30 Eylül 2011 Cuma

Solun ortaklaşmadan önce sorunlarını çözmesi gerek

TKP Merkez Komite Üyesi ve BirGün Gazetesi yazarı Metin Çulhaoğlu, bugün için Türkiye’de sosyalizmin ve sosyalist hareketin hemen her cepheden kuşatılmış, kendi alanına sıkıştırılmış durumda olduğunu ifade ediyor.

Çulhaoğlu, “Bunu söylerken, hiş kuşkusuz, açıkça sosyalist bir Türkiye’yi hedefleyen, bu hedef doğrultusunda mücadele veren örgütlü siyasal hareketleri kastediyorum. Yoksa bu ülkede henüz bir ‘sınıf hareketi’ bütünlüğüne ulaşmamış da olsa yer yer görülen sınıfsal çıkışlar, kapitalizm karşıtı tepkiler, kapitalizmin metalaştırma ve kar oburluğuna karşı mevzi direnişler vardır. Sorun, bu çıkışların, tepkilerin ve direnişlerin henüz toplumun tüm kesimlerini etkileyememesi ve örgütlü sosyalist odakların buralara yeterince nüfuz edememesidir.”

MUHALEFET MARJİNALİZE EDİLİYOR
Metin Çulhaoğlu, bu dağınıklığın ve kopukluğun nedenlerini, 30 yıl geriye giderek, 12 Eylül’le başlayan süreci dikkate alarak tespit edebileceğimizi söylüyor. Ancak, bir gerçeği de hiç unutmamamız gerektiğini ifade eden Çulhaoğlu: “AKP, 12 Eylül zihniyetinin en sadık ve “ilerletici” mirasçısı olduğunu göstermiştir; son 9 yıl içinde, ama doğrudan zor ve şiddetle, ama kimi ideolojik ve siyasal manipülasyonlarla direnmeyi, örgütlenmeyi ve mücadeleyi bu ülke insanının gözünde bir “suç” veya “aykırılık” saydırtacak mahareti sergilemiştir.” Çulhaoğlu, AKP iktidarının, kullandığı zor’u aynı zamanda mevcut durumu onaylatıcı ideolojisiyle takviye etme, onaylatıcı ideolojisinde ise zor’un, zorlamanın öğelerine yer verme anlamında Türkiye’deki geçmiş burjuva iktidarlar arasında özel bir yere oturduğunu belirtti. AKP’nin, toplumun geniş kesimleri üzerinde ideolojik hegemonya kurabildiği için istediği zaman zor’a fütursuzca başvurabildiğini söyleyen Çulhaoğlu: “Zora başvurulan her durumda ise bu kullanım edilgenleştirici, hareketsizliğe itici ideolojik salgısını toplumun dokusuna yaymaktadır” dedi.

ORTAK MÜCADELE: GERİCİLİĞE, EMPERYALİZME, KAPİTALİZME VE AKP’YE
Metin Çulhaoğlu, Türkiye sosyalist hareketinin ortaklaşabileceği ve ortaklaşmaması gereken alanı şu şekilde açıklıyor: Bu söylenenler, sosyalist hareketin hem düzene ve iktidara karşı mücadelesinde hem de yer yer görülen hareketlenme, tepki ve direnişlerle kuracağı ilişkilerde tarz, yaklaşım, söylem ve pratik anlamında yaratıcı, yenilikçi ve deneyselci olmasını gerektirmektedir. “Yaratıcılık”, “yenilikçilik” ve “deneyselcilik” ise en başta bir el rahatlığını öngörür. Daha açık konuşmak gerekirse, Türkiye sosyalist hareketinin örgütlü müfrezeleri, kapitalizme, emperyalizme, gericiliğe ve bugünkü AKP iktidarına karşı hep birlikte yapabilecekleri birtakım ortak işlerin ötesinde, bu topluma nüfuz edip onu canlandıracak, hareketlendirecek kendi özel girişimlerinde “serbest” olmalıdırlar. Böyle bir el rahatlığının ve serbestliğinin olası getirileri, ortak paydalara veya asgari müştereklere feda edilmemelidir.

SOL TOPLUMU AYAĞA KALDIRMALI
Çulhaoğlu, ortaklaşmaların mümkün ama asıl izlenmesi gereken yolun sol örgütlenmelerin kendi sorunlarının çözüm yollarını bulması olduğunu söyledi. Çulhaoğlu, bu tezini şöyle açıklıyor: Türkiye sosyalist hareketi, bunları temelden, toplumun ve yaşamın içinden besleyecek damarlara yeni ve özgün yollarla ulaşmadıkça, birleşmelerin, ortaklaşmaların, cepheleşmelerin veya çatılaşmaların etkisi de sınırlı kalacaktır. Bunlar, Türkiye sosyalist hareketinin Kürt halk hareketi ve siyaseti ile ilişkileri söz konusu olduğunda da gözetilmesi gereken hususlardır. Bu hareket ve siyaset, yeni örgütlenme/partileşme formlarıyla ülkenin başka coğrafyalarına barış, kardeşlik ve demokrasi temalarıyla elbette gidebilir ve gitmelidir. Ancak, bu coğrafyalarda ele avuca gelir, ulusal sorunun çözümü ötesinde başka hedeflere de odaklı, demokrasiden ve sosyalizmden daha başka şeyler anlıyor olsa bile kendisine dost eli uzatan sosyalist örgütlenmeler bulamadığında etkisi çok sınırlı kalacak, bu yüzden belki kendisi de hiç istemediği halde yeniden kendi coğrafyasına çekilmek zorunda kalacaktır.

Kürt sorunu “Türkiye’nin bir numaralı sorunu” olabilir; ancak bu bir numaralı sorunun gerçek anlamda çözümünün bir numaralı önkoşulu da Türkiye sosyalist hareketinin kendi sorunlarını çözmesidir.

Bağımsız, düzen karşıtı bir devrimci hareket

ÖDP, 12 Eylül referandum döneminde solda, sosyalist öznelerle bir araya gelmesinin ardından gündemine birleşik devrimci mücadeleyi aldı. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, 12 Haziran seçimleri öncesi verdiği mesajlarda, seçim sonrası yeni bir araya gelişlerin işaretini vermişti. Seçimlerden sonra Taş, bir araya geliş çağrısını ‘birleşik devrimci merkez’ olarak yaptı. Taş ile yazı dizimiz için bu çağrıyı ve solun yeniden toplumsal bir güç olmasını konuştuk.

ÖDP gözlemci olarak katıldığı Kongre/Çatı partisi sürecinde yer almayacağını ifade etti. Kongre/Çatı partisi sürecine katılan yapılar kendini feshetmeyeceğine göre ÖDP bu sürece içeriden 'Birleşik Devrimci Merkez' talebi doğrultusunda katkı koyabilir miydi?
Tartışmayı yalnızca bir ‘biçim/form’ tartışmasına hapsetmek doğru olmaz. Öncelikli olan oluşturulacak zeminin politik muhtevasıdır. Görebildiğimiz kadarıyla Kongre/Parti programı esas olarak rejim sorunlarını-kimlik sorunlarını bir odak noktası olarak görmektedir. Oysa bugün asıl olarak ihtiyaç kapitalizmin sömürü politikalarına ve emperyalizmin tahakkümüne karşı duran düzen karşıtı bir programdır. Düzen karşıtı program elbetteki Kürt halkının ve bunun yanı sıra kimlik taleplerinin eşit yurttaşlık temelinde çözümünü savunmalıdır.

Çatı Partisi, Kürt hareketinin bugün yürüttüğü mücadelenin bir ihtiyacı olarak ulusal birlik ve onunla sosyalistlerin bütünleşmesini esas almaktadır. Kürt hareketinin ihtiyaçlarının bir ürünü olarak gündeme gelen bu Kongre/Parti’nin temel ufku da Kürt sorununun çözümü konusunda –Kürt hareketinin politik yönelimleri doğrultusunda- oynayacağı rolle sınırlı kalacaktır. Çatı Partisi’nin temel politik yönelimleri doğrudan Kürt sorununun gelişimine göre şekillenecektir.

Bugün sosyalist hareketin Kürt sorunu da dahil ülkenin temel meselelerinin emekçilerden ve ezilenlerden yana çözülebilmesine katkı sunabilmesi her şeyden bağımsız bir siyaset olarak varlığını korumasına ve güçlendirilmesine bağlıdır. Devrimci-sosyalist hareketin Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünde etkili bir rol alması da yine kendi politikaları eksenindeki duruşunun güçlendirilmesinden geçmektedir.

Yan yana gelelim, birlik olalım duygusunu anlamak mümkündür ancak Türkiye sosyalist hareketinin birlik deneyimlerini göz ardı ederek yürümek ileride çok daha ciddi olumsuzluklara yol açacaktır. ‘Etkisiz birlik olarak güçlenelim’ duygusu daha yakın bir süreçte Türkiye solunun önemli kırılma noktalarından olan 12 Eylül Referandumu’nda ‘yetmez ama evet’, ‘hayır’ ve ‘boykot’ eğilimi içerisinde olan kesimleri Kongre/Çatı Partisi içerisinde yan yana getiriyor. Dün bir araya gelinemeyen neydi, bugün gelinen ne? Hiç sorgulanmıyor. Mevcut duruşuna dair kimse de bir özeleştiri de bulunmuyor. Çatı Partisi’nin ‘evetçi’ bileşenleri Kürt siyasi hareketine dönük AKP hükümetinin saldırısına veryansın ediyor ama AKP’nin bu düzeyde gelişip-güçlenmesinde 12 Eylül referandumunda aldıkları tutumun etkili olup olmadığını hiç sorgulamıyor. Kimse de sorgulatmıyor. ‘Bütün bunları bir yana bırakalım yürüyelim’ demekle olmuyor. Ve daha önceki deneyimlerden de malumdur ki bu yaklaşımlarla anlamlı bir yol arkadaşlığı da maalesef çıkamıyor.

ÖDP, ihtiyaç olarak belirlediği Birleşik Devrimci Merkez arayışını nasıl şekillendirecek? Kimlerle yan yana olmayı önüne hedef olarak koyuyor?
‘Birleşik Devrimci Merkez’ arayışı öncelikli olarak kendimizi aşma çabasıdır. Ve esas olarak ‘birleşik’ bir ‘devrimci hareket’ yaratma arayışıdır. Biz, ‘birleşik devrimci hareket’ için tartışmalarımızı, mücadelemizi ortak bir program içinde örgütleyecek olan birleşik bir zemin öneriyoruz. Birleşik devrimci hareketin yukarıdan mutabakatlarla değil birleşik bir emek hareketi, birleşik bir gençlik hareketi, birleşik bir ekoloji hareketi, birleşik bir kadın hareketi içinden çıkabileceğine inanıyoruz.

Güçlü olmadığımız toplumsal/sınıfsal zeminlerde güçlenmek için ortak bir mevzilenmeye çağırıyoruz. Devrimci-sosyalist-sol muhalefetin sorununun çatı oluşturma değil sorunun temelden kaynaklı olduğunu görüyoruz. Daha dışsal/fedaratif bir çatı değil içsel birleşik bir hareket yaratmayı hedefliyoruz. Böyle bir birleşik devrimci hareket yaratma sürecinin programının da anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir temelde olması gerektiğine inanıyoruz.

Birleşik Devrimci Merkez çağrısı bu manada sosyalist-devrimci hareketin özneleri, Kürt siyasi hareketi ve toplumsal muhalefetin bileşenlerinin anti-emperyalist, anti-kapitalist bir mücadele hattında birleşik bir devrimci hareket yaratma hedefi ile ortak bir tartışma/mücadele zemininin oluşturulmasına dönük bir çağrıdır.

Sosyalist solda yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmelere müdahale edememe durumunun kalkması için yeniden güç biriktirmeye ihtiyaç olduğu açık. İdeolojik ve örgütsel yeniden güç biriktirmenin politik ve stratejik yolu nereden geçiyor.

İdeolojik alanda yaşanan karmaşa önemli bir güç kaybına ve solda bir parçalanmaya yol açtı. Düzenin eski ve yeni formları çerçevesinde süren çelişkiler solda da bir yanıyla liberal bir yanıyla milliyetçi iki sağ savrulma noktasını ortaya çıkardı. Bugün bu belli oranda etkisizleşmekle birlikte, bu iki hattın dışında bugünün sorunlarına düzenin köklü bir eleştirisi ışığında yanıt veren eşitlikçi-özgürlükçü bir siyaset çizgisinin her düzeyde geliştirilmesine ihtiyaç var.

Bu iddia da ancak, burjuva siyasetin labirentlerinde nefesini tüketmeyen, kendi dışındaki güçlere bel bağlamayan bir mücadele anlayışı ile hayata geçirilebilir. Toplumsal/sınıfsal zeminlerde güç kazanmadan, bugün bu yönde mevzilenmeye dönük adımlar atmadan solun krizinin aşılması mümkün değildir. Böyle bir mücadelenin imkanlarının da daha fazla ortaya çıkmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Kapitalizmin saldırılarının doğrudan yaşama- yöneldiği yerde kapitalizme karşı başkaldırı alanları-mekanları çoğalıyor. TEKEL direnişinden başlayarak gençliğin mücadelesinden HES karşıtı direnişlere kadar toplumun ezilen emekçi kesimlerinin kendi kaderine sahip çıkma iradesinin güç kazandığını görüyoruz. Bugün bunu çoğaltmaya, o direnişler içerisinde var olmaya dönük zorlu bir mücadele içinde siyaseti toplumsallaştırarak ve toplumu siyasallaştırarak sol yeniden etkili bir siyasi güç olabilir.

Tüzel: Birleşme görevi kaçınılmazdı

Bağımsız İstanbul Milletvekili Levent Tüzel, Kongre/Çatı Partisi’nin birlikte hareket ederek en geniş demokratik birliği oluşturmak adına her türlü demokratik mekanizmanın hayata geçirileceğini anlattı. Tüzel, Blok’un şu anki çalışmasının Türkiye çapında örgütlenmiş bir Kongre toplamak olduğunu ifade ederek, aynı zamanda Blok partisi çalışmasının da bunun içinden çıkacağını ifade etti. Tüzel, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun temel teşkil ettiği program etrafında Türkiye’deki bütün emekçilere, ezilenlere, dillerinden, inançlarından dolayı ayrımcılık görenlere, çevre, kadın hareketlerine seslenebilecek bir oluşumu yerelden doğru oluşan Kongre hareketi haline getirmek istediklerini söyledi. Tüzel, Kongre ile Çatı Partisi arasındaki farkı da şöyle anlattı: Kongre hareketinin Çatı Partisi’nden temel farkı sadece sol, sosyalist öznelerle hareket etmeyecek olması. Tüzel: Kürt ve Türk halklarını bu Kongre etrafında bir araya getirmeye çalışırken parti formatına girmek istemeyenleri de, kendi siyasi yapısını düşünenleri de kucaklayacak bir formu bulmaya çalıştık, çalışıyoruz.

KONGRE DE ÇATI PARTİSİ DE GEREKLİ
Bağımsız İstanbul Milletvekili Levent Tüzel: Bize göre hem Çatı Partisi hem de Kongre hareketi gerekli. Hem siyasi taleplerin toplumsallaşması, hem toplumsal olanın siyasallaşması açısından bütün bunların birleşik bir hareketi için Kongre hareketi gerekli. Öte yandan parti de gerekli. Meclis’e girilecek, seçimlere girilecek, düzen partileri karşısında alternatif olacak, halka umut verecek , halkın Meclis’te temsilcisi olacak bir partiye ihtiyaç var. Bu iki yapı birbirini besleyecek.

SADECE KÜRT SORUNU OLMAYACAK…
Kürt hareketi ve sosyalistlerin asimetrik ilişkisini de değerlendiren Tüzel, oluşacak olan yapıda Kürt hareketinin baskın olmasının söz konusu olmayacağını, süreç içinde yer alan herkese eşit temsil sağlanacağını ifade etti. Tüzel sözlerine şu şekilde devam etti: Kongre ve onun içinden çıkacak parti Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürlüklere ve barışa dair temel meseleleri önüne hedef koyacak. Bu nedenle Kürt hareketinin baskın karakterinin ön plana çıkması gibi bir şey söz konusu değil. Ülke ihtiyaçları önde gelecek, iç işleyişte de nispi temsil uygulanacak. Kongre/Çatı partisi sürecine katılacaklar için temsilde eşitlik sağlanacak. Tüzel: Her sorun konuşulacak. Bunun için hazırladığımız programa bakmakta fayda var. Burada bütün çalışmalar Kürt sorununa dair olacak diye bir şey de yok. Bütün sorunlarımızı konuşacağız. Tüzel, meselenin Kürt hareketi olmadığını, meselenin kendisinin Kürt sorununu da içinde barındıran ve tüm sosyalist, demokrat, ilerici güçleri sorunların çözümü için ortak payda haline getiren ‘birlik’ tartışmasının kendisi olduğunu ifade etti. Bağımsız milletvekili Tüzel, kendileri açısından da meseleniz buna dair görevleri gerçekleştirmek olduğunu belirtti.

SOSYALİZM VURGUSU YOK AMA PROGRAM TOPLUMCU
Tüzel, “Demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü toplum mu, sosyalizm mi?” sorusuna da şu yanıtı veriyor: Bizim ortak paydamız demokrasi mücadelesi. Mevcut kapitalist sisteme karşı, emeğin hakkı ve ezilen tüm kesimlerin hakkını sağlamamız gerek. Bütün bunların etrafında öreceğimiz mücadele aynı zamanda demokratikleşme mücadelesidir. Bu oluşturmaya çalıştığımız hareketin içinde antiemperyalizm ve antikapitalizm içsel bir olgu olarak zaten yer alıyor. Bunu yazıya çiziye dökelim tartışmasına gerek görmüyoruz. Programda da sosyalizm vurgusu olmasa da aslında bütün olarak bakıldığında toplumcu bir anlayışı göreceksiniz.

BAŞARMAMA ŞANSIMIZ KALMAMIŞTIR
‘Sol ne yapmalı’ yazı dizimize konuşan Levent Tüzel, yıllardır solun kendisinin ne yapması gerektiğine dair kafa yorduğunu, ‘sol’un bir takım girişimlerde bulunduğunu ama bir türlü istenilen sonucun sağlanamadığını hatırlattı. Tüzel: Bu defaki arayışın, bir araya gelişin başarılı olmama şansı kalmamıştır. Türkiye ve bölgede yaşanan savaş atmosferi, halkları birbirine kışkırtma poltikası, dünya sistemi ve onun ülkemizdeki uzantılarına kadar uzanan işbirlikçi durum geldiği nokta açısından vahamettir. Bizim gibi sosyalizm, devrim ve demokrasi derdi olanların sorumsuzca davranma, kendi bahçeme dair meseleleri görür yürütürüm anlayışına hakları da şansları da yok. Ciddi bir sorumlulukla karşı karşıyayız. 12 Haziran seçimleri böyle bir görevi ortaya çıkarmış ve böyle bir toplumsal tabanın olduğunu da göstermiştir.

ÇATI PARTİSİ VEKİLİ OLACAĞIM
Tüzel son olarak BDP’ye katılmama gerekçesini açıkladı: BDP’ye katılmayı uygun da, doğru da görmedim. Çünkü; Blok olarak seçimlere girdik. Blok vekili olarak seçildik. Blok’un partileşme çalışmasına dair halkımıza sözümüz var. O sözü gerçekleştirip Meclis’e Çatı Partisi’nin vekili olarak gideceğim. BDP zor durumda kalsa, grup kuramasa katılma durumu tartışmamız hale gelirdi. EMEP’in başına da dönmeyeceğim. EMEP’in başında 18 Aralık günü yapacağımız 6’ıncı Büyük Olağan Kongre’ye kadar Selma Gürkan arkadaşımız olacak.

29 Eylül 2011 Perşembe

Sungur Savran: Sol iltihak projesinin içinde

Devrimci İşçi Partisi(DİP) Genel Başkanı Sungur Savran, uzun yıllardır Kürt hareketi ile ortak mücadeleyi savunduklarını ancak kurulmakta olan “Kongre/Parti”ye katılmamaya karar verdiklerini ifade etti. Savran, solda kurulmaya çalışılan Kongre/Parti’ye karşı çıkan yapıların nedenlerini ve kendi karşı çıktıkları noktaları şöyle açıkladı: “Bazı akımlar, Kürt halkının mücadelesine bir ölçüde karşı oldukları için yeni partiye uzak duruyorlar. Bu, Türk milliyetçisi bir tavırdır ve çok yanlıştır.” Genel Başkan Savran, Kürt halkının mücadelesine hep destek verdiklerini ifade ederek, kurulmakta olan somut birliğin yanlış temellere dayandığını düşündüklerini açıkladı. Savran, yirmi yıla yakın süredir “Emek ve Özgürlük” cephesinin kurulması gerekliliğini savunduklarını anlattı. Oysa kurulmakta olan partide ‘emek’ boyutunun bir kenara bırakıldığını söyleyen Savran, Kongre/Parti’nin kendine ‘Demokrasi ve Özgürlük’ adını vermesi gerektiğini savundu. Savran, “Yani Türkiye’ye demokrasi, Kürtlere özgürlük. Ya da tam da aynı anlama gelmek üzere, “Demokratik Ulus” olmalı partinin adı,” diye konuştu.

‘EMEK SORUNUNA TARAF OLUNMALI’
DİP Genel Başkanı Sungur Savran, emek boyutunun bir kenara bırakıldığını söylerken, partinin burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki sınıf mücadelesinde tutarlı olarak bir taraf olmayı gündemine almamasını kast ettiğini belirtti. Blok’un seçim bildirgesinin oluşturulmaya çalışılan Kongre/Parti için çok önemli olduğunu vurgulayan Savran, “Gerek bu bildirgede, gerekse seçim propagandasında işçi sınıfı ve emekçilerin sorunları insan hakları düzeyinde ele alındı, sınıf mücadelesi temelinde değil. Bakın, en son BDP kongresine sunulan ‘Demokratik Çözüm Protokolü’nde bile, işçi-emekçi sorunları ‘İLO sözleşmeleri’ doğrultusunda ele alınıyor. Bu tür şeyleri her parti söyler. Bunları işçi sınıfı ile Kürt halkı arasında bir bağ kurmak için yeterli saymak mümkün değil,” dedi.

‘ANAYASA ABARTILMAMALI’
Genel Başkan Savran, DİP olarak kurulmakta olan ‘Kongre/Parti”ye ikinci eleştirilerinin anayasacı çizgi olduğunu ifade etti. Savran, AKP’nin ve TÜSİAD’ın amaçları uğruna gündeme getirdiği ‘sivil ve demokratik anayasa’ tartışmasına bir muhatap olarak katılmanın, Kürt hareketi, sendikal hareket ve sol için bir çıkmaz yol olduğu kanaatinde olduklarını anlattı. Savran, “Kürt hareketinin haklarını tescil ettirmesi için anayasa tartışmasıyla oyalanmasına ve sırf Kürtlere bazı haklar alacağım diye burjuvaziye bir sürü hediyeler vermesine hiç gerek yok. İlgili maddeler değişir, olur biter. Anayasacı çizgi, reddedilmesi gereken bir yoldur,”dedi.

SOL MARXİZM REDDİYESİNE GELİYOR
DİP Genel Başkanı Savran, Kongre/Parti’ye üçüncü eleştirilerinin, Türkiye sosyalist hareketinin epeyce önemli kesimlerinin Marksizm’in reddine dayalı bir program ve ideolojiye intisap etmesini içerdiğini söyledi. Savran, “Bugün sürekli olarak referans yapılan Blok seçim bildirgesi bu konuda açık. Amaç ‘demokratik ekolojik cinsiyet özgürlükçü paradigma’ya dayalı bir toplum kurmak. Bu paradigma Marksizm ve Leninizm’in reddine ve ‘aşılmasına’ dayandığı gizlenmeyen bir çerçeve. Yani Türkiye solunun birçok örgütü, ideolojik teslimiyet içinde, Marksizm dışı bir ‘paradigma’ya geçiyor bu vesileyle,” dedi. Bu paradigmadan türeyen ‘katılımcı ekonomi’ programının ise küçük birimler üzerine yerleştiğini ve devletin ekonomiye müdahalesini (bu neoliberal çağda!) sınırladığını belirtti. Sosyalist solun, programında sosyalizme yer olmayan bir parti kurduğunu öne süren Savran, “Biz bunun Kürt hareketi ile ittifak olmadığını, solun ona iltihak etmesi olduğunu düşünüyoruz. Birlikte mücadeleye evet, bayrakların karıştırılmasına hayır!” dedi. DİP Genel Başkanı Sungur Savran değerlendirmesini şu sözlerle bitirdi: Kongre/Parti’nin işçi sınıfına da, Kürt halkına da faydası yok. İşçi sınıfına yok, çünkü sınıfın ihtiyacı anayasa tartışması değil, sendikaları hükümetin elinden kurtarmak, kıdem tazminatını savunmak, ‘ulusal istihdam stratejisi’nden gelecek köleleşmeyi engellemek. Kürt halkına faydası yok, çünkü bugünkü zayıf sosyalist hareket Kürt halkının dev mücadelesine ancak marjinal bir katkı yapabilir. İşçi kitlelerinin yüzünü Kürt halkı ile bir ittifaka çevirmesinin dışında Türkiye’de dengeler değişmez. Ama bunun için önce kurulacak partinin işçi sınıfını ciddiye alması gerek. DİP olarak biz, işçi sınıfının bugünkü ihtiyacının sınıfın öncüsünün mücadele aracı olacak bir devrimci partinin inşası olduğunu düşünüyoruz.

Halkevleri: Amacımız sosyalistlerin programı

Halkevleri ‘sol ne yapmalı’ sorusuna ‘hak mücadeleleri programı’nın acil olarak oluşturulması yanıtını veriyor. Kongre/Çatı partisi sürecine katılmadığını açıklayan Halkevleri’nin Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut, “Bugün Türkiye emek hareketinin en önemli sorunu program sorunu, sosyalistlerin görevi ise bu program sorununu gidermektir” diyor. Karabulut’a göre Kürt siyasal hareketi ulusal taleplerin merkezde olduğu Türkiye siyasetinde ve Kürt kitleler üzerinde hakim bir programa sahiptir. Karabulut, sınıf hareketinin ise yeni çatışma eksenine işaret eden “hak mücadeleleri” programının henüz oluşum aşamasında olduğunu belirterek, iki farklı programın gerek kitlesellik düzeyleri gerekse de siyasallaşma düzeylerinin arasındaki fark ve açının “birlik” projelerini handikaplı hale getirdiğini ifade etti.

'BAĞIMSIZ EMEK HAREKETİNİ ÖNEMSİYORUZ’
Halkevleri Genel Başkan Yardımcısı Karabulut, Kürt siyasal hareketinin güncel ihtiyaçları açısından aciliyet taşıyan “birlik” çabalarının, sosyalist hareketi çekim alanına alarak, bağımsız bir emek hareketi yaratma dinamiğini gündelik siyasetin ihtiyaçlarına hapsetme riskini barındırdığını anlattı. Karabulut, “Birlik projelerinin sosyalistlerin Kürt Halkıyla dayanışma görevini yerine getirmekle sınırlı bir sonuç ortaya çıkartması geçmiş birlik deneyimlerinden görüldüğü gibi güçlü bir olasılıktır,”dedi. Oysa emek hareketinin ve sosyalistlerin Kürt Halkıyla dayanışma görevlerinden kaçınmadan emek hareketinin programını oluşturmak, kitleselleştirmek, siyasallaştırmak gibi acil görevleri olduğuna inandıklarını söyleyen Karabulut, ‘hak mücadeleleri’ programı ile Kürt halkının demokratik ulusal programını birbirini güçlendirecek tarzdaki dayanışmalar, işbirlikleri, geçici ve kalıcı güç birliklerinin her zaman kurulabilir ve kurulması gerektiğini ifade etti. Karabulut, girişilecek “birliklerin” tüm iyi niyetli çabalara rağmen başarısızlığa uğramamaları ve umutsuzluğa yol açmamaları için bu nesnelliklerin göz önünde bulundurulması gerektiğine inandıklarını ileri sürdü.

SORUMLULUKLARIMIZ ÇOK
Genel Başkan Yardımcısı Karabulut, Türkiye siyaseti ve sınıflar mücadelesinin birçok sorun ve sorumlulukla aynı anda karşı karşıya bulunduğunu ifade etti. Karabulut, bir yanda Kürt sorununun dayattığı acil ve sıcak gelişmelerin yüklediği görevlerin, diğer yanda ise solun kitlesel bir halk hareketi yaratma sorumluluğunun Türkiye sosyalistlerini zorladığını öne sürdü.

Ertuğrul Kürkçü: 'Kalkınma paradigmasını değiştireceğiz'

BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü Kongre sürecinde görevli BDP‘li beş milletvekilinden biri. Kürkçü, Kongre’yi, Çatı Partisi kavramını ve Sosyalist Yeniden Gelecek Parti Girişimi’ni ‘sol ne yapmalı’ yazı dizimiz için değerlendirdi. Kürkçü, Çatı Partisi kurmak gibi dertlerinin olmadığı gibi, böyle bir ismi kullanmanın da artık doğru olmadığının altını çiziyor. Kürkçü, Çatı Partisi kurma gibi hedeflerinin olmadığını vurgulayarak , böyle bir konunun Kongre hareketinin tartışma alanının dışında kaldığını açıkladı. Çatı Partisi’nin daha önce sosyalist öznelerle ve aydınlarla tartışıldığını ancak bugün için oluşturulan Kongre hareketinin geniş bir toplumsal muhalefet kesimini içine alan bir yapısının söz konusu olduğunu ifade etti. Kongre’nin yeni bir önerme olduğunu söyleyen Kürkçü, bazı arkadaşlarının parti isteme özgürlüğü olduğu gibi kendilerinin parti meselesini ikincil bir mesele olarak gördüklerini ifade etti. Çatı Partisi önerisinin daha önce organik bir parti olarak tartışıldığını belirten Kürkçü, son süreçte tüm yapıların kendi varlıklarını sürdürme yönündeki eğiliminden dolayı Çatı Partisi talebinin tarz olarak farklılaşmış olduğunu ileri sürdü.

KONGRE VE DTK FARKLI HEDEFLİ YAPILANMALAR
BDP Mersin Milletvekili Kürkçü, Kongre hareketinin Demokratik Toplum Kongresi(DTK) ile bezer bir örgütlenme olup olmadığına da açıklık getirdi. Kürt özgürlük hareketinin temsilcilerinin seçimle bir araya geldiğini ifade eden Kürkçü, Kongre’nin ise Türkiye siyasal ve toplumsal muhalefetinin bir araya gelmesi demek olduğunu söyledi. DTK ile Kongre’nin tek ortak yanının aşağıdan yukarıya meclisler yoluyla örgütlenmek olduğunu söyleyen Kürkçü, esasen iki yapının farklı amaçları hedeflediğini belirtti. Kongre hareketi içinde Kürdistan topraklarından delegelerin de seçileceğini ve bunların DTK üyesi olabileceğini ifade eden Kürkçü, Kongre ile DTK’nin hiçbir şekilde organik bağa sahip olmayacağını anlattı.

HEDEF DEMOKRATİK CUMHURİYET
Ertuğrul Kürkçü, “Kongre’nin hedefi demokratik cumhuriyet ve demokratik cumhuriyet’in bir parçası olarak demokratik özerklik olacak. Türkiye’nin demokratikleşmesi, emeğin hakkının sağlanması, siyasal ve toplumsal ifade özgürlüklerin gerçekleşmesi ve süre giden mücadele dinamiklerinin ortaklaşmasını sağlayacak” dedi. Kürkçü, Kongre süreci öncesinde yürüttükleri Sosyalist Yeniden Gelecek Parti Girişimi’nin geldiği aşamayı da değerlendirdi. Bu oluşumun derinleşerek sürmesi gerektiğine vurgu yapan Kürkçü, bu derinleşmenin sosyalist hareket açısından pozitif bir durum yaratacağını öne sürdü. Kürkçü, böyle bir çalışmanın Kongre ile eşgüdümlü gideceğini belirterek Sosyalist Yeniden Gelecek Parti Girişimi çabalarının hızlanacağını da ifade etti. Kürkçü değerlendirmesinin sonunda, insanı merkeze alan ve yeni bir uygarlık için bütün çelişkileri ortadan kaldırmaya yönelen bu çabalarının kalkınma paradigmasını değiştireceğini söyledi.

27 Eylül 2011 Salı

TÖPG: Kongre'ye cephe olarak bakıyoruz

TÖPG, Kongre/Çatı Partisi sürecinde yer alan yapılardan. Toplumsal Özgürlük Platformu(TÖP) ‘Örgütsel Dönüşüm ve Devrimci Tarz Oluşturma’ hedefiyle Eylül başında gerçekleştirilen 4. Olağan Genel Konferansı sonrası Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi(TÖPG) oldu. TÖPG daha önceki süreçte de solda sosyalist özneleri bir araya getirmek amacıyla Sosyalist Yeniden Kuruluş Parti Girişimi içinde yer alıyordu. TÖPG sözcülerinden Halit Elçi, Kürt hareketinin Türkiye’nin emekçileriyle birlikte hareket etmesini, her zaman desteklediklerini belirterek neoliberal saldırıların arttığı bir dönemde solda ortak mücadelenin kaçınılmaz hale geldiğini ifade etti.

‘HAYATIMIZI SAVUNMAK İÇİN KONGRE’
AKP’nin ‘usta’lık döneminde dokularında olan baskıcı yapılanmanın daha kolay dışarıya yansıdığını belirten Elçi, yeni Anayasa ile bu sürecin meşrulaştırılması sağlanacak diyor. Kürt sorununda gelinen savaş noktasına dikkat çeken Elçi, bütün ezilenler ve emekçiler olarak hayatların korunması için Kongre/Çatı partisi gibi bir güç birliğinin olması gerektiğini düşündüklerini ifade etti.Kürt hareketinin toplumsallığı içinde sosyalistlerin sözünü üretip üretememe eleştirisine de açıklık getiren Elçi, iki taraftaki mücadelenin açmazına dikkat çekti. Kürt halk hareketinin artık bir uluslararası aktör haline geldiğini belirten Elçi, ülkenin Batı’sında aynı hareketlilikten bahsedilemeyeceğini söyledi.

‘DEVRİMCİ DEMOKRASİ İSTENMELİ’
TÖPG sözcüsü Elçi, kurumların Kongre/Çatı Partisi sürecinde kendini feshetmemesi gerektiğini belirtirken, bunun gereği olarak kurumların kendi programları çerçevesinde mücadeleye devam edeceklerini de söyledi. İlk etapta düşünülen Kongre’yi bir tür cephe olarak değerlendirdiklerini ifade eden Elçi, “Kongre’nin özü cephedir,” dedi. Farklı politik görüşlerin bir araya gelmesini ise değerlendiren Elçi, önemli olanın belirlenen programa herkesin onay vermesi olduğunu ifade etti. Kongre’nin hedefinin sınırlı olacağını belirten Elçi, mücadelenin demokratik talepler üstünden yürümesi gerektiğini savunduklarını ifade etti.

DEVRİMCİ DEMOKRASİYİ İSTEYEN BİR KONGRE
Neoliberal saldırılara karşı bir tür asgari demokrasi talepleriyle cephe oluştururken, bizim hedefimizin komünizm olduğunu unutmuş olmuyoruz. Askeri darbeye karşı demokrasi talep etmek AKP gibi iktidarları hayatımıza musallat ediyor. Haliyle gerçekten demokrasi gelmiş olmuyor. O nedenle devrimci demokrasiyi isteyen bir Kongre yapılanmasının bize daha uygun düşeceğini savunuyoruz.

SDP: Asıl hedefimiz ortak mücadele

SDP son on yıldır yürütülen Çatı Partisi tartışmalarında hep en önde yer aldı. Devrimci Karargah davası kapsamında yargılanan ve kısa bir süre önce cezaevinden tutuksuz yargılanmak üzere salıverilen Genel Başkan Turan, halkların ortak mücadelesine inandıklarını ifade etti

Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Genel Başkanı Rıdvan Turan, Çatı Partisi formunun kendileri için tali bir mesele olduğunu ifade ediyor. Kısa bir süre önce cezaevinden çıkan Genel Başkan Turan, kendileri açısından asıl meselenin Kürt ve Türk halklarının ortak mücadele inisiyatifini üstlenen bir iktidar alternatifinin ortaya çıkarılması olarak bakıyor. Turan, 2 binli yılların başından itibaren SDP’nin böyle bir anlayış içinde olduğunu hatırlatarak, Çatı Partisi ne zaman gündeme gelse böyle bir çalışmaya katkı koyacaklarını, katılımcıları olacaklarını defalarca belirttiklerini söyledi.

HALKLARIN MÜCADELE BİRLİĞİ
SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, solun basit anlamda bir araya gelişinin hedeflenmediğini belirterek; solu, sendikaları, emek örgütlerini, kadın örgütlerini ve çevre örgütlerini kapsayan ortak bir program çerçevesinde mücadele zemini oluşturmak istediklerini ifade etti. Genel Başkan Turan; “Biz aynı zamanda SDP olarak Kürt ve Türk halklarının mücadele birliğini üstlenmesi nedeniyle bu Çatı Partisi fikriyatına önem arz ediyoruz. Kongre ya da Çatı Partisi şu anda bizim için tali tartışmalardır,” dedi.

SOKAK MÜCADELESİ TALİLEŞMEMELİ
SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan, Kongre’nin başlangıç olarak makul bulunabileceğini ancak asıl hedeflerinin Çatı Partisi olduğunu söyledi. Mücadele hattına dair genel çerçeveyi de çizen Turan, hedefledikleri Çatı Partisi’nin parlamenter alanda da toplumsal muhalefet alanında da etkin olabilecek ve ne olursa olsun talileştirilmemesi gereken mücadele alanının sokak olduğunu vurguladı.

BURJUVA ALANA HAPSOLMAYACAĞIZ
Genel Başkan Turan, sosyalistlerin iktidar anlayışına da açıklık getirdi. Turan’a göre, sosyalistlerin burjuva parlamenterizme nasıl baktığı biliniyor. Sosyalistlerin burjuva alanı reddetmemekle birlikte, mücadelenin gideceği alanı burjuva parlamenterizmi olarak tarif etmediklerini söyleyen Turan: “ Burjuva legal alana hapsolmadan Kürt ve Türk halklarının inisiyatifine dayanan bir demokratik iktidarın mümkün olduğunu göstereceğiz.

ÇATI’DA NİSPİ TEMSİL SAĞLANMALI
SDP Genel Başkanı Turan, içinde yer aldıkları Çatı Partisi sürecine dair hedeflediklerini şöyle açıkladı: Her yapı, siyasi parti/oluşum geleneksel aidiyetini sürdürecek. Kimse kapısına kilit vurup gelmeyecek. Burada hassas olunması gereken durum şudur: Kürt hareketi geniş bir tabana sahipken sosyalist sol ise kitlesel değil. Asimetrik bir ilişki söz konusu. Oraya katılacak bireyler de var. Onun için nispi temsil sağlanmalı, bazı konularda pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır.

Devrimci Hareket Dergisi: Ortaklaşma anlamlı, süreç yanlış

Devrimci Hareket Dergisi ortak mücadele yollarının aranmasının ve birlikte mücadele etmenin anlamlı olduğunun altını çiziyor. Ancak Devrimci Hareket Dergisi'ne göre son yaşanılan birlik tartışmalarında süreç doğru işletilemedi

Devrimci Hareket Dergisi, “Tarih bir kez daha ölü veya premature bir doğuma tanıklık etmesin” diyerek değerlendirmede bulundu. Devrimci Hareket Dergisi adına Yazı İşleri Müdürü Eray Sargın, değerlendirmesine Demokratik Ulus Blok’u olarak gördükleri birlik tartışma sürecinde sol yelpazenin düşünce ve görüşlerine sayfalarını ayırdığı ve bir tartışma zemini yarattığı için gazetemize teşekkürle başlıyor. Sargın, teşekkürün nedenini ise şöyle açıklıyor: “Çünkü süreç, birliğin ön tartışması yapılmadan, her yapının ayrı ayrı kendi düşünce ve programlarını dile getirmesine imkan verecek denli geniş bir zamana yayılmadan, ilkeler ve program üzerinde bir netlik sağlama çabası içine girilmeden ilerletilmiş, kurullar ve komisyonlar oluşturulup birkaç ay gibi kısa bir zamanda kongre hedefini önüne koyan bir acelecilikle yürütülmektedir,” dedi.

YAŞANANLAR BİR TARTIŞMA SÜRECİNE İŞARET
Sargın’ın yaptığı değerlendirmenin tam metni şu şekilde: “Bugün tüm gelişmeler, solda birliğin değil, birlik tartışmalarının yaşanacağı bir süreci haber veriyor. Hemen her yapı, Türkiye’de sol hareketin bir bütün halinde taşıdığı, birliğe engel içsel zaafları saptamak/tanımlamak yerine, bu konuda kendi dışında kalanların durumunu tarif etmekte ve gerçekte en büyük engel olan öznelliğe düşmektedir. Devrimci yapıları, programlarıyla değerlendirmek yerine, spekülatif kaynakları, görüngü ve yakıştırmaları tercih etmek, öznellik oranını arttırmaktadır.

Bilinir ki engeller, varlığı kabul edildiği takdirde aşılabilir. Bu konu, yapıcı bir ruh haliyle gündeme alınabildiğinde, muhtemel engelleri göstermek, onu aşma niyeti olanlarda, tepkiye değil mutluluğa sebep olur/olmalıdır.

İLKESEL ÇERÇEVE EKSİK
Solun içsel zaaflarının yanında, örneğin biz, öneri sahibi ve diğer devrimci/sol yapıların büyük çoğunluğu arasındaki paradigma farkının, temenni edilen birlik yolunda, karşılaşılacak engeller içinde en ağırlıklı yeri teşkil edeceğini düşünüyoruz. Bu, sorunun bir boyutudur. İkinci ve daha önemli boyutu ise, önerinin bizzat kendisinde içkindir.

Birlik, ittifak, vb. oluşumların işleyişten amaca kadar net tanımlarla ifade edilmesi gerektiği, genel bir doğrudur. Duygusallık veya hatır üzerine değil, ilkeler üzerine bina edilmiş bir çerçeve gerektirir.

Dayatan koşulların ağırlığına rağmen, devrimin de, birliğin de acelesi yoktur. Ne yazık ki Türkiye solu adeta kötü birliklerle anılan bir tarihe sahiptir. Bunun bir örneğinin daha yaşanmaması için ince eleyip sık dokuyan “çuvaldızı kendine iğneyi başkasına” yönelten bir tarza gereksinim vardır.

Ancak o denli acele edilmiştir ki, toplantıya bizlerin çağrılması unutulmuştur. Sonrasında bu aksaklık özür dilenerek giderilmişse de, düşünce açıklayacak ya da tartışma yürütecek bir zemin olmadığını, komisyon ve kurulların Kongre hazırlığı yaptığını gördük.

Bizler açısından yaşanan durum şuna benzetilebilir: Tren hareket etmiş ve bize ‘koşun trene binin’ deniliyor. Oysa trenin hangi yolu kullanacağı ve hangi yöne gideceğine dair kafalarda bir netlik söz konusu değil.

Tam da bu bağlamda sormak gerekirse: ‘Demokratik Ulus Bloku’ bir birlik projesi midir, yoksa Demokratik Ekolojik Cinsiyet Özgürlükçü Paradigma’ya göre hazırlanmış bir örgütsel model midir?

Eğer böyle bir örgütsel model ise, önerinin muhatabı kesimin büyük çoğunluğunun sahip olduğu sınıfsal paradigmanın (Marksizm-Leninizmin) hassasiyetleri yok sayılmış olmuyor mu?

“Herkesin ayrı ayrı evi olsun, vardır. Ama bunların tümünü örtecek bir çatı olmalı”deniyor. Eğer mesele kabaca bir araya geliş değilse; bunun hangi amaç ve ilkeler etrafında oluşacağı; kıstaslarının, asgari müştereklerinin ne olacağı, hiçbir adım atılmadan önce net biçimde tanımlanması gerekmiyor mu? Birkaç saatlik bir toplantıda, hiçbir ilke, program ve geçmiş birlik denemelerindeki hata ve eksiklikler üzerine tartışılmadan acele bir şekilde örgütsel form, kurul ve komisyonlar nasıl belirlenebilmiştir? Ne var ki, sorularımızda da yer verdiğimiz gibi, önerinin bizzat kendisinde içkin olan ön kabullerin, tartışmanın içeriğini de imkânlarını da sınırladığıdır dikkat çekmek istediğimiz.

Eğer Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloku ölçü alınarak öneri şekillendirilmişse; ne denli “blok” halinde hareket edeceği tartışmalı olan “Seçim Bloku’nun, başarılı bir örnek addedilip ölçü alınması için erken değil midir? Benzer şekilde, başarısını umut ve temenni etsek de DTK’yi, tamamlanmış, başarılı ve ‘Batı’ ya örnek teşkil edecek bir proje olarak görmek için, acele edilmiyor mu? Kısacası, çağrının kapsam ve niteliğine bakarak, Demokratik Ulus Bloku’nun bir birlik projesi olmadığına; DTK’nin bir çeşit ‘Batı’ versiyonu olduğuna; yapıların sınıfsal duruş hassasiyetleri yok sayılarak, tek yanlı bir paket hazırlandığına ve DTK’de olduğu gibi cemaat ve tarikatlara kapısını aralamış bir çerçeve çizildiğine dair, hafife alınmayacak boyutta kaygılarımız vardır.

ORTAK DURUŞ İÇİN ÇALIŞACAĞIZ
Özetleyerek vurgulamak gerekirse, iki farklı paradigma arasında da, aynı paradigmanın farklı bileşenleri arasında da birlik, ittifak, vb. mümkündür; önemli bir gerekliliktir. Ancak, bugüne dek nedense anılmak istenmeyen pek çok başarısız ve kısa ömürlü birlik projelerinin öğrettiği gibi, projeyi başarılı kılacak olan, ne ona atfedilen anlam büyüklükleri, ne de bir araya toplamayı varsaydığı kitlenin niceliğidir. Birlik projeleri, öncelikle uygulanabilir olmak durumundadır. Bizler, bundan sonra da birlik konusunda düşüncelerimizi belirtmeye, artık açık kurumsal bir hal alan ve kural tanımayan faşizme karşı güçlü/kapsamlı/ortaklaşmış bir duruş sergilenmesi yolunda, elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz.

ESP: Kongre birlik mücadelesini ilerletecek

Ezilenlerin Sosyalist Partisi(ESP) Çatı Partisi sürecine katılıyor. 12 Haziran seçimleri sürecinde yer almayan ESP, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku’na seçim sonrası katılma kararı aldı. ESP’nin Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, siyasal ve toplumsal bakımdan birlik ve birleşik mücadele ihtiyacının yıllardır kendisini dayattığını açıkladı. Çatı Partisi sürecini BirGün’e değerlendiren Genel Başkan Yüksekdağ, burjuva egemen sınıfların iki ayrı blokta örgütlendiğini belirterek, blokların geniş toplumsal kesimleri kendi gerici kamplarında yedekleyerek iktidarlarını sürdürdüklerini ifade etti.Yüksekdağ, bu nedenle işçiden, emekçiden, ezilenlerden yana bir alternatifi geliştirmenin sınıf mücadelesini ilerletmenin olmazsa olmazı olduğunu belirtti.

MÜCADELE ARASINDAKİ FARK AÇILDI
Yüksekdağ, “İlerici, devrimci ve sosyalist öznelerin her birinin tek başına bu sorunu çözemediği, önderlik sorununun kronikleştiği koşullarda birleşik mücadele üzerinden önderlik sorunun çözümüne yönelmek kaçınılmazdır. Bu tabloya Kürt halk hareketinin mücadelesinin ulaştığı düzey ile, Batı'da ezilen toplumsal kesimlerin mücadelesi arasındaki derin uçurumun toplumsal devrim ve halklarımızın geleceği üzerindeki etkisi de eklenmelidir,” dedi. ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Kongre-Çatı partisi ekseninde yürütülen çalışmanın bütün sorunların çözümünü kolaylaştıran devrimci-demokratik bir alternatifi açığa çıkarma olanaklarına sahip olduğunu ifade etti. Yüksekdağ, partilerinin bu görüş açısından hareketle Kongre/Çatı Partisi çalışmasının içerisinde yer aldığını açıkladı..

KONGRE BİRLİK MÜCADELESİNİ İLERLETECEK
Genel Başkan Yüksekdağ, neden Kongre sorusuna şöyle cevap veriyor: Kongre çalışması birlik mücadelesini ilerletmek için güncel bakımdan daha işlevli ve kolaylaştırıcı bir formdur. Bu hem parti ve örgütlerin katılımı açısından, hem de toplumsal hareketleri kapsama özelliği itibariyle böyledir. Yüksekdağ, öte yandan “ Kürt ulusal mücadelesinin ulaştığı düzey ile, Batı'daki mücadele düzeyi arasındaki derin uçurum Türkiye'den bakan bir siyaset çizgisini zorunlu kılmaktadır. Batı'daki mücadelenin geri olmasının sorumluluğu Kürt özgürlük hareketine ait olmasa da, Kürt hareketinin başarısı ve Kürt sorununun çözümü de böyle bir siyaset denklemini zorunlu kılmaktadır. Bunu başaramayan bir Kongre hareketi ya da Çatı Partisi ilerletici bir rol oynayamaz. En fazlasından Kürt halk hareketiyle bir dayanışma hareketi olma düzeyinde kalır,” diye ifade etti.

26 Eylül 2011 Pazartesi

FKBC!' Çağrı: Birleşik Cephe'yi örüyoruz!

fk.birleşikcephe'den(!)

Yeni bir dönemin, başlangıcında umutlarımızı yenilediğimiz günlerin heyecanıyla merhaba diyor Faşizme Karşı Birleşik Cephe!

Faşist – İslami kesimin (AKP) yeni ve gerici temsilcisi ve Amerikan emperyalizminin yeni partisi ve yardakçı lideri Erdoğan kliğine ve türevlerine karşı, dikta dönemlerini aratmayan bu dönemde bir gereklilik olarak duyduğumuz Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) Türkiye Devrimci Hareketi’nin sesi olma arzusuyla bir 'Bileşen' olma adına bir fikir edine bilme adına 'Kolektif bilinci' örme perspektifiyle yola çıkıyor. Ne mutlu o günün heyecanını şimdiden yaşayanlara!

Bu yüzden biraz da umuttan söz etmenin vakti diyerek düştük yola! Bu umut yarına olduğu kadar bugünümüze, en yakın dünümüze ve tarihimize aittir!

Biliyoruz ki, hep doğruları yapmadık, yanlışlarımız, eksikliklerimiz, yanılgılarımızın da eleştirisini de yaparak doğrularımızı bundan sonra birlikte bulacağız.

İkinci Dünya Savaşı'nda faşist Nazi Almanya'sının düştüğü o anı yaşar gibi. İki Sovyet askerinin Berlin'deki Reichstag binasına Sovyetler Birliği bayrağını diktiği o muhteşem karede olduğu gibi Türkiye’nin tam demokratik ve tam bağımsız olması arzusuyla Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının Amerikan 6. Filosu'nu Dolmabahçe’de nasıl denize döktüyse açılan o yolda yürümeye kararlıyız. Tıpkı Vietnam’da Ho Şi Mingh önderliğinde gerçekleşen halk savaşında olduğu gibi!

Daha öncesine gitmek gerekirse, 1871 büyük Paris Komünü ve sonrasında yine Ekim Devrimi, dünya devrimleri tarihiyle birlikte, Fidel Castro ve Che Guevara’nın Küba’sında olduğu gibi işçi sınıfı öncülüğünde kendi devrimini gerçekleştirecektir bu topraklar.

Elbette her şeyden önce kendi gerçekliğimiz var(!) Türkiye’de
’68 Gençliği’nin nüvelerini yani Deniz Gezmişleri, tarih 1971 yılını gösterdiğinde Mahir Çayanları ve İbrahim Kaypakkaları tanımamız mücadeleyi belleklerimizde yeninden ateşlendirmiştir tıpkı o kuşaklar gibi.
Bu yüzden kim yok sayabilir, hangi şiirin, hangi şairin gücü yeter ki artık buna!

Melih Pekdemir'in de söylediği gibi: "Yanlışları ve yanılgıları biriktirmektir aşk yanlışlardan ve yanılgılardan, doğruları doğurtmaktır devrim..."

Evet, şimdi devrim zamanı!

Şimdi yeniden inadına devrim zamanı!

Marcos, EZLN’ nin mücadelesini anlatırken, ‘biz de içimizde, ruhumuzda yamalar taşıyoruz, kabuk bağlamış olduğunu varsaydığımız yaralar; en beklenmedik zamanlarda açılan yaralar’ derken, yalnızca Zapitistaları değil, Türkiye Devrimci Hareketi'nin nüvelerini ezilenlerin mücadelesini yürüten herkesin yüreğindeki yaraları da anlatıyor gibidir. Yamalı ve yaralı olsa da ruhumuz sarı zemin üzerine kırmızıyla işlenmiş, geleceği avuçlarına alan, yumruklu - yıldızlı oraklı – çekiçli bir bayrak gibi dalgalanmaya devam edecektir.

Şimdi inadına, gün dönüyor!

Olanca masumiyetiyle ve coşkusuyla tarih devrimci genç bir kuşağın ellerinde yeniden hayat bulacaktır, sokaklar, alanlar yeniden ısınacaktır.

Eylemlerin güzel gözlü çocuklarının gözleri yeniden ışıldayacak, ayaklarımız yerden kesilircesine arşınlayacak zamanı!

Bu yüzden inadına bir umuttan söz ediyoruz, umut edilmemiş bir umuttan!

Herkese söz etmek, gittiğimiz her yere taşımak gerek şimdi bu umudu.

Hayat da başka nasıl değişebilir ki!

Kimileri de gözlerini umutlarımıza dikmiş ama ne mümkün; onlar ne umudu anlayabildiler ne hayatı ne aşkı ne de devrimi!

Şimdi geleceğe gülümseyen gözlerimizdeki inançla emekçi yoksul halkımızın acıları ile büyümeye, Filistin‘de taşlarla direnen çocukların öfkesini yüklenmeye, Aleksix'in gecelerindeki isyanı paylaşmaya şimdi tarihin akışını değiştirmeye...

*
Zamanın kırıldığı yerde bir başka zamana doğru ilerlerken şiiri ve müziği, hayal gücünü ve arzuyu yeniden üretip gökyüzünün fethine doğru yola koyulanlar, masalları olmayan bir coğrafyada çocuklar için yeni masallar yazmak, duyulmamış sesleri, bilinmeyen yerleri keşfe çıkmak, sonu reddedip sonsuzluğu aramak için bir mutluluk çağrımız var... Bu sözlerin ortak sahibi olan herkese, Rosa'ya, '68 baharına 71 yazına ve bizi biz yapan her şeye.

*
Bir kez daha hayata, kavgaya, sokağa merhaba!

İnadına!

Hoş geldiniz!

Mücadele Birliği Dergisi'ne kapatma

Yeni Evrede Mücadele Birliği, “terör örgütlerinin propagandasının yapıldığı ve suçluların övüldüğü” gerekçesi ile toplatılarak 1 ay süreyle yayın durdurma cezası aldı.

21 Eylül – 5 Ekim tarihli Yeni Evrede Mücadele Dergisi yeni sayısı, 25 Eylül 2011 tarihinde, İstanbul 12.Ağır Ceza Mahkemesi'nin 2011/1823 sayılı kararıyla toplatılarak yayınının 1 ay süreyle toplatılmasına karar verildi.

“Zafer Birleşik Devrimimizin Olacak” başlıklı dergi kapağını; “Devrimci Mücadelenin Gelişimi Doğru Kavranmalıdır”, “Uzun İç Savaşın Finali mi” başlıklı makaleleri ve “Operasyonlar, Saldırılar Kürt Halkını Yıldıramayacak” başlıklı haber yazısını gerekçe gösteren mahkeme, ayrıca Lenin'in 1915'te yazıp yayınladığı, Türkiye'de de 1980'den beri yasaksız-toplatmasız olarak yayınlanan, dağıtılan “Sosyalizm ve Savaş” adlı broşüründen yapılan alıntıyı da suç unsuru olarak görmüştür.

Son dönemlerde devrimcilere, sosyalistlere, Kürt halkına yapılan baskı ve saldırıların bir parçası olan sosyalist basına yönelik bu saldırıyı protesto etmek için, Mücadele Birliği İHD İstanbul Şubesi'nde bir basın açıklaması düzenliyor..

Demokrat, sosyalist devrimcilerle ve kendine ilericiyim diyen herkesin davet edildiği basın açıklaması, İHD İstanbul Şubesi’nde 27 Eylül 2011 Salı (yarın) saat: 12.30’da gerçekleşecek.

Sosyalist basın susturulamaz!
Yaşasın devrimci dayanışma!
Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC)

22 Eylül 2011 Perşembe

Taylan Özgür: 42 yıldır eli kanlı katilini arıyoruz…

Mustafa Taylan Özgür, 23 Eylül 1969′da Beyazıt’ta vurularak öldürülür. Bir gün sonra ODTÜ’de Taylan Özgür adına bir anma düzenlenir. 9 aydan beri polis tarafından aranan Sinan Cemgil törende özetle şu konuşmayı yapar:

“Devrimci şehitlerin matemini tutacak zamanımız yoktur. Zira bu tür olaylar milli kurtuluş savaşı içinde olağandır. Gün gelecek Türkiye’nin bağımsızlığı ve kurtuluşu için gerekirse hepimiz vurulacağız. Bunlar bizi korkutmuyor, üzmüyor ancak kinimiz bileniyor. Taylan Özgür’ün ardından matem tutmayacağız, mersiyeler düzmeyeceğiz. O 24 saatini devrime adamış bir kişiydi. O bu yolda öleceğini biliyordu ama emperyalizmle savaş uğruna ölmek şerefli bir ölümdür. İkinci kurtuluş savaşının ilk kurşunlanan devrimcilerinden sonra bizler de düşebiliriz, bunu korku değil varacağımız şerefli bir nokta olarak kabul ediyoruz. Yılmıyoruz, korkmuyoruz!

18 Eylül 2011 Pazar

Mesleği ırkçılık veya faşizm olanlar…

Komünizmle Mücadele Komisyonu kuruldu. Emperyalist çarkların kurulduğu günler, AP senatörü Fethi Tevetoğlu (sol başta) ortada o zaman Bursa valisi olan İhsan Sabri Çağlayangil. (1956)


Missuri zırhlısı Amerikan savaş gemisi İstanbul’da. Türkiye’deki bütün genelevler taranarak, en güzel kadınlar İstanbul genelevine taşındı. Bu fotoğraf subaylara dans ziyafeti yapılırken çekilmiş. (1946)

Tarih 1966 -Akşam Gazetesi, “Emperyalizme ve sömürüye son” diyenlerin, Nâzım Hikmet’in eserlerini övenlerin, “Mehmet ismindeki Muhammed’i hatırlatan ‘h’ harfini atıp Memet olarak kullananların”, milli kurtuluştan söz açanların ve ABD’yi sevmeyenlerin komünist ve bölücü olduğu yazılmış. Genelkurmay broşürün dağıtıldığını kabul etmiş, ama metni kendilerinin değil “sivil bir zatın” kaleme aldığını açıklamış.

17 Eylül 2011 Cumartesi

7 TİP'li delikanlı mezarda, evlat acısı çeken Ağar nikâhtaydı! – Doğan Akın

Mehmet Ağar, 30 Ekim 1951’de, emniyet müdürü olan babasının görev yaptığı Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nde doğdu. 1957 yılında Şanlıurfa’da başladığı ilkokulu, polis babasının görev yerleri nedeniyle Gümüşhane, Bolu, Adana, Ankara ve Erzincan’da tamamladı. Ortaokul da Erzincan’da başlayacak, Kayseri, Diyarbakır ve Uşak’ta bitecekti. Lise o kadar maceralı olmadı, Ankara’da başladı, İstanbul’da Haydarpaşa Lisesi’nde sona erdi.

“Karakol bahçesinde büyüdü” sözü hakkındaki bir efsane değil, babasının tayinlerinin peşinde ilk gençlik yıllarına kadar kat ettiği Anadolu yılları nedeniyledir.

Liseden sonra emniyet bursuyla Mülkiye’nin (Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi) “Maliye” bölümünü bitirdi. Karakol bahçesinden genel müdürlüğe kadar emniyet ve idarenin bütün basamaklarında görev aldı. Kaymakamlık, Ankara ve İstanbul Emniyet müdürlükleri, Emniyet Genel Müdürlüğü, valilik ve nihayet İçişleri ve Adalet bakanlıkları görevlerinde bulundu.

“Polisin Genelkurmay Başkanı” olarak da anıldı. “Emniyet kariyeri”nden mi sayılır siz karar verin,
Tansu Çiller’den sonra DYP Genel Başkanlığı da yaptı.

Emniyet yıllarında gazetecilerle iyi ilişkiler kurdu. Kendisiyle ne tanıştım, ne görüştüm, ancak Ankara ve İstanbul yıllarında, başı derde giren bazı gazetecilerden desteğini esirgemediğine tanık oldum.

Evlat acısından firari katil düğününe...
“Parlak” bürokratik ve siyasi kariyerinin ardından, bir insanın karşılaşabileceği en büyük acıyı da yaşadı Ağar. Kızı
Yasemin’i, genç bedenine musallat olan tümör nedeniyle henüz 18 yaşındayken kaybetti.

Mehmet Ağar, 3 Kasım 1996’da, Susurluk’ta benzinlikten çıkan kamyona çarpan o meşhur Mercedes’in ortaya serdiği skandaldan tam 15 yıl sonra "suç işlemek için oluşturulan silahlı örgüt yöneticiliği"nden 5 yıl hapis cezasına çarptırılmış bulunuyor.

Susurluk’taki kazada sözüm ona polis tarafından aranan
Abdullah Çatlı, polis şefi Hüseyin Kocadağ ve korucubaşı DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak’la aynı otomobilin içindeydi.

Ağar, bir ara aynı otomobilin içinde hayatını kaybeden bu ilginç ikili için, yani polisin güya aradığı Çatlı ile polis şefi Kocadağ’ın birlikteliği için “Çatlı yakalanmış emniyete götürülüyordu” der gibi oldu, ama bu mevzuyu daha sonra fazla uzatmadı.

Ağar’a verilen ceza ne anlama geliyor?
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, Abdullah Çatlı’ya silah ruhsatı ve pasaport sağlamakla da suçlandığı davada, duruşmalara bir kez katılan ve sonra duruşmadan vareste tutulan Ağar’ın “iyi hali”ne hükmederek ceza indirimi de uygulamış. Şimdi Yargıtay, Ağar’ın itirazını inceleyecek, mahkemenin kararını yerinde görüp onaylamazsa cezanın az ya da çok olduğuna hükmederek yargılamanın yenilenmesine hükmedecek. Ağar’ın cezası ya da beraati bu sürecin sonunda kesinleşecek.

Bu aşama için ne söyleyebiliriz?

Yargılama sonucu henüz kesinleşmedi. Ancak, yıllarca dokunulmazlık, yetkili mahkeme trafiği nedeniyle aksayan yargılamanın şu an için sonucu, davada “devlet içinde çete kurulduğunun” nihayet kabulüdür. Bu durum, bir yargılamanın sonunda değil, henüz başında olduğumuzu gösteriyor!

Tansu Çiller hükümeti döneminde, 1993-1994 yılında işlenen karanlık cinayetler için önemli itiraflarda bulunan Özel Harekât polisi
Ayhan Çarkın “Her şeyden Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar ve Özel harekât Daire Başkan Vekili İbrahim Şahin’in de haberi olduğunu” öne sürdü.

Ankara’da bir gecede katledilen 7 delikanlı
Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Abdullah Çatlı ve diğerleri…

Ağar’ın ikinci hikâyesi burada başlıyor. Biraz gerilere giderek anlatalım.

Ankara’da bir grup Ülkücü, 9 Ekim 1978 akşamı önemli bir eylemin hazırlığını yapmaktadır. Planı, Ülkü Ocakları İkinci Başkanı, Ülkücülerin “Reis”i Abdullah Çatlı yapmıştır. Hedef, Bahçelievler 15. Sokak’taki 56 numaralı binanın 2 numaralı dairesinde ikamet eden Türkiye İşçi Parti’li (TİP) gençlerdir.

Eylem, “İdi Amin” lakaplı
Haluk Kırcı’nın keşif çalışmasıyla başlar. Kapıyı gizlice dinleyen Kırcı, evde 2-3 kişi olduğunu bildirince, o gece harekete geçilmesine karar verilir. Sokağa ve apartman girişine birer gözcü bırakılır. Çatlı, sokağın sonunda otomobil içinde bekler. Haluk Kırcı, yanındaki üç ülkücü, Ercüment Gedikli, Mahmut Korkmaz ve Kürşat Poyraz’la kapıyı çalar ve kapı aralanınca yüklenerek içeri dalar.

İçerde, televizyon izleyen olan TİP üyesi 5 üniversite öğrencisi vardır. 23 yaşındaki
Serdar Alten (Hacettepe Fen Fakültesi Matematik Bölümü), 26 yaşındaki Hürcan Gürses (Ankara Devlet Mühendislik Akademisi), 23 yaşındaki Efraim Ezgin(Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi Gazetecilik Bölümü) ve ikisi de 20 yaşında olan ve Hacettepe İstatistik bölümünde okuyan Latif Can ile Osman Nuri Uzunlar.

Saldırganlar, evde silah olmamasına şaşırır. Öğrencilerin ellerini arkadan bağlayarak yüzükoyun yere yatırırlar. Ancak, evde düşündüklerinden çok öğrenci çıkmıştır. Ne yapacaklarını Çatlı’ya sorarlar. Çatlı biraz sonra eter ve pamukla gelir. Öğrenciler önce eter koklatılarak bayıltılır.

Tam bu esnada kapı çalınır. Haluk Kırcı ve ekibi kapıyı açar. Evdekilerin arkadaşı iki TİP’li öğrenci daha ziyarete gelmiştir;
Faruk Erzan ve Salih Gevence. Onlar da derdest edilir.

Saldırganlar, birkaç kişi hesap ettikleri öğrencilerin sayısı 7’ye çıkınca ne yapacaklarını bilemezler. Yine Çatlı’ya sorulur. Talimat, bayıltılanlardan sonra gelen 2 kişinin Çatlı’nın beklediği otomobile getirilmesi yönünde olur. Erzan ve Gevence getirilince, Haluk Kırcı’nın da bindiği otomobil Eskişehir yoluna doğru hareket eder. 10 dakika kadar sonra otomobil durur, iki öğrenci yolun bitişiğindeki tarlada birkaç yüz metre öteye götürülür ve kafalarına üçer kurşun sıkılarak katledilir.

Tekrar otomobile binilir ve Bahçelievler’e dönülür. Plan, evde bayıltılanların da Eskişehir yoluna götürülmesidir. Ancak, öğrencilerden Serdar Altan’ın uyanmaya başlaması ve yoldan geçen polis otomobilinin yarattığı telaşla, infazın evde yapılmasına karar verilir.

Saldırganlar, öğrencileri nasıl öldüreceklerini tartışmaya başlar. Haluk Kırcı, öğrencilerden Osman Nuri Uzunlar’ı mutfağa götürerek tel askıyla boğmaya çalışır. Başarılı olamayınca yüzüne havluyla bastırarak boğar.

Bu vahşet sırasında zorlanan Kırcı, kalan 4 öğrenciyi zorlanmadan öldürmeye karar verir ve içeride bekleyen “silah arkadaşları”ndan dışarı çıkmalarını ister. Biraz önce Eskişehir yolunda kullandığı silahı alır. Yerde yüzükoyun elleri bağlı yatan gençlerin üzerine tabancasındaki mermileri boşaltır ve koşarak evden ayrılıp Çatlı’nın yanına gider.

Firari katilin sürpriz tanığı
7 TİP’li delikanlının birkaç saat içinde katledildikleri vahşetin baş tetikçisi Haluk Kırcı yakalandıktan sonra iki kez “yanlışlıkla” tahliye edilir. Af düzenlemesiyle cinayet suçunun cezası 10 yıla inmiştir. Kırcı’nın infazı da 7 değil, 1 cinayet üzerinden hesaplanır ve 1991 yılında tahliye edilir!

İtiraz üzerine skandal ortaya çıkar. Kırcı aranmaya başlanır, ama bulunamaz. Aslında pek saklanmamış, firari durumdayken memleketi Erzurum’da 1992 yılında düğün bile yaparak evlenmiştir. Ve firari katliam mahkûmu Haluk Kırcı’nın nikâh tanığı, o sırada Erzurum Valisi olan Mehmet Ağar’dır!

İpekçi’nin katiline uzanan devlet eli
Yolları on yıllar içinde çok önemli noktalarda buluşan devlet himayesindeki ilginç bir ekipten söz ediyoruz.

Türkiye basınında büyük bir dönüşüme imza atan
Abdi İpekçi, 1 Şubat 1979’da, Ülkücü Mehmet Ali Ağca tarafından katledildi. Katil, cinayetten yaklaşık 5 ay sonra, 25 Haziran 1979'da yakalandı.

Polisin sorgu için istediği ek süreyi Sıkıyönetim Komutanlığı vermedi ve Ağca yakalandıktan 128 gün sonra, 25 Kasım 1979'da, Türkiye'nin en iyi korunan yerlerinden olan Maltepe Askeri Cezaevi'nden askerlerin de yardımıyla kaçırıldı.

Hakkında yapılan yargılamadan sonra Ağca idam cezasına çarptırıldı. İdam cezası daha sonra ağırlaştırılmış müebbede çevrildi, gasp suçları da cinayet suçuyla içtima edilerek bu sürenin içine kondu. “Rahşan affı” diye bilinen afla “müebbet hapis” cezaları 10 yıla indirildi. Böylece Ağca'nın cinayet ve gaspları için yatacağı toplam süre 10 yıla düşürüldü.

Kırcı’dan sonra Ağca’ya da ‘yanlış’ tahliye
Ağca, Papa’ya suikast girişiminden dolayı İtalya'da 19 yıl 1 ay cezaevinde kaldıktan sonra 14 Haziran 2000'de Türkiye'ye iade edildi. Ancak Ağca'nın İtalya'da yattığı süre, Türkiye'de zaten 10 yıla indirilmiş bulunan cezasından düşüldü ve bütün dünyayı şaşırtan bir kararla, 12 Ocak 2006'da tahliye edildi.Yapılan itirazın ardından, aynı Haluk Kırcı gibi, Ağca’nın da “yanlışlık”la tahliye edildiği anlaşıldı. Skandalın ortaya çıkması üzerine 8 gün sonra döndüğü cezaevinde 18 Ocak 2010'a kadar kalmasına karar verildi.

İtalya’da Papa’yı yaraladığı için 19 yıl 1 ay cezaevinde kalan Ağca’nın, Türkiye’de İpekçi’yi öldürdüğü ve işlediği gasp suçları için toplam 10 yıl yatması yeterli görülmüştü!

Evet, “ekip” demiştik.

Cezaevinden kaçırıldıktan sonra Ağca'nın evinde saklandığı isim, ülkücülerin “Reis”I, Bahçelievler katliamının yönetmeni ve 12 Eylül darbesinden sonra devletin operasyonlarda kullandığı elemanı Abdullah Çatlı'ydı.

İpekçi cinayetindeki ülkücü ekibin diğer isimleri suikasti yönlendirmekle suçlanan
Oral Çelik, Ağca'nın bir ara “asıl suikastçı” olduğunu belirttiği Yalçın Özbey ve İpekçi'yi öldürmeye azmettirmekle suçlanan Mehmet Şener'di. Şener, Ağca'nın cinayetten sonra MHP Aksaray İl Başkanlığı'nda silahı teslim ettiğini söylediği kişiydi.

Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Oral Çelik, Yalçın Özbey ve Mehmet Şener'in adı, devlet-siyasetçi-mafya ilişkilerini ortaya çıkaran Susurluk skandalında da yan yana gelecekti.

Nevşehir kardeşliği
Ağca, askeri cezaevinden kaçırıldıktan bir süre sonra, Oral Çelik tarafından Abdullah Çatlı’nın memleketi Nevşehir'e götürüldü. 24 Ocak 1993’te katledilen gazeteci
Uğur Mumcu ortaya çıkardı ki; Abdullah Çatlı, Mehmet Ali Ağca, Mehmet Şener ve arkadaşları Ömer Ay Nevşehir Emniyet Müdürlüğü'nden aldıkları sahte pasaportlarla yurtdışına çıkmışlardı.

O sırada Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nde “ekip”ten önemli bir isim çalışıyordu; İbrahim Şahin! Ayhan Çarkın’ın, özellikle Kürt işadamı, avukat ve siyasetçileri hedef alan 1993-1994 cinayetlerinden sorumlu tuttuğu İbrahim Şahin...

Susurluk skandalı patladıktan sonra ortaya çıkan fotoğrafta, sözüm ona polisin aradığı Çatlı ile “Emniyet Özel Harekât Daire Başkan Vekili” olarak göbek atan İbrahim Şahin…

O yıllarda yurtdışına sahte pasaportla kaçak Ülkücü ihraç eden Nevşehir Emniyet Müdürlüğü’nün pasaport bölümünde daha sonra yangın çıkacak, bütün evrak yok olacaktı!

Kontrgerilla-asker-MHP ilişkilerini soruşturan Ankara Savcı Yardımcısı
Doğan Öz, Kahramanmaraş katliamı davasının görüldüğü Adana’ya atanıp silahlı ülkücüleri etkisiz hale getirmeye başlayınca 37 yaşında katledilen Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul ve daha niceleri…

Türkiye’nin planlı olarak 12 Eylül darbesine sürüklendiği 1970’li yılların ekibinin 1990’lı, 2000’li yıllara uzanan inanılmaz öyküsüdür bu.

Mehmet Ağar hakkındaki mahkeme kararı, işte bu nedenle bir yargılamanın sonu değil, tam tersine, bugüne kadar yok edilmeye çalışılan bir defterin henüz açılan ilk sayfasıdır…

Bahçelievler katliamından sonra Erzurum’da yapılan o firari düğündeki gibi “iyi günde kötü günde” birlikte yazılmış bir defterin ilk sayfası...

Doğan Akın, T24

16 Eylül 2011 Cuma

Kürecik, 68 kuşağının emperyalizme direnişinin adıydı

NATO'ya kalkanlık görevini üstlenen Türkiye’de, sistemin kurulacağı yer Malatya Kürecik oldu. 68 Kuşağı önderlerinden Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın, Denizlerin idamı engellemek için eylem yapmayı planladığı yer olan Kürecik, şimdi yeni bir emperyalist planın parçası haline geldi.

Malatya Kürecik’te daha önce Sovyetler Birliğine karşı kurulmuş olan bir radar üssü vardı. Şimdi ise emperyalist ülkelerin bölge politikası çerçevesinde Kürecik, füze kalkanı "görevini" üstlenecek.

Sovyet tehlikesine karşı radar üssüydü
Kurulacağı ilan edilen radar üssü, Kürecik’te kurulacak olan üs ilk değil. Bundan yıllar önce ABD öncülüğünde NATO, "Sovyetler Birliği tehdidi" dolayısıyla Kürecik’te bir radar üssü kurmuştu. Yıllarca NATO kontrolünde kalan üs Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, 1991 yılında kapatılmıştı.

Denizlerin de idamını önlemek için Kürecik'te eylem planlanmıştı
Denizlerin Şarkışla’da yakalanışının ardından, Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga’nın aralarında bulunduğu dönemin devrimci önderleri, idamı engellemek için eylem yeri olarak Kürecik’teki radar üssünü seçmişti. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu önderlerinden Sinan Cemgil, Alpaslan Özdoğan ve Kadir Manga, Kürecik’teki üsse eyleme giderken, Nurhak Dağları'nda çıkan çatışmada hayatlarını kaybetmişti. Kürecik’in bunun dışında, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan’ın yakalanmadan önce devrimci eylemler için üs olarak seçtiği yerlerden birisi olduğu da söyleniyor.

15 Eylül 2011 Perşembe

Osman Evcan’a vegan yemek!

FKBC!’ olarak, bugüne dek devrimci mücadelenin nüvelerini örmek adına çeşitli duyurularda bulunduk, bundan sonrada bu paralelde yürümeye devam edeceğiz...

Bugün, bu e-maili, Kırıkkale F Tipi'nde kalan bir mahkûm için düzenlenen alışılmadık bir destek kampanyasını duyurmak için yazıyoruz.

Adı Osman Evcan, bir vejetaryen, vegan. Bu nedenle, cezaevinde, ayrıca kötü muameleye maruz kalmak zorunda kalıyor. İstediği yemekleri alamıyor, şikâyet ve mücadelesi duymazlıktan geliniyor. Bu kampanyayla, Osman'a desteğimizi iletiyoruz. Düzenlediğimiz imza kampanyası neticesinde elde ettiğimiz imzalar, hem Osman'a hem de cezaevi yönetimine düzenli olarak, kampanyanın bitmesi beklenmeden iletilecek. Bkz. ve ayrıca tıklayınız: Osman’a Yemek!

Elbette, imza vermekle yetinilmemeli. Sitedeki adrese mektup yazarak, Osman'a kişisel desteğinizi de sunabilirsiniz. Tahmin etmek zor değil, böyle koşullar altında mektup almak Osman'ı epey mutlu edecektir. Ayrıca, kampanyayla ilgili her türlü desteğinize ihtiyacımız var. Kampanyanın özet bilgilerini batı dillerine çevirecek arkadaşlar, kampanya için logo/banner ve diğer görselleri üretebilecek arkadaşların bizimle iletişime geçmesini acilen bekliyoruz.

Ayrıca, lütfen bu duyuruyu ve kampanya adresini Osman Evcan ismini etrafınıza yayınız...

Desteğinizle, bu işi başarabiliriz!

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC!’)