30 Aralık 2011 Cuma

Kolombiya dağlarından yeniyıl mesajı

Onur, sosyal adalet ve yaşam için mücadele edenlere, 

En güçlü olmayanlara ama haklı nedenleri olanlara, 

Ahlak, haysiyet ve idealizm ile halk mücadelelerini üstlenenlere, 

Halkını bağımsızlık ve eşitlik hedefine götürmek için seçenek oluşturanlara, 

Asla teslim olmamaya karar verenlere, 

Latin Amerika halklarının birliği için sınırları yıkanlara, 

Uyumlu ve müreffeh, Büyük Anavatanı hayal edenlere, 

Eylemleri ile Bolivarcı ruhu somutlaştıranlara, 

Bizim siperlerimizi savunmayı enternasyonalist görev olarak kabul edenlere, 

Dünyanın her köşesindeki yoldaşlarımıza ve arkadaşlarımıza, başarılar ve kazanımlarla dolu bir yıl için en iyi dileklerimizi ve saygılarımızı gönderiyoruz… 

Aralık 2011, Kolombiya Dağları 

[Kaos en la Red’deki İspanyolca orijinalinden Atiye Parılyıldız tarafından Latinbilgi (Sendika.Org) için çevrilmiştir.]

'Yargısız infazdır, toplu katliamdır'

Şırnak'ın Uludere İlçesi'nde yaşanan katliamı yerinde inceleyerek 'ön izleme raporu' hazırlayan İnsan Hakları Heyeti, yaşananları "Tam bir yargısız infaz ve toplu katliam" olarak nitelendirdi. Görgü tanıklarının ifadelerine yer veren rapora göre kaçakçıların kullandığı güzergaha dair askerlerin de bilgisi vardı

Şırnak'ın Uludere İlçesi Ortasu Köyü'nde köylülerin savaş uçaklarıyla bombalanarak katledilmesi olayını yerinde incelemek üzere İnsan Hakları Derneği ve Mazlum-Der temsilcilerinden oluşan İnsan Hakları Heyeti, hazırladıklarını 'ön izlenim raporu'nu açıkladı.

Akşam saatlerinde Uludere'ye varılmasının ardından cenazelerin bekletildiği hastaneye giden heyet, cenazelerin gelişigüzel odalarda battaniyelere sarılı halde bekletildiklerini gördüklerini belirtti. Rapora göre otopsi işlemleri, Şırnak Barosu'ndan bir avukat ile iki savcının katılımıyla yapıldı.

Bombalamanın tanığı anlatıyor
Raporda olaydan sağ olarak kurtulan ve hastanede yüz yüze görüşüen 19 yaşındaki Hasan Encü'nün beyanlarına da yer verildi. Encü, karakoldakilerin sınırın ötesine gidip geldiklerini bildiğini, insansız hava aracının sesini duyduklarını ancak sürekli mazot taşıdıkları için endişelenmediklerini aktardı.

Köyün yakınlarına gelmelerinin ardından önce aydınlatma fişeğinin, ardından da top atışının yapıldığını anlatan Encü, "Hemen ardından uçaklar geldi ve bombardıman başladı. Biz iki gruptuk, öndeki grup ile arkadaki grup arasında 300-400 metre mesafe vardı. İlk top atışından hemen sonra uçak geldi. dedi.

İlk bombalamalarda 20 kişinin hedef alındığını ifade eden Encü, iki kişi ve 3 katırla birlikte suya girerek saklandığını, bir saat suda beklediğini, köylülerin gelmesinden sonra saklandıkları yerden çıktıklarını belirtti. Encü, üzerlerinde hiçbir silah olmadığının da altını çizdi.

Askerlerin bilgisi vardı
İnsan Hakları Heyeti raporunda köylülere hiçbir şekilde DUR ihtarının yapılmadığını, güvenlik güçlerine ateş açılmadığını, ölümlerin bombalamalar nedeniyle olduğunu aktardı. Bombalamanın kaçaklar tarafından sıkça kullanılan ve askerler tarafından da bilinen bir güzergahta olduğu dile getirilen raporda, yüz yüze görüşülen görgü tanıklarının da 'askerlerin bilgisi olduğu' yönündeki kanaati onayladığına yer verildi.

Resmi açıklama yanlış, resmi yardım yok
Rapor, hükümet, vali ve Genelkurmay tarafından yapılan resmi açıklamalarda bombalamanın Sinat-Haftanin bölgesinde olduğunun söylendiği, oysa saldırıya uğrayan bir grubun Türkiye tarafında, diğer grubun da Irak-Türkiye sınırının üstünde olduğuna vurgu yapıldı.

Olayın ardından hiçbir resmi kurumun cenazeleri almaya gelmediğine, askerlerin olay yerinden tamamen çekildiğine de değinilen raporda, hastane koşullarının da otopsi işlemi için elverişli olmadığını, hastane personelinin ise yok denecek kadar az olduğunu ifade edildi. Rapor, otopsi işlemlerinin sağlıksız yapılması nedeniyle delillerin karartılma olasılığının da yüksek olduğuna dikkat çekti.

‘Yapılan bir yargısız infazdır, toplu katliamdır’
Daha kapsamlı bir rapor hazırlanması gerektiğini söyleyen heyet, şu değerlendirmeler ile raporu sonlandırdı: “Heyetimiz bu olaya ilişkin olarak yapılanın bir yargısız infaz olduğu, öldürülenlerin sayısı itibariyle toplu bir katliam niteliği taşıdığı sonucuna varmıştır. Bu amaçla ulusal ve uluslar arası sivil toplum örgütlerinin incelemede bulunmak üzere duyarlılık göstermelerini, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi'nin derhal heyet göndermesinin gerektiği, Türk medyasının ‘resmi kurumların yaptığı açıklamalar dışında’ katliama basın etiği çerçevesinde yaklaşması ve kamuoyuna gerçekleri aktarması hususunda duyarlı olması gerektiği sonucuna varılmıştır.”

TKP: “Katil AKP, destekçisi ABD!”

Türkiye Komünist Partisi, Şırnak’ın Uludere İlçesi’nde yaşanan ve 35 kişinin hayatını kaybettiği katliamın ardından İstanbul Kadıköy’de protesto yürüyüşü gerçekleştirdi. Kitlesel bir katılımın olduğu yürüyüşte, katil AKP’nin destekçisinin ABD olduğuna vurgu yapılırken, Uludere katliamının unutulmayacağı söylendi.
TKP İstanbul İl Örgütü, Şırnak’ın Uludere İlçesi’nde yaşanan katliamın ardından Kadıköy’de bir yürüyüş gerçekleştirdi. Oldukça kitlesel bir katılımın olduğu yürüyüşte sık sık “Katil AKP destekçisi ABD”, “Kardeşlik özgürlük sosyalizmde”, “Yaşasın halkların kardeşliği”, "Biji Bıratiya Gelan" sloganları atıldı.
Kadıköy Altıyol'dan başlayan yürüyüşün ardından Kadıköy İskelesi önünde bir araya gelen TKP İstanbul İl Örgütü adına basın açıklamasını TKP İstanbul İl Başkanı ve Merkez Komite üyesi Mehmet Kuzulugil gerçekleştirdi.
Katliamın sadece Uludere’deki çocuk ve gençlerin ölümünden ibaret olmadığını belirten Kuzulugil, ortada halklara boyun eğdirmek isteyen, özgürlükçü çıkışları bastırmak isteyen bir iktidar olduğunu söyledi.
"Yeni Osmanlı’nın Türkiye’ye biçtiği don katliamlardır" diyen Kuzulugil, AKP’nin demokrasisinin halkları bombalamak olduğunu dile getirdi.

Uludere’de olanların yasını sadece Kürt halkına bırakmamak gerektiğini belirten Kuzulugil, bunun olması durumunda Ortadoğu’da hakların yeni ölümlerle burun buruna geleceğini ifade etti.
Dikkat edilmesi gerek bir diğer noktanın daha altını çizmek gerektiğini belirten TKP MK üyesi Mehmet Kuzulugil şöyle konuştu: “Kan olan yerde her zaman bir harf ve iki sayı var. F-16 var. ABD emperyalizmi var. Onun taşeronları var.”
AKP’nin İslamcı-demokrat donunun giyilmesi durumunda yeni Uludere’ler yaşanabileceğine vurgu yapan Kuzulugil, “Uludere katliamını unutmayacağız. Bu topraklarda özgürlük çeşitli dillerde söylenir. Kürtçe, Türkçe söylenir. Ama emperyalizmin dilinden söylenmez. Onların işi kardeşliği bombalamak, bizim işimiz ise, kardeşliğin olduğu aydınlık güzel günler kurmaktır” dedi.
Basın açıklaması Kuzulugil'in konuşmasının ardından atılan "biji bıratiya gelan" sloganlarıyla sonlandırıldı.

29 Aralık 2011 Perşembe

İdris Naim Şahin dahil bütün AKP’liler 'haklılığını' kanıtlamak için bu şiiri okumalı(dır!)

Şırnak’ın Uludere İlçesi kırsalında 35’in üzerinde köylünün ölümüyle sonuçlanan olay sonrasında Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada “o bölgede sivil yerleşim yok” denildi. Oysa yüzyıllardır kaçakçılıkla geçinen köylüler şiirlere bile konu olmuştu.
Şırnak’ın Uludere İlçesi kırsalında 35’in üzerinde insanın yaşamını yitirmesiyle sonuçlanan olay sonrasında bugün öğlen saatlerinde Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklama, adeta “kurunun yanında yaş da yanar” mesajı verdi. Açıklamada “bölgede sivil yerleşim yok” denilirken 28 Aralık saat 18.39’da İnsansız Hava Araçlarının bir grubun Irak sınırlarından Türkiye’ye doğru ilerlediği görüntülerini geçtiği ve bunun üzerine kalkan savaş uçaklarının 21.37-22.24 arasında “hedefi ateş altına aldığı” belirtildi.
Oysa yaşamını yitiren köylülerin, köylerindeyken öldürüldüğü yönünde herhangi bir iddia öne sürülmüş değildi. Dolayısıyla Genelkurmay’ın yaptığı açıklama üzerine, sınır bölgesinde pek çok karakolun bulunması, İnsansız Hava Araçları ve uydu görüntüleri gibi teknolojilerle söz konusu grubun sınır ticareti yapan kişilerden oluştuğunun tespit edilmesi olanağının bulunup bulunmadığı yönündeki iddialar gündeme geldi.
Köylüler bölgede on yıllardır kaçakçılık yapıyor
Bölgeye ilişkin bilinen bir başka olgu, geçimini kaçakçılıktan sağlayan köylülerin on yıllardır var olduğu… Öyle ki genellikle belirli güzergahları kullandıkları bilinen kaçakçıların varlığı şiirlere bile konu olmuş. Örneğin Ahmed Arif’in 1943’te gerçekleşen 33 Kurşun olayını anlattığı, Fikret Kızılok tarafından da bestelenen ünlü şiirinin aşağıdaki bölümü, 1968’de yazıldı. Hayvan kaçakçılığı yapan 33 köylünün kurşuna dizilmesi olayını anlatan şiirinin bir bölümü şöyle:
Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına...

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki...
İdris Naim Şahin neden sessiz?
İki gün önce sanatçıların, bilim insanlarının ve aydınların “terörü besleyen arka bahçe” içerisinde yer aldıklarını söyleyen İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin şöyle konuşmuştu:
"Terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, arka sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil. Bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka bahçe var. Terör propagandası var. Masum, makul, haklı gösterme gayreti var. Bir kısmı bu yapıyı görmüyor, göremiyor. Yeterli bilgisi olmayabilir. Birileri de ciddi halde saptırma yaparak, kendine göre gerekçeler uydurarak makulleştirerek, teröre destek veriyor. Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, şiire yansıtıyor, günlük makale yazarak. Hızını alamıyor. Terörle mücadelede görev almış askeri ve polisi, sanatına çalışmasına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyorlar. Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor. Arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır, Londra’dır, Washington’dur, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Oraya da sızmışlardır. Bakmışsınız kültür, eğitim derneği. Bakarsınız ’think tank’ kuruluşu. Dağdakiyle mücadele kolay. Ama arka bahçede ayrık otuyla ayrık otları birbirine karışıyor. Bir kısmı faydalı, bir kısmı zehirli."
Şahin, Uludere’de yaşananlar konusunda şu ana kadar sessizliğini bozmadı. Oysa Şahin’in Genelkurmay’ın “orada sivil yerleşim yok” açıklaması sonrasında, üzerine düşeni yaparak Ahmed Arif’in şiirini "terör propagandası"na bir örnek olarak göstermesi, daha önce yaptığı açıklamalarla tutarlı bir davranış olurdu.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Emek Sineması’nı yaşatalım!


Merhaba,

24 Aralık Cumartesi zaman karlı, rüzgârlı, buz gibi havada Facebook’a Emek Bizim platformunun düzenlediği yürüyüşe katılmak için Taksim'e giderken aklıma o soru düştü. İki senedir Emek severlerin kararlılığını biliyordum katilimin iyi olacağını tahmin ediyordum ama bu havada ne kadar iyi olacaktı.

Meydana vardığımda SİYAD üyelerinden, sinema sektörü emekçilerine, Mimarlar Odasından Beşiktaş çArsı grubuna, pek çok kesimden, genci, yaşlısı binlerce sinemaseverlerin, Emek severlerin bugüne kadarki en büyük yürüyüş için toplandığını gördüm. Üniversitelilerin katilimi da diğer yürüyüşlere göre artmıştı.

Yürüyüş tam bir senlikti, bir demokrasi festivaliydi ve yıkıma karşı kararlı bir duruştu. O gün yürüyüşe katılamayan Emek severlerin hayatlarından iki saati eksik yaşadıklarını rahatlıkla söyleyebilirim.

Tarik Akan, Rutkay Aziz,  Mehmet Ali Alabora, Mert Fırat, Grup Bulutsuzluk Özlemi’nden Nejat Yavaşoğulları ve Emek'e büyük destek veren maalesef sayıca çok az yönetmenimizden Semih Kaplanoğlu kalabalık yürüyüşte görebildiğim isimlerdi. Yaklaşık iki sene önce, ilk yürüyüşte Tuncel Kurtiz çok güzel bir konuşma yapmıştı, geçtiğimiz Nisan'da da Meltem Cumbul, Emek önünde konuşmuştu. Yönetmenler Alper Özcan ve Seren Yüce’nin çabaları hepimizin malumu.

AKP'nin ve küresel sermayenin rantçı politikalarına karşı, kültürümüze, sanatımıza, geçmişimize sahip çıktık. Emegimize sahip çıktık ve yıkılmasına karşı, yaşatma çabalarımıza devam edeceğiz.

Öte yandan yeni SİYAD başkanı Tunca Arslan'ın birkaç gün önce başlattığı uluslararası imza kampanyasına tüm dünya sinema yazarlarından ve sinemacılarından destek yağmaya devam ediyor. Emek'te geçmiş festivallerde film seyretmiş Dünya Sinema Yazarları Birliği FIPRESCI'nin başkanı Jean Roy, ünlü Sight Sound dergisi editörü Nick James, Hindistan Kerala Film Festivali'nden Madhu Eravankara, Frankfurter Allgemeine Zeitung yazarı Rüdiger Suchs ve pek çok Avrupalı gazeteciden büyük destek var.

Sitemiz güncellendi, İngilizce bölümüne son gelişmeler eklendi.

Sağlıklı, mutlu, Emek'li bir yeni yıl dileğiyle,

Mehmet Kurtkaya
Emek yaşamalı, Emek Film Merkezi olmalıdır!

27 Aralık 2011 Salı

Cemaatin faturasını biz ödüyoruz

Cumhuriyet gazetesinden Işık Kansu, 26 Aralık'ta yaptığı haberde Samanyolu TV'den TRT'ye yapılan transferleri yazdı. Adeta tüm Samanyolu kadrosunun TRT'ye geçtiğine dikkat çeken Kansu, vatandaşların faturalarıyla TRT'ye geçen yıl ödediği 550 milyon TL'yi hatırlattı.

İşte Işık Kansu'nun haberi:
Samanyolu Haber TV Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Böken, TRT Haber kanalının koordinatörü oldu. STV Haber Müdürü Ahmet Torun, TRT’de fiilen haber müdürü. STV Haber editörü Cavit Atasever, TRT’de fiilen merkez haberler müdürü. Cihan Haber Ajansı’nda çalışan Bertan Golal ile aynı ajansın Haber Programları Direktörü Özcan Keser de TRT’de. STV haber programları editörü Mehmet Çığın, TRT Haber editörü. Ahmet Böken’in STV’de yaptığı programın yönetmeni Meryem Özkurt, TRT’de. STV yönetmeni Hakan Aksel, ışıkçı kadrosu ile alındığı TRT’de yapımcı, yönetmen. STV muhabiri Seyid Kılıç, ışıkçı olarak alındığı TRT’de muhabir. Cihan Haber Ajansı’nın Başbakanlık muhabiri Baran Taş, TRT’de muhabir. Aksiyon dergisi köşe yazarı Savaş Genç, TRT’de Büyüteç programını sunuyor. Samanyolu TV’de Faruk Bilgin’in “Açı” programı TRT haber kanalında. Zaman gazetesi karikatüristi Osman Turhan’ın karikatürlerinden uyarlanan animasyonlar, TRT Haber kanalında. Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde röportaj yapan Mehmet Gündem de TRT Haber kanalında.

 Ve bizler, bu TRT’ye elektrik faturaları aracılığıyla cebimizden geçen yıl 550 milyon lira ödemişiz…

23 Aralık 2011 Cuma

AKP topyekün savaşa mı hazırlanıyor? - Merdan Yanardağ

Türkiye’de siyasal yaşamın ritmi son günlerde olağanüstü hızlanmış görünüyor. Böyle devam eder mi bilinmez ama, doğal olarak ülke (ve dünya) gündeminin değişim hızı da bu duruma bağlı olarak artıyor. Bu nedenle insan, öne çıkaracağı ve yazacağı konuyu seçmekte zorluk çekiyor.
Bu hafta, gazetecilere yönelik operasyonun siyasal ve bir ölçüde tarihsel anlamı ile bu operasyonun merkezinde yer alan, benim de kurucuları ve yöneticilerinden biri olduğum Ö. Gündem gazetesine ilişkin bazı değerlendirme ve anılarımı (bu vesileyle) paylaşmak istiyorum.
Gazeteci operasyonunun anlamı
Gazetecilere yönelik son KCK (Koma Civaken Kurdistan/Kürdistan Halklar Konfederasyonu) operasyonu bir çok bakımdan önemli bir gelişmeye işaret ediyor. Öncelikle saptanması gereken durum şudur; AKP iktidarı PKK’ye karşı topyekün bir savaşa hazırlanıyor.
Çünkü bütün veriler, AKP-Cemaat iktidarının Kürt sorununu “din kardeşliği” üzerinden ve “sünni islam” öğretisine dayalı bir anlayışla çözmek için laik, hatta ateist bir hareket olarak gördüğü PKK’ye karşı çok yönlü bir savaşa hazırlandığını gösteriyor. Merkezinde Fırat Haber Ajansı ve Ö. Gündem gazetesinin bulunduğu bazı kurumlara yönelik polis operasyonlarının başka bir anlamı bulunmuyor.
Daha önce “Kürt Açılımı” siyasetiyle PKK’yi tecrit ederek, rejimin İslami dönüşümüne de katkıda bulunacak bir Kürt muhatap yaratmaya çalışan iktidar, bu politikasında büyük ölçüde başarısız olunca savaş seçeneğini denemeye karar vermiş görünüyor.
Siyasal şiddet ve/veya devlet terörü yoluyla PKK’nin Kürt toplumu, genel olarak Türkiye ve dünya ile bağlantılarını kesme ve bu yolla tecrit etme politikası diye değerlendirebileceğimiz KCK operasyonlarının yeniden yükseltilmesini başka türlü yorumlamak mümkün görünmüyor. Amaç PKK’yi, bir dönem (1970’li yıllarda) Almanya’daki RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) ve İtilya’daki Kızıl Tugaylar örgütlerine yaptıkları gibi tecrit ederek, salt dar silahlı eylemler yapan ve şiddet kullanan bir örgüte dönüştürüp, ardından topyekün saldırıya geçerek tasfiye etmektir.
Öte yandan, Engenekon soruşturmasının, AKP-Cemaat koalisyonunun devlete bütünüyle hakim olmasından sonra böyle bir aşamaya geleceği, yani operasyonların Kürt muhalefetine ve sosyalist harekete de yöneleceği belliydi. Oysa iktidar, Ergenekon soruşturması üzerinden kendi diktatörlüğünü inşaa ederken, sol’un bir kesiminden ve Kürt muhalefetinden rıza üretmekte pek fazla zorluk çekmemişti. Derin devletin tasfiye edileceğini beklerken, şimdi bu büyük yalanın bedelini hep birlikte ödüyoruz.
Ö. Gündem; bazı değerlendirme ve kimi anılar
Son operasyon nedeniyle Özgür Gündem gazetesine ilişkin bazı bilgiler ve bu gazetenin tarihine ilişkin kimi veriler de ister istemez gündeme geldi. Bu vesileyle tarihsel denilebilecek bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Çünkü, gazeteci dostum Murat Öztemir’in Cihangir’deki bürosunda, Ahmet Kahraman ve Muhsin Kızılkaya’nın da katıldığı bir toplantıda ismini benim önerdiğim Ö. Gündem gazetesinin tarihine ilişkin bazı düzeltmeler yapmakta yarar var.
Aslında biz gazetenin ismini, benim önerimle, önce sadece ‘Gündem’ olarak belirlemiştik. Ancak sonradan aynı isimli yerel bir gazete olduğunu öğrenince, görsel yönetmen olarak birlikte çalıştığımız Mehmet Ocaktan, Yeni Ülke dergisinden gelen arkadaşların da önersiyle logonun ‘G’ harfinin içine küçücük bir “Özgür” sözcüğü yerleştirdi. Böylece, gazetenin sonradan bir tür efsaneye dönüşecek ismi de ortaya çıkmış oldu.
Kamuoyu, özellikle sol çevreler, kirli savaş yıllarında Özgür Gündem gazetesinin bombalandığını sanıyor. Hayır, 3 Aralık 1994 tarihinde İstanbul Beyazıt’ın Kadırga mahallesinde bombalanan Ö. Gündem gazetesi değildir. Çünkü o tarihte Ö. Gündem “ekonomik nedenlerle” yayınına ara vermişti. Oysa Ö. Gündem ekonomik zorluk yaşamak bir yana, tam tersine 65 bin tiraja ulaşan ve mali bakımdan kar eden bir gazeteydi. Bombalanan gazete ise, Ö. Gündem’in yerine yine aynı binada çıkarılan ‘Özgür Ülke’ gazetesiydi.
Gazetenin bombalandığını ve bütün altyapısının çöktüğünü öğrendiğimizde, Ö.Gündem’i kurduğumuz bazı arkadaşları da yanıma alarak gazeteye gittim. Ertesi günün gazetesinin nerede hazırlanacağı belli değildi. Gazete bu koşullarda çıkarılamaz diye düşünülüyordu. Gazeteyi çıkarabileceğimizi söyledik. Dayanışma için gelen herkes gazetenin ertesi gün mutlaka bayilerde olması gerektiğini söylüyordu. Sonuçta haftalık sosyalist bir derginin (yanlış anımsayabilirim ama, sanırım Atılım dergisiydi) bürosuna gittik ve gazeteyi hazırlamaya başladık. Daha sonra Özgür Ülke, bir süre daha Atılım dergisinin bürosunda hazırlandı.
O sırada, şimdi milletvekili olan Gülten Kışanak (Ö. Gündem’de editör olarak çalıştı), Yurdusev Özsökmenler (belediye başkanı oldu), Mehmet Oğuz, Faysal Dağlı ve Sezai Sarıoğlu gibi daha önce beraber çalıştığımız arkadaşlarımız da büroda bulunuyordu. Gazeteyi, teknik olanaksızlık nedeniyle 8 sayfa hazırlamıştık. Özgür Ülke, kirli savaş baronlarına inat ertesi gün “Bu ateş sizi de yakar” manşetiyle bayilerdeydi. Birinci sayfada yanan ve yıkılan gazete binasının fotoğraflarını, haberi özetleyen ve tepkileri veren spotlar eşliğinde (tam sayfa olarak) kullanmıştık. Kontrgerilla’ya verilen en iyi cevap bu oldu.
Bir şiir ve edebiyat tutkunu olan, politik sempati ve antipatilerini aşarak her zaman objektif bir bakışı koruduğuna inandığım Sezai Sarıoğlu o gün yanıma gelerek, “Çok önemli ve kritik bir iş yaptın” dedi. Mutluyduk.
Gösterilen dayanışma gurur vericiydi. Bugün o dayanışma, kardeşlik ve yoldaşlık ilişkilerinin liberal ideolojik saldırı ve kurulan hegemonya altında kirlenmiş ve buzulmuş olması insana acı veriyor.
Eğer kardeşliği, özgürlüğü, eşitliği, adaleti, bağımsızlığı kazanmak istiyorsak o dayanışma ruhunu ve birliği yeniden kurmak gerekiyor. Onun yolu da bu toprakların devrimci birikimi ve tarihinden kopmamaktan geçiyor.

Zaman gazetesi Maraş katliamı failini tanık yaptı!

Zaman gazetesi bugün yaptığı Maraş Katliamı haberinde, birçok insanın ölümünden bizzat sorumlu olan ve idam cezası almış Güngör Gencay’ı olayın tanığı ilan etti. Katliamın aktörlerinden olan Gencay, öğretmen tabutuna yaptıkları saldırıyı ‘tabutta ölü yoktu taş vardı’ diye savundu.
Zaman gazetesi bugün yaptığı haberle Maraş katliamının faillerinden olan Güngör Gencay’ı katliamın tanığı olarak gösterdi. Konuyla ilgili görüşlerini aldığımız Maraş katliamının müdahil avukatı Nusret Senem, Gencay'ın Yürükselim mahallesindeki katliamın aktörlerinden birisi olduğunu ve idam cezasına çarptırıldığını dile getirdi.
Katliamın liderlerindendi, Zaman gazetesi tanık yaptı
Maraş katliamının yıldönümü dolayısıyla yapılacak olan miting öncesi üst üste Maraş katliamı haberleri yapan Zaman gazetesi bugünkü haberiyle gazetecilik değerlerini yerle bir etti. Katliamın sanıklarından olan ve üstelik idam cezası almış olan Güngör Gencay, gazetenin haberinde katliamın tanığı olarak sunuldu.
Yürükselim katliamının liderlerinden
Zaman gazetesinin bugün sayfalarına taşıdığı haberin ardından bilgi almak için ulaştığımız, davanın müdahil avukatlarından Nusret Senem, Güngör Gencay’ın tanık olmadığını, aksine katliam davasında idam cezası almış birisi olduğunu dile getirdi. Katliamda Gencay’ın rolünü sorduğumuz Senem, en büyük vahşetin yaşandığı mahallelerden birisi olan Yürükselim’de Güngör Gencay’ın katliamın liderlerinden birisi olduğunu söyledi.
Gencay’ın kapı komşusu dâhil birçok Alevi ve solcu yurttaşı katlettiği gerekçesiyle mahkemede idam cezasına çarptırıldığını belirten Senem, haberdeki tanık kelimesinin büyük bir çarpıtma olduğunu dile getirdi.
“Silah söküp takmasını bilmiyormuş”
Davada idama mahkûm edilmiş ve yüzden fazla insanın vahşice katledildiği bir olayın faillerinden olan Güngör Gencay’ı tanık olarak haberleştiren Zaman gazetesinde, Gencay’ın şu ifadeleri oldukça dikkat çekici: “Olayın ardından, ne kadar komşum varsa, bunları bir alanda toplamışlar. Ellerine birer beyaz kâğıt vermişler. Herkese sağ görüşlü komşusundan tanıdığı kim varsa buraya yazsınlar demişler. Boş kâğıtlara herkese bir suç isnat etmişler. Bana da 'Bu judocu, elinde makineli tüfekle damdan atlayarak herkesi taradı' demişler. Silah söküp takmayı bile şu gün olsun bilmem."
Haberde Zaman’a silah söküp takmasını bilmediğini söyleyen Gencay’ın bu ifadeleriyle ilgili ise Senem, “Birçok komşusu Gencay’ın katliama hem önderlik ettiğini hem de silahla birçok kişiyi öldürdüğünü teyit etti. Söyledikleri tamamen çarpıtmadır” dedi.
Öğretmen cenazelerinde ‘taş’ varmış
Gencay’ın haberde ‘tabutta taş vardı’ dediği olayda ise iki solcu öğretmen ülkücüler tarafından vurularak öldürülmüştü. Öldürülen iki öğretmen Hacı Çolak ve Mustafa Yüzbaşıoğlu için halk tarafından düzenlenen cenaze törenine yine ülkücü bir grup taş ve sopayla saldırmış ve saldırısı sonrası cenazeler yola düşmüştü. Daha sonra ise yere düşen cenazeler polisler tarafından kaldırılmıştı.
Zaman gazetesi bu gerçeği, katliam liderlerinden olan ‘tanıkları’ Gürsoy’un ifadesine göre, "Ulu Cami'nin avlusuna tabut getirmişler, millet aşağıdan yukarıya hücum edince tabutu koyup kaçıyorlar. Tabutları açınca içinden taşların çıktığını gördük" şeklinde değiştiriyor. Bugüne kadar birçok ifadeye göre kesinleşmiş polislerin yerden toplamak zorunda kaldığı cenazeler katliamın sanıklarından birinin sözleriyle haberde bir anda değiştiriveriliyor.
Yargıtay katliamın cezalarını bozmuştu
Yüzden fazla yurttaşın hayatını kaybettiği vahşi katliamın davasında 804 kişi hakkında dava açılmış, sanıklardan 29 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapis cezaları ile cezalandırılmıştı. Ancak daha sonra alınan bu kararlar Yargıtay tarafından bozuldu ve katliam davası sonuçsuz kaldı.
Haber fotoğrafı dikkat çekici
Bu arada haberde dikkat çeken bir diğer nokta da Zaman gazetesinin haber için seçtiği fotoğraf. 'Devrimci Öğretmen' yazan bir pankartın yer aldığı fotoğrafta, solcular polis tarafından aranıyor. Haberin nasıl bir anlamla kapanmasını istediği açık olan gazete, katliam fotoğrafı yerine solcuların fotoğrafını manşetine çekmeyi tercih etmiş.

20 Aralık 2011 Salı

Bir takım üzerine siyasi bir yazı…


Adım Berkan Abatay. Erzurumluyum, Kürt’üm, Alevi’yim, Beşiktaş’lıyım, devrimciyim. Kürt ve Alevi olmayı ben seçmedim, ama Beşiktaşlılığı ve devrimciliği ben tercih ettim. 

1975’te Şişli’de doğdum. Bizim evde elektrik ve su yoktu. Ama evimiz sıcacıktı. Babam beni ilkokula kadar okutabildi, çünkü yoksulduk, onun canı sağ olsun. Beşiktaşlı doğdum, Beşiktaşlı öldüm bunu belirtmek isterim. yeri gelmişken çarşı’dan olmaktan da her zaman gurur duydum. 

İlk önceleri para babalarına kabadayılık yaptım, racon kestim. Daha bıyığım terlememişken param da oldu, son model arabamda. ama doğduğum mahalledeki konduların elektriği ve suyu hala kesikti. Çocukluk arkadaşlarım inşaatlarda amelelik yaparken, ben günümü gün edemezdim. bu dünyada ters giden bir şeyler olduğunu 17-18’imde anladım. Devrimcilerle tanışmam da bu döneme rastlar.

(…) Artık bazı şeyleri daha iyi anlayabiliyordum. (…) bu ülkenin bu hale gelmesinin baş sorumlularından Kenan Evren’in peşindeyken yakalandım. 1997’den 2002’de ölene kadar hapis yattım. 

Buz kalıbına soktular, defalarca yüksekten yere attılar, penisime elektrik verdiler. Ama arkadaşlarımı satmadım. Bunu herkes bilsin, bir kelime söylemedim namertlere… Çünkü ben fanatiğim. Yaptığım işi ya tam yaparım ya hiç yapmam. İnanın teoriden filan ben anlamam. 

Çok da okuduğumu kimse görmemiştir. Ama benim doğrum budur, ben arkadaşlarımı satmam. Okmeydan’lıyım ben bir kere kendime yakıştıramam.  Ben öldüm. 10 Aralık 2002 tarihinde, Şişli Etfal Hastanesi’nde verdim son soluklarımı. Ölüm orucundaydım o zaman. Tam 589 gün olmuştu direnişe başlayalı. 

Bu satırları yazarken, ben toprakta, çiçekte ve sudayım artık: denizde, rüzgarda; pankartta, afişte, bildiride ve mermideyim. 

600 güne dayandı benim direnişim, ihanetler gördüm. Kahramanlıklar gördüm daha çok. Çok şey yaşadım. Çok öğrendim. Her şey çok oldu bu süreçte. Çok özledim, çok sevdim, çok bağlandım, çok kin duydum… Çok… Çok… Çok… 

589 gün, her gün kendimle hesaplaşmak, ihanetlere kin duyup, kahramanlıklarla beslenmek, hep ayakta durmak düştü payıma. Kahramanlık, bir kişinin çok üstün vasıflarla donanması değildir. Böylesi masallarda olur. 

Süpermen diye bir şey yoktur. Kahramanlık, doğru zamanda, doğru yerde, doğru tavrı almaktır. Önemli olan doğru safta olmaktır. Biz haklı ve doğru bir savaşın neferleriydik. Ve bu savaş bizi kahramanlıkla onurlandırdı.

Hepsi bu. 

Yoldaşlarım benim cesaretimi anlatacak muhakkak. Ama ben size korkularımı anlatacağım. Kimse korkusuz olduğunu iddia etmesin, yoktur böyle biri. Önemli olan korkularını tanımak, onları tüm duygularıyla birlikte yönetmektir. Ben en çok alnıma leke sürülmesinden korktum. Öyle bir sonla karşılaşmamak için her gün sorguladım kendimi. Yaşama nedenlerimi, neden öldüğümü… O kadar çok soru sorup o kadar çok cevapladım ve yüreğimin içindeki en küçük titremeyi dahi tanımlamak için o kadar çok düşündüm ki tahmin bile edemezsiniz. Çok yorucu olmadı bunu yapmak. 

Beşiktaş’ımı hiç yalnız bırakmadım. Hep takip ettim, elimden geldiğince tezahürat yaptım, gollerde demir kapıları dövdüm, dışarıdan gelene ilk sorularımdandır Beşiktaş’ım. Bunu mutlaka bilin. 

Ben öldüm. 589. günde öldüm. O gün 20 Aralık 2002’ydi. 19 - 22 Aralık direnişimizin yıldönümüydü. en güçlü selamı göndermek istedim. Dışarıda olsaydım bir savaşçı olarak eylemle selamlardım. Tutsak bir direnişçi olarak en güçlü selamım hayatımdı. O’nu yolladım. 

Vakit gelmişti zaten. Öldüm. 

Ben Berkan Abatay. Ölüm Orucu’nun 103. şehidiyim. Beşiktaş’ım 1903’te kuruldu. Ben 103. ölüyüm. Bunun için de gururluyum. Toprak oldum ben. Çiçek oldum. Umut, zafer, çığlık, isyan oldum. Ses oldum. Nefes oldum. 

Ben Berkan Abatay. Yaşıyorum. Bedreddin demiş ki: “bir insan inançları uğruna ölmüşse ve inandığı şeyler doğruysa, o insan ölmüş sayılmaz” yaşıyorum ben. Yaşatıyorsunuz. Cevahir yüreklilerim… Zafer halayınızda benim yerimi ayırın… Sloganlarınızı benim için biraz daha gür atın… 

19 Aralık 2011 Pazartesi

Maraş Katliamı'nın yıldönümü yaklaştı, Zaman uydurmaya başladı!

Zaman gazetesi, 24 Aralık'ta Maraş katliamının yıldönümünde düzenlenecek mitinge katılımı azaltmak için "PKK ve DHKP-C eylem yapacak" diye haber yaptı. Zaman her sene Maraş katliamı yıldönümünde başka bir şey uyduruyor.
1978 yılında yaşanan ve 19 Aralık'ta başlayıp, 26 Aralık'a kadar süren saldırılarda Maraş'ta yüzlerce kişi öldürülmüştü. Alevilere ve devrimcilere karşı girişilmiş en büyük katliamlardan biri olan Maraş katliamı, bu sene kentte düzenlenecek bir mitingle anılacak.
Devlet cephesi ise tüm kollarıyla mitingi engellemek ve güçten düşürmek için çalışmaya başladı.
Neler olmuştu?
Maraş Katliamı nasıl gerçekleşti? İşte olayların özeti
Maraş Valisi Şükrü Kocatepe, "Şehrin gündemi çok farklıyken şimdi birileri çıkmış 78 olaylarını yeniden hatırlatmak istiyor. Şehrimizde miting isteyen bu kuruluş ve kişiler Avrupa'dan, Ankara'dan buradaki kardeşlerimize baskı yapıyorlar. Ancak buradaki Alevi kardeşlerimiz kesinlikle böyle bir şeye taraftar değiller" dedi. Kocatepe devletin temsilcisi olarak halkın huzurunu bozacak girişimlere hiçbir şekilde fırsat vermeyeceklerini söyledi.
Belediye Başkanı Mustafa Poyraz, "İki taraftan da garip insanlar zarar gördü. Bunu kimse tasvip etmiyor. Bir insan bir yerden bir defa ısırılır. Biz bir defa yara aldık. İkinci yaraya K.Maraş izin vermez. Aramıza nifak tohumları, fitne fesat tohumları ekemezler" dedi.
Zaman'da yine "eylem yapacaklar" haberi
Zaman gazetesinin haberinde ise, son zamanlarda her fırsatta "eylem talimatı vermesiyle" haber yapılan ve özellikle Suriye kökenli olduğu için Suriye'ye karşı düşmanlığı yükseltmek adına da hedef tahtasına oturtulduğu anlaşılan PKK'li Fehman Hüseyin'in mitingde eylem yapılması talimatı verdiği iddia edildi. Haberde "Emniyet güçleri, Alevi-Bektaşi Federasyonu'nun organize edeceği mitingde DHKP-C'nin Devrimci Alevi Komitesi (DAK) tarafından oluşturulacak grupların, başta İstanbul olmak üzere çevre illerden kaldırılacak otobüslerle Maraş'a götürüleceğini ve oradaki halkı tahrik etmek için eylemler yapacağını da belirtiyor" denildi.
Daha önce de "Katliamı Sovyetler Birliği yaptı" diye uydurmuşlardı
Zaman gazetesi, 2008 yılında katliamın yıldönümüne yakın bir tarihte yaptığı haberde ise bu defa katliamı Sovyetler Birliği'nin planladığını iddia etmişti. Elbette bu gülünç iddia unutuldu gitti, Zaman da bunu pek tekrarlamıyor.
Zaman katliamcı Ökkeş Kenger'i "tanık" sayıyor
Zaman gazetesi, özellikle MHP'li kadroların ve sünni gericilerin-sağcıların, kentteki Aleviler'in evlerinin kapılarına çarpı atıp, günlerce önlerine çıkan, ellerine geçen Aleviler'i katlettikleri olayın faillerinden olan Ökkeş Şendiller'i (gerçek adıyla Ökkeş Kenger) de "olayın tanığı" sayan haberciliğiyle biliniyor. Zaman'ın yaptığı haberlere göre Maraş'ta sağcıların hiç günahı yok.
Geçtiğimiz seneki mitingde olay çıkaran Ökkeş Kenger'di!
Geçtiğimiz sene Maraş'ta 32 yıl sonra ilk defa katliamda yakınlarını yitirenler, yakınlarını anmak üzere Maraş'ta miting yaptılar. Ve miting sırasında Ökkeş Kenger, kendi adına bir seçim irtibat bürosu açarak bu ofisin penceresinden mitinge katılanlara yüzünü göstermeye cüret etti.
Ama Zaman'a göre hep Aleviler provokasyon yapar!
24'ündeki mitingde sağcıların değil, "Devrimci Alevi Komitesi"nin olay çıkaracağını iddia eden Zaman gazetesi, 2008 yılındaki büyük Alevi mitingi öncesinde de katılımı azaltmak için "provokasyon olacak" haberi yapmıştı. Mitingde olay çıkması bir yana, çok büyük kalabalıklar gelince bu defa Zaman, mitingden sonra "Aleviler türkü dinlemeye geldiler" haberi yaptı.
soL Haber

16 Aralık 2011 Cuma

Deniz Gezmiş’e kaldırılan el! - Merdan Yanardağ

Bu hafta bir fotoğraf üzerinde durmak ve o fotoğraftaki bir ayrıntıyı dikkatlerinize sunmak istiyorum. Önemli bir fotoğraf çünkü. Bugün yaşadığımız hayatları ve bu ülkenin dramını özetleyecek kadar önemli. Beni derinden etkiledi.
Bazı gazeteler ve internet sitelerinde görmüş olmalısınız; Deniz Gezmiş’in, hakkında idam kararı verilen mahkemeye götürülürken çekilen ve bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmayan fotoğrafları.
Ankaralı koleksiyoner Muhammet Yüksel'in arşivinde yer alan bu fotoğraflarda Deniz Gezmiş, yargılandığı ‘sıkyönetim askeri mahkemesi’ne götürülürken görülüyor. Fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla koridorda askerlerle tartışıyor. Askerlerin tümü rütbeli, yani subay ve astsubaylardan oluşuyor. Bir başka karede ise Deniz Gezmiş, mahkeme salonunda ve ayakta. İleriye doğru uzattığı parmağıyla darbecilerin askeri yargıçlarına meydan okuyor.
İşte yeni ortaya çıkan bu fotoğraflardan birinde, mahkeme salonunun hemen dışında, havaya kalkmış bir el görülüyor. Kelepçeli Deniz’e kaldırılmış sıkılı bir yumruk. Vurmak istiyor belli. Korkak, alçak bir el. Kirli. Bir asker eli. Amerikancı… Rütbeli.
Anlaşıldığı kadarıyla Deniz, darbecilerin kurduğu askeri mahkemenin girişinde tartışıyor askerlerle.. Ortalarına almışlar Deniz’i. Aralarından biri tam orada kaldırmış elini. Vuramamış anlaşılan. Bu ülkenin en pırıltılı çocuklarına, yurtseverlerine, devrimcilerine, sosyalistlerine kaldırılmış o el. Asker eli, rütbeli… Deniz’i idam sehpasına götüren cellatların eli. Deniz aldırmamış.
İşte o el ‘irtica’nın elidir. Türkiye’yi 2000’lerin dünyasında gericilere teslim edenler ile Deniz Gezmiş’e kalkan elin sahipleri aynıdır. Kendi cumhuriyetlerine ihanet edenlerin elidir o.
Bu ülkenin devrimcilerine ve sol’a karşı, gericileri koruyup kollayanlar, besleyip büyütenler, örgütleyip saldırtanlar onlardır. Asker elidir o... Üniformalıdır. İrticanın elidir.
Deniz Gezmiş’e 1972’de kalkan o el, bugünün AKP-Cemaat iktidarını hazırlayan ve ülkeyi örgütlü gericiliğe teslim edenlere aittir.
Sağlı sollu liberallerin büyük katkısıyla bugün “mağduriyet” edebiyatı yapanlar; bu ülkenin muhafazakarları ve islamcıları, örgütlü gericilik, büyük ölçüde Deniz Gezmiş’e kalkan o elin imalatıdır. Devrimcilere, sosyalistlere ve yurtseverlere saldıran, onları katleden, işkence tezgahlarından geçiren ve idam sehpalarına götürenlerin mahkemelerinde yargılanıp mahkum edilen bir islamcıya rastlamak neredeyse imkansızdır.
Bugün “vesayet rejimi” kavramı üzerinden statüko eleştirisi yapanlar, gerçekte karşı olduklarını söyledikleri statükonun çocuklarıdır. Ötekileştirildiklerini ileri sürenler yaklaşık 70 yıldır dolaylı ya da doğrudan iktidardadır. İnançları üzerinden “magduriyet” edebiyatı yapanlar bu ülkenin çoğunluğunu oluşturan sünni islamın siyasal yorumcularıdır. Bırakın baskı altında olmayı, toplumsal ve siyasal baskının araçları onlardır.
Bu ülkenin islamcı geleneğinin siyasal örgütlerinden Milli Selamet Partisi (MSP) 1970’li yılların faşizan, katliamcı ve işbirlikçi Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin ortağı, Necmettin Erbakan da o iç savaş hükümetlerinin başbakan yardımcısıdır.
Türkiye’nin en eski islamcı teorisyen ve militanlarından Mehmet Şevket Eygi, “Allahsız kızıl komünistlere karşı” yapıldığını söylediği 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri faşist darbelerini desteklediklerini açıkça yazmaktadır. Eygi, islamdaki “ehveni şerriye” ilkesi gereği “kızıllara” ve yine “Allahsız” olduğunu ileri sürdüğü Sovyetler Birliği’ne karşı “Amerikan nüfuzu altında” olduklarını da itiraf etmektedir. Dahası aynı Mehmet Şevket Eygi “kızıl bir terörist” olduğunu ileri sürdüğü Deniz Gezmiş’in idamı hak ettiğini de savunmaktadır.
Sevsinler böyle mağdurları! Sevsinler ve alık liberaller yanlarına alıp birlikte “darbeye dur de” yürüyüşleri yapsınlar. Üstüne Deniz Gezmiş’i de utanmadan ‘Ergenekoncu’ ilan etsinler.
Trajikomik olan şudur; emperyalizmin, ABD’nin ve NATO’nun istekleri doğrultusunda hazırladıkları düzenin siyasal ve toplumsal sonuçları karşısında bugün büyük bir şaşkınlık içinde olanlar da, yine Deniz Gezmiş’e kaldırılan o elin sahipleridir.
Kullandıklarını zannettikleri güçlerin elinde bugün birer “şamar oğlanı”na dönmüş durumdalar. Kişisel olarak değil belki, ama kurumsal bakımdan sorumlu oldukları bu siyasal ortamın/rejimin oyuncağı olmuşlardır.
Kadere bakın ki, 1972’de Deniz Gezmiş’e el kaldıranlar, bugün el kaldırdıkları o insanlardan başka sığınabilecekleri kimse bulamıyorlar bu ülkede.

15 Aralık 2011 Perşembe

BirGün muhabirine "demeçten" hapis cezası

BirGün'ün 'kelleci general' olarak bilinen Korkmaz Tağma'ya ilişkin hazırladığı "Mutki kazılarında cemaat generali" haberi için Bitlis İHD temsilcisinden görüş alan muhabir İlkem Ezgi Aşam'a 1 yıl hapis cezası verildi. Böylece haber hakkında görüş öğrenmek bile suç haline getirildi!
BirGün’ün "Mutki kazılarında 'cemaat generali' başlıklı haberinde İHD Bitlis Temsilcisi Hasan Ceylan’dan aldığı görüşün altında imzası bulunan muhabir İlkem Ezgi Aşam’a, "Kişileri hedef göstermek" suçlamasıyla 1 yıl hapis cezası verildi. Gazeteciliğin artık yapılamadığını gösteren skandal karar, sadece haber yayınlamada değil, haber hakkında görüş yayınlamada dahi yasaklamaya gidildiğinin kanıtı oldu. 
"Gülen'e yakın komutan"
"Mutki kazılarında 'cemaat generali'" başlığıyla 24 Ocak 2011 tarihinde yayınlanan haberde, bölgedeki toplu mezarların 1992-1994 yıllarında Tatvan 6'ncı Zırhlı Tugay Komutanı olan Korkmaz Tağma döneminde kazıldığı öne sürülüyor. ANF’den alıntılanan bir haberde yer alan toplu katliam gözlemlerine de yer veren Birgün, Özgür Gündem gazetesinin Bitlis muhabiri Ferhat Tepe’nin 1993’te kaçırılarak öldürülmesinde Tağma’nın rolüne dikkat çekiyor. Haberde, "Baba İshak Tepe’nin oğlu Ferhat'ın kaçırılmasından sonra kendisini Türk İntikam Tugayı (TİT) adına telefonla arayan ve oğluna karşılık fidye isteyen kişinin Tatvan 6'ncı Zırhlı Tugay Komutanı Tuğgeneral Korkmaz Tağma olduğu" dile getiriliyor. Bölgede Tağma’nın lakabının "kelleci komutan" olarak bilindiğinin söylendiği haberde, "Tağma’nın cemaate yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesinin 'Yorum' sayfalarında yazıları yine cemaate yakın olduğu söylenen Timaş Yayınları'ndan da kitapları çıkıyor. Tağma kamuoyunda ise 'Gülen'e yakın komutan' şeklinde tanınıyor” ifadelerine yer veriliyor.

Dört cümlelik suç!
İmzasız yayınlanan habere ek olarak Birgün muhabiri İlkem Ezgi Aşam’a konuşan İHD Bitlis Temsilcisi Hasan Ceylan’ın, "Bitlis'te herhangi bir kahvehaneye girip Tağma'yı sorsanız alacağınız cevap onun buradaki zulmün mimarı olduğu yönünde olacaktır" ifadesi dava konusu oluyor. Ceylan’ın haberdeki ifadeleri şu şekilde: “Korkmaz Tağma, toplu mezarların ait olduğu söylenen dönemde Mutki'de tugay komutanıydı. O dönem Bitlis halkına yaptığı zulümle zaten herkesin tanıdığı bir isimdi. Apaçık bu hareketin içindeydi ve sadece Mutki değil Bitlis genelindeki katliamların mimarıdır. Burada kime sorsanız Korkmaz Tağma kimdir diye, herkesin vereceği cevap aynıdır. O buradaki zulmün mimarıdır."

Haberin içeriği mi, demeç mi rahatsız etti?
Ancak dava konusu Ceylan’ın dört cümle olduğu görülen sözleri değil, sözlere yer veren Birgün gazetesi muhabirinin yaptığı haber oldu. Birgün Gazetesi Sorumlu Müdürü İbrahim Çeşmecioğlu ve alınan demeçte imzası bulunan muhabir İlkem Ezgi Aşam hakkında “kişileri terör örgütüne hedef göstermek” suçlamasıyla Mart 2011’de açılan dava sonuçlanıyor. Birgün muhabiri Aşam 1 yıl hapis cezasına çarptırılıyor. Bİrgün gazetesi Sorumlu Müdürü İbrahim Çeşmecioğlu ise geçtiğimiz aylarda yaşamını yitirmişti.

"Hiçbir yorum kişisel saldırı içermiyor"
Konuya ilişkin soL’a konuşan Birgün muhabiri İlkem Ezgi Aşam, TMK’nin 6. Maddesinden, “kişileri terör örgütüne hedef göstermek” suçlamasıyla yargılanarak 1 yıl hapis cezası aldığını ancak ortada böyle bir suçun olmadığını söyleyerek, “İHD temsilcisinden aldığım hiçbir yorum kişisel saldırı içermiyor. Haber de değil de sadece demeçlerde imzam olduğu için haber bana mal ediliyor” dedi. Görüş almanın gazetecinin en demokratik hakkı olduğunu vurgulayan Aşam, dava kararının şu an Yargıtay’da olduğunu gerekirse kararı AİHM’ye kadar taşıyacaklarını belirtti.

"Tağma'nın suçları kesindir, karşıma çıksın"
1 yıl hapis cezası alan Birgün muhabiri İlkem Ezgi Aşam’ın haberde sözlerine yer verdiği Bitlis İHD Başkanı Hasan Ceylan, soL’a konuştu. İfadeleri hakkında kendisine bir dava açılmadığını söyleyen Ceylan, Aşam’a açılan davanın gereksiz olduğunu çünkü Tağma’nın suçlarını Bitlis’te herkesin bildiğini söyledi. Ceylan, “Tağma’nın suçları kesindir. Herkes tarafından biliniyor. Kendisine çok güveniyorsa karşıma çıksın. Tatvan’da yöneticiyken bana bile yaptığı hakaretleri herkes bilir. Çok imanlı, dinli, namuslu gibi köşeler de yazıyor ama burada mağdur etmediği tek bir insan yoktur. İşte bizim Türkiye’de sistem bu, açılan bu dava gereksizdir” dedi.

(Kaynak: soL)

14 Aralık 2011 Çarşamba

Devrimci tutsaklar da açlık grevinde


Hapishanelerde bulunan 8 bin PKK ve PAJK’lı tutsağın Aralık’tan beri başlattığı dönüşümlü süresiz açlık grevine devrimci tutsaklardan destek eylemleri örgütleniyor. Hapishanelerde bulunan TKP/ML, MLKP, MKP ve TKEP/L davası tutsakları da süresiz açlık grevine destek vermek amacıyla 3 günlük açlık grevi yapacaklar.
PKK ve PAJK’lı tutsaklar tarafından
“1- Önder Apo üzerindeki tecride son verin
2-Önder Apo'nun, özgür hareket, sağlık ve güvenlik şartlarını yerine getirin,
3-Savaş suçu olan ve tüm dünyada yasaklanmış olan, kimyasal silah kullanımına son verin, savaş hukukuna uyun,
4-Sivil-savunmasız insanlarımız üzerinde gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklama terörünü sonlandırın,
5-Kurumlarımız ve insan hakları savunucuları-aydın ve yazarlar üzerindeki sürek avından vazgeçin” şeklindeki taleplerle Aralık’ta tüm hapishanelerde başlatılan dönüşümlü süresiz açlık grevi devam ediyor.
Bu talepleri desteklediğini belirten devrimci tutsaklar da 15 Aralık’ta 3 günlük açlık grevine başlayacaklarını duyurdular. Tüm hapishanelerde bulunan TKP/ML, MLKP, MKP ve TKEP/L davası tutsakları askeri ve siyasi operasyonların son bulmasını ve PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılmasını talep ediyorlar.
Bu ileti elimize Emeğin Dünyası tarafından e-maille gönderilmiştir.

11 Aralık 2011 Pazar

Behzat Ç., şiddet, yine vs. - Çağdaş Günerbüyük

Behzat Ç.’yi eleştirenlerin söylediği her şey doğru. Maço bir söylemi var, onu yeniden üretiyor, öyledir. Şiddetin haklı olabileceği zamanlar olduğunu öne sürerek, şiddeti ve uygulayan polis olduğuna göre, polis şiddetini meşrulaştırıyor bir yanıyla, evet. Kimseler doğru dürüst kurallara uymadığından, polisin kanunsuz uygulamalarına seyircinin göz yummasına katkıda bulunmak gibi bir sonucu da vardır. Aklınıza gelenleri siz de ekleyebilirsiniz, çünkü aylardır en çok eleştirilen dizilerden biri olarak Behzat Ç. üstüne o kadar çok şey söylendi ki, ne hepsini buraya sığdırmak mümkün, ne de nasıl olsa duymuş olduğunuz şeyleri tekrarlamanın bir anlamı var.

Özetle, hepsi doğru. Dizinin hakikaten böyle bir etkide bulunduğunu, en azından izleyicilerin bir kısmı üstünde, başta polis şiddeti, bir ton siyaseten yanlışlığı meşrulaştırmaya yaradığını inkar etmenin manası yok.

Sorun şu ki, anlaması neden bu kadar zor bilemiyorum ama mesele bundan ibaret değil. Bunların hepsini, genel olarak polislik müessesesinin ve emniyetin aklanması olarak okumamak, onun içinde amirlerinin emirlerine ve kurallarına uymayan dürüst, doğrudan yana birtakım adamların işi olarak anlamak pekala mümkün. Bunun da her halükarda o kapıya çıkacağı, sinema ve televizyon tarihinden başka “aykırı polis” örnekleriyle savunulabilir. Onun için bu tartışma burada daha fazla derinleşmese de olur.

Oysa en büyük haksızlık, memleketin güncel demokrasi meselelerine adam akıllı bir duruş sergileyen bir dizinin, kahramanları polis olduğu için harcanması olur. Behzat Ç.’yi fenomen haline getirenin bu sıkı duruşu olduğunu görmezden gelmek, yapılabilecek en sağlıksız yorum herhalde. Faili meçhullerin peşine düşmekten, gecekondu yıkımlarına direnmeye, 1 Mayısa katılmaya neler işlendi ve haklı, meşru gösterildi o zaman dizide, bunun örnekleri de sayıp bitecek gibi değil işte, malum.

Ekip olarak dizinin dışında da bir duruşun temsilcisi haline gelmeleri, bu yüzden pek anlamlı. İşte son örneği, Hopa davasına destek için saç kestirme meselesi oldu. Akbaba’yı oynayan Berkan Şal’ın da saç kestirme eylemine katılacağı söylendi, en azından Yazar Emrah Serbes’in öğrencilere destek verenler arasında olduğunu haberlerde gördük.

Kahramanların polis olmalarının övülecek bir şey olmadığını kabul etmekle beraber, “Şiddeti övmek” ya da “Şiddeti meşrulaştırmak” gibi kavramlarla tartışma açanlar, niyetlerini daha kolay açık ettiklerinden bir cevabı hak ediyorlar. Tekrar söylüyorum, bir polisten söz ettiğimizin farkındayım ama her polisten söz etmediğimizi de bilip şu diziye artık Arka Sokaklar muamelesi yapmaktan vazgeçersek başka şeyler de ekleyeceğim. Bu işin sonu “Şiddetin her türlüsüne karşı olmak” falan gibi gerçekçi olmayan ve siyaseten doğruluk adına acınacak ideolojik duruşları savunmaya varacaksa, yazık.

Onun için Behzat Ç.’nin neden bu kadar sevildiğini anlamak için, karşılarında sadece polis şiddeti meraklıları olmadığını anlasalar iyi ederler. Kuralların dışına çıkmamak adına başına gelen her şeye eyvallah demeyen, inandığı işin peşini bırakmayan, yanlış yöntemlerle de olsa haklılığını savunan bir adamın ve ekibinin, sevilecek adamlar olmadıkları halde bir yakınlık hissettirmesi, o kadar da anlaşılmaz olmamalı.

Doğru ya da yanlış yapmakla, haklı ya da haksız olmak arasında bir fark var. Behzat Ç.’yi sinemanın, televizyonun art niyetle tasarlanmış polis kahramanlarının birçoğundan ayıran şey bu.

Şiddetse mesele, Behzat Ç.’nin uğradığı şiddetin, hem de kişisel nedenlerle değil, basbayağı faşistlerin peşini bırakmadığı için uğradığı şiddetin hesabını da birileri sorsun artık. Öyle olmayacaksa uzatmayalım bu konuyu, ne olur.

Yoksa dizinin eski merak ve heyecanının yerini bende de bir miktar sıkıntıya bıraktığını söyleyesim vardı aslında, hani merak eden varsa.

9 Aralık 2011 Cuma

Che Guevara’ya kim ihanet etti? (Belgesel) ¼





İtalyan asıllı İsveçli yönetmen Erik Gandini ve Mısır asıllı İsveçli yönetmen Tarik Saleh, 2001 yılında Erik Gandini ile birlikte uluslararası platformlarda pek çok tartışmaya sebep olan belgesel "Sacrificio: Who Betrayed Che Guevara" ya imza attılar. Che'ye ihanet eden kimdi. Nerede, nasıl ve kim tarafından öldürüldü. Ciro Bustos Che'nin ölümüne neden olmakla suçlanmıştı. Ancak gerçek tamamen farklı.

Hopa davası yeni rejimin turnusol kağıdıdır - Merdan Yanardağ

Hopa Davası Ankara’da başlıyor. Bu dava yeni rejimin niteliğini ortaya koyması ve ülkenin içinden geçtiği tarihsel dönemecin kavranması bakımından önem taşıyor. Bu bağlamda yapılacak ilk iş; kendi devriminin tarihsel sonuçlarından ve yaratacağı yeni insandan korkan ve geriye çekilen cumhuriyetçi burjuvazi ve onun siyaset sınıfının oluşturduğu “yeni devlet” ile karşı karşıya geldiğimizi saptamak oluyor.

Milliyetçi, muhafazakar ve islamcı birikim nitel bir sıçramayla tarihsel bakımdan bir karşı devrime dönüşüyor. Kendi solunu 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleriyle tasfiye eden Cumhuriyetçi-Kemalist kadro, içi boşaltılmış bir kabuğa dönüşen modernleşmeci devletini şaşırtıcı bir kolaylıkla ve dramatik şekilde yitiriyor.

AKP-Cemaat iktidarının emperyalizmin desteğiyle 2007 sonunda başlattığı gerici darbe ile -ki karşı devrim sürecinin son hamlesidir- sol Kemalistlerden sonra sağ Kemalıstler de tasfiye ediliyor. Böylece solu ve sağıyla Kemalizm ve Kemalistlerin tasfiyesi devlette tamamlanıyor. Ülke Cumhuriyet burjuvazisinin sol düşmanlığı ve muhafazakarlaşma politikalarının sonucunu yaşıyor.

Ancak, nasıl ki her devrim güçlü ve birleşik bir muhafazakar direniş yaratarak ilerliyorsa, her karşı devrim de aynı şekilde ilerici ve sert bir direniş dalgası yaratarak yerleşir. Karşı devrim hamlelerine karşı direnişin taşıyıcıları, kendi devrimlerine ve hayatlarına ihanet edenler değil, onu aşmaya çalışan güçler ve toplum kesimleri oluyor.

Dolayısıyla, artık bu ülkede tarihsel olarak ilerici, kategorik bakımdan ise devrimci olan ne varsa onu sol ve sosyalistler temsil etmektedir. Bu nedenle, karşı devrime direnme yeteneğini gösterebilecek iradenin sol’dan geleceği net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Sosyalistlerin bir kesimi demokratikleşme rüyası görse ve görevden kaçıyor olsa bile bu böyledir. Tarih gelip onların yakasına yapışmaktadır.

Ya bu çağrıya uyacağız ya da tarih bir kez daha bizim yakamızı bırakacaktır. Tıpkı 12 Eylül 1980 faşist darbesinin arifesinde olduğu gibi... Tarihin çağrısına uymayanlar onun cezasına razı olacaktır.

İşte Hopa davası bu tarihsel dönemecin özelliklerini ve yüklediği görevleri anlamak bakımından yeni bir olanak sunmaktadır. Ya sorumluluklarımızı yerine getireceğiz ya da teslim olup kaderimize boyun eğeceğiz.

Umutsuz olmamız için neden yok; direniş eğilimi ve karşı koyma iradesi öne çıkıyor. Bu nedenle son yıllarda (2007’den beri) ilk kez siyasal bir davayla ilgili olarak geniş bir mutabakatla protesto eylemi yapılıyor. Bu davada yargılanan tutuklularla yaygın bir dayanışma etkinliği gerçekleştiriliyor. Bu eylemi gerçekleştirenlerin bileşimi sol ve muhalif kanattaki çeşitliliği yansıtıyor.

Tutuklu gazeteci ve düşünce “suçluları”nın Ahmet Şık ve Nedim Şener’den ibaret olmadığı nihayet anlaşılıyor. Yaratılan akıl tutulmasının kırılmaya başladığı gözleniyor. Hayat, liberallerin huzurunu kaçırmak pahasına kendi yolunu buluyor. Liberaller ve özellikle sol liberallerle devrimcilerin ve sosyalistlerin yolları ayrılıyor.

Geniş bir çevreye yayılan Hopa yargılamalarına yönelik bu dayanışma eylemlerinin nedenleri üzerinde, bazı net sonuçlar çıkarmak için biraz daha durmakta yarar var.

1. Ergenekon soruşturmaları ve tutuklama dalgalarıyla ülkede yaratılan korku duvarının artık aşılmaya başladığı anlaşılıyor.

2. Liberallerin, yeni muhafazakarların ve islamcıların topluma pompaladığı Türkiye’nin demokratikleştiği yolundaki iddianın tam bir yalan olduğu akıl tutulması altındaki geniş geniş kesimlerce de anlaşılmaya başlıyor. Sol’un bir kesimi de bu süreçten geçiyor.

3. Sosyalistlerin başlangıçta yaşadığı tereddüt yerini açık bir siyasal tutuma ve iktidara karşı mücadeleye bırakmaya başlıyor. Tereddütler aşılıyor; KCK operasyonları ile Ergenekon soruşturması ve Hopa davasını yürüten siyasal iradenin aynı olduğu kavranıyor.

4. Artık bir komediye dönüşen, gerçek hiçbir sosyolojik, tarihsel ve siyasal temele sahip olmayan, bilim ve akıl dışı, “devlete karşı mücadele eden iktidar” palavrası bitiyor.

5. Düşük yoğunluklu islamizasyon projesinin emperyalizmin desteğiyle hayata geçirildiği; dolayısıyla ‘Birinci Cumhuriyetin’ büyük ölçüde tasfiye edilerek yerine faşizan bir polis rejimine bıraktığı yolundaki saptama, hiçbir yorumu gerektirmeyecek şekilde kanıtlanıyor.

Sonuç olarak; liberalizmi yenilgiye uğratmak ve toplumdaki akıl tutulmasını parçalamak için bütün koşullar olgunlaşıyor. Bunun için tarihsel referanslarımızı yeniden hatırlamak, ayağa kalkmak ve mücadele etmek gerekiyor. Hopa davası bize bu olanağı sunan yeni siyasal gelişmelerden biridir.
Bilgi notu: Bugün ki Hopa davasında mahkeme tüm tutuklu sanıkların tahliyesine karar verdi. Hopa'da tutuklu kalmadı! FKBC!'

Anonymous: “Gülen cemaatini araştırın”

İnternet eylemleriyle tanınan Anonymous grubu, son yayımladığı videoda Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin durumuna dikkat çekti ve dünyadaki gazetecileri Türkiye’deki meslektaşlarıyla dayanışmaya ve Gülen cemaatini araştırmaya çağırdı.

Videoda verilen mesajın Türkçesi şöyle:
Merhabalar,

Bu özgür dünyanın tüm gazetecilerine bir açık mektuptur. Sizleri Türkiye’de tutuklanan gazeteci dostlarınızla dayanışmaya çağırıyoruz. Şu an basın ve anaakım medyada tutuklananların sayısı 117’ye ulaşmış durumda. Bu sadece Türkiye değil, aynı zamanda dünyadaki tüm vatandaşlar için ifade özgürlüğü ve demokrasiye karşı bir saldırıdır.

Dünya medyası ve gazetecilerine cemaat lideri Fethullah Gülen ve tüm dünyada okullar ve şirketler açarak yerleşmekte olan takipçilerini araştırmaya ve soruşturmaya çağırıyoruz. Gülen ve cemaat üyeleri dünyanın eğitim sistemini domine etmeyi hedefliyor ve sızdıkları hiçbir ülkede hukuk, güvenlik ve hak eşitliğini göz önünde bulundurmaksızın her yıl milyarlarca dolar kazanıyor. Zaman, onlardan bunun hesabını sorma zamanıdır. Gülen’in Türkiye’de muazzam bir siyasi etkisi var ve cemaat üyeleri, kendilerine karşı duranları, kendilerine karşı yazı yazanları terörist ilan ederek tutuklanmalarını talep ediyorlar ve kamuya hizmet etmenin ayrıcalıklarını suistimal ediyorlar.

Gülen halihazırda kendi ülkesinde kendisine ya da gündemine hakaret ettikleri iddiasıyla binden fazla kişiye dava açmış bulunuyor. Demokrasiyi, onların karışına dikilen herkesi korkutmak ve sindirmek için bir taktik olarak kullanıyorlar. Buna göz yumulmamalı. Hep birlikte buna karşı mücadele vermeliyiz. O da kendi özel medya bülteni, Today’s Zaman üzerinden takipçilerine aynısını söyledi. Ancak özgür ve gerçekten demokratik bir ülkede Gülen medyayı kontrol etmeye muktedir değildir. Sessiz kalmayacağız. Türkiye’deki protestocular ve dünyadaki habercilerle birlikteyiz.

Gülen, yakın zamanda takipçileri için yaptığı haftalık video yayınlarından birinde bilgi akışını ve yaratıcı gazeteciliği köstekleyecek şekilde internetin sansürlenmesi fikrini savunuyordu. İnternet sitelerinin filtrelenmesini, sansürlenmesini ve hükümet kontrolündeki izleme sistemlerinin sıradan yurttaşları takip etmesini onaylıyor. Dünya genelindeki gazetecileri, dünyanın tüm ülkelerinde Fethullah Gülen cemaati ve hedefleri konusunda daha fazla araştırmaya ve yazmaya çağırıyoruz. Sizden, dünya medyasından dayanışma göstermenizi ve gazetecilerin salıverilmesini talep etmenizi bekliyoruz. Radyo, televizyon, gazeteler, blogcu ve twitçiler bizi takip etmelerini ve bu mesajı mümkün olan tüm medya bültenlerinde paylaşmalarını istiyoruz.

Anonymous her zaman dünya genelinde bilginin özgür akışından, insan haklarından, ifade özgürlüğünden ve demokrasiden yana olacaktır. Kalemin kılıçtan keskin olduğunu kanıtlamanın vaktidir. İnternet ve tüm dünyanın gazetecileri, sizlerin yanınızdayız. Bizimle birlikte tepki göstermenizi ve yozlaşmış Gülen hareketi ve gerçek amaçlarını ortaya koymanızı bekliyoruz. Küresel farkındalığın yükseltilmesini istiyoruz. Çocuklarımızı yanlış bilgi verenlerden kurtarmanızı istiyoruz. Kamuoyunun yozlaşmasına olanak verenlerden hesap sormanızı istiyoruz. Dost Anonymous üyeleri bu mesajı olabildiği kafar fazla medya bültenine yaymaya yardım etmeyi sürdürecektir.

7 Aralık 2011 Çarşamba

Devrimci Güç Birliği ve “Devrimci dayanışma" üzerine bildiri!

Biliniyor ki, eski 'meselelerden' söz etmiyoruz!

Temel mesele ‘ezen - ezilen arasındaki çelişkidir’ bu yüzden yine biliniyor ki, Marksistler ve sosyalistler olaya böyle bakmaktadırlar. Sınıf çelişkisi bundan dolayı daha da derinleşmektedir. Bu derinleşmeyi (tırnak içinde) ne sosyalistler ne de diğer dış odaklar (yani birkaç çapulcu ve/ya da onların deyimiyle teröristler) gerçekleştirmektedir. Bu direkt kapitalist ve emperyal sistemin kendi hegemonyasını ya hâkim kılmak adına giriştiği emperyalist savaşımlardan kaynaklanmakta ya da ekonomik ‘yapay’ krizlerden gerçekleşmektedir. Ve teröründe mucidi biliniyor ki kapitalistlerdir. Nedeniyse ezilenin elinde ki silah, hiçbir zaman tarih boyunca mazluma dönmemiştir.

Yine bugün biliniyor ki, ne işçi sınıfının bilinci ne de kapital -komprador- güç odakları buna hazırdır. Bunun için kuşkusuz her yolu deneyeceklerdir.

Bu ya din ekseninde olur, ya laiklik, ya da liberalizm ve/ya da başka bir şey? Henüz daha kimse ne sol jargonlara hazır ne de radikal -aykırı sol- söylevlere. O yüzden insanlar üç öğün ihtiyacından mahrum oluncaya dek kapitalizm onları örgütsüz ve bilinçsiz kullanacaktır. Tıpkı yüzyıllar öncesinde de olduğu gibi.

Bir gecede ideolojilerini değiştirip takım tutar gibi parti tutanların tarafı elbette bellidir, ne var ki, emperyalizmin boyunduruğuna hayır deyip sınıf bilinciyle devrimci bir yapılanmaya gidilmesiyle son bulacaktır bu süreç.

Tıpkı ağızlarına epey bir süre almaya korktukları “emperyalizm” tümcesini mazlum ve ezilen ülkeler özellikle de Müslüman ve İslam ülkelerinin işgal edilip de kan gölüne döndüğünde ağızlarına aldıkları “sözüm ona” dini bütün kardeşlerimizin emperyalizmi artık dillendirmesi gibidir.

Bu bir sınıf savaşımıdır. Ezen - ezilen arasında ki yüz yıllık savaş devam etmektedir. Bugün tıpkı Filistin gibi, Afganistan gibi, Irak gibi ve Ortadoğu'da ki gibi, Suriye üzerinde kurgulanan ve oynan (en önemli ayağıysa AKP ve Tayyip Erdoğan'dır) her an İran’a saldırmayı gözü önüne alan (fakat bakınız 3 - 5 Nisan 2015 tarihli ajanslar: “İran'la nükleer anlaşma sağlandı” başlıklı haberler) Amerikan emperyalizmine tavır aldığı gibi sosyalistler ve sol devrimci güçler tarafını yüz yıllar öncesinden belirlemişlerdir. Che’nin de belirttiği gibi: Emperyalizme güven olmaz! Bunun adı ne Amerikan emperyalizmidir, ne İngiliz emperyalizmi, ne Alman ne de Fransız emperyalizmidir. Bu topyekûn emperyalist bir saldırıdır ve emperyalizmin dini -ırkı- cinsi yoktur.

Bu yüzden Türkiyeli devrimciler tıpkı diğer enternasyonal devrimci kardeşleri gibi ne Irak’a Müslüman olduğu için sahip çıkmaktadır ne de İslami kesim gibi bu konuda duygusal davranmaktadır. Bizim tavrımız mazlum ve herhangi bir Hıristiyan ülkenin işgal edilmiş olma olasılılığını bile kaldıramamaktadır. Bu yüzden tavrımız ve duruşumuz nettir.

Dinci dikta - iktidar dalaşı olan sahte operasyonlarda İslami motiflere büründürülmüştür. Din eksenlidir ama temelde faşizandır. Çünkü ayrılaştırma din adına yapılmaktadır. Yani İslami faşizan bir iktidar yapısı vardır şuan için Amerikan emperyalizminden bağımsız değildir. Bütün ırkçı-din, eksenli-şovenist-faşizan savaşlar ahlaksal değildir ve sınıflar çelişkisi üzerine dayanmaktadır. Bu yüzden bu oluşum [girişim] kendi tarafını gerçek anlamda, birbirinin üzerine basmadan, provokatörlüğe de olan tahammülsüzlüğünü de dillendirerek ‘devrimci bir güç birliği’ çağrısı sözüyle girişmektedir.

Marx’ın da deyimiyle: “Bütün ülkelerin ezilen ulusları ve işçiler, birleşin!”

Faşizme Karşı Birleşik Cephe (FKBC) 
| Birleşik anti-faşist cephe!

Gelecek Hapsedilemez!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Cüneyt'ten mektup var...

9 Aralık'ta 29 öğrenci Ankara'da hakim karşısına çıkacak. Hopa eylemlerine katıldıkları için tutuklu bulunan ve onlarca yıllık hapis cezası istemi ile yargılanan öğrencilerden ODTÜ Felsefe Bölümü öğrencisi ve TKP üyesi Cüneyt Çakır'dan mektup var...

9 Aralık Cuma günü tam 29 öğrenci, Hopa'da emekli öğretmen Metin Lokumcu'nun polis tarafından öldürülmesini protesto ettikleri için hakim karşısına çıkacaklar. Öğrenciler olmayan bir yasa dışı örgütün, THKP-C'nin talimatı ile eyleme katılmakla suçlanıyorlar. Bu öğrencilerden biri de ODTÜ Felsefe Bölümü öğrencisi ve TKP üyesi Cüneyt Çakır...

Cüneyt, yaklaşık 4 aydır bulunduğu Sincan F Tipi Cezaevi'nden gönderdiği mektupta herkesi 9 Aralık'ta adliye önünde olmaya çağırdı.

Cüneyt'in mektubu şöyle:

"Sevgili Yoldaşlar, Dostlar;
31 Mayıs 2011 tarihini hatırlıyorsunuzdur, ben çok net hatırlıyorum çünkü. Öfkeliydim o gün genç bir komünist olarak. HES karşıtı eylem yapan bir insanın öldürülmesine kim öfkelenmez ki. 800 kişi de benim gibi düşünmüş Ankara’da ve bunu kınayan eyleme katılmış. Ancak biz 29 kişi yasadışı örgütlerin çağrısı ile katılmışız bu eyleme. İddianamede öyle diyor. Ben ise inanmıyorum buna. TKP üyesi olduğum için tutuklandım, bunu biliyorum.

Bugün itibariyle 4 gün kaldı ilk duruşmamıza. Şu meşhur Hopa davası. 4 gün sonra ilk defa kendimizi savunacağız. Ancak sadece bundan mı ibaret olacak 9 Aralık?

Ben hayır diyorum. Bu kadar olamaz. Yargılanan sadece 29 kişi değil bu ülkenin solu ve vicdanıdır. O yüzden yüreği soldan, insanlıktan atan herkesi adliye önüne çağırıyorum o gün.

Yıllardır aklımızı esir almaya çalışıyorlar, başaramadılar. Hala mücadele eden insanları yıldıramadılar. Demokrasi, özgürlük yalanları tutmadı. Olmadı fiziksel olarak tasfiye etmeye çalıştılar. Bağımsızlık isteyen Denizleri astılar bir gecede. Ama bitiremediler. Denizler gibi düşünen insanlar bu memlekette hala var ve olmaya devam edecek.

İnsanın boyun eğmeyeceğini söyledik, bunu kanıtlamamız gerekiyor şimdi. Hopa davası yeni rejimde ilk sınavımız olacak. İşte bu sebepten sizi mahkemeye çağırıyorum.

Arap baharı olarak anılan süreç örnek gösterilerek tüm dünyaya demokrasi ve özgürlük yalanları atılırken, Suriye’de Amerikan sevdalısı muhaliflere açık destek verilirken öğrenciler, akademisyenler, gazeteciler tutuklanıyor bu ülkede. Bu maskeyi düşürmek için sizi mahkemeye çağırıyorum.

Yargılamaların cezaya dönüştüğü bir dönemdeyiz. Deniz Feneri sanıklarının “tutukluluğun cezaya dönüştüğü” gerekçesi ile serbest bırakıldıkları “yandaş adalet” ile karşı karşıyayız. Bu adaletsizliğe karşı çıkmak için sizleri mahkemeye çağırıyorum.

Omuzlarımızdaki sorumluluk günden güne artıyor. Boyun eğmeyenlerin sayısı da. Yollarımızın aynı olduğunu göstermek için 9 Aralıkta Ankara Adliyesinde buluşalım.

Cüneyt Çakır
Sincan 1 No'lu F Tipi Cezaevi"

Gülen AKP’yi hangi şifrelerle tehdit ediyor? - Baki Gül

Önce Fetullah Gülen’in ilişkiye girdiği siyasi partilere baktım. Aman tanrııım. 12 Eylül faşist darbesinin alkışlayanları ve destekçileri arasında. Türk ırkçısı Alpaslan Türkeş ile kanka. Liberal Turgut Özal ile samimi. Çeteci ve JİTEM’ci Tansu Çiller ile ileri ilişkileri var. Süleyman Demirel’in şapkası ile kendi takkesini değiştirecek kadar içten. Bülent Ecevit ile sosyal demokrat olacak kadar “dönek” olabiliyor. Tayyip Erdoğan ile birinci ve ikinci şefliği paylaşacak kadar organik bağ var. Siyasette seçeneği sadece iktidar olanla olmak. Medyada ise kendisine çeper yaratmış. Esmer Maraşlı şair, Ermeni liberal, eski Maocu entelektüel, Medine vesikası referanslı sosyolog vb ile kendisine bir çiftlik kurmuş. Fetullah Gülen ile ilgilenmek eğlenceli. Totaliter özellikli ve özellikle işkenceci ve istihbaratçı polislere çok meyilli. Etrafındakilerin ya polis ya savcı ya da kaymakam ve vali olmalarını ister. Acayip bir mafya örgütünü anımsatan bir sisteme sahip. Pek anlamam ama konuştuğu din alimleri ve uzmanlarına göre Fetullah Gülen’in İslam kültürü ile çok fazla bir bağı yok gibi. Yani içten biri değil. Şekilsel, ırkçı ve acayip pragmatist biri olarak karşımıza çıkıyor.

KCK ve Kürtleri kuşatıp yok etme aklı Gülen’den
Son dönemlerde ısrarla Kürtleri ve PKK’yi kuşatıp yok edin çağrısında bulunuyor. Bunun için KCK operasyonlarında polisin servis ettiği haberlerin secerisini çıkarıyordum. KCK operasyonları ile ilgili polisin hazırladığı, gazetelere servis ettiği haberleri hangi gazetede kimin imzasıyla çıkıyor incelemesine girişmiştim. Malum, 23 Kasım 2011 günü Fırat Haber Ajansı’ndan arkadaşlar süper bir haber yakalamıştı. Polisin hazırladığı haberlerin satırına dokunmadan gazetelerine taşıyan muhabirler, o haberleri sürmanşetten, manşetten veren yayın yönetmenleri, bu haberler doğrultusunda köşe yazıları yazanlar bir hayli ilginçti. Listenin başında Zaman gazetesi vardı. İstanbul ve Diyarbakır muhabirlerinin Kürtler, KCK, BDP ve PKK ile ilgili haberlerinin altında ve üstünde aynı isimler yazıyordu. Zaman’dan İsmail Avcı ve Aziz Üstegün Diyarbakır’dan, Fazlı Mert İstanbul’dan polisin servis ettiği BDP-KCK haberlerini yapan isimler.

Aksiyon ve Zaman Fetullahçı savcı ve polislerle ortak çalışıyor
Bu gazetenin genel yayın yönetmeni sıfatını taşıyan ve Fetullah Gülen’in medyadaki prensi Ekrem Dumanlı, Aksiyon dergisinin yayın yönetmeni Bülent Korucu ise polis haberlerine paralel yazılar yazmaktadırlar. Bu gazete ve derginin yayın çizgisi emniyetin ve istihbarat örgütlerinin yayın çizgisidir. Belgelidir. İzahlıdır. Çok fazla araştırmaya gerek duymadan yapılan operasyonların tarihine ve o tarihlerde yazdıkları yazılara bakın, çıkardıkları gazete ve dergilerin konu ile ilgili haberlerine bakın bunları rahatlıkla görebilirsiniz. Ve bu zatların yaptığı Kürt ve Alevi düşmanlığı ise satır aralarından çıkmış, daha üst düzeye taşımış durumdadır. Polislerle birlikte çalışanlar bunlarla sınırlı değil. Yeni Şafak’tan Yusuf Gülbakan, Akşam’dan Devrim Tosunoğlu, Star’dan Hamza Erdoğan, Bugün’den Bilal Çetin ve Bilal Şahin de polis haberlerini aynen gazetelerine götüren isimler. Muhabir diyemiyoruz çünkü polisin hazırladığı belgeleri aynen sayfalarına taşımaktadırlar. Kısacası polisten besleniyorlar. Cemaatin emniyet ve yargıdaki durumunu deşifre eden bir gelişmeydi. Ve bu eğlenceli yazı için “Fetullah papucu yarım çık dışarı oynayalım!” başlığını kullanacaktım. Ama içimden bir ses Fetullah Gülen’in Yeşil Ergenekon’un sesi Aksiyon’u okumamı istedi. Cemaatin Aydınlık versiyonu Aksiyon adlı mecmuasında Haşim Söylemez’in yazdığı “KCK’nın amacı BDP’yi kapattırmak” başlıklı yazısını okudum. Aaa bir de ne göreyim.

Eski Ergenekon Aydınlık’ı, Yeşil Ergenekon Aksiyon’u kullanıyor
Aksiyon’da yer alan yazı aynen Aydınlık dergisinin bir dönem cuntaya devrimcileri ihbar eden yazıları gibi. Krokiler, ev adresleri, isim listeleri yayınlayan Haşim Söylemez ile basın ahlakı ve gazetecilik tartışmasına girmiyorum. Çünkü bu zeminde değil. Ve cahillik dizboyu. Yazılarında ve haberlerinde içerik, biçim, akıl, ahlak ve izan yok yani. Hani Ergenekon ve kontra yapılanma diyorlar ya. İşte bu Aksiyon ve Haşim Söylemez de aynen öyle yazmış. Diyor ki; "10 yıl önce bir kısmı gözaltına alınıp serbest bırakılan 300 PKK’lı, bugün KCK’nın ana kadrosunda yer alıyor. O zaman görmezden gelinen örgüt üyeleri, şimdi ülkeyi tehlikeye sürüklüyor. Planlardan biri, BDP’nin kapattırılması." Sonrasını sallamış. Hem de cahilce ve acemice. Lafı getirmiş, KCK’nin içindeki yapılanmaya. Alevilere, Kürtlere... Yeni yetme cemaat ulağı, polisten bilgiler almış ve yazmış. KCK örgüt şeması çıkarmış. Kimlerin nerede yer aldığını, neler yaptığını vb. anlatmış. Lafı getirmiş bize. Adımızı vermiş. Doğum yerimizi, köyümüzü vb. dallandırmış budaklandırmış. Emniyetten listeler almış. Herkesi yazmış. Bu yazıdan da anlaşılıyor ki akıl sağlığını tam bilmiyorum ama ruh hali iyi değil cemaatçilerin. Diyor ki Fetullah Gülen’i eleştirenler PKK’liler, Duran Kalkan, Mustafa Karasu, Cemil Bayık ve Baki Gül. Haşim Söylemez polisten aldığı bilgilerlerle diyor ki “KCK/PKK yapılanmasının kendi yayın ve medya organları aracılığıyla psikolojik savaş yürüttüğünü söylemek mümkün. Bu savaşı veren, çoğu zaman bazı sivil toplum oluşumlarına yönelik kara propaganda yapan ve KCK’nın yayın akışını düzenleyen üç isim ön plana çıkıyor: Baki Gül, Mustafa Karasu ve Duran Kalkan. Bu kişilerin ortak noktaları bir hayli fazla.” Valla ne yalan söyleyeyim Haşim Söylemez çok cahil. Cok yüzeysel; emniyete ve cemaate fazlasıyla angaje olmuş. Araştırmaları ise hiç de sağlam değil. Yazdığı haber yanlış. Yazı eklektik. Çelişkili ve maddi verileri fazlasıyla bozuk. Fetullah Gülen’i savunmak hedefiyle yazılmışsa da rezalet.

Gülen Zaman ve Aksiyoncuları fırçaladı mı?
Bülent Korucu, Hüseyin Gülerce ve Ekrem Dumanlı’nın önceki yazdıklarına da bakıldığında Fetullah Gülen’den çok ağır fırça yedikleri anlaşılıyor. Çalakalem yazı ve yorumlarla Fetullah’ın çizilen karizmasını düzeltmeye çalışıyorlar. Ama nafile. Fetullah’ın takkesi düşmüştür. Soykırım ve katliamlar için konuşması Fetullah Gülen’i artık fazlasıyla teşhir etmiştir. Bizim yaptığımız Fetullah Gülen’in gerçek yüzünü topluma anlatmaktır. Hem da bu yazdıklarımız ve yayınladıklarımız daha işin girizgahıdır. Fetullah Gülen’in “ağabey örgütlenmesi, kutsal hoca paraları” ile neler yaptığını bütün toplum öğrenecektir. Poliste, bakanlıklarda, devletin derinliklerinde nasıl örgütlendiğini ve özellikle Kürt toplumuna karşı nasıl bir plan içinde olduklarını daha fazlasıyla yazacağız. Şu ana kadar yazdıklarımız Fetullah Gülen’in söyledikleri ve yazdıklarından alındı. Ama dahası var.

Gülen AKP’yi hangi şifrelerle tehdit ediyor?
Komiser yazarlar, bavullarla belgeler taşıyanların kimlerle nasıl bağlantılı oldukları da açığa çıkacak. Nerede, kiminle hangi toplantılar yapıldı? Kime hangi görevler verildiği de açığa çıkacak. Önceki Ergenekon’un mirasını nasıl tazeledikleri ve hangi yeni yöntemleri kullandıkları da açığa çıkacak. AKP içindeki Fetullah Gülen örgütlenmelerinin nasıl işletildiği de açığa çıkacak. Fetullah Gülen’in öncü karakollarının içinde olan Mehmet Baransu, Önder Aytaç, Emre Uslu gibilerin hangi şifreleri kullanarak AKP’yi tehdit ettiklerini de biliyoruz. Örneğin cemaatin ulak yazarlarının “AKP’ye ailemizden 17 oy var ama bunu gözden geçireceğiz” sözünün Fetullah Gülen tayfasının oy oranını ifade ettiğini biliyoruz. En azından kendilerini böyle güçlü göstermek istediklerini biliyoruz. Bunu kullanarak emniyet, ordu ve bakanlıklarda kadro istediklerini, MİT’ten çok Emniyet istihbaratını hükümetlere karşı kullandıklarından da haberdarız. Cemaatin pis işleri nasıl örgütlediği ve bunu “Yeni Türkiye”de iktidarı paylaşmak için yaptıklarını da söylemeye gerek yok. Kürtler ve PKK ile de ilişki geliştirmek istediler. Ancak PKK’nin bağımsızlıkçı karakteri ve Gülen cemaatine karşı ahlaki ve ideolojik duruşu nedeni ile durması; cemaati oldukça öfkelendirmiş ve korkutmuştur. Çünkü Fetullah Gülen cemaati Türk sömürgeciliğini Kürdistan’da kendisinin yeniden tazeleyebileceğini düşünmektedir. Öylesine ırkçı ve asimilasyon politikaları var ki bilenleri hayrete düşürüyor. Said-i Kürdi’nin eline Türk bayrağı vererek atın üstündeki Türk akıncısı gösterecek kadar kendisinden geçmiş bir zihniyete sahiptirler. Said-i Kürdi’nin filmini yaparak siyasal-dini ve ekonomik rant elde etmektedirler. Dolayısıyla bizim yazdıklarımız Fetullah Gülen’in ne olduğunu ortaya koyuyor. Yani “Takkesi düşmüş keli görünmesi”nin ötesinde taşıdığı zihniyeti kamuoyuna duyuruyoruz.

Gülen’in çamurdan Aksiyon’u!
Dolayısıyla Haşim Söylemez’in daha fazla çalışması gerekiyor. Cahillikle kendi cemaatinden bazılarını kandırabilir. Polis raporları ile listeler ifşa edebilir. Ama hakikat karşısında bir geçerliliği yoktur. Haşim Söylemez, eline verilen belgeler ve kulağına üflenen paranoyak korkunun bilgilerini yazacağına; cemaatevlerindeki yozluklara ve yolsuzluklara kafa yorsa daha iyi olacak deriz.

Gelelim, Haşim Söylemez’in şahsımızla ilgili olan değerlendirmesine; diyor ki bu zat; “Derin kanatla birlikte çalışan ancak pek bilinmeyen diğer isim Baki Gül ise ‘Derin’ kadronun önemli ayağını oluşturuyor. PKK yanlısı TV ve gazetelerde boy göstermesiyle tanınan Gül’ün geçmişinde izah etmekte zorlandığı karanlık noktalar bulunuyor” diyor. Köyümüzü, kentimizi ve nerelerde olduğumuzu yazmış. Sevsinler senin mantığını. Git emniyetine mobese kameralarına, arşivlerine, kozmik odalara... İstediğin yere git... Gazetecilik iyi bir meslektir, zeki olanlar için. İstediği bilgiye kolay ulaşma ve kamuoyu ile paylaşma sanatı. Hakikatleri bulma çabasıdır. Tabii bu da akıl, ahlak ve fikir sahibi olmayı zorunlu kılar. Tertemiz bir geçmiş, sade bir geçmiş, nerede olmuşluğun farkında olanlar için çok önemi yok, çamur atmaların. Hele Haşim Söylemez’in yazısında ifade ettiği PKK ve PKK’nin kurucu isimleri ile birlikte anılmak, dağlara gitmek ve Kürt halkının mücadelesinde ahlaki ve politik sorumululuk yerine getirmek, özgür basın geleneği içinde yer almak sadece ve sadece onur verir. Türk devletinin AKP ve Fetullah Gülen yasalarına gore olmamak da bir gazeteci için ayrıca onur verir. Dolayısıyla hiç sağa sola kaydırmadan belirsizlik yaratma çabası boş ve nafile bir çabadır. Ergenekon’un her hali ile kavga eden bir basın geleneğinden geldiğimizi bilmek durumundasınız, diyoruz ve cahilliğinize ve ahlaksızlığınıza vererek geçiyoruz.

Ve yeni yetme cemaat ulaklığını gazetecilikle karıştırmamalarını salık veriyoruz. Çünkü sözkonusu isimler üzerinde araştırmalar yapıldıkça durumularının iyi olmadıkları görülüyor. Hele bu isimler kim, neleri var? Ne kadar maaş alıyorlar? Neye sahipler, nerelere gidip geliyorlar? Kimden direktif alıyorlar? Bu paralarının kaynağı nedir bir açıklasalar da toplum bilse? Çünkü Fetullah Gülen’in örgütlenme şemalarının derinliklerine inildiğinde bu isimlerin ne halt yedikleri ortaya çıkıyor. Korkuyorlar. Kendi pislikleri ortaya çıkacak ve ne mal olduklarını herkes bilecek. Bunun için hayat devam ediyor. Zaman en iyi ilaçtır. Sabır ise zamanla birleştiğinde hakikate daha çabuk ulaşabiliriz.
Baki Gül / Özgür Gündem