürüyüşler planlıyor. New Yorklu eylemcilerin yeni merkezi ise küresel kapitalizmin en ışıltılı merkezi Times Meydanı.

Nereden çıkıyorlar?
Yeni tip bir eylemci kuşakla karşı karşıyayız. Bir taraftan “Neo-liberalizm hayatı siyasetsizleştiriyor, yeni medya çağı insanı duyarsızlaştırıyor” diyoruz diğer taraftan çok kısa sürede ve çok genç insanlar gayet radikal taleplerle sokağa dökülebiliyor.

Bu tip eylemlerin miladı ABD’nin Irak işgaline karşı çıkanların dünya tarihinin en geniş katılımlı, aynı anda 15 milyon insanı bir araya getiren savaş karşıtı eylemleri oldu. 15 Şubat 2003 eylemleri küresel vicdanı ABD emperyalizmine karşı harekete geçirmişti. Milyonlar aynı anda sloganlarıyla sokağa dökülmüştü. Üç hafta sonra aynı refleks bu kez daha büyük bir sesle 15 Mart’ta sokağa dökülmüştü.

ABD, halkların sesini de dinlemedi. Katil bombalarıyla Irak’ı işgal etti. Saddam’dan da cani olduğunu kanıtladı. Şu anda ABD sağı bile işgalin hatalı olduğu konusunda hemfikir. Bu süreci izleyen günlerde küresel barış hareketi Irak Dünya Mahkemesi’ni kurdu. IDM bütün dünyada 22 ülkede toplandı. Bu koalisyonu bir araya getiren eylemcilerin en önünde Türkiyeli iki kadın vardı: Metis’in kurucularından Müge Sökmen ve geçen hafta KCK davasından tutuklanan entelektüel Ayşe Berktay.

Nereye gidiyorlar?
Eylemlerin ideolojik ortak noktası sosyaldemokrat bir uyanış. Gelir dengesizliğini ve bankaların toplumsal hayata müdahalesini eleştiren bir eylem süreci var. Avrupa merkezli olanlarda anti-kapitalist bir ideoloji açıkça görünüyor. ABD merkezli olanlar ise açıkça anti-kapitalist bir tavır almak yerine, ülkenin genel muhafazakârlığına paralel olarak, kapitalizmin içinde düzeltilmesi gereken unsurlar görüyorlar. ABD eylemlerinin söyleminin bu tip bir muhafazakâr hatta ilerlemesi hayırlı. Çünkü henüz ‘heyecanlı’ ve ‘genç’ izlenimi veren eylemlerin kitleselleşmesi için sendikaların ve orta sınıfın alanlara çekilmesi gerekiyor. Aksi halde Obama’yı solda zanneden sendikalar bile bu eylemlerden uzak durur.

ABD solunu küçümseyenler çoğunlukta. Bu tip burun kıvıranların bir önemli hatası var. 8 Mart ya da 1 Mayıs gibi dünya sosyal hareketlerinin kutladığı en önemli günler ABD halklarının küresel adalet hareketlerine hediyesidir. 1929’a kadar dünyanın en güçlü sosyalist partileri ABD’de kurulmuştur. Anti-kapitalist hareketlerin en güç olabilecekleri ve bütün dünyayı değiştirebilecekleri en olası yer zaten ABD. Dünya yerinden oynayacaksa New York’tan olur.

Türkiyeliler dahil solun yapabilecekleri çok. Amerikalı yoldaşlarına destek vermenin tam sırası. Ancak komünizmin hayaletinin ABD’de dolaşmaya başladığını söylemek için daha çok erken. Gidişat www.adbusters.org/campaigns/occupywallstreet adresinden izlenebilir. Türkiye’den girenleri bir sürpriz bekliyor. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, ekranı koruma tedbiri uyarınca sansürlüyor. ‘Sam amca’nın solcu çocuklarından bizi korumak için herhalde...

Cemaat Turizm A. Ş.: "Eski 'solcu' sınıfı yolcularımız uçağa lütfen, istikamet ABD!"

Cemaat, devlet parasıyla buradaki eski "solcuları" uçağa bindirdi, ABD'ye götürdü, yedirdi, içirdi. Bunlar da oradan köşelerinde cemaate, ABD'ye övgüleri döşendikçe döşendi...

Radikal gazetesi köşe yazarlarından Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar, Habertürk'ten Serdar Turgut, Star'dan da Ergun Babahan'ın katıldığı, katılmakla kalmayıp köşelerini vakfettikleri bir Fethullah Gülen cemaati etkinliği daha gerçekleşti.

6-9 Ekim 2011 tarihleri arasında ABD'nin Kaliforniya eyaletine bağlı Los Angeles'ta, cemaatin Pacifica Institute adlı bir kuruluşu tarafından üçüncüsü düzenlenen "Anadolu Kültürü ve Yemekleri Festivali"nin ardından gazete köşelerinde yapılan cemaat övgüleri, adı geçen eski "solcu" yandaşların kalemlerinin satılık olduğunu bir kez daha gösterdi.

Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Ergun Babahan ve Serdar Turgut'un son birkaç gündür köşelerinde nöbetleşe yazdıkları, bu eski "solcu" köşe yazarlarının cemaat sevgilerinde ve övgüsünde yeni bir aşama değil. Cemaati bir vesileyle daha topluma kabullendirme niyetiyle yazsalar da, köşelerini ABD hayranlıklarının Türkiye toplumunda yaygınlaştırılmasında bir araç olarak kullandıkları için de daha fazla göze battılar.

Ama önce, bir kez daha, cemaat övgüleri...

Cemaat tartışmasız aktör...

"Türkiye'den çok çok uzaklarda, Güney Kaliforniya'da Fethullah Gülen hareketinin -isterseniz 'cemaat' diyebilirsiniz- Türkiye'deki ve Türkiye için, bugüne ve daha önemlisi geleceğe ilişkin önemini ve gücünü izliyorum... Ne olursa olsun, sadece ABD'deki 'Türkiye lobiciliği'nde değil, Türkiye'nin Kürt meselesinden Ermeni sorununun çözümüne, Türkiye'nin Fethullah Gülen hareketine ihtiyacı olacak. Aynı ihtiyaç, hareketin son 25 yıldır birçok konuda gösterdiği gelişmeyi, bu konularda göstermesi için de söz konusu..." (Cengiz Çandar, "Cemaat'in gücü, etkisi, önemi", 12 Ekim 2011)

"Şu anda ABD'deki en etkili Türkiye lobisi onlar. Doğru çalışıyorlar. Amerikan oyun kurallarını harfiyen yerine getirerek çalışıyorlar. Amerikan toplumunun zemininden hareket ediyorlar... Ticaretsiz ABD olmaz. Ticarete girmiş durumdalar. Bu iki 'koz', gerek eyalet bazında ve gerekse federal bazda milletvekilleri, senatörler, valiler ve belediye başkanları ile ilişkilerin de önünü açmış vaziyette" (Cengiz Çandar, "Cemaat'in gücü, etkisi, önemi", 12 Ekim 2011)

"Gülen Cemaati, her zamanki ataklığı, diyaloğa yatkınlığı ve ekonomik motivasyon gücüyle kendi stilini hissettiriyor" (Oral Çalışlar, "Los Angeles'ta Anadolu ve Ermeni Festivali", 12 Ekim 2011)

"Türkiye devletinin tanıtım fonunun tüm bütçesini ayırsa ya da Amerikalı bir lobi şirketine milyonlarca dolar akıtsa becerebilmesi mümkün olmayan bir tür lobi çalışmasının, Türkiye’de ‘cemaat’ diye genellenen veya ‘F tipi’ denilerek belirgin bir aşağılamayla kendilerinden söz edilen insanlar tarafından başarıldığı tartışma götürmez. Bunu ancak onlar böylesine becerebilirlerdi." (Cengiz Çandar, LA'de Anadolu ve Türkiyeliler, 11 Ekim 2011)

"Tarihinin bu aşamasında Türkiye tekrardan global bir güç ve örnek bir ülke olmaya soyunmuş durumda. Bu zorlu süreçten başarıyla geçebilmesinin teminatı da aslında cemaat gönüllüleri. Onlar her tanıtım fırsatında Türkiye için iyi olacağını düşündükleri her işte hep canla başla hep iyi niyetle daima gülüseyerek çalışıp didiniyorlar. Onları görünce bu ülkenin geleceği hakkında iyimser olmamak imkansız." (Serdar Turgut, "Cemaatin festivalinde cumhuriyetin ayıbı", 10 Ekim 2011)

"Türkiye’yi dünyaya taşımak, dünyayı da Türkiye’ye taşımak anlamına geliyor aynı zamanda...Bu nedenle ‘Anadolu Kültürleri ve Yemekleri Festivali’ni düzenleyen Kaliforniya merkezli Pasifik Enstitüsü’nü kutlamak gerek... Türkiye, dünyayı tanıdıkça gelişecek." (Mehmet Altan, "Sunset Bulvarı’nda güneş nasıl batar?", 9 Ekim 2011)

"Gülen Hareketi, diyalog toplantılarının bir benzerini küresel çapta Los Angeles’ta gerçekleştiriyor. Eğer hayatınızda büyük bir organizasyon düzenlemediyseniz, hele bunu dünyanın en önemli kentlerinden birinde yapmadıysanız, bizim şu anda tanıklık ettiğimiz olayın büyüklüğünü ve önemini anlayamazsınız... Gülen’in önem ve değerini anlayamayanlar günümüz Türkiyesini hiç anlayamaz." (Ergun Babahan, "Fethullah Hoca’nın Sırrı", 9 Ekim 2011)

"Gülen Hareketi Türkiye’yi başarıyla dünyanın dörtbir yanına taşımaya devam ediyor... İsimleri eğitimle özdeş hale gelen hareket Türkiye’nin kültürel ve tarihi zenginliğinin tanıtımı için de seferber olmuş durumda... Dayanışma, kararlılık, fedakarlığın kültürlerarası diyalog ve yakınlaşmada oynadığı büyük rolün açık bir örneği bu festival." (Ergun Babahan, "Los Angeles'taki Anadolu", 8 Ekim 2011)

Cemaati severler, ama en çok ABD'yi...
Türkiye'den yaklaşık 600 kişinin gittiği, bunun için THY uçaklarının tahsis edildiği, Gülen cemaatinin basın alanındaki örgütlerinden Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı üzerinden davet edilmiş 30 civarı gazeteci ve yazarın katıldığı festivalde, davetliler arasında az sayıda kişi, özel bir gezi programı ile ödüllendirildi.

Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Ergun Babahan ve Serdar Turgut'un yazdıklarından derlediğimiz kadarıyla, gezi programı şöyle: Hollywood Universal Stüdyoları, Hollywood starlarının malikanelerinin bulunduğu Beverly Hills'in caddelerinde gezinti, Sunset Bulvarı, Costa Mesa'daki Ermeni Müzik ve Yemek Festivali, Montobello'daki "Soykırım Anıtı", ABD Pasifik Donanmasının en önemli üssünü barındıran San Diego rıhtımı, Marilyn Monroe'nun oynadığı "Bazıları sıcak sever" filminin çekildiği San Diego'nun Coronado adası, San Diego'daki Waterworld su parkı, vs...

Cengiz Çandar ve Serdar Turgut'un ABD'ye olan hayranlıkları ve derin ilişkileri bir yana, cemaatten mihmandarların şekillendirdiği gezi programı ile bir kez daha mabedlerine hayran kalan yazarların köşelerinde, ABD tekelinin artık cemaatte oluşu da teslim edilirken, ABD hayranlığının en çiğ şekilde yansıtıldığı, ABD'nin "örnek" bir ülke olarak güzellendiği şöylesi ifadeler yer aldı:

"Los Angeles Limanı, İstanbul Limanı... Hollywood, Yeşilçam... Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Kaliforniya Üniversitesi ve bizim üniversiteler... Buralarda gezinmek her şeyi abartılı, ezik bir övünmeden sıyırarak yerli yerine oturtuyor... Türkiye, dünyayı tanıdıkça gelişecek... Geliştikçe de Sunset Bulvarı’nın sonundaki Pasifik Okyanusu’ndan güneşin batışının keyfini de çok daha fazla çıkaracak." (Mehmet Altan, "Sunset Bulvarı'nda güneş nasıl batar?", 9 Ekim 2011)

"San Diego rıhtımında koca bir uçak gemisi görünce oraya meylediyoruz. Dev ötesi geminin üzerinde Midway yazısını görünce, yılların gerisine gidiyor anılar. 1992'den beri müze Midway; görevlilerden birine sorup gemiyle ilgili bilgiler alıyorum. 1945'te hizmete girmiş, 1992'ye dek kalmış. Kore savaşı, Vietnem Savaşı nice savaşlar görmüş. USS Midway'in demirlediği limanda az ötede, USS San Diego için dikili bir anıtta, onun katıldığı deniz savaşlarını hatırlıyorum. Efsane bir gemi, İkinci Dünya Savaşı'nın hakkında nice filme konu olmasından tanıdığımız Guadnacal muharebelerinden Iwo Jima'ya her büyük savaşta yer almış. Gençlik yıllarını İstanbul'da, İzmir'e demir atan Amerikan 6. Filosu'na karşı eylemlerin başını çekerek geçiren benim gibi birisi için Amerikan 7. Filosu'nun en görkemli gemileriyle merkez üslerinde tanışmak tuhaf bir duygu. Müzelik olmalarının ifade ettiği bir ironi de olmalı." (Cengiz Çandar, "Cemaat'in gücü, etkisi, önemi...", 12 Ekim 2011)

Yediniz, gezdiniz, köşelerinizde cemaati ve ABD'yi yücelttiniz, de... Hesabı kim ödedi?
Düşünüş ve yaşam tarzının kıblesi olan ABD'ye kendisinden daha derin ve etkili bağlarla bağlı olan Gülen cemaatinin üstünlüğünü kabullenmiş, Türkiye'de örneğin bir kez olsun Van kahvaltısı yapmamış olabileceğine dair tahminlerimiz olan Serdar Turgut'un, festival alanında oturduğu kahvaltı sofrası aracılığıyla Türkiye'yi ABD'de tanıması ile köşesinden Türkiye'nin ABD'de tanıtılması faaliyetlerini güzellemesi en hafif tabiriyle ilginçti.

Festival, gidenler arasında yer alan Bugün gazetesi köşe yazarı Ahmet Taşgetiren'in yazdığına göre 1 milyon dolar, Oral Çalışlar'ın verdiği bilgiye göre ise 2 milyon dolara mal oldu.

Festival, şimdiye dek cemaatin maddi kaynaklarını Türkiye'yi tanıtma faaliyetleri için seferber ettiği yalanının da ortaya çıktığı, aksine devlet kurumlarından cemaate para aktarıldığının açıkça ilan edildiği bir etkinlik oldu.

Festivalin resmi internet sitesi http://anatolianfestival.org'da görüldüğü üzere sponsorlar arasında, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Başbakanlık Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı, İstanbul, Ankara, Mardin, Van, Konya ve Çorum Valilikleri ile yerel yönetimleri, Türk Hava Yolları ve Çaykur gibi kurumlar bulunuyor.

(Kaynak: soL)

van-los-angeles-kahvalti.jpg

van-los-angeles-kahvalti2.jpg

van-los-angeles-kahvalti3.jpg

van_6009.jpg

vann_5858_1.jpg

Filistinli tutsakların açlık grevi sürüyor

İsrail devletinin Filistinli tutsaklar üzerinde son aylarda yoğunlaştırdığı baskılara karşı 27 Eylül'de başlatılan süresiz ve dönüşümlü açlık grevi üç binden fazla Filistinli tutsağın katılımıyla sürüyor. Tutsaklar, İsrail makamlarının hücre hapsine ve toplu cezalandırmaya son vermesini, tutsakların ders çalışmasına izin vermesini ve aşağılayıcı denetlemelere, avukat ve yakınların ziyaretleri sırasında tutsakların el ve ayaklarının zincirlenmesi uygulamasına son vermesini talep ediyorlar. Hamas ve İsrail arasında anlaşmaya varılan esir değiş tokuş anlaşması ile binden fazla Filistinli tutsak özgürlüğüne kavuşmak üzereyken Filistinli tutsakların açlık grevi giderek büyüyor. Tutsakların açlık grevi ile dayanışma ise Filistin genelinde dayanışma amaçlı gösteriler ve açlık grevleri ile sürüyor.

Filistin Yönetimi'nin son verilerine göre İsrail hapishanelerinde 6 bine yakın Filistinli tutsak bulunuyor. Bunlardan 219'u ise haklarında herhangi bir suçlama getirilmeksizin ve mahkemeye çıkarılmaksızın hapishanelerde tutulan idari tutuklular. Filistinli tutsaklar arasında çoğunluğu Hamaslı milletvekilleri olmak üzere yirmiden fazla Filistinli milletvekili bulunuyor. Hamas ile İsrail arasındaki esir değiş-tokuş anlaşmasında özgürlüğüne kavuşacak tutsaklar arasında yer almayan El-Fetih Merkez Komitesi'nden Mervan Barguti ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreteri Ahmed Saadat da 2006 yılındaki son Filistin seçimlerinde hapishanedeyken milletvekili seçilmişlerdi. Filistinli tutsaklar, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi'ne aykırı olarak İsrail içerisindeki hapishanelerde tutulmaktadır. Gazzeli tutsaklar ise beş yıldır aile ziyaretlerinden mahrum bırakılmaktadır.

27 Eylül'den beri açlık grevini sürdüren Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin tecritteki lideri Ahmed Saadat'ın sağlık durumu gittikçe kötüleşiyor. Ahmed Saadat üç yıldır tecritte tutuluyor. Diğer yandan Filistinli tutsaklar talepleri karşılanmazsa açlık grevine su almaksızın devam edecekleri uyarısında bulundular.

Ekte Ahmed Saadat'ın avukatı ile yaptığı son görüşmeden gönderdiği mesajı, Ebu Ali Mustafa Tugayları'nın açıklamasını ve Filistinli tutsakların açlık grevindeki son gelişmeyi aktaran haberi sunuyoruz.

Filistin İçin İsrail'e Karşı Boykot Girişimi

AHMED SAADAT: TALEPLERİMİZ GERÇEKLEŞENE DEK SÜRESİZ AÇLIK GREVİNE KARARLI OLARAK DEVAM EDECEĞİZ
Filistin ulusal lideri, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) genel sekreteri tutsak Ahmed Saadat, Nafha Çölü hapishanesinden meşru talepleri gerçekleşene kadar kendisi ve yoldaşlarının süresiz açlık grevine devam edeceklerini açıkladı. Saadat bu açıklamayı Addameer Kuruluşu avukatı Mahmud Hassan’ın 6 Ekim tarihinde kendisini ve Şeyh Cemal Ebu el-Hayja’yı ziyareti sırasında yaptı. Daha önce, avukatı Sahar Fransis’in 3 Ekim tarihindeki ziyareti yasaklanmıştı.

Ahmed Saadat ve Cemal Ebu el-Hayja ile görüşen avukat Mahmud Hassan, iki liderin bedenlerinde yorgunluk hali görülse de yüksek manevi güçlerini koruduklarını açıkladı. Hassan aynı zamanda, hapishane yetkililerinin, tutsakların hücrelerinde bulunan tuz, sigara, yastık ve elektronik cihazları kaldırtarak hücrelerde yalnızca bir yatak ve bir battaniye bıraktıklarını açıkladı. Saadat’a uygulanan gazete ve kitap yasağına ek olarak para cezası, tecrit süresini uzatma ve aile ziyareti yasağı cezaları verilmişti.

Yapılan görüşmede iki tutsak, 27 Eylül’den bu yana devam ettikleri açlık grevine, tecrit başta olmak üzere tüm insanlık dışı uygulamaların kaldırılmasına dek devam edeceklerini vurguladılar.

Addameer İnsan Hakları ve Tutsakları Destekleme Derneği avukatı Hassan, Ahmed Saadat’ın, tutsakların meşru taleplerinin sesini yükseltmek için yapılan tüm destek etkinliklerinden dolayı Filistin halkını, Filistin ulusal hareketini ve tüm dünya özgürlük hareketlerini selamladığını belirtti.

Yan hücrede bulunan Hamas üyesi tutsak Cemal Ebu el-Hayja, Ahmed Saadat’ı selamlarken Filistinli tutsakların tek bir mücadelede yer aldıklarını ve bu birliktelikten başka bir yolun olmadığını vurguladı. Aynı zamanda, Fetih ile Hamas arasındaki birlik görüşmelerinin, tutsakların bu yükselen mücadelesinden feyz alarak nihai aşamaya ulaştırılması gerektiğini belirtti.

FHKC Merkezi Enformasyon Bürosu

FİLİSTİN HALK KURTULUŞ CEPHESİ’NİN ASKERİ KANADI, ŞEHİT EBU ALİ MUSTAFA TUGAYLARI’NIN AÇIKLAMASI
Özgürlük tutsaklarının sesini hiçbir şey bastıramaz


Süresiz açlık grevine devam eden Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreteri Ahmed Saadat’ın bayılma nöbetleri ve şiddetli halsizlik durumuna dair gelen bilgiler üzerine, Ebu Ali Mustafa Tugayları olarak, tüm sorumluluğu Netanyahu hükümetine yüklüyoruz. Aynı zamanda, celladın silahı karşısında boş mideleri ile savaşan, tüm yoldaşlarımızın ve en başta Genel Sekreterimizin hayatına dokunmamaları için uyarıyoruz.

Liderimiz Ahmed Saadat ve tüm yoldaşlarımıza, kendileri ile beraber özgürlük mücadelesine devam edeceğimize söz veriyoruz.

Tutsakların iradesi cellatları yenecek!

Zaferimiz mutlaktır!
Ebu Ali Mustafa Tugayları

AÇLIK GREVİNE DEVAM EDEN TUTSAKLAR SU İÇMEYİ BIRAKMAKLA TEHDİT EDİYOR

Ramallah-15 gündür açlık grevine devam eden Filistinli tutsaklar, taleplerinin İsrail hapishane yetkililerince yerine getirilmemesi halinde su içmekten imtina edeceklerini açıkladılar.

Filistin Yönetimi’nin Tutsaklardan Sorumlu Bakanı İssa Karake “Greve devam eden tutsaklarımız İrlandalı tutsakların geçmişteki deneyimlerinden feyz alarak mücadelelerini sudan imtina etmekle yükseltebileceklerini açıkladılar” dedi.

Greve devam eden tutsaklar, bu kararı, grev başladığından bu yana hapishane yetkililerince tecrit ve kişisel eşyalardan mahrum bırakma politikalarının yoğunlaştırılması nedeniyle aldıklarını beyan ettiler.

eş-Şarkü’l-Evsat gazetesi, Londra
Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi tarafından Arapça aslından çevrilmiştir…

Sizce hükümet AB'yi neden ikna edemedi? - Doğan Akın

Avrupa Birliği, 1998 yılından beri, üyeliğe aday ülkeler için “ilerleme raporu” yayımlıyor. Üye adayları, bir tür “karne” diyebileceğimiz ilerleme raporlarında “siyasi kriterler”, “ekonomik kriterler” ve “AB müktesebatına ulusal uyum” açısından ayrıntılı ve karşılaştırmalı bir değerlendirmeye tabi tutululuyor.

İlerleme raporları, yıl içinde aday ülkelerin üyelik kriterlerini karşılama yolunda attığı ve atmadığı adımları birlikte değerlendiriyor.

Söz konusu değerlendirme, 22 Haziran 1993'te Kopenhag'da yapılan AB zirvesinde belirlenen kriterler esas alınarak yapılıyor. AB, bu zirvede merkezi Doğu Avrupa ülkeleri ile genişlemeyi kabul etmiş, bu arada tam üyelik başvurusu yapan ülkelerin karşılaması gereken koşulları “Kopenhag Kriterleri” olarak üç temel alanda tek tek saymıştı.

Kopenhag Ekonomik Kriterleri'nin, “işleyen, etkin bir piyasa mekanizması”nın varlığı üzerinde odaklandığını söyleyebiliriz. AB, Türkiye'yi “kamu ihale mevzuatı” nedeniyle defalarca uyarırken, bu durumun işleyen bir piyasa mekanizmasının temel şartı olan “rekabeti” önlediğinden hareket ediyordu. Bu vesileyle, Türkiye tarihinin en kısa sürede en çok değiştirilen mevzuatının Kamu İhale Kanunu olduğunun altını çizelim. Yaklaşık 9 yılda 17 kez değiştirilen bir yasadan söz ediyoruz.

“Topluluk müktesebatına uyum” kriterleri genel olarak “AB'nin siyasi, ekonomik ve parasal birlik” hedefleri yolundaki rotayı belirliyor.

AB'nin demokrasi kriteri
Gelelim asıl konumuz olan “Kopenhag Siyasi Kriterleri”ne. Zira Türkiye için çarşamba günü resmen açıklanan İlerleme Raporu “siyasi kriterler üzerinde durmamızı gerektiriyor.

Kopenhag siyasi kriterleri, son derece kısa ve net dört başlık içeriyor:

1- İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin varlığı

2- Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü

3- İnsan haklarına saygı

4- Azınlıkların korunması

Belge, bu ilkelerin verili bir zamanda varlığının değil, “kesintisiz varlığının” aranacağını hükme bağlıyor.

İlerleme raporlarını, “Avrupa Birliği'nin hükümeti, icra organı” diyebileceğimiz Avrupa Birliği Komisyonu hazırlıyor. Komisyon, raporlarını hazırlarken, özellikle ilerleme kaydedilmeyen alanların net fotoğrafını çekmek için aday ülkeyle görüşmeler yapıyor. Aday ülkenin görüşleri/savunması alındıktan sonra kararı elbette komisyon veriyor ve raporunu açıklıyor.

Komisyon, Türkiye hakkında 14. ilerleme raporunu çarşamba günü ilan etti. Ancak bu rapordan önce Türkiye ile defalarca görüşüldü. Nitekim AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, AB Komisyonu ile gerçekleştirilen görüşmelerde Türkiye'nin uyarısı üzerine bazı “hatalı” bölümlerin ilerleme raporu taslağından çıkarıldığını açıkladı.

Bağış aynı basın toplantısında, “Türkiye'de vatandaşlarımız gibi Türk basını açısından da tarihin en özgür ve demokratik dönemi yaşanıyor” söyledi, ki burada bir not düşüp, Bağış'ın sözlerine tekrar dönelim. AB Türkiye'yi kendi geçmişine göre değil, birlik kriterlerine göre değerlendiriyor.

Şöyle diyor Bağış: “Şu anda mesleğinden dolayı cezaevlerinde tutuklu bulunan ve hüküm giymiş tek bir gazeteci dahi yoktur. Son 9 yılda basın özgürlüğü konusunda tarihte hiçbir hükümetin cesaret edemediği düzenlemeleri AK Parti Hükümeti hayata geçirmiştir. Mesleği ile ilgisi olmayan illegal faaliyetlerde bulunmuş bazı gazetecilerin yargılanması ve bu kapsamda tutuklanması ya da hüküm giymesi tamamen yargının tasarrufunda bulunan bir husustur. Bu çerçevedeki tartışmalarda, kasıtlı ve art niyetli olarak, sanki basın mensuplarının suç işleme özgürlüğü varmış gibi izlenim oluşturulmaya çalışıldığını görüyor ve bunu son derece tehlikeli buluyoruz. (…) Uzun tutukluluk sürelerine dair rahatsızlıkları biz hükümet olarak elbette gözardı edemeyiz, etmiyoruz. Bu konuda AB Bakanlığımızın ve diğer ilgili bakanlıklarımızın birtakım çalışmaları sürmektedir...”

AB Türkiye'nin görüşüne itibar etmedi
Bağış'ın basın toplantısındaki sözlerini, Türkiye İlerleme Raporu yazılırken AB Komisyonu'na hükümetin ilettiği görüşler olarak da okuyabilirsiniz.

Böyle okuduğunuzda ve açıklanan İlerleme Raporu'na baktığınızda, hükümetin AB'yi bu konularda ikna edemediğini görüyorsunuz.

Zira raporda, “medya da dahil olmak üzere ifade özgürlüğü alanında kaygılar bulunduğu” kayda geçiriliyor, “Ergenekon'un soruşturulmasına verdikleri destekle bilinen gazetecilerin tutuklandığının” altını çiziyor. Hemen ardından raporun bu bölümü, Oda TV davası kapsamında tutuklu olarak yargılanan Ahmet Şık'ın durumuna gönderme yaparak “Basılmamış bir kitaba suç delili olarak el konulması Türkiye'de basın özgürlüğü ve davanın meşruiyeti açısından soru işaretlerine yol açmıştır” ifadesini içeriyor.

AB Komisyonu, Egemen Bağış'ın dile getirdiği hükümetin görüşlerine itibar etmediğini bu ifadelerle açıkça belli ediyor.

Bağış'ın, “uzun tutukluluk süreleriyle ilgili devam ettiğini” duyurduğu çalışmaların yıllardır yapılmamış olması da raporda eleştiriliyor. Bugünkü tutukluluk süreleri ve tutukluluğu kolaylaştırıcı hükümler, AKP iktidarının 2005 yılında kısmen yürürlüğe soktuğu Ceza Muhakemeleri Kanunu'nda (CMK) düzenleniyor. Devlete, parlamentoya, hükümete ve anayasal düzene karşı suçlarda tutukluluk süresini 10 yıl olarak belirlemekte sakınca görmeyen hükümetin bu konuda geciken düzeltmesi, hem demokratik düzene karşı darbe hevesine kapılanlardan hesap sorulması açısından büyük bir önemi bulunan Ergenekon sürecini gölgeliyor, hem de adil yargılanma ve savunma hakkını ihlal ediyor.

Disiplinli kamuoyu arayışı!
Bağış'ın sözlerini tekzip eden tek şey İlerleme Raporu değil elbette. Bağış'ın basın toplantısında hemen sonra, Başbakan Tayyip Erdoğan İstanbul Üniversitesi'nde akademik yılın açılışında konuşma yaparken “parasız eğitim” için protesto hakkını kullanan 37 öğrenci gözaltına alınmaktaydı. Erdoğan kürsüde “Bütün baskıcı girişimler ülkemizin gündeminden kalktı” derken, dışarda protestocu öğrenciler polis araçlarına bindiriliyordu.

Aynı gerekçeyle gözaltına alınan öğrenciler Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzel'in yaklaşık 19 ay tutuklu kaldıklarını hatırlatalım.

İlerleme Raporu'nda da eleştirilen “yayımlanmamış kitap operasyonu” için, Siirt'te okuduğu bir şiir için cezaevine atılan ve siyasi hakları elinden alınan Başbakan'ın ne dediğini hatırlıyor musunuz; bombadan daha tesirli kitaplar vardır!

Başbakan'ı, kendisini hapseden “adalet” anlayışının yanına savuran bu sözleriyle örtüşen şeyler oluyor bu ülkede.

Hopa'da, çevre için eylem yapanlar, bazılarının taşkınlıkları bahane edilerek, “silahlı terör örgütü üyesi oldukları” iddiasıyla yaklaşık sekiz ay önce tutuklandılar mesela!

12 Eylül darbesi döneminde çıkarılan Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanun, yine aynı dönemin eseri olan yaklaşık 700 yasal düzenlemeyle birlikte hâlâ yürürlükte.

Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun'un (İlerleme Raporu'nda o da ifade özgürlüğü bağlamında eleştiriliyor) ihlal edildiği iddiasıyla Youtube'u aylarca kapattırıp Türkiye'ye dünya çapında bir şöhret kazandırmayı becerdik. Bu arada, İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'a Atatürk hakkındaki suçların eklenmesinin CHP'nin girişimiyle olduğunu hatırlatalım.

Türkiye, “terör örgütü üyeliği”yle suçlanıp tutuklanan gazetecilerin kendisinden bile delillerin “gizlilik” gerekçesiyle aylarca saklanabildiği bir ülkeyse AB'yi ikna edemezsiniz.

Yayımlanmamış kitabı “bombadan tesirli” bulursanız... Yıllara varan tutuklamaları, dayanağı parlamentodan geçen yasalar değilmiş gibi “yargının takdiri” diye seyrederseniz... Parasız eğitim isteyen öğrencileri, bölgerine yapılacak hidroelektrik santrallarını protesto eden çevrecileri “terör örgütü üyesi” diye aylarca hapse atarsanız... Medya patronlarına köşe yazarları konusunda ayar vermeye kalkarsanız AB'yi ikna edemezsiniz.

AKP'nin attığı demokratikleşme adımları elbette önemli, ancak bu yine AKP'nin “buyurgan siyaset” tercihini, “disiplinli kamuoyu” arayışını kurtarmaya yetmiyor.

AKP yettiğine inanıyorsa, alacağı cevap hep aynı olacak:

“Ama dönüyor!..”