28 Kasım 2010 Pazar

Çetin Altan'ın TKP'nin 90. yıl kutlamasında ne işi vardı?

Türkiye Komünist Partisi, dün gece Abdi İpekçi Spor Salonu’nda , bugüne kadar örneği görülmeyen, 4 saat süren ilginç bir gösteriyle kutladı. Odatv, bu kutlamayı izledi. 90. yıl analizinden önce kutlamalarda neler yaşandığını anlatalım…

FRANSIZ DEVRİMİ İLE BAŞLADILAR
Abdi İpekçi Spor salonunun her yanı saatler öncesinden kızıl bayraklarla süslenmişti. TKP kurucusu Mustafa Suphi, Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş gibi Türkiye sosyalist hareketinin önemli isimlerinin dev posterleri salonun girişinde bulunuyordu.

Gösteri Fransız Devrimi’nin “Eşitlik-Özgürlük-Kardeşlik” sloganının dev ekrana yansıtılmasıyla başladı. Beyoğlu Kumpanya’nın hazırladığı Fransız Devrimi’ni anlatan kısa tiyatroyu oyuncular Delacroix’in “Halka Yol Gösteren Özgürlük” tablosunun canlandırmasıyla bitirdiler. Şebnem Ünal’ın söylediği La Marseillaise marşı ile gösterinin Fransız Devrimi bölümü tamamlandı.

1848 devrimleri Karadeniz aksanıyla Marksizm dersi veren Laz Marks’ın ağzından anlatılırken, Karl Marks’ın Komünist Manifesto'sundan bölümler izleyicilere sunuldu. 1871 Paris Komünü görüntüleri komüne katılan Taş Ustası Pierre’in ağzından anlatıldı. Birinci Dünya Savaşı ve Çanakkale Savunması’ndan sahneler eşliğinde Çanakkale Türküsü’nü Ufuk Karakoç ile beraber salonda bulunan binlerce kişi beraber söyledi.

Daha sonra sahnede Lenin beliriyor ve Ekim Devrimi anlatılıyordu. Lenin’in savaş karşıtı konuşmasında en büyük alkışı “Kulübelere barış, saraylara savaş” sözleri aldı.

KURTULUŞ SAVAŞI
Anadolu’nun işgaline karşı Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı bölümde Erdal Erzincan “Asker ağam gelse” türküsünü söylerken, Renan Bilek Nazım Hikmet’ten “Kuvay-i Milliye Destanı” nı okudu. İlginç ayrıntılardan biri Kurtuluş Savaşı döneminde Yunan Komünist Partisi politikalarını anlatan YKP Genel Sekreteri Aleka Papariga’nın konuşmasıydı. Papariga, kendi partisinin Anadolu işgaline karşı verdikleri mücadeleyi binlerce kişiye anlattı. Bu sırada sahnede Yunan Komünist Partisi’nin amblemi ile beraber, Türk-Yunan kardeşliğine atfen iki ülkenin bayrakları yer alıyordu.

Bu görüntülerin ardından sahneye Kurtuluş Savaşı’nın anlatıldığı bir dans gösterisi sunuldu. Zeybek oynayan gençler, Halay çeken Kürtler ve horon oynayan Karadenizliler Kurtuluş Savaşı’nın ruhunu danslarıyla anlatırken, salonda “Bu memleket bizim, kahrolsun emperyalizm” sloganı atılıyordu.

Bakü Doğu Halkları Kurultayı ve TKP’nin kuruluşunun anlatıldığı bölümde partinin eski genel başkanı Aydemir Güler, sosyalistlerle cumhuriyetin kurucuları arasındaki ilişkiyi anlattıktan sonra Cumhuriyetin kapitalistler tarafından ikinci kez işgal edildiğini söyledi. Güler’e göre kapitalistler yaşamak için cumhuriyeti boğmak zorunda kalmıştı. Cumhuriyetin yeniden kurulmasının kapitalist yollarla imkanı kalmamıştı. Güler: “Cumhuriyetin tasfiyesi sosyalizmin zorunluluğunu hissettiriyor” dedi. Güler 90 yıl önce olduğu gibi cumhuriyetçilere cepheleşme çağrısında bulundu.

İSPANYA’DAKİ CUMHURİYETÇİLER
İspanya İç Savaşı’nda Cumhuriyeti beraber savunan anarşistlerin ve sosyalistlerin görüntülerinin ardından, sahnede bir Hitler parodisi sergilendi. İkinci Dünya Savaşı ve Almanya’nın Sovyetler Birliği karşısında bozgunun anlatıldığı bölümde “Bize bir zafer gerek” şarkısı söyleniyordu. Türkiye’nin soğuk savaşta ABD ile birlikte davranmasının eleştirildiği konuşmayı parti yöneticisi Mehmet Kuzulugil yaptı. Kuzulugil konuşmasını “Yaşasın cumhuriyet, yaşasın sosyalizm” sözleriyle bitirdi. Bu bölümde Nazım Hikmet’in Kore Savaşı’nı anlattığı “23 Sentlik asker” şiiri Metin Coşkun tarafından okundu. Nejat Yavaşoğulları Victor Jara’nın “El derecho de vivir en paz” şarkısını Vietnam görüntüleriyle seslendirirken, Berrak Bahar, Küba Devrimi görüntüleriyle Hasta Siempre’yi söyledi.

1960’lar sonrası Türkiye sosyalist hareketi gecenin en uzun bölümünü oluşturuyordu. 60’ların ve 70’lerin sol hareketleri tiyatrolar, konuşmalar ve şarkılar eşliğinde anlatıldı. Sahnede eski TİP milletvekili Çetin Altan’ın mecliste kavga çıkaran konuşması gösterildi. Altan’ın döndüğü hatta iki de liberal evladı Türkiye’ye armağan ettiği hatırlatıldı. Edip Akbayram, Deniz Gezmiş’in görüntüleriyle “Aşk olsun” şarkısını seslendirirken, 15-16 Haziran olayları görüntülerle izleyicilere anlatıldı.

1980 Darbesi ve Kenan Evren-Aziz Nesin kavgası tiyatrocular tarafından parodileştirilirken salon “Kahrolsun faşizm” sesleriyle inliyordu. Erdal Eren için Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu “Ey zahit” şarkısını seslendirdi.

Elbette 90 yılların en önemli konusu Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ve solcuların dönmesiydi. Sahnede Cengiz Çandar, Murat Belge, Oral Çalışlar, Nabi Yağcı sahnede yazdıkları karikatürleştirildi. Yağcı’nın “Son umumi katip” diye tanıtılması dikkat çekiciydi. Partinin tiyatrocuları dönekleri “bize dönek demeyin dünya dönerken biz ne yapacaktık” diye seslendirdi. Sovyetler Birliği’nin çöküş sonrası fotoğraflarının eskiyle kıyaslandığı bölümlerde ilginç bir karşılaştırma yapıldı. Devrim sonrası traktör süren, uçak kullanan kadınların bugün fuhuş operasyonlarındaki fotoğrafları, Sovyet dönemi sağlık tarama görüntüleriyle bugün sokakta yatan insanlar ilginç bir tezat oluşturuyordu.

Sahneye bunların ardından önce bir TEKEL işçisi, sonra Kürtçe konuşan bir Kürt kadını, sonra bir çocuk, çıkarak özlemlerini, yaşadıklarını ve beklentilerini anlattı. Toplantı tüm salonun enternasyonal marşını okumasıyla son buldu.

CUMHURİYET VE SOSYALİZM
Gelelim toplantıya dair tespitlerimize…
- TKP’nin 90. Yıl kutlaması dünyada yaşanan tüm felaketlere rağmen Türkiye’de sosyalizmde ısrar eden mütevazi ancak iddialı bir toplamın olduğunu gösteriyordu. Bu topluluğun en büyük eleştirisi kuşkusuz sol liberallereydi.

- Bunun ötesinde TKP’nin kendi kutlama programını Fransız Devrimi'yle başlatması da bir o kadar önemliydi. Sosyalistlerin, insanlığın sosyalizm dışında birikimlerini de sahiplendiklerini gösteriyordu.

- TKP’nin toplantısı, sosyalistlerin Türkiye için de benzer bir bakış açısına sahip olduklarını gösteriyordu. Cumhuriyetin kazanımlarını sahiplenen ve cumhuriyeti daha ileri taşıma fikrini savunan bir bakış açısı toplantı boyunca hissediliyordu.

- Bir başka vurgu ise cumhuriyetin artık kapitalist yollarla yaşayamayacağıydı. TKP’ye göre kapitalizm bugün kalkınma, sanayileşme, aydınlanma ve modernleşme gibi kuruluşuna eşlik eden fikirleri terk etmişti. Bu nedenle sosyalistlerin cumhuriyetten anladıkları zenginlerin değil baldırı çıplakların ve onların dostlarının düzeniydi.

- TKP kurucuları, 90 yıl önce Kurtuluş Savaşı’na katılmak için Türkiye’ye gelirken Karadeniz’de boğularak öldürüldüler. Bu nedenle komünistler, cumhuriyetin kurucu unsurları arasında bulunma fırsatını kaçırdı. Yunanistan ya da Fransa’daki gibi cumhuriyet denilince akla gelen siyasi akım olamadı. 74-80 arası bir dönemi saymazsak fikir hayatında etkili ancak toplumsallaşamayan ve toplumda kökleşemeyen bir hareket olarak kaldı. TKP dünkü toplantıda bugün varlığı tartışılan Cumhuriyete, “Biz cumhuriyete hiç ihanet etmedik”sözleriyle 90 yıl sonra yeniden evlenme teklif ediyordu. Gelecekte ne olur bilinmez ancak TKP, dünkü toplantıda cumhuriyete sosyalist bir damarla yeniden var olmayı öneriyordu.

- Partinin dünkü toplantısında “Cephe” politikaları da sık sık vurgulandı. Eski genel başkan bu cephenin yurtsever, ilerici ve cumhuriyetçi sola olduğunun altını çizdi. Yaklaşan seçimlerde bu cephe önerisinin hangi partileri içerdiği ve nasıl bir politik çizgi izleyeceği halen belirsizliğini koruyor.

- Bir başka ilginç nokta ise TKP’nin Kürt meselesinde de 1965’in Türkiye İşçi Partisi’ne benzer bir çizgi izlediğini dünkü toplantıya dayanarak söyleyebiliriz. Parti sık sık “Kürtçü”lüğe karşı olduğunu söylerken, Kürtler’in cumhuriyetin parçası olduğunu ifade ediyordu.

TKP 90. yılını kutladı

Türkiye Komünist Partisi 90. yaşını parti üyeleri ve dostlarıyla birlikte İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu’nda kutladı. “Hiç boyun eğer mi İnsan!” çağrısı ile düzenlenen etkinlik kapitalizme boyun eğmeyen insanlığın bir öyküsüydü.

1789 Fransız Devrimi’nden başlayarak günümüze kadar gelen ve TKP’nin kuruluşunu ve yeniden ayağa kaldırılmasını bu tarihin bir parçası olarak anlatan etkinlik, görselliği ve bu görselliğin eşlik ettiği konuşmalar ve müzikle katılanlara bir şölen yaşattı. Baştan sona hiç ara vermeden büyük bir ilgiyle takip edilen programda mücadele eden insanlığın tarihinden önemli kesitler ele alındı. Dünya tarihindeki önemli olaylarla birlikte, Türkiye’de işçi sınıfının, solun ve TKP tarihindeki bazı dönüm noktalarını kapsayan program pek çok aydın ve sanatçının katkılarıyla zenginleşen kolektif bir ürün olarak tasarlanmış olmasıyla büyük beğeni topladı.

TKP adına yapılan konuşmalarda cepheleşme çağrısına önemli bir vurgu yapıldı. (Etkinlikte yapılan konuşmaların özetleri için haberimiz: 90. yılda komünistler konuştu)

İlk büyük şarkı: Fransız Devrimi
Abdi İpekçi Spor Salonu’nu dolduranlar, zengin bir programla karşılaştılar. Sahne eşitlik, özgürlük ve kardeşlik mücadelesinin tarihsel zirvelerinden biri olan Fransız Devrimi ilişkin görüntü ve şarkılarla açıldı. Beyoğlu Kumpanya’nın Fransız Devrimi’ni anlatan canlandırmasının ardından Ali Cenk Gedik’in trompeti eşliğinde Şebnem Ünal Fransız Ulusal Marşı’nı (La Marseillaise) seslendirdi.

Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor...
Daha sonra ekrana gelen Karl Marx ve Friedrich Engels’in fotoğrafları ile “Komünist Manifesto”yu ele alan ikinci sahne başladı. Laz Marx’ın da katkısıyla zenginleşen bu bölümde Nilsu kemanıyla Enternasyonal marşını çaldı. Üçüncü bölümde yine Fransa’ya dönen izleyiciler, Metin Coşkun’un canlandırmasıyla Paris Komünü günlerine gittiler. Bu sahnede de Nilsu ve Nazım Kumpanya Vokal Grubu, Devrimcilere Ağıt adlı şarkıyı seslendirerek komünarları andılar. Ekranda beliren “bütün komünarları ve sosyalizm için mücadelede yitirdiklerimizi anıyoruz” ifadesi büyük alkış topladı.

Emperyalist Paylaşım Savaşı ve Çanakkale
Program, Prusya İmparatorluğu’nun doğuşu ile yoğunlaşan emperyalist rekabetin yol açtığı I. Dünya Savaşı döneminin anlatıldığı sahne ile devam etti. Burada canlandırmada Şahin Adıgüzel rol alırken, sanatçı Ufuk Karakoç’un seslendirdiği Çanakkale İçinde adlı türkü salondakilerin de katılımıyla söylendi. Bu sahnede de ekranda savaşa ait çarpıcı görüntüler yer aldı.

İnsanlığın savaşa yanıtı: Ekim Devrimi
Paylaşım savaşının sorgulandığı sahnede, ülkesinde yapılan devrime öncülük ederek savaşı bitiren hamleyi gerçekleştiren Bolşeviklere ve büyük devrimci Vladimir İlyiç Lenin’e ait görüntüler ve konuşmalar yer aldı. Perdeye Lenin’in I. Dünya Savaşı ile ilgili bir konuşmasının yansıtılmasından sonra, iktidarın alınması çağrısı olan Lenin’in Çağrısı tiyatro sanatçısı Metin Coşkun tarafından okundu. Savaşın ardından olduğu gibi burada da sahneyi 1917 Ekim Devrimi aldı. Konstantin Litsov’un Taçanka isimli şarkısı Bando Sol tarafından seslendirildi.

Ateşi ve ihaneti gördük: Anadolu'da işgal ve direniş
Daha sonra aynı dönemde Anadolu’ya dönüldü. Anadolu’da işgalin ve işgale karşı mücadelenin anlatıldığı sahneler de büyük ilgiyle izlendi. Bu bölümde ilk olarak Renan Bilek’in seslendirişiyle Nazım Hikmet’in yazdığı Kuvay-i Milliye Destanı'ndan bir bölüm okundu. Sahneye gelen Erdal Erzincan ise Asker Ağam Gelse türküsüyle dönemin ruhunu anlattı. Bu bölümün heyecan uyandırıcı anlarından biri, Yunanistan Komünist Partisi Genel Sekreteri Aleka Papariga’nın Anadolu'nun işgalini ve Küçük Asya Felaketi’ni anlattığı video çekimi oldu. Papariga Anadolu’da bağımsızlık mücadelesinin öneminden bahsederken, İngilizlerin Yunanistan’ı işgale ortak etme girişimlerine karşı koyan komünistleri anlattı. Papariga’nın konuşmasının ardından Anadolu’da farklı kökenden halkların işgale karşı mücadelesi, Beşik Halk Dansları Topluluğu’nun zeybekle başlayan ve farklı yörelerin halk oyunlarını kapsayarak devam eden gösterisiyle anlatıldı.

10 Eylül 1920 ve Bakü
Anadolu’daki direniş sürerken Türkiye’de komünist hareketin doğuşu, bu direnişin bir parçası olarak anlatıldı. Ekrana Doğu Halkları Kurultayı’nın toplandığı Bakü’den ve kurultaydan görüntüler yansıtılırken, Emin İgüs’ün söylediği Bakü Şarkısı büyük beğeniyle dinlendi. TKP’nin kuruluş tarihi olan 10 Eylül 1920 sahneye böyle taşındı.

TKP Merkez Komite üyesi Aydemir Güler, burada yaptığı konuşmada komünist hareketin nasıl bir yurtseverlik mücadelesi başlattığını ve Kemalistlerle ilişkisini anlatan kısa bir konuşma yaptı.
Konuşmanın ardından Beyoğlu Kumpanya, sahnede komünistlerin katledildiğini hatırlatarak erken hareket ettiklerini söyleyen bir devrimci ile komünistlerin ülkeleri işgal altındayken ellerini taşın altına koymaktan geri duramayacaklarını anlatan bir başka devrimcinin tartışmasını canlandırdı. Kumpanyanın canlandırmasından sonra, Karadeniz’in dalgalarının üzerine yerleştirilen Mustafa Suphi portresiyle direnişe katılmak üzere yola çıkan komünistlerin katledilişi Ufuk Karakoç’un Kalbim Yine Çarpıyor şarkısıyla dile getirildi.

Führer'e boyun eğmeyen insanlık
Program Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Kuruluşu’nun görüntülerle ve Orhan Aydın’ın canlandırmasıyla anlatıldığı bölümün ardından, insanlık tarihinin karanlık dönemlerinden birine Avrupa’da faşizmin yükseldiği, Almanya’da Nazilerin iktidara geldiği yıllara gidildi. Yine Beyoğlu Kumpanya ekibinden bir kişinin bir faşisti canlandırdığı sahne büyük bir öfkeyle izlendi. Faşist, Führer’i için herkesin selam durmasını isterken, ekranda Hitler’in konuşma görüntüleri ve komünizmi ezme çağrısı izlendi.

Faşizmin anlatıldığı sahnede, antifaşist mücadelenin en önemli tarihsel uğraklarından biri olan İspanyol İç Savaşı da anlatıldı. Beyoğlu Kumpanya ekibi bu kez faşizme karşı mücadele eden İspanyol cumhuriyetçilerinin, komünistlerin, anarşistlerin ve uluslararası dayanışma tugaylarının mesajlarını canlandırdı. İspanya’daki mücadele bir de Renan Bilek’in seslendirdiği Dört General (Los Quatro Generales) şarkısıyla dillendirildi. Görüntülerde faşist generallerin yanı sıra, Türkiye’deki faşist 12 Eylülcü generaller de yer aldı.

Nazilerin Avrupa’daki ilerleyişi hızla devam ederken, Sovyetler Birliği’nden aldıkları darbeleri anlatan bölüm, Gülcan Altan’ın seslendirdiği ve faşizme karşı büyük anayurt savaşında çarpışan bir bölüğü anlatan Bize Tek Bir Zafer Gerek (Bulat Okutşava) şarkısı ile taçlandı. Sovyetlerin verdiği direniş, Kızıl Ordu’nun mücadelesinden ve halk direnişinden görüntülerle ekrana yansıtıldı. Bu görüntüler eşliğinde Kızıl Ordu’nun direnişini anlatan şarkılar yayınlandı.

Tarihsel sıra izlenerek, Sovyetlerin Nazileri yenilgiye uğrattıkları ve savaşa son verdikleri dönemi takiben başlayan Soğuk Savaş’ın anlatılmasına başlandı. Yevgeniy Yevtuşenko’nun “Ruslar Savaş İster mi?” başlıklı şiiri Orhan Aydın tarafından okundu.

Türkiye burjuvazisinin emperyalizme hizmeti
Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte başlayan Türkiye’nin kapitalist-emperyalist kampa yoğun hizmeti de etkinlikte anlatıldı. Türkiye’nin bu sürece nasıl eklemlendiği, özellikle kontrgerillasıyla nasıl rol üstlendiği konusunda TKP MK üyesi Mehmet Kuzulugil bir konuşma yaptı.

Türkiye’nin bu yöndeki önemli hizmetlerinden biri olan Kore Savaşı bir sonraki sahnenin konusuydu. “Emperyalizm geriletiliyor” başlıklı bölümde Metin Coşkun, Nazım Hikmet’in Kore konusundaki “23 Sentlik Asker” şiirini okudu. Sahneye gelen Nejat Yavaşoğulları Victor Jara’nın anısına El Derecho De Vivir En Paz‘ı okudu.

Hasta Siempre, Comandante!
Emperyalizme karşı mücadelenin en önemli zirvelerinden biri olan Küba Devrimi de unutulmadı. Devrimin önderlerinden Fidel Castro ve Che Guevara’nın görüntülerinin de yer aldığı bu bölümde, Berrak Bahar, Hasta Siempre’yi söyledi.

Türkiye'de işçi sınıfı ve gençlik ayağa kalkıyor
Tarihsel seyir içinde sahneyi bir kez daha Türkiye’deki gelişmeler aldı. Beyoğlu Kumpanya’nın canlandırmasından sonra Beyoğlu Kumpanya ve Nazım Kumpanya Vokal Grubu Gündoğdu Marşı ve Türkiye İşçi Sınıfına Selam şarkısıyla Türkiye’de gençliğin ve işçi sınıfının mücadelesinin yükselişini anlattı.

Bundan sonra sahneye gelen TKP MK üyesi Metin Çulhaoğlu, 1960’larda Türkiye solunu ve yaşanan canlanmanın nedenlerini anlattı.

Edip Akbayram: Aşk Olsun Sana Çocuk
Gençlik mücadelesinin önderlerinden Deniz Gezmiş ve arkadaşları da unutulmadı. Gençlik eylemlerinden görüntülerin ve asılarak katledilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın görüntülerinin yer aldığı bu sahnede, Edip Akbayram, sözleri Can Yücel’e ait “Aşk olsun Sana Çocuk” parçasını seslendirdi. Akbayram’a salondakiler de coşkuyla eşlik etti. Yine bu yıllara damgasını vuran Türkiye’nin en büyük işçi kalkışmalarından biri olan 15-16 Haziran İşçi Kalkışması'na ilişkin fotoğraflar ve video görüntüleri ilgiyle izlendi. Renan Bilek, sinevizyon gösterisi eşliğinde Timur Selçuk’a ait 15-16 Haziran türküsünü seslendirdi.

Zor ile boyun eğdermeye çalışanlar: Darbeciler
Tiyatro sanatçısı Nevzat Süs’ün sahnede 12 Mart döneminin bir generalini canlandırdığı skecinin ardından Nazım Kumpanya Vokal Gurubu, Hava Döndü adlı parçayı seslendirdi.

Ardından tekrar sahneye gelen Metin Coşkun, Kenan Evren’i canlandırdığı 12 Eylül skecinde, faşist darbenin aydınlara bakışını gözler önüne serdi.

Erkan Oğur ve İsmail Hakkı Demircioğlu'nun, Erdal Eren'in silüetinin yansıdığı perde önünde "Zahit Bizi Tan Eyleme" türküsünü söylediği sahne, salonda duyguların en yoğun yaşandığı anlardan biri oldu.

Dönekler de unutulmadı!
Coşkun’un ardından sahneye çıkan Ahmet Kerem Kaynar, Metin Gökcan ve Hale Üstün, oynadıkları skeçte liberal rüzgarlarla birlikte solu terk edip sola düşman tutum alan Oral Çalışlar, Nabi Yağcı, Murat Belge gibi liberal aydınları canlandırdılar.

Sovyetlerin ardından: Daha iyisini yaparız!
Ardından tekrar sahne alan Orhan Aydın, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü üzerine bir skeç sergiledi. Aydın, oyununu “Daha iyisini yapacağız” diyerek sonlandırdı.

Geleneği bugüne taşıyanlar...
Sovyetler Birliği’nin çöküşüne ilişkin görüntülerin ardından ekrana çözülüşe rağmen devrimcilikte ısrar eden Gelenek Dergisi ve hareketine ait yayınların fotoğraflar yansıtıldı. Fotoğraflar eşliğinde Nazım Kumpanya Vokal Grubu, TKP Marşı’nı seslendirdi.

Daha sonra söz alan Türkiye Komünist Partisi MK Üyesi Kemal Okuyan, “TKP Neleri Başardı” başlıklı bir konuşma yaptı. “Döneği bol bir dönemde yola çıktık” diyen Okuyan, liberal rüzgarlara kapılmadıklarını ve solda özelleştirmeler, AB, CHP’cilik gibi bir dizi başlıkta direnerek solun bu başlıklarda doğruda durmasını sağladıklarını vurguladı.

Okuyan’ın konuşmasının ardından sahne alan Renan Bilek, “Yapıcılar Türkü Söylüyor” şarkısını seslendirdi. Sonrasında bir TEKEL işçisi, TEKEL direnişine değindiği konuşmasında, “TKP boyun eğmemeyi öğretiyor, TKP güçlenirse direniş o kadar büyür, işçiler iktidara yerleşir” sözlerine yer verdi.

Kürt halkının mücadelesi
Sonrasında Gülseven Medar ve Gowend Ranabe Kürtçe bir türkü söyledi. Türkünün ardından söz alan TKP üyesi bir Kürt kadın, Kürtlerin yok sayıldığını vurguladığı konuşmasında, bir kadın ve Kürt olmanın zorluklarını anlattı.

Mücadelenin bugünü ve geleceği
Konuşmanın ardından Beyoğlu Kumpanya ise Dünya Demokratik Gençlik Derneği'nin marşını seslendirdi.

TKP’li öğrencilerden bir temsilcinin, öğrenci mücadelesini anlattığı konuşmasının ardından söz alan TKP MK Üyesi Erkan Baş, coşkulu bir konuşma yaptı.

Şair Tuğrul Keskin’in “Kalk” şiirini okumasıyla açılan son sahne, Nimet Çakıcı ve küçük Mirina’nın birlikte seslendirdiği “Her Zaman Güneş Olsun” isimli çocuk şarkısıyla devam etti. Sonrasında sahneye çıkan Pınar Sağ ve grubu, çeşitli türkülerden oluşan bir potpori seslendirdi.

Şair Nihat Behram “Çıkmak İçin Bu Karanlıktan” isimli şiirini okudu. Bu esnada etkinlik boyunca sahne alan tüm sanatçı ve konuşmacılar sahnede toplandı. Şiirin ardından hep bir ağızdan Enternasyonal Marşı söylenerek etkinlik sonlandı.

Sanatçılar ne dedi?

Pınar Sağ:

Türkiye de bu zor koşullar içinde, tarihten bugüne pek çok kıyımın yaşandığı bu coğrafyada bu tür birliktelikleri daha fazla önemsiyorum. TKP’yi bu anlamda tebrik ediyorum.

Öğrenciden, işçi sınıfına, aydınlardan emeklilere kadar böyle zorlu bir süreçte 90 yılı tamamlamak ciddi bir meseledir. Ayrıca popülizm içinde dejenere edilen gençlik içinde kendini var eden TKP’li gençleri özellikle kutluyorum.

Nejat Yavaşoğulları:
90. yılını kutlayan bir parti olarak çok ayrıcalıklı bir yere sahip çünkü Türkiye’nin en eski partisi. Kutlamalarda benimde yer alacak olmamdan dolayı gurur duyuyorum.

İsmail Hakkı Demircioğlu:
TKP Türkiye’de aşağı yukarı 100 yıldır zorluklara katlanarak, baskıdan korkmayarak, acılar çekerek bu günlere geldi. İnsanlar çok zor şartlarda mücadele ediyorlar. Büyük bedeller ödeyerek bugünlere gelindi.

Türkiye’de ki değişimle birlikte yeniden bir anlayış, aynı duyarlılıkla bu mücadeleyi devam ettirmeye çalışıyorlar. İşleri çok zor ama, çok onurlu ve insanlık adına çok güzel duygularla bu mücadeleyi yürüttüklerine inanıyorum ve başarılar diliyorum.

Burhan Şeşen:
Ben TKP’li değilim ama çok sevdiğim insanlar var içinde… Bu sefer onlara sahne üstünde değil, sahne arkasında yardımcı olacağım. Ek olarak bu gece bu kadar büyük bir kalabalığı görünce çok heyecanlandım.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Türban neyi örtüyor?

“Eşitlik ve özgürlük mücadelesinin gerçek sahipleri olan komünistlerin türban tartışmasında “tarafsız” bir konum alması mümkün değildir. Toplumu esir almaya çalışan dinci gerici ideoloji eliyle, sömürünün her geçen gün boy attığı bir ortamda komünistler doğru bildiğini toplumla paylaşmak sorumluluğu taşımaktadır. Broşürün türban tartışmalarındaki kafa karışıklığını gidermekte yardımcı olacağını, ilericileri ve aydınlıktan yana olanların mücadelesini güçlendireceğini ümit ediyor” TKP’li Öğrenciler. Broşürü okumak için (Türban neyi örtüyor?) başlığını tıklayın!

23 Kasım 2010 Salı

Ahmet Kaya’yı bir de benden dinleyin

Soner Yalçın, 20 Kasım 2010 tarihinde OdaTv.Com’da “Ahmet Kaya’yı bir de benden dinleyin” başlıklı bir yazı kaleme ele aldı. Yazı Ahmet Kaya’nın biyografisi konumunda bir yandan da Ahmet Kaya hakkında bilinmeyenlerle de dolu. İlgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz. FKBC!’

Balzac’ın “Gizli Başyapıt” eserinin kahramanı Frenhofer, “bir türlü anlaşılamayan ve bunun sonucu intihar eden” bir ressamdı. Hikâyesini Hürriyet’te yazmış ve şöyle bitirmiştim: “Frenhofer karakterini yaratan Balzac, bugün Paris’te Pere Lachaise Mezarlığı’nda yatıyor; biraz ilerisinde bizden iki ‘Frenhofer’ uyumaktadır: Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney!” Ölümün 10’uncu yılında Ahmet Kaya yine gündemde. Peki bugün Ahmet Kaya’yı ne kadar anlayabiliyoruz?..

28 Ekim 1957 Malatya’da doğdu. Babası Mahmut Kaya işçiydi. Kürt’tü. Annesi Zekiye ev hanımıydı, Erzurumlu Türk’tü. Mustafa, Nurcan, Emine, Songül'den sonra doğmuştu. Çocukken lakabı dudaklarının iriliğinden dolayı “Loş Dudak” idi. Dayısı Muzaffer Genç cümbüş, amcası Yusuf Kaya tambur çalıyordu. Kulağı müziğe yatkındı. İlk sazı/curayı babası 6 yaşında aldı. 15 günde çalmayı öğrendi. Yetenekliydi.

Sahneye ilk kez 9 yaşında, -1 Mayıs yerine o dönemde kutlanan- 24 Temmuz 1966’ta Çalışanlar Bayramı’nda çıktı. 1972’de Mahmut Kaya Sümerbank’tan emekli olunca, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlamak için ailesini İstanbul’a taşıdı.

ALMANYA’DA YAŞADI
İstanbul’u “soğuk” buldu Ahmet Kaya. Alışamadı. Dayısı Zeki Genç’in yanına Almanya’ya gitti. 1.5 yıl Köln’de yaşadı. Burada da yapamadı; tekrar ailesinin yanına döndü. Artık değişmişti. Saçları uzundu, daracık kot pantolon giyiyor ve vücut geliştirme sporları yapıyordu. Sigaraya başlamıştı. Okumadı. Mısır Çarşısı arkasında bir arkadaşıyla seyyar satıcılık yapmaya başladı. Burada tanıştığı devrimci ağabeyleri sayesinde Fatih Çarşamba’daki Halk Bilimleri Derneği’ne gitmeye başladı.

Dernekte olmak hoşuna gidiyordu; çünkü burada, üniversite mezunları da vardı, okuma yazma bilmeyenler de. Dışarıdaki itilmişlik-kakılmışlık burada yoktu. Dernekte bağlama çalmayı ilerletti. Seminerlere katıldı. Politik olarak kendini geliştirmeye çalıştı.

1977 yılında…

Nazım Hikmet Anma Gecesi’nde sahne aldı, şiirler okudu ve bir konuşma yaptı. Bu “suçu” karşılığında Sağmalcılar Cezaevi’nde 5 ay hapis yattı! Cezaevi çıkışı askere alındı. Askerlik de sorunlu geçti; sürekli kaçtı. Ailesi de komutanları da bıktılar bu durumdan. Orduevi’nde bağlama çalması sağlanarak askerlikten kaçışını önlediler. Askerlik dönüşü Halk Bilimleri Derneği’nde gördüğü, Emine Başa’yla flört edip evlendi. Yıl: 1979 idi. Bir yıl sonra çocukları oldu: Çiğdem. 1980’li yıllar başında Ahmet Kaya ağır travmalar yaşadı: 12 Eylül darbesi oldu. Yerleşik bir işe girmediği gerekçesiyle eşi tarafından terk edildi. Ve babasını kaybetti. Elinde bağlamasıyla kalakaldı. Artık sadece hayalleri vardı.

YİNE CEZAEVİNE GİRDİ
Dönemin arabesk yıldızı Ferdi Tayfur’un grubunda çalmaya başladı. Bu sayede ünlü kabadayı Kürt İdris’le tanıştı. Oğlu Muhammed Murat’a bağlama öğretirken yazıhane polis tarafından basıldı. Bulunan ruhsatsız silahı Ahmet Kaya üstlendi. 3 ay hapis yattı. Cezaevinden sonra tanıştığı Hasan Hüseyin Demirel, Ahmet Kaya’nın hayalini gerçekleştiren adam oldu. İkisi de boşanmıştı. İkisinin de birer kızı vardı: Nazlı ve Çiğdem. İkisi de Almanya deneyimi yaşamış, cezaevi görmüştü. Ve ikisi de bir dönem Aydınlık hareketi içinde yer almışlardı. Dost oldular. Birlikte çalışmaya başladılar. O baskıcı günlerde umudun, isyanın türkülerini söylediler.

1985’te Ahmet Kaya’nın ilk kaseti çıktı: Ağlama Bebeğim.

Hemen arkasından aynı yıl ikinci kaset: Acılara Tutunmak.

Kasetleri için toplatma kararları çıktı. “Çok uzakta öyle bir yer var / o yerlerde mutluluklar / bölüşülmeye hazır bir hayat var” sözleri sebep olmuştu! Danıştay kararı bozdu, kaset özgürlüğe kavuştu.

Diğer yanda Ahmet Kaya’nın yaptığı müzik tartışılmaya başlandı: “Muhalif müzik, başkaldıran müzik, toplumcu müzik” diyenler de vardı; “Eylülist müzik, popülist müzik, arabesk müzik” diyenler de. Halk ise “özgün müzik” adını verdi. Üçüncü kaset bir yıl sonra çıktı. Nevzat Çelik’in idam mahkumunun infaz öncesi ruh halini anlatan şiiri “Şafak Türküsü”, Ahmet Kaya’yı Türkiye’ye tanıttı. “Bir sabah anne bir sabah/ acısını süpürmek için açtığında kapını/ adı başka, sesi başka, nice yaşıtım/ koynunda çiçekler içinde bir ülke getirirler.”

KADİR İNANIR’IN ARKADAŞI
Artık profesyoneldi. Devrimci bir stardı. Yine de her kasetten sonra soluğu çağrıldığı mahkemelerde aldı. Örneğin; “Başkaldırıyorum” diye kaset çıkardı, hemen hakkında tezkere çıkarıldı; “Devlete mi başkaldırıyorsun?” Aynı soruyu soran gazetecilere, “başkaldırmayayım da kıç mı kaldırayım” dedi. Bu tür delikanlı üslubu, onun geniş kitlelerce daha da sevilmesine neden oldu. İşte bu nedenle bir yanı delikanlı bir yanı solcu olan Kadir İnanır’ı çok sevdi. Onun için hayatında bir ilki denedi; “Tatar Ramazan” filminin müziğini yaptı. “Şu dağlarda kar olsaydım /bir asi rüzgâr olsaydım /arar bulur muydun beni/sahipsiz mezar olsaydım…”

Bir kuruş para almadı; “Kadir İnanır için yaptım bu müziği, para kabul edemem” dedi. O çalkantılı günlerde ikinci evliliğini yaptı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenci iken cezaevine atılan, 12 Eylül darbesi mağduru Gülten Hayaloğlu’yla evlendi. Kızı Melis bu evlilikten dünyaya geldi.

DÖNEM DEĞİŞİYOR
1990’larda artık af çıkmış cezaevlerinde kimse kalmamıştı. Özlem duyulan sosyalizm büyük bir sarsıntı geçirip Berlin Duvarı’na toslamıştı. Rüzgâr tersten esiyordu. Mapushane, işkence, özgürlük temalı “özgün müzik” kasetleri satmıyordu. Yeni kuşaklar büyümüş dinleyici profili değişmişti. Üstelik artık sadece solcular dinlemiyordu Ahmet Kaya’yı; sağcılar ve İslamcılar da beğeniyordu. Yeni döneme uygun stratejiler geliştirdi.

Anadolu rock denedi. İmaj değişikliği yaptı. O artık üzerinde uzun siyah paltosu olan, mertliği –dürüstlüğü-yiğitliği seven bitirim görünümündeydi. Döneme uygun; “Başım Belada”, “Dokunma Yanarsın”, “Tedirgin” adlı kasetleri yaptı.

Hiç bir şeyi beğenmeyen entel magandalara karşı, tabancasını helada unutan halkının yanındaydı. Jet-Pa sponsorluğunda “Avrupa’da İnanca Saygı, Düşünceye Özgürlük Konserleri” verdi. Kliplerini Sinan Çetin çekti. TV’de program yaptı. BMW’ye bindi, Etiler’de oturdu. Ancak…

KÜRT SORUNU
Düzene “ayak uydurması” kısa sürdü. Aykırıydı çünkü. Resmi ideolojiye, yerleşik söyleme muhalifti. Yerinde duramayan haylaz bir çocuktu. Gözü pekti. Kürt sorununa duyarsız kalmadı.

Kürt sorununu sosyalistler çözecekti ama artık ortada ne sosyalist hareketler ne de sosyalizm umudu vardı. Birçok Kürt gibi Ahmet Kaya da savruldu. Döneme uygun kasetler yaptı: Şarkılarım Dağlara.

“Ağladıkça ağladıkça dağlarımız yeşerecek/ görecek, göreceksin/ ağladıkça ağladıkça/geceyi tutacağız göreceksin…”

Sözler Gülten Kaya’ya aitti. Bir dönem cezaevlerindeki devrimcilere yazılanların yerini, artık dağdakilere yapılan şarkılar aldı. “Abin bir gün dağdan döner / sarılırsın yavrucuğum…”

Şafak Türküsü yerini Mavi’nin Türküsü’ne bıraktı.: “Şu dağdaki gezene bak gözlerinin rengine bak/ mavi gözler kan kan olmuş /şu feleğin işine bak..."

Yeni süreçte, birçok şarkısının sözlerini yazan kayınbiraderi Yusuf Hayaloğlu’yla yollar ayrıldı. Rahmetli Hayaloğlu, gazeteci Ferzende Kaya’ya ayrılığın nedenini şöyle anlattı: “Sanata ve siyasete bakışımızda, Gülten, Ahmet ve benim aramda düşünsel farklılıklar vardı.(…) Sözgelimi Tuncelili olmak başkaydı, ‘Tuncelilik’ şovenizmi başkaydı. Kürt doğmak başkaydı ‘Kürtçü’ davranmak başkaydı. Alevi kökenli olmak başkaydı ‘Alevici’ olmak başkaydı. Sol düşünmek başkaydı ‘solculuk’ yapmak başkaydı. Allah’a inanmak başkaydı ‘Şeriatçı’ olmak başkaydı. Ben hiçbir zaman ‘cı’ olmayı hissetmedim ve olmadım da.” (Başım Belada, Anka Y.)

Yeni girilen bu süreçte Ahmet Kaya artık tamamen Gülten Kaya kontrolündeydi.

Ahmet Kaya aslında Türkiyeli birçok solcu gibi, hissederek düşünen biriydi. Teorik yanı zayıftı. Kendini hep Türkiyeli gördü. Kürtlere yapılanlara karşı öfkeliydi. Son kasetine -Kürtçe bilmemesine rağmen- Kürtçe bir şarkı koymak istedi. Bunu, 10 Şubat 1999 tarihinde katıldığı Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde açıkladı. Linç edilmek istendi. Sonra cadı kazanına atıldı.

Sonra Paris’te başlayan sürgün günleri. Ve sonra sürgüne dayanmayan yüreğinin durması. “Öldüğümde değil yaşarken anlayın beni” dedi hep. Hala anlaşılamadı. O bir Frenhofer çünkü. Kim ne derse desin; sımsıcak çocuk yüreği olan bir Frenhofer.

AHMET KAYA’YLA İLGİLİ
YAZILMAMIŞ BAZI ANILAR

Bizim topraklarda insan ilişkileri pamuk ipliğine bağlıdır, çabuk kopar. Anlamadan, düşünmeden, irdelemeden duygularımıza yenik düşüp hemen “öteki”leştiririz çok sevdiklerimizi bile. Ahmet Kaya bunun örneğidir.

Bir türlü anlaşılamamanın adıdır; Ahmet Kaya.

Evet Frenhofer’dir.

Bugünlerde herkes Ahmet Kaya’yı bir o yana, bir bu yana çekiştirip duruyor. Her çevre kendi siyasal görüşlerine “malzeme” yapmaya çalışıyor. Bu konulara girmeyeceğim.

Ahmet Kaya arkadaşımdı…

Ahmet Kaya’yı çocuksu yönüyle yazmaya çalışacağım. Çünkü Ahmet Kaya’yı hep asık suratlar tartışılıyor. Kuşkusuz bunda yaşadığı acılı son sürecin ağırlığı var. Ama salt böyle bir Ahmet Kaya portresinin de haksız ve yanlış olacağını düşünüyorum. Fıkra anlatan, muhabbetine doyulmayan, keyifli yaşayan-yaşatan, şaşırtan, “komedyen” Ahmet Kaya gerçeği, bugünün ağır siyasi nutuklarına kurban edilmemelidir. Bu nedenle…

Büyük lafları başkalarına bırakıp, -pek kendimden bahsedilmesini sevmememe rağmen- Ahmet Kaya’yla yaşadığımız bir-iki anıyı paylaşmak istiyorum.

1993’de Aziz Nesin’in liderliğinde solun hemen tüm renklerini kapsayan günlük “Aydınlık” gazetesini çıkarıyoruz. Ahmet Kaya, gazete yararına konser vermek için Ankara’ya geldi. Gazeteyi ziyarete geldiğinde odama geçtik. O gün Ankara büroda çalışan yazarlar da “hoş geldin” demek için odaya gelmeye başladı. İlk gelen Attila Aşut’tu. Sonra Şükrü Günbulut geldi. “Hoş geldin Ahmet” deyip gittiler.

Ahmet Kaya bir dönem Aydınlık hareketi içinde yer almıştı; Doğu Perinçek’i yakından tanıyordu. Doğu Perinçek’in bir ayağı aksaktı. Attila Aşut ve Şükrü Günbulut’un da ayakları aksaktı. Ahmet Kaya, Attila Aşut ve Şükrü Günbulut’la arka arkaya tanıştıktan sonra bana döndü gülümseyerek şöyle dedi.

“Yahu Soner bizim sol harekette hiç mi sağlam adam yok!”

İşte benim tanıdığım Ahmet Kaya buydu…

Ahmet Kaya hakkında bugünlerde öylesine sözler ediliyor ki şaşırıp kalıyorum. Kuşkusuz politik yönü unutulmamalı yoksa Ahmet Kaya tam anlatılmamış olur. Ama Ahmet Kaya’nın muzipliği de yazılmazsa biyografisi eksik kalmaz mı?

Cevat Korkmaz adında ortak bir arkadaşımız vardı. Cevat Korkmaz, Harika Avcı’yı çok beğeniyordu. Ahmet Kaya her fırsatta “ben tanırım iyi kızdır, tanıştırırım” diyordu. Cevat Korkmaz’a bir gün Ahmet Kaya’dan telefon geldi. “Akşam Harika Avcı bize gelecek sen de gel, tanışmış olursun.”

Cevat Korkmaz’ın içi içine sığmadı; giyindi-kuşandı akşam Ahmet Kaya’nın kapısının ziline bastı. Kapıyı gülümseyerek Ahmet Kaya açtı ve Cevat Korkmaz’ı salonda oturan konuğuyla tanıştırdı: “ Cevat kardeşim işte o çok beğendiğin sanatçı; Akrep Nalan!”

İşte benim tanıdığım Ahmet Kaya buydu…

Bu bayramda Budapeşte sokaklarında gezerken, karşıdan gözünü gözüme dikmiş bir kadının geldiğini görüp şaşırdım. Kadın tam yanımdan geçerken yanındakilere Türkçe şöyle dedi: “Gördünüz mü Ahmet Kaya yaşıyormuş işte!”

Ahmet Kaya’nın yaşadığı şeklindeki “şehir efsanesi” beni yurtdışında da bulmuştu!

Ahmet Kaya’ya fiziki olarak kendimi hiç benzetmem. Ama benzeten çoktur.

15 yıl önce…

Bir konser öncesi buluştuk, rakı içtik ve konser salonuna gittik. “Soner sen salona geç hazırlanıp geleyim” dedi. Perdenin arkasından, “salon dolu mu, boş mu diye” baktığım an, binlerce kişi ayağa kalkıp bağırmaya başladı. “Herhalde Ahmet Kaya’nın geldiğini duydular” dedim. Bir daha kafamı uzattım yine alkışlar, bağırış çağırışlar. Hiç anlam veremedim bu kez. Sonra Ahmet Kaya salona geldi, harika bir konser verdi.

Soyunma odasına giderken, “geceyi böyle bitirmeyelim, devam edelim, arabaya geçsene hemen geliyorum” dedi.

Mercedes’i konser salonunun arkasındaydı. Konser salonunun kapıyı açtım, dışarı adım atmamla onlarca kişinin saldırısına uğradım. Hayranları beni Ahmet Kaya sanmışlardı ve üzerimde ne varsa almak istiyorlardı. Kimi ise sakalımı saçımı yoluyordu.

Parçalanırken imdadıma Ahmet Kaya yetişti. Korumalarıyla hemen kalabalığı dağıtıp beni otomobile soktu ve hızla uzaklaştık. Demek ünlü olmak böyle bir şeydi! Ve ünlü Ahmet Kaya bir arkadaşını kurtarmak için, başına ne geleceğini hiç hesap etmeden kalabalığın içine dalıvermişti.

İşte benim tanıdığım Ahmet Kaya buydu.

Zekiydi. Espriliydi. Muzipti. Coşkuluydu. Ve arkadaş canlısıydı.
Soner Yalçın
Odatv.com

22 Kasım 2010 Pazartesi

Kırmızıgül sinemasından nefret ederim!

Aydınlık Dergisi'nin Kasım ayı kapak sayısı: "New York’ta Beş Minare filmi, bir ‘Ilımlı İslam Güzellemesi’ olarak karşımıza çıkıyor. Film adeta ABD-AKP ortak yapımı. Senaryoya Fethullah Gülen de dahil olunca bu filmin Mahsun Kırmızıgül sinemasını aştığını görüyoruz.”
.
Başıma bir şey gelmeyecekse…
O türbanlı genç hanım ne demişti: “Başıma bir şey gelmeyecekse Atatürk’ü sevmiyorum” Aferin ona. Ne güzel söylemişti. Hatta Melih Altınok da bir kanalda 1938’de ölmüş bir adamdan bize ne makamından bir konuşma yapıyordu. Melihtir, ne yapsa yeridir. Sırası gelmişken referandum maddelerinden ‘yerindelik denetimi’ ile ilgili, kendisine e-posta marifetiyle sorduğum sorulara zahmet edip cevap verememiş Altınok arkadaşa bir selam gönderelim.

İyi de bu Müslüman Hanım kızla, sözde sosyalist bozuntusu köşe yazarımızın Atatürk’ü sevmeme hakkı yok mu? Var efendim var, niye olmasın. AKP demokrasisinin güneş gibi doğduğu cennet ülkemizde İsmail Beşikçi hariç herkesin her şeye hakkı var. Zira bir tek Beşikçi yıllardır ne Kemalist demokrasiye, ne İslami burjuvaziye yaranamamıştır.

Atatürk demişken… Bir askerden söz ediyoruz; onun, kendi dünya tahayyülü içerisinden yürüttüğü kavgadan… Ben kendi adıma, başıma bir şey gelmeyecekse, öyle tapınma falan değil ama Kemalizm’den de bağımsız olarak kendisini severim. Her seveni tapıyor sanıyorlar ya, öyle değil. Oturup cumhuriyetin bin tür yanlışından da samimiyetle konuşabiliriz. 2.5 yıldır bu köşeden, bazılarını da olumlu olumsuz, kendimce yazmışımdır.

Hatta Latin harflerini öğrenmeye devam ederken Osmanlıca’dan da kopmasaydık dediğim için Soros’çu ilan edildiğim de oldu. Fakat başıma bir iş gelmeyecekse herhangi bir fon ya da cemaat tarafından maddi olarak desteklenmediğimi söyleyeyim. “Kimseden ümmîd-i feyz etmem, dilenmem perr ü bâl / kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim / inhinâ tavk-ı esâretten girandır boynuma; / fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şâirim” diyen Fikret’in kimi şiirlerini severim.

Fakat Kemal Tahir’in Sarı Paşa’sını hayırla yâd etmek zor değildir; o, trajedisiyle, hikâyesiyle, yalnızlığıyla, bir kadeh rakısı, Manastır’ın Ortasında Var Bir Havuz türküsüyle bu müthiş coğrafyada iz bırakmış ‘önemli’ adamlardandır. Başıma bir şey gelmeyecekse akşam bakkaldan ufak rakımı alır; Serdar Ortaçlara ve bilumum detoneler sürüsüne inat Rumeli Türküleri dinleyip Nâzım’ın Kuvayi Milliye Destanı’ndan parçalar okurken bir kadeh rakı eşliğinde anarım Mustafa Kemal’i. Çünkü Vefa sadece semt değildir!

Yaşadığı toprak parçasını kurtarabilmek için elinden geleni yapan birine vefa borcu ödemek de sanırım BirGün’den Taraf’a yatay geçiş yapabilen Altınok gibilerin tavrından daha namusludur… Kurtarmak ama neye göre, kime göre diyecek hırtlar için bazı şeylerin de o kadar görece olmadığını söylemek gerekir. Renkler ve zevkler tartışılmaz diyenlere, arada bir bunların tartışılmasında fayda olduğu hatırlatılmalı. Başıma bir şey gelmeyecekse bu demokrat Türkiye ortamında her şeyi, ama dikkat, istisnasız her şeyi tartışmaktan yanayım… Uyar mı?

Milli eğitimimizin sakatladığı çocuklardan biri olarak bütün törenlerden çok sıkılır, lider kültlerinden de nefret ederim. Geçtiğimiz 10 Kasım’da da 9.05’te ayağa kalkmadım. Ofisteydim, çalışıyordum. Çalan sirenler de mühim değildi. Ayağa kalkan boyacı çocuğa yapılan “ah canım” tarzı ciciş muamelesinden taşan ikiyüzlülüğe de dikkat edin. Çingeneler Zamanı’na bayılıp da Tarlabaşı’ndan geçmeye korkanların yavşaklığı…

Başıma bir şey gelmeyecekse pek hoşlaşmadığım; Allahsız Camus’nün, ateist Sartre’ın, Marxist Adorno’nun, dinsiz Baudrillard’ın adını dilden düşürmeyip meseleyi Haneke’den Sübhaneke’ye bağlayan samimiyetsiz liberal kardeşlerimizin söylediği gibi değildir o işler. Anıtkabir’de ağlayan asker de, bu mekâna yapılan cami muamelesi de garip tamam, ama Mustafa Kemal’i anabilmek için illa Behçet Kemal Çağlar yalakalığına gerek duyulmaz.

Son tahlilde ne o kadar Ata delisiyim, ne de dindar… Üstelik abdest alıp bayram namazına da gidebilecek kadar da solcuyum, rahat ol Yıldıray! Ama başıma bir şey gelmeyecekse Müslüman sayılmam. Hatta nüfus cüzdanımın din hanesinden İslam ibaresinin ve hatta tüm din hanesinin tamamen kaldırılmasından yanayım. Hayatımda kilisede kıyılan nikâh kadar güzel törene rastlamadım! Bütün ömrümü Apollon Tapınağı’nda geçirebilecek kadar da antik çağ tapınaklarına meraklıyımdır.

Geçelim. Başıma bir iş gelmeyecekse Kırmızıgül sinemasından (öyle diyorlar, terim bana ait değil) nefret ederim. Bunu söyleyince de hemen elit damgası yiyorsunuz ya hastasıyım. Akşamları fildişi kulemde oturup Boğaz’ın ışıkları arasından caz eşliğinde viski yudumlamıyorum ki elit olayım!

Hem başıma bir iş gelmeyecekse anlamıyorum: Zaman Gazetesi’nde sinemadan ne kadar anladığı yazdıklarından menkul Ekrem Dumanlı, neden New York’ta Beş Minare’yi yere göğe koyamadı? Radikal’de Akif Beki ne istedi tertemiz hayatlarımızdan da Umberto Eco ile Kırmızıgül’ü aynı satırlarda andı?

Yani şimdi bu ‘usta yönetmeni’, yedinci sanatın bu dahi çocuğunu her sevmeyen elit mi olacak? Ben Godard severim, utanayım mı? Halk çocuğuymuş Kırmızıgül. Biz Lord çocuğu muyuz? Beş Minare’yi Beyaz Türklerden bir yönetmen çekseymiş elini eteğini öpermişiz. Bak sen! Sanki Mahsun artık Beyaz Türk değil…

Fakat dikkat: Benim güzelim, fakir Godard’ım hiç de öyle Beyaz Fransız falan değildir, hem de Yıldıray ile Melih kardeşlerin hoşuna gitmeyecek ama bu adam ödünsüz, ağır komünisttir. Biliyorum canım onlara göre bu kızıl şafak şeyleri falan bitti… Eh, faşist Godard der geçeriz.

Kırmızıgül ile Godard’ı aynı ortamda anmak zorunda bıraktılar beni de… Yeni Türkiye’nin demokrasi satıcıları insanı delirtir! Hepsine selam ediyor, başıma bir şey gelmeyecekse haftaya görüşürüz diyerek kaçıyorum…
Onur Caymaz, BirGün Gazetesi

21 Kasım 2010 Pazar

Siyasi Yazılar - 1, Yılmaz Güney

Çeşitli mektup söyleşi ve dergilerden toplanmış Yılmaz Güney’in düşünce biçimine ve daha iyi tanımamıza imkân sağlayacak yazılardır. Kaypakkaya-Partizan tarafından PDF formata çevrilmiştir.Yazılar internetten toplanmıştır.. E-Kitap (Siyasi Yazılar - 1, Yılmaz Güney) başlıklı yazıyı okumak için bağlantı başlığını tıklayın!

Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Friedrich Engels

Bu kitap, deyim yerindeyse, bir vasiyetin yerine getirilmesidir. Hiç kimse Karl Marx kadar, kendi -bir dereceye kadar bizim de diyebilirim- materyalist tarih irdelemesi sonuçlarıyla ilişki kurarak, Morgan’ın araştırmalarından çıkan vargıları açıklamak ve bunların büyük önemini ortaya koymak istemezdi. Gerçekten, Morgan, Marx’ın kırk yıl önce keşfetmiş bulunduğu materyalist tarih görüşünü, Amerika’da, kendi alanında yeniden keşfetmiş ve bu durum, onu, barbarlık ile uygarlık arasındaki karşılaştırma konusunda, belli başlı noktalar üzerinde Marx’la aynı sonuçlara varmaya götürmüştü. Nedir ki, Almanya’nın profesyonel iktisatçıları Kapital’den söz etmemek için ne kadar direndilerse, ondan kopya çekmek için de o kadar büyük bir çaba göstermişlerdi. Morgan’ın Eski Toplum’u* karşısında, İngiltere’deki “tarih-öncesi” bilim sözcülerinin tutumu da başka türlü olmadı. Benim bu çalışmam, yitip giden dostumun yapamadığı işin yerini, ancak güçsüz bir şekilde doldurabilir. Bununla birlikte, Marx’ın Morgan’dan çıkardığı bol sayıda özet1 arasında bulunan eleştiri notları elimin altında. Bu çalışmada elden geldiğince bu notları kullandım. E-Kitap (Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Ailenin Kökeni, Friedrich Engels) başlıklı yazıyı okumak için bağlantı başlığını tıklayın!

19 Kasım 2010 Cuma

Emiliano Zapata

Emiliano Zapata (tam adı: Emiliano Zapata Salazar, 8 Ağustos 1879 Anenecuilco, Morales, Meksika – 10 Nisan 1919 Ciudad de Mexico), 1910'da başlayan Meksika Devrimi´nin lideridir.

Gabriel Zapata ve Cleofas Salazar'ın on çocuğundan dokuzuncusu olarak, Anenecuicilo köyünde dünyaya geldi. 17 yaşına geldiğinde babasını kaybetti ve ailesine bakmak zorunda kaldı. Bu sıralarda Meksika Porfirio Diaz tarafından diktatörlükle yönetilmekteydi. Zapata'nın ailesi, Anenecuilco köyündeki pek çok aile gibi varlıklı olmamasına ve her an büyük bir yoksullukla karşı karşıya kalma tehlikelerine rağmen, diktatörlük yönetimine boyun eğmeyerek topraklarını korumaya devam etti. Zapata, gösterişli ve zengin görünümü ile her nekadar toprak sahiplerine yakın bir izlenim uyandırsa da, köyünde saygı duyulan ve hayranlık beslenen biri haline geldi. Bu durum onu, otuz yaşına geldiğinde yaşadığı köyün koruma komitesinin lideri yaptı. Bu göreve gelişinden bir yıl sonrada Meksika devrimi gerçekleşti.

Zaman içinde yaşadığı köyün lideri olmaya başlayan Zapata, çiftçilerin hakları için mücadele vermeye başladı. Barışçıl yollarla toprakları köylülere yeniden paylaştırmak istedi fakat bu konuyla ilgili yıllar süren çabalarının yanıtsız kalması üzerine, mücadelesini silahlanarak sürdürmeye karar verdi.

1910 yılına gelindiğinde diktatör Porfirio Diaz iktidarı, Francisco I. Madero'nun adaylığıyla tehdit edilmeye başladı. Zapata, ülkedeki düzenin değişmesi için gerçek bir fırsat olarak görülen Modero ile gizli bir ittifak kurdu. Bu yıllarda ülkedeki huzursuzluk gerilla gruplarının kurulmasını tetikleyecek noktaya geldi. Zapata da Morelos'ta kurduğu Ejército Libertador del Sur" un komutanlığını üstlendi. Mayıs 1911'de, Pancho Villa ve isyancı köylülerin desteği ile Diaz yönetimi yıkıldı.

Francisco I. Madero'nun yönetiminde bazı yeni toprak reformları yapıldı ancak bu reformlar ve icraatlar Zapata'yı tatmin etmedi. İkili arasındaki ittifak 1911 yılında tamamen sona erdi. Bu ittifakın bitmesiyle Zapata, Meksika'nın en radikal reform planı olan "Plan de Ayala"yı yaptığı güneybatı Puebla'daki dağlara yerleşti.

Oaxaca'lı bir anarşist olan Ricardo Flores Magon'dan etkilenen Zapata, ilk kez "toprak ve özgürlük" sloganını dile getirdi ancak, Zapata'yı anarşizm ile, daha sonra kurduğu ordunun komutanlarından biri olan, Otilio Montano Sanchez adlı bir öğretmen tanıştırdı. Zapata daha sonra "Zapatista"ları Madero'ya karşı olan devrimci bir grup olarak ilan etti. Kurduğu özgürlük ordusunu harekete geçiren Zapata, eski bir Madero yanlısı olan Pascual Orozco ve Amerika sınırı yakınlarında yaşayan Emiliano Vazquez Gomez ile bir ittifak kurdu. Sınıra yakın yaşayan Gomez sayesinde ordusunun silah ihtiyacını karşılayabildi. Durumu öğrenen Madero, Zapata'yı silahsızlanması konusunda uyardı ancak Zapata insanların haklarının hemen verilmemesi durumunda silahlı mücadeleyi sürdüreceğini söyledi. Daha sonra Madero tarafından görevlendirilen pek çok komutanın ikna çabaları da yetersiz kaldı.

1913 yılında Madero'nun Victoriano Huerta tarafından öldürülmesiyle, Zapata'nın ordusuna olan destek daha da arttı ve kuzeyde Pancho Villa'nın önderliğindeki Villistas grubunun kurulmasına yol açtı. Huerta hapisanedeyken bir Zapatista'nın anlattığı Zapata'nın büyük devrim planına hararetle karşı çıktı.

Huerta'nın bu yaklaşımı daha sonra, Venustiano Carranza adındaki meşrutiyetçi bir lider tarafından bertaraf edildi. Bunun ardından da yeni yönetimi belirlemek için bir kongre toplandı. Zapata, katılımcıların hiçbiri seçilerek gelmediği için bu kongreye katılmayı reddetti, ancak incelenmesi ve değerlendirilmesi için "Plan de Ayala" kongreye gönderildi. Daha sonra kendisini başkan ilan eden Carranza, Zapata'nın başına koyduğu ödülle, Zapatista'ları kendi içinde bölmeye çalıştı. Bu planlarıyla Zapata'yı alt edemeyen Carranza, Zapata'yı uzlaşmak için çağırdığı görüşmede kurduğu pusuyla 10 Nisan 1919'da öldürdü. Zapata'nı ölümünde sonra yavaş yavaş dağılmaya başlayan Zapatista'ların bir çoğu, daha sonra orduda ve yönetimde yer aldılar.

Zapata, ölümünden sonra da, ülkesinin en önemli halk kahramanı olarak anılmaya devam etti. Zapata'nın planladığı devrimin ilk kıvılcımlarının parladığı Chiapas'ta, birçok cadde, sokak ve ilçe adı Emiliano Zapata olarak değiştirildi.

Asıl amacı yoksul köylüler için toprak elde etmekti. Reformcu lider Francisco Madero toprak dağıtana kadar Zapata silahlarını bırakmadı. 1911'de, Madero´nun yavaş ilerleyen reformlarını beğenmeyen Zapata, “Plan de Ayala” denen acil bir toprak reformu belgesi yayınladı. 1913 yılında Madero'yu deviren Victoriano Huerta'nın otoritesini tanımayan Zapata, 1914'te Pancho Villa ile beraber Mexico'yu işgal etti. 10 Nisan 1919'da Albay Jesus Guajardo tarafından öldürüldü.

Nâzım Hikmet Ran - Tüm Şiirleri ve Biyografisi

E-Kitap (Nâzım Hikmet Ran, Tüm Şiirleri ve Biyografisi) okumak için bağlantı başlığını tıklayın!

13 Kasım 2010 Cumartesi

Türbanın üç yüzü

“Türban sorunu” çok boyutlu bir konudur. Birincisi, türban dinsel bir simgedir; ikincisi, kadınlar üzerinden dile gelen dinsel propaganda aracıdır, son olarak da işin içinde devlet zoru vardır.

Alınteri Gazetesi'nin Kasım 2010 sayısında yer alacak olan aşağıdaki yazı, türban konusunda Hayrunisa Gül'ün ilkokul çağında türban takmanın savunulamayacağına ilişkin çıkışı üzerine özellikle İslamcı cephede alevlenen tartışmalardan önce kaleme alındı. Hayrunisa Gül'ün ağzından dile gelen yaklaşım, AKP ve İslamcı cephe içindeki bir taktik farklılığın dışavurumuydu. Gericilik temelinde diğerleriyle tam bir ideolojik birlik içinde olan bu kanat, üniversitelerde türban yasağını artık savunamaz hale gelen Kemalist laiklere bir uzlaşma noktası öneriyordu.

2011 seçimleri ve arkasından “Başkanlık sistemi”ne dönüştürülecek cumhurbaşkanlığına oynayan Tayyip Erdoğan ve temsil ettiği kesimler ise bu “açılımı” soğuk karşıladılar. Oy hesapları nedeniyle dinci gericiliğin en marjinal kesimlerini dahi ürkütüp uzaklaştırmak istemiyorlar çünkü.

Önümüzdeki süreçte dinci gericiler arasında değişik konularda da bu tür taktik farklılıklarla karşılaşacağız. Çünkü tekelci sermayenin bütünü gibi, onun bileşenlerini oluşturan alt kesim ve kategoriler de hiçbir zaman yekpare bir blok değiller. Böylesi durumlarda düşülebilecek en büyük yanlış, arkaplanında farklı siyasal hesaplar ve ekonomik çıkarların yattığı bu tür çatlakların meselelerin özünü perdelemesine meydan vermektir. Konuların tartışılması gereken asli zemininden uzaklaştırılması tuzağına düşmektir.

Türbanın ilkokullara kadar indirilmeye çalışılması ya da toplumsal yaşamdaki sınırlarının nereden geçeceği gibi konular dinci gericiliğin nasıl pervasız bir atak içinde olduğunu göstermesi yönüyle kuşkusuz çok önemlidir. Ancak bunlar, sorunun kendisi ya da özü değil onun yansımaları ve sonuçlarıdır. Bu yüzden sınıf bilinçli proletarya, dikkatleri her şeyden önce konunun özünde yoğunlaştırmalı, net ve tutarlı bir toplumsal bilincin oluşması yönünde çaba harcamalıdır.

Türbanın üç yüzü
AKP’nin, referandumdaki yüzde 58′lik galibiyetinin verdiği güvenle türban kartını yeniden açması, liberalinden “radikal”ine solun tüm kesimlerinin bir de “türban aynası”nda arz-ı endam etmesine neden oldu.

Türban sorununu “özgürlükler sorunu” olarak gösterme demagojisiyle yola koyulan Tayyip Erdoğan, laiklikle-dinsel gericiliği kardeşleştirme hayalindeydi. Sermayenin “karşı konulmaz” sihirli değneğiyle onu da “istediği gibi değiştirip dizayn ettiği” iddia edilen CHP de bu topa girdi! Türban yasağını üniversitelerde sürdürmekte ısrarın artık imkansızlaştığını görünce, AKP’nin elindeki bu kozu almanın siyasi yönden daha fazla oy getireceğini hesapladı ve harekete geçti. Ne var ki hem geç kalmıştı hem de kendi iç engellerinin duvarına tosladı. CHP türbanı çözmeye soyundu, kendi çözülüşünü hızlandırdı!

Türban sorunu üzerine herkes ahkam kesiyor! Sorun çok boyutlu bir konu. Onun için, söz söyleyen herkesin doğruya hiç olmazsa bir noktasından temas etmemesi olanaksız. Fakat problem de burada. İş asıl bu noktada çatallanıyor. Mesele tartışılır ve bir tutum belirlenirken ya bu tek noktayla sınırlı kalınıyor ya da “her şeyi söyleme” adına ne söylendiği belirsiz laf salataları çıkıyor sonuç olarak ortaya.

Türbanda dile gelen
Türban 28 Şubat darbesinden sonra üniversitelerde YÖK aracılığıyla yasaklandı. Devlet zoruyla bastırılıp “halının altına süpürülen” her sorunda olduğu gibi içten içe kaynadı ve “uygun iklim”i bulur bulmaz da başını gösterdi. Başlangıçta -ve halen- sorun büyük ölçüde burjuva karşıdevrim kampı içinde sermayenin farklı kanatları arasındaki siyasal çekişme ve iktidar savaşımının, güç ve gövde gösterisinin “araçlarından biri” durumundaydı. Yıllar içinde türban sorunu, “başörtüsü mü türban mı; alttan mı bağlama yoksa üstten mi; peruk mu bere mi yoksa eğitimden vazgeçmek mi” şeklinde insanın içini karartan, fakat asıl olarak işçi sınıfı ve emekçilerin en temel meselelerinin üstünü örtüp onları talileştirmeye yarayan bir sürecin sonunda toplumsal bir yara ve gerilim kaynağı özelliğini kazandı. Tabii bu çekişmede olan yine kadınlara oldu…

Yayılma hızı ve toplumsal yaşamda kapladığı alan ‘80′lerden bu yana giderek artan “türban sorunu” çok boyutlu bir konudur. Birincisi, türban dinsel bir simgedir; ikincisi, kadınlar üzerinden dile gelen dinsel bir ideolojik tutum deklarasyonu ve propaganda aracıdır, son olarak da işin içinde devlet zoru vardır. Dolayısıyla, onu, herbiri ideolojik bir tutum gerektiren sınıf sorunundan, ezilen bir cins olarak emekçi kadın sorunundan, din sorunundan, burjuva devlet sorunundan ve sermayenin -onun siyasal iktidarının- yönelimleri ve hesaplarından kopararak ele alıp değerlendiremeyiz. Türban sorununu ele alıp tartışırken bunlardan hiçbirinin üzerinden atlayamayız, sorunu bunlardan birine indirgeyemeyiz!

Dinci gericilik ve 12 Eylül
Siyasal İslamın hegemonya alanını genişletmek için türbanı bir araç olarak kullandığı bilinmektedir. Sınıf mücadelesini perdeleyen bilimin ve bilimsel düşüncenin yerine cemaatçi refleksleri koyan muhafazakarlık dalgasının kendisini sadece “türbana özgürlük” sloganının arkasına gizlemediği açıktır. Konuyu tartışırken onun bu yönü ve işlevini hiçbir zaman gözardı edip talileştiremeyiz.

Tartışmalarının odağındaki özne kadınlardır. Kadının ezilme ve köleleştirilme biçimlerinin dinsel bir simge olarak kullanılan türban yoluyla pekiştirilmesi, zaten cendereye alındıkları erkek egemen dünyada daha da “kapatılmaları”nı meşrulaştırıp olağanlaştırmanın araçlarından biridir türban. Onun gerici karakteri, “kölenin kölesi” kadınlar üzerinden cinsiyetçi bir kılıfla hayata geçirilmektedir.

Türban dinci gericiliğin elinde bir araç, gerici bir simgedir. Devrimci materyalistlerin onun bu yönünü görmezlikten gelmeleri mümkün olamayacağı gibi, işçi sınıfı ve emekçi kitleler için bir gözbağı olan dinsel gericiliğe, hurafe ve dogmalara karşı sistematik bir ideolojik mücadele içinde olmamaları da düşünülemez.

Komünistlerin ve devrimcilerin dine ve dinsel gericiliğe karşı mücadeleleri devlet zoru ve baskısına kayıtsız kalmak, daha da kötüsü bugün başta TKP gibileri olmak üzere sosyalist geçinen bazılarının yaptığı gibi bu zorbalığı onaylayıp savunan bir suçortaklığı biçimine asla bürünemez. Milliyetçilikle mücadele konusunda olduğu gibi dinci gericilikle mücadele konusunda da işin içine devlet baskısı ve zorunun girdiği her durumda, buna kayıtsız koşulsuz karşı çıkmak ve onunla savaşmayı en başa yazmak proletarya sosyalistleri açısından ilkesel bir zorunluluktur. Devlet baskısı ve zorun tayin edici bir rol oynadığı türban sorunu gibi bir konu tartışılırken, meselenin bu yönü üzerinden atlayıp -dil ucuyla lütfen dokunmak da bir atlama biçimidir- konuyu asıl olarak “kadın sorunu”na ya da “dine karşı savaşım” zeminine çekmek materyalist tutarlılıktan yan çizmenin bir başka türüdür.

Laiklik ve devlet zoru
Türban, “dini inançlarını yaşama biçimi” ya da basitçe bir “giyim-kuşam seçimi” değil, siyasal İslam açısından önemli bir hegemonya alanı, ideolojik propaganda ve güç gösterisinin bir aracıdır. Türkiye açısından ise türbanı -dinsel bir tutum ve yaygınlaşma göstergesi bağlamında- ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel olarak alabildiğine güçlendiren ‘80 sonrasının gericilik birikiminden soyutlayarak “kıyafet özgürlüğü” çerçevesinde ele alamayız!

İşin içine devlet baskısı ve zorunun girdiği noktada bu gerici simge sorunu aynı zamanda bir özgürlük sorunu özelliği kazanır. Üstelik burada da bedeli yine kadınların ödediği katmerli bir ayrımcılık çıkar karşımıza. Üniversite kapılarına kadar gelmiş yetişkin kadınlar, sırf türban taktıkları için özel bir baskı ve ayrımcılığa hedef olurlarken, onlardan çok daha fanatik gerici erkekler, üstelik sakal, yakasız gömlek, şalvar gibi yine dinsel simge niteliğindeki giysiler taşıdıkları halde bu baskılara hedef olmazlar.

Dinci gericiler ve onlara eklemlenmiş küçük burjuva liberaller, sorunu salt bu noktayla sınırlı olarak gündeme taşıyıp türban konusunu salt bir “özgürlük sorunu” olarak gösterme çabası içindedirler. Bu aslında öyle yüzeysel, o kadar ikiyüzlü bir bahanedir ki, doğruya teğet geçtiği nokta olan özgürlükler sorunu salt dinsel özgürlüğe indirgenmiş olmakla kalınmaz, dinsel özgürlük dahi karşımıza sadece türban takan Sünni Müslümanlar için talep edilen bir özgürlük olarak çıkar.

Üniversiteler dahil toplumsal yaşamın bütününde eksik olan tek özgürlük “türban özgürlüğü” müdür? Mesele eğer sadece inanç özgürlüğüyse, inanç özgürlüğünü en başta devlet zoru ve baskısıyla dilediğince yaşayamayan inanç sahipleri sadece Sünni Müslüman kadınlar mıdır? Halbuki Türkiye’de herkesten önce ve herkesten daha çok Hıristiyanlar, Ermeniler, Süryaniler ve Ezidiler inanç özgürlüğünden büyük ölçüde mahrumdurlar. İnançlarını ve ibadetlerini hiçbir korku ve çekince duymaksızın, en başta devletten gelen baskı ve engellemelerle karşılaşmaksızın özgürce yaşaşabilmeleri şurada dursun, yeni ibadet yerleri kurmaları, eskilerini onarmaları bile deveye hendek atlatmaktan zordur. Öyle ki, devlet onların dinsel vakıf ve topluluklarının elindeki mülkleri bile gasbetmiştir.

Aynı şekilde Aleviler de baskı ve ayrımcılığa uğramaktadırlar. Alevilerin taleplerini görmezden gelen, Alevi köylerine cami yaptıran, okullarda zorunlu din eğitimi veren, genel olarak Sünni olmayanlara farklı davranıldığı halde hala sahtekarca “…kimse inancından dolayı haklarından mahrum bırakılamaz” diyen “özgürlük havarileri”dir! Oruç tutmadığı için öldürülen üniversite öğrencileri de işte yine bu aynı “laik” Türkiye’dedir!

“Laik ülkede türban sorusu olmaz, laiklik inanç özgürlüğüdür, kimse inancından dolayı haklarından mahrum bırakılamaz” diyerek laikliği ihtiyaç duyduğunda hatırlayıp joker gibi kullanan Tayyip Erdoğan, laik bir ülkede din işlerinin devlet eliyle yürütüldüğü Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun olamayacağını “nedense” es geçer. Oysa laik bir ülkede, dinin devletle ilişkisi olmaması gerekir. Bu kurumlara hiçbir devlet yardımı yapılmaması, hiçbir ödenek verilmemesi gerekir. Peki bizde öyle mi, ne gezer!.. Siyasal İslamın devlet katında en önemli örgütlenme merkezi olan Diyanet İşleri Başkanlığının bütçesi her yıl yüzde yüz oranında artmakta, 14 Bakanlığın bütçesinden fazla pay almaktadır. (*)

Laik bir ülkede, o toplumu oluşturan bireylerin dini -ve siyasi- tercihleri kimliklerinde yer almaz!

Laik bir ülkede “Din kültürü ve ahlak bilgisi” diye bir ders DEVLET OKULLARI’nda okutulmaz!

Laik bir ülkede, insanların farklı din ve mezheplere mensup olmaları nedeniyle dinsel mezheplerin inançları nedeniyle aşağılanıp horlanması ve toplumdan dışlanmaları diye bir şey olmaz!

“Kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça”…
Din yanılsamasının gerçek kaynağı ekonomik köleliktir. Bu zeminde hayat bulan bilisizlik ve bilinçsiz körlüktür: “Din… mazur gösterme ve tesellinin evrensel kaynağıdır. Din, ‘insanın özü’nün fantastik realizasyonudur, çünkü ‘nsanın özü’nün hakiki realitesi yoktur. Dine karşı savaşım, bu nedenle, dinin manevi aroma olduğu bir dünyaya karşı, dolaylı/indirekt bir kavgadır.” (Hegel, abç.)

Onlar, gelecekten umudunu kesmiş bu örgütsüz -ve çaresiz- köleler, ya savaş(a)madığı düşmanlara boyun eğme ya da acı çektiği bu dünyaya dayanma gücü bulurum umuduyla kendini dinin uyuşturucu kollarına bırakma arasında gidip gelebiliyor. Oysa acısını çektikleri özgürlük yoksunluklarını, insanlaşmanın önündeki engelleri, bunları ömür boyu yaşamış olmanın yol açtığı hasar ve yıkımları ortadan kaldırmanın ise bilinen tek bir yolu vardır ve işçi sınıfı devrimcilerinin de yapması gereken budur: Proletaryayı kapitalizmin karanlık güçlerine karşı “kendi mücadelesiyle aydınlanacağı” bir düzeye çıkarmak, bir iklime kavuşturmak için “bu dünyada/gerçek dünyada” inatçı bir mücadele içinde olmak…

“Ancak, hiçbir koşulda din sorununu burjuva radikal demokratlarının sık sık yaptığı gibi, soyut, ülkücü bir biçimde, sınıf mücadelesinden kopuk “entellektüel” bir sorun olarak ortaya koymak yanlışına düşmememiz gerekir. (…) Proletarya kapitalizmin karanlık güçlerine karşı kendi mücadelesiyle aydınlanmadıkça, ne kadar bildiri dağıtılırsa dağıtılsın, ne kadar söz söylenirse söylensin proletaryayı aydınlatmak olanaksızdır. Bizim açımızdan ezilen sınıfın bu dünyada bir cennet yaratmak adına gerçek devrimci mücadelede birleşmesi, öteki dünya cenneti konusunda proletaryanın görüş birliğine gelmesinden daha önemlidir.” (Lenin, abç.)

(*) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi 133 trilyonluk İçişleri Bakanlığı bütçesinden bile fazladır: DİB bütçesi 2007 itibariyle 173 trilyondur.

11 Kasım 2010 Perşembe

Peki, hıyar satmaya ne dersiniz?

TRT’de “Kozmik Oda”nın ev sahipliğini yapan Rıdvan Memi, Ağca röportajını bitirince, gözlerimizin içine bakarak bir de gazetecilik dersi verdi: “Ağca ile röportaj yapma şansını ele geçirip, bunu gerçekleştirmeyen bir insanın gazeteciliği bırakıp limon satması gerekir. Ama tutarlı davransın lütfen limon satarken, satacağı insandan sabıka kaydını da istesin.”

Ben bizim medyanın, özellikle de televizyonların, son zamanlarda yaptığı en düzgün işin Ağca’ya alınan tavır olduğunu düşünüyorum. 18 Ocak’ta cezaevinden çıktıktan sonra, bir süre herkesi peşinden koşturup ardından Ankara’da düzenlediği basın toplantısında çelişik şeyler söylemiş, İstanbul yolunda da seyahat özgürlüğünü engelletmişti gazetecilerin.

TRT’de geçen gece karşımıza çıkmasaydı, unutmuştuk onu. Hiçbir gazete ve televizyon görüşmedi, bir katile prim yaptırmamak için.

Yine de, Memi’nin röportaj sonrası verdiği gazetecilik dersinin doğru bir yanı var. Bir gazeteci Ağca gibi biriyle röportaj şansını ele geçirirse, “röportaj” yapar; sorularını sorar.

Memi’nin açıklamalarından anlıyoruz ki, programa çıkması için Ağca’ya para ödenmemiş. Önceleri televizyona çıkmak için 2 milyon dolar gibi rakamlar telaffuz eden Ağca, parayı ima bile etmemekle kalmayıp, ön görüşmeler sırasında içilen çayların kahveleri de o ısmarlamış Memi’ye. Bu da iyi, çünkü para ödenerek insanların konuşturulduğu “çek defteri gazeteciliği”nin mesleğe çok zararı olmuştur. Bir kere, para kokusu alanlar televizyonun sırrını çözüp, oraya çıkmalarını sağlayacak yalan ve abartılara sarılırlar. Dahası, misal, eşini yatağa bağlayıp bıçaklayan Sharon Emel’i parayla televizyon yıldızı yaptığınızda, başkaları da özenir yatağa koca bağlamaya.

Geçen gece Ağca’yı izleyip, Vatikan’la 2 yıl hapis yatmak üzere anlaşmalarına karşın, “50 yıl da yatsam Hıristiyan olmam” dediği için yıllarca yattığını duyunca, ona “Kahramanım” diye bakanlar olmuş mudur, bilmiyorum. Ama o röportajdan, para almadıysa bile, böyle bir imaj hedeflediği kesin Ağca’nın.

Yayına hazır olan kitabının reklam ve pazarlamasını yaptığı da kesin. Sağ olsun, tüm röportaj boyunca sorularını izin alarak sorma nezaketindeki Memi de altını çizip durdu kitabın, “Bunu kitapta açıklıyorsunuz, bunu belgesi kitapta” gibi saplamalarla.

Programın adı “Kozmik Oda” gibi iddialı bir şey olunca, insan en merak edilen sırlara erişilebileceği duygusuna kapılıyor. Öyle ya, kozmik oda bir televizyon ekranından hepimize açıldığına göre, oraya sokulan Ağca’yı da tüm çıplaklığı ile görmeyi ummak hakkımız.

Bir Türk televizyonunda, bir gazeteci Ağca’yı karşısına oturttuğunda, onu izleyenlerin en fazla merak ettiği soruları da soracaktır, değil mi? İlk kez izlediğim Memi’nin, bu toplumun Ağca’ya sormayı en fazla istediği soruyu bilebilecek çapta bir meslektaş olduğunu anladım. Ben anladım ama, neye yarar?

Ağca’yla röportaj yapma fırsatını yakalayan bir gazetecinin, sorma fırsatını asla kaçırmayacağı sorular nelerdir? Hele o röportaj Türkiye’de bir Türk gazeteci tarafından yapılıyorsa… İpekçi cinayeti, değil mi? Neden vurdu? Kim azmettirdi? Cezaevinden kimler kaçırdı?

Anlaşılan Memi program öncesi birkaç kez görüşmüş Ağca ile. Çaylar kahveler içilmiş. Parasını Ağca ödemiş. Programın çerçevesinde anlaşılmış. Nelerin sorulup nelerin sorulmayacağı belirlenmiş.

Röportajı bir gazetecilik başarısı olarak ilan eden TRT de, internet sitesindeki tanıtımda “Papa’yı neden vurdu? Suikast girişiminin P2 Mason Locası ile bağlantısı var mı? Perde arkasında Bulgar-Rus işbirliği olduğu doğru mu? Sen Pietro meydanında kendisinden başka suikastçi var mıydı? Cezaevinde kendisini ziyaret eden Papa ile ne konuştular? Ve 29 yıldır aydınlanmamış pek çok konu…” diyor, ama o pek çok konu arasına İpekçi cinayetini katamıyor bir türlü.

Ağca ile röportaj şansını ele geçirip de yapmayan limon satacaksa, röportaj yapıp da en sorulması gereken soruyu sormayan gazeteci ne satsın? Hıyar mı?

L. Doğan Tılıç, BirGün Gazetesi

Erdoğan'ın yeni imaj çalışması! Konu: Metris Cezaevi palavrası

Mehmet Metiner Star'da yazdı bugün: “Metris Cezaevi'nden Başbakanlık makamına.”
Şöyle diyor:

“Geçenlerde Hürriyet gazetesi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Eylül öncesine ait bir hatırasını manşetten verince belleğim beni o günlere götürdü.

Hürriyet’in Hüseyin Besli ve Ömer Özbay’ın beraberce kaleme aldığı kitaptan alıntılayarak verdikleri haberde Erdoğan’ın bir gece kaldığı Metris Cezaevi’nde kendisine çorba ikram ettiği için işkenceden geçirilen Adanalı bir askeri sonradan arayıp bulduğu ve Başbakan olduktan sonra da vefasını gösterdiği anlatılıyor.

Doğrudur, Başbakan Erdoğan’ın vefa duygusu tahminlerin ötesinde çok güçlüdür. Kendisine hayatının herhangi bir evresinde şu veya bu şekilde katkısı bulunmuş herkese karşı her zaman sahiplenici bir konumda olmuştur.

Başbakan Erdoğan her bakımdan sahici ve sahiplenici bir liderdir.


***
Benim de 19 yaşında bir militan genç olarak içinde bulunduğum o gözaltı olayı “Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi” adlı kitabımda uzun uzadıya anlatılır.

Başbakan Erdoğan’ın “korsan gösteri”de yakalanıp götürüldüğü Metris’te ben de vardım. Ben de bir gece konakladıktan sonra salıverilenlerdendim. "

İyi, güzel, hoş...

Ama Metiner kitabında Metris Cezaevi demiyor; Davutpaşa Kışlası diyor.

Ne yazdığını unuttu mu?

Hayır.

Aslında hepsi Davutpaşa Kışlası'nı iyi biliyor.

Ama Metris 12 Eylül darbesinin simge cezaevi olduğu için bilerek yanıltıyorlar.

Demek istiyorlar ki, "Erdoğan da Metris’te kaldı!"

Halbuki olayın geçtiği yıl: 1979.

Metris'in açıldığı yıl: 1981.

Yani işkembeden atıyorlar.

Yerseniz.

Bir de bu yeni imaj çalışmasında Alevi öğesi de önemli bir yer tutuyor.

Neymiş; Erdoğan’a Metris’teki (!) geçirdiği gecede, bir onbaşı çorba vermiş. Kitaptaki deyimiyle; bir kazan çorba kaynatmış, onbaşı Erdoğan ve arkadaşlarını yemeğe çağırmış. Erdoğan da bunu unutmamış ve o onbaşı bu yardımından dolayı işkence görmüş. Heyhat, o onbaşı da Aleviymiş.

Ne inandırıcı değil mi?

Özellikle referandum mitinglerinde Alevilere edilmedik laf bırakılmasın, şimdi de “Alevi kardeşimiz yardımcı oldu” diyerek imaj tazelensin.

Yerseniz.

Ve tüm bunları yazanlardan biri de çıkıp şunu sormaz mı:

1979 yılında dahi olsa önce gözaltına alınırsın; kimseyi sorgulaması yapılmadan direkt cezaevine sokmazlar.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Marksistlerin Mustafa Kemal'e bakışı...

Marksist aydınlar, 72. ölüm yıldönümünde Mustafa Kemal'in tarihsel rolüne ve bugün Mustafa Kemal'e nasıl bakmak gerektiğine ilişkin düşüncelerini paylaştılar.

Hayri Kozanoğlu: “Tarihin o dönemini değerlendirirken eleştirel bir bakış açısının yanında, sevgi ve anlayışla o döneme yaklaşmak gerekiyor.”

Ben öncelikle bir Marksist, bir sosyalist olarak Mustafa Kemal’i bugün hayırla yad edilecek bir burjuva devrimcisi olarak değerlendiriyorum. Tarihin o dönemini değerlendirirken eleştirel bir bakış açısının yanında, sevgi ve anlayışla o döneme yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Bugün bir sosyalist açısından gerek ideoloji olarak Kemalizme sarılmanın, gerekse bugünün sorunların çözümünü ‘anti-Kemalizm’de aramanın birbirine eşit ölçüde ciddi tehlikeler içerdiğini düşünüyorum. Bir taraftan Kemalizm’in modernleşmeci, aydınlanmacı, bilime ve araştırmaya önem veren, kadına toplumsal alanda bir rol biçen ilerlemeci anlayışına sahip çıkarken; Kemalistlerin İttihatçı gelenekten gelen tepeden inmeci, halka güvenmeyen, sınıf çelişkilerini görmezden gelen anlayışına takılıp kalmanın bugünün sorunlarına cevap vermeyeceği düşüncesindeyim.

Tarihsel materyalist bakış açısıyla, genç Cumhuriyet’in özgürlüklerin, insan haklarının yerleştiği bir zemin üzerinde yükselmediği, bu nedenle o dönemi aşmak iradesi gösterirken demin vurguladığım gibi sevgiyi, anlayışı elden bırakmamak gerektiği kanaatindeyim. Zaten Kemalist devrim o dönem Sovyet devrimi ile kurduğu dostane ilişkileriyle, Çin ulusal devrimine ışık tutmasıyla tarihteki burjuva devrimleri arasında yerini almış, daha sonra birçok ezilen ulusa ciddi anlamda örnek olmuştur.

Diğer taraftan bugünün sorunlarını tamamen tarihten kopuk bir şekilde Kemalizm eleştirisi, 'anti-Kemalizm' üzerinden sürdürmeye çalışan kesimin, özellikle bunu sol bir etiket üzerinden yapmaya çalışan kesimin de o dönemki Hürriyet İtilafçı kesimler gibi dinci, gerici ve emperyalist çevrelerle kol kola girdiğini, tarihin bir anlamda tekerrür ettiğini görüyorum. Bunu da Türkiye sosyalist hareketi açısından çok vahim bir hata olarak görüyorum.

Kemalist devrimi çok küçümsememek gerekir. Ümmetten, tebaa anlayışından yurttaş kavramına geçilmesini önemsiyorum. Ama o dönemki yurttaş kavramının, bugün karar sürecine doğrudan katılan, sistemi eleştirme hakkına sahip olan, kamudan sosyal hizmetleri aktif bir şekilde örgütlenerek bekleyen modern yurttaş kavramının içini dolduramadığını, o anlamda bunun aşılması gerektiğini görmek gerekir.

Aynı şekilde Cumhuriyet’in yetmiş iki buçuk millet denen, Balkanlardan Kafkaslara ve Ortadoğu’ya kadar farklı coğrafi ve etnik kökenlerden gelen insanları bir gelecek umudunda, bir ortak yaşam sürme iradesinde birleştirmek konusunda tarihsel olarak başarısız sayılamayacağını düşünüyorum. Bugün bizi bir arada tutan, sorunlara rağmen bize bir arada yaşama gücü veren de bu anlayıştır. Diğer taraftan bugünün insan hakları, özgürlükler anlayışı çerçevesinde bu yetmiş iki buçuk milletin tümünün taleplerini karşılamaktan Cumhuriyet’in uzak olduğunu görmek gerekir. Özellikle Mustafa Kemal’in kendi ifade ettiği ‘Kürtlerin kendi iradelerini özerk biçimde sağlamaları gerektiği anlayışını” bugün hatırlamak Kürt sorunun çözümü için çok önemli olacaktır. Aynı şekilde tek tip yurttaş kavramının bugün farklı kimliklerini, farklı kültürlerini öne çıkartmak isteyen tüm yurttaşların taleplerini karşılayamadığının da farkında olmak gerekir. O anlamda yurttaşlık anlayışını daha demokratik, daha özgürlükçü bir tarzda genişletmek gerekir diye düşünüyorum.

Mustafa Kemal’den akademik bir kimliği ya da tam oturmuş ideolojik formasyonu olmamasına rağmen tarihten öğrenme, farklı kültürlerden öğrenme, dünyaya geniş bir ufukla bakabilme anlayışının bugün için ciddi bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Diğer taraftan yaşama sevincinin, estetik kaygılarının, belagata önem vermesinin önemli olduğunu düşünüyorum.

Öte yandan bütün ulus devlet yaratma süreçlerinin böyle köşeli, mitlere, sembollere fazla ağırlık veren, bugün için gülünç gelebilecek yönlerini de eleştiri süzgecinden geçirmek gerekir. Onu bir tapınma aracı olarak görmenin ne daha demokratik Türkiye’yi özleyen sade yurttaşlar için ne de sosyalistler için anlamlı olmadığına inanıyorum.

Aydın Çubukçu: “O, sınıf çıkarlarının gerektirdiği gibi davranmıştır. Önemli olan ona karşı mücadele etmekle yükümlü olanların neler yaptığı, neden gerekenleri yapmadıklardı ya da yapamadıklarıdır.”

Mustafa Kemal, hiç kuşkusuz dönemin en önemli askeri ve siyasi dehalarından biridir. Kültürü ve bilgisi kendisine verilen eğitimin çok üstünde, kişisel ilgisinin genişliğine ve zekâsının büyüklüğüne bağlı olarak çok yönlü ve işlevseldir. Osmanlı İmparatorluğu içinde gelişen bütün ilerici düşüncelerin mirasını eleştirel tarzda benimsemiş ve geliştirmiş, pek çok noktada eksikliklerini tamamlamış ve aşmıştır. Özellikle Fransız Devrimi’nin sadık bir okuyucusu, oradan akmaya devam eden aydınlanma ışığının da izleyicisi olmayı isteyen bir aydın olarak tanımlamak doğru olur.

Bu kişisel birikim, onun cumhuriyetçilik, Batıcılık, laiklik, gibi kavramlara önem veren düşünce dünyasını açıklar. Bütün bu kavramlar hakkında pek çok eleştirel söz söylenebilir, söylenmiştir de. Bunları herhangi bir olumluluk yüklemek ve onu övmek için tekrar etmiyorum; nesnel olarak Mustafa Kemal’i değerlendirirken üstünden atlanmaması gereken özellikler olduğu için hatırlatıyorum.

1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Avrupa’ya hâkim olan totaliter milliyetçi akımlara da sempatiyle bakmasının bir yanında bu modernizm tutkusunun bulunduğunu söylemek yanlış olmaz. 12 Mayıs 1937’de Meclis’te yaptığı konuşmada, İspanya İç Savaşı’nı değerlendirirken söyledikleri, aslında kendi ülkesi için düşündüklerinin bir ifadesidir: “Dünya Endülüs'te muazzam bir ihtilâle şahitlik etmektedir. General Franco'nun milletperverlerden müteşekkil ordusu, İspanyol halkının desteğini de ardına alarak, halkı sınıf tabanında parçalamak gibi bir felakete girişmiş olan hükümete karşı haklı bir mukavemet göstermekte ve yirmi beş milyonluk büyük İspanyol milletini tek bayrak ve mukaddes bir milli ülkü etrafında birleştirerek zafere yürümektedir.”

Bu bir iç politika konuşmasıdır ve özellikle kendi devlet ve toplum anlayışının açıklanması için İspanya’daki durum vesile olarak kullanılmıştır. İmtiyazsız sınıfsız bir millet yaratmak ve onu tek bayrak ve mukaddes bir ülkü etrafında birleştirmek… Atatürk’ün Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren düşüncesinde köklü bir yer bulan hedefi aslında tam da budur. Bu yüzden, onun yönetimindeki Türkiye Cumhuriyeti, Batı’daki örneklerinden fazlasıyla feyiz almış, fakat eksik sermaye gücü dolayısıyla asla onlarla yarışamayacak olan özenti bir faşist diktatörlüktü.

Özellikle işçi ve emekçi kitlelerin derin yoksulluk içinde süründüğü, Kürt sorununun kendisini isyanlarla ifade ettiği, “Komünizm tehlikesini” hemen yanı başında sınırdan gelebilecek bir hayalet gibi gördüğü koşullarda, siyasal rejim olarak tercihini faşizmden yana yapması, sınıf eğilimleri, dünya koşulları ve öteden beri taşıdığı ve geliştirdiği ideolojik formasyon bakımından normaldir. Onu bu yüzden suçlamak, kimsenin aklından bile geçmemeli. O, sınıf çıkarlarının gerektirdiği gibi davranmıştır. Önemli olan ona karşı mücadele etmekle yükümlü olanların neler yaptığı, neden gerekenleri yapmadıklardı ya da yapamadıklarıdır.

Yaklaşık 70 yıldır Türkiye Cumhuriyeti onun çizdiği yoldan ilerleyememek (bu zaten mümkün değildi) ama yerine de başka bir şey koyamamak sıkıntısını aşamamıştır.

Metin Çulhaoğlu: “Bir burjuva devrimcisine ‘madem burjuva devrimcisisin, neden benim gelişmem için elverişli zemin yaratmadın?’ diye bakmak tam tamına zavallılıktır.”

Mustafa Kemal, 20. yüzyılın en büyük burjuva devrimcisidir.

İsteyen, 20. yüzyıla şöyle bir bakıp “daha büyük” bir başka burjuva devrimcisi olup olmadığını araştırabilir. Akla gelebilecek olan Sun Yat-Sen’dir; ama Kemal kadarını şu veya bu nedenle yapamamış, gerisini “başkaları” getirmiştir.

“En büyük” olması, soluğu daha 19. yüzyılın ilk yarısında kesilen bir devrim dalgasını 20. yüzyıla ve Türkiye gibi çorak bir toprağa sarkıtabilmesinden, “burjuvalığı” bu sınıfın ufkunu hiç aşamamasından, “devrimciliği” de aynı sınıfın ufkundan bakıldığında yapılabileceklerin azamisini yapmış olmasından kaynaklanır.

Bir burjuva devrimcisi olarak Mustafa Kemal sonrasında gelmesi gereken devrimci dalganın kaynaklarını mı kurutmuştur, yoksa bu dalga için az çok (Türkiye’de olabilecek kadarıyla) elverişli bir zemin mi bırakmıştır?


Asıl soru budur ve özellikle bugün pek çok solcuya göre bunlardan birincisi doğrudur.

Kişisel olarak, birincisini “doğru” bulanları yanlış buluyorum.

“Yanlış” bulmanın ötesinde, tarihsel bakış olarak aciz ve zavallı bulduğumu da söyleyebilirim. Bir burjuva devrimcisine “madem burjuva devrimcisisin, neden benim gelişmem için elverişli zemin yaratmadın?” diye bakmak tam tamına zavallılıktır. Tarihteki bütün burjuva devrimler ve devrimciler sahnedeki yerlerini “burası işin sonudur” diye almışlardır; “ben buraya kadar getirdim, gerisi başkalarına düşer” türü “aşkın” bir tarihselciliği burjuva devrimlerinden ve devrimcilerinden beklemek safdilliktir.

Pazartesi günü oynanan Beşiktaş-Kasımpaşa maçından sonra Schuster ve Guti “ama hakemler de bize hiç yardımcı olmuyor” diye yakınmışlar. Tutup biz de “ama Mustafa Kemal ve onun burjuva devrimi de bize hiç yardımcı olmadı” mı diyeceğiz? Bugünün ağzıyla söylersek, “var mı böyle bir burjuva devrimi?”

Mustafa Kemal’i, Cumhuriyet’i ve devrimlerini tarihsel yerine koyalım ve sürece salim kafayla bakıp “niye bizi gerdeğe sokmadılar” türü aptalca yakınmalardan vazgeçelim.

9 Kasım 2010 Salı

Taraf gazetesi Facebook’tan yana pek dertli

Taraf gazetesinin Facebook’taki takipçilerinden çok daha fazla sayıda “Taraf gazetesi içimizdeki Amerika’dır” haber grubunun takipçisi var. Bu grup Taraf’ı o kadar rahatsız ediyor ki, Taraf gazetesi gruba tehdit mektupları gönderiyor. Grubun yöneticisi ise, Yasemin Çongar’ın eski bir “yoldaşı”.

İnternet sosyal paylaşım ağı Facebook, artık iletişim alanında herkesin en çok gözettiği alanlardan birisi. Tanıtımlar buradan yapılıyor, reklamlar eksik olmuyor, etkinlikler buradan haber alınıyor... Ve elbette, tüm gazeteler buralarda okuyucularını bulmaya çabalıyor.

Taraf gazetesinin Facebook’taki en kalabalık grubunda 15 bin takipçisi bulunuyor. Bu gruplar, gazetelerin internet sayfalarının okur kazanmaları açısından önem taşıyor, çünkü gazetenin internet sayfasında çıkan haberler, bu gruplara ve dolayısıyla üyelerin sayfalarına da düşüyor. Birçok kişi, Facebook üzerinden haber takip ediyor, burada gördüğü haberlere tıklayarak gazetelere gidiyor.

Uzun süre zarar etmesine rağmen bir şekilde yayın hayatına devam etmeyi başaran Taraf gazetesinin basılı halinin tirajı başka bir mesele, ancak Facebook’taki durumdan Taraf’çılar bir hayli dertli. 15 bin takipçi, zaten az bir rakam. Örneğin soL’un 31 bin takipçisi bulunuyor. Ancak Taraf’ın asıl canını sıkan, “Taraf Gazetesi İçimizdeki Amerika’dır” adlı grup.

“Taraf Gazetesi İçimizdeki Amerika’dır” grubu, isminde Taraf’ı ansa da, sadece ve doğrudan Taraf’ı hedef alan bir grup değil. Grup yöneticileri, Türk medyasının tümünden, ama özellikle solcu ve muhalif internet haber portallarından önemli gördükleri tüm haberleri paylaşıyor. Ve bu grubun üye sayısı tam 24 bin... Grup okuyucuları oldukça aktif. Gruba her gün çok sayıda haber gönderiliyor ve bunlara birçok kişi yorum yapıyor.

Bu durum, Taraf gazetesini de geçtiğimiz günlerde harekete geçirdi. Taraf gazetesi, “Taraf Gazetesi İçimizdeki Amerika’dır” grubuna tehditkhar bir elektronik posta göndererek, site yöneticileri hakkında tazminat davası açacaklarını bildirdi. E-postada gerekçe olarak “Facebook üzerinde oluşturduğunuz sayfa ‘Taraf Gazetesi içimizdeki Amerikadır’ üzerinden bilgi kirliliği yaratarak yurt içinde ve dışında kamuoyu nezdinde mesleki ve ticari itibarımızı zedeleyen, doğrudan yalana dayalı ve etik kurallardan uzak bir karalama yürüttüğünüz tarafımızdan saptanmıştır” denildi.

Oysa grup, aslında diğer haber kaynaklarında yer alan içeriği, kaynak göstererek üyeleriyle paylaşıyor. Yani yalana dayalı ve etik dışı bir durum yok, çünkü grup Taraf’a yönelik yazılar kaleme alan değil, haber paylaşan bir grup. Ancak bu kadar kişinin böyle bir grubun üyesi olması ve sol basının haberlerini takip etmesi, belli ki Taraf’ın canını sıkıyor.

Grubun kurucusu, Çongar’ın eski yoldaşı
“Taraf Gazetesi İçimizdeki Amerika’dır” grubunun kurucusu Hüseyin Bayer, Yarın dergisinin çıktığı dönemlerden Taraf gazetesi genel yayın yönetmen yardımcısı Yasemin Çongar’ın arkadaşı. Siyasi sebeplerle çıktığı yurtdışında yaşamını sürdüren Bayer, grubu kurma kararını almasını, Çongar’ın sol değerlere saldırmasının ardından aldığını söylüyor. Önce Çongar’a bir mektup göndermeyi düşündüğünü belirten Bayer, “Ama yıllarca düşmanı olarak bildiklerine ruhunu teslim etmiş, yada daha doğru bir ifadeyle satmış birine yazılacak tek bir mektup neyi ifade ederdi ki. Vazgeçtim. Onun anladığı ve bildiği yoldan medya üzerinden, geçmişiyle birlikte bugününü yüzüne haykırmanın bir yolu olarak sayfa açmanın daha geçerli bir yol olduğunu düşündüm. Kısaca sayfa açma fikri aslında böyle doğdu” diyor.

“O zamanlar TİP'lilerin çıkardığı Yarın, Bilim ve Sanat gibi dergilerde yazı yazmasının, söz konusu dergilerin yayın kurullarında görev almasının dışında, kendisi de Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde öğrenci olmasına rağmen, pek çok yoldaşımız gibi her birimizin sayısız kere gözaltına alınmış, işkence görmüş, açlık grevlerine yatmış olmamıza rağmen, Yasemin Çongar'ın o günlerde bir kere dahi bu türden tehditlere maruz kalmayışını bugün çok daha iyi anlıyorum. TİP ve TKP (Yağcı ve Sargın) yöneticilerinin Türkiye'ye döndüklerinde gözaltında işkence görmelerini protesto etmek için açlık grevine yatan pek çok yoldaşımız oldu. Aynı Taraf kadrosunun içinde yer alan Haydar Kutlu gibilerini görünce insan, geçmişte kimler için açlık grevine yattıklarını hayıflanmayla karışık bir sorgulamadan geçemiyor. Mücadele içinde olabilecek yorulmalar, bıkkınlıklar, korkular anlaşılabilir. Ancak olan şeyin tam karşılığı, Nabi Yağcı'nın, nam-ı diğer Haydar Kutlu'nun genel başkanı olduğu partinin likidasyonuna yol açması ve kapısına kilit vurması, bütün yaşamları mücadele ile ve mücadelenin bedeli olan işkence, hapislik, ölümler, sürgünlerle geçen tüm yoldaşlarına ihanetin ta kendisiydi” diye anıyor Hüseyin Bayer, Yasemin Çongar’la ortak geçmişlerini.

Başlarda sayfada doğrudan Taraf’la ilgili haber ve makalelere yer verdiği anlatan Bayer, sonradan grup büyüdükçe “dünya görüşümüz doğrultusunda emekten yana, insandan yana, sosyalizmden yana haberlerin paylaşıldığı bir sayfaya” dönüştüğünü belirtiyor. Bayer “Zamanla sayfa üzerinden ilmik ilmik pek çok dostluklar örüldü. Şimdi sayfanın sosyalist solun farklı çizgilerine mensup (TKP’li, EMEP’li, Halkevleri’nden, ÖDP’den) pek çok yöneticisi bulunuyor” diyor.

Liberallerden yoğun taarruz
Sayfa kurulduktan sonra paylaşılan haberlere sistematik olarak çok sayıda hakaret yorumu bırakılmaya başlanmış. Bayer, Facebook üzerinden takip ettiği kadarıyla bunun büyük oranda Genç Siviller’den geldiğini söylüyor. Bu yorumları silip ilgili kişileri engellediklerini, ancak karşılık vermediklerini belirten Bayer, 6 aylık bir sessizlikten sonra Taraf’tan tehdit postasının geldiğini vurguluyor.

Kaynak: soL

8 Kasım 2010 Pazartesi

PKK AKP'yle seçim pazarlığı yaptığını açıkladı

PKK, 31 Ekim’de dolan “eylemsizlik” kararını 2011 seçimlerine kadar uzattı. İşte tam da bu süreçte PKK’nın liderlerinden, KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, çok tartışılacak açıklamalarda bulundu.

İşte Karayılan’ın açıklamalarından çarpıcı bölümler:

SEÇİME KADAR NELER YAPILIR
SORU: Ateşkesi uzatırken, devlet kanadından taleplerinize cevap olabilecek bir sinyal aldınız mı?
Bu, elbette ki tek taraflı geliştirilen bir eylemsizlik süreci değildir. Devlet tarafının da atması gereken adımlar vardır. Esas olarak seçimlere kadar karşılıklı olarak nelerin yapılması gerektiği konuşulmuş ve bir çerçeve ortaya çıkarılmıştır. Biz kendi cephemizden yapılması gerekenleri yapmış ve yapmaktayız. Bunun karşısında devletin ve hükümetin de yapması gerekenleri yapması gerekmektedir. Kamuoyunun da çok iyi bildiği gibi eylemsizlik sürecinin bu düzeyde uzatılması Önder Apo’nun ağırlığını koymasıyla mümkün olabilmiştir. Önder Apo da sürdürdüğü diyaloglarla devletin veya en azından görüşmeci heyetin çözüme dönük çabalarını görmüş, karşılıklı verilen sözler ve mutabık kalınan bir çerçeve temelinde bir kanaate ulaşmış ve eylemsizlik sürecinin uzatılması için bize mektup göndermiştir.

KARAYILAN: CEMİL ÇİÇEK YALANCIDIR
Türkiye’nin uzun yıllar yönetiminde yer almış İhsan Sabri Çağlayangil’in kendi sözleri bugün basına yansımıştır. İşte “fare gibi zehirli gazla öldürdük onları” diyor. Yani halkımıza yaşatılan bu trajediler itiraf edilmeden, açığa vurulmadan bu sorunun çözülebileceğini sanmak büyük bir yanlışlık olur. Şimdi de aynı şekilde çağdaş isyanın önderliğine “bölücü terör başı” denilmektedir. Esası öyle midir? Bugün biz Türkiye’yi bölmek mi istiyoruz? Hayır. On sekiz yıldan bu yana biz Türkiye’nin bütünlüğü içerisinde Kürt halkının kültür ve kimlik haklarının tanınmasını, Türkiye cumhuriyetinin üzerine oturtulduğu büyük tarihi yanlışın düzeltilmesini istiyoruz, bunun için mücadele yürütüyoruz ve bu sorunu diyalog yöntemleriyle çözmek istiyoruz.

Dolayısıyla bu gibi bazı temel olguları artık adım adım toplum nezdinde gerçekçi esaslara oturtmak gerekiyor. AKP hükümeti içinde önemli bir yere sahip olan Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek üç-dört gün önce bir televizyon kanalında konuşuyordu. Bizi kastederek “örgüt tüm Avrupa çapındaki büyük uyuşturucu trafiğini ve kara parayı yönetiyor. Biz bunu Avrupa devletlerine iyi kavratamadık” diyor. Bu büyük bir yalandır. Yani bu kişiyle biz nasıl uzlaşacağız? Bu akılla, bu mantıkla uzlaşma koşullarını yaratmak mümkün değil, çünkü karşımızdaki insan yalan söylüyor.

ÖCALAN'DAN 5 SAYFALIK MEKTUP GELDİ
Evet, devlet ile önderliğimizin yapmış olduğu görüşmelerin içeriğini biliyorum. Çünkü önderlikten bize ulaştırılan beş sayfalık bir mektup var. Bu mektup oldukça içerikli ve sürecin hangi çerçevede yürümekte olduğunu yansıtan bir derinliğe sahiptir. O açıdan bilgimiz var. Fakat hangi konularda ve nasıl bir görüşme durumunun olduğunu benim değil, bizzat görüşmeyi yapanlar isterlerse açıklayabilirler. Yani devlet tarafı herhalde bu tür konulara girmez ama önderliğimiz isterse görüşmelerin içeriğine ilişkin açıklama yapabilir, nitekim avukatlarıyla yaptığı görüşmelerde az-çok içeriğini zaten vermektedir. O açıdan benim ayrıca şu şu konular görüşülmüştür ya da görüşülmemiştir gibi bir açıklama yapmam fazla uygun düşmez. Ama biz tartışma konularını biliyoruz. Bu konuda tartışma sürecinin hangi düzeyde olduğunu da bilmekteyiz. Belirttiğim gibi bu konuda detaylı bir izahat yapmayı gerekli görmüyorum. Fakat şimdiye kadar devlet tarafı görüşmede çizilen çerçeveye pek uymamıştır.

BOYKOT AKP’YE YARADI
Bizim referandum döneminde eylemsizliği ilan etmemiz ve Kürt demokratik siyasetinin de boykot politikası AKP’ye yaramıştır. Şimdi de bu eylemsizlik sürecinden AKP yararlanarak, geleceğe dönük iktidar hesaplarında pekişmek istemektedir. Ama AKP liderliği şunu çok iyi bilmeli ki Önder Apo’nun barış ve demokratik çözüm için sunduğu bu olanağa salt seçim hesaplarıyla yaklaşılırsa işler tersine de dönebilir.

Kaynak: Fırat Haber Ajansı

6 Kasım 2010 Cumartesi

30 yıl önce İlhan Erdost'u kim öldürdü?

Yayıncı Erdost darbeyi izleyen günlerde abisiyle birlikte gözaltına alındı. Bir astsubayın emriyle dövülerek öldürüldü. Yakınlarını siyasi cinayetlerde kaybeden aileler, sorumluların cezalandırılmasında ısrarlı.
“ŞİMDİ BİR PARÇASISIN ARTIK /
EKMEĞİN ANKARA’NIN TÜRKÇENİN”
Cemal Süreya’nın İlhan Erdost için yazdığı şiir:

Senli benli buğday çocuk
Nerden başlasam bilemiyorum
Taşıtlar seçenek değil artık
Ayrıca cesaretim de yok

Bir bardak su içsem şimdi
Yaralarımdan dökülür
Gün ki yıkımlar günüdür
Boştur ne söylesem şimdi

Birini görüyorum kalabalıkta
o adam işte sana benziyor
Ama sana nasıl da benziyor
Binlerce adam kalabalıkta

O’sun sen yürüyüp gidiyorsun
Parmağında küçük bir zincir
Bıyıkların yazgı gibidir
Dolmuştan indin gidiyorsun

Anıştırır yüzleri aşklar
Belirsizdir o mu değil mi
Ama orda kalmaz acıların ki
Değiştirir her şeyi, o kılar

Şimdi bir parçasısın artık
Ekmeğin Ankara’nın Türkçenin
Gurbet ezgilerinin her şeyin
Kendisi, küçüğü eşisin artık

Faili meçhul bırakılmış siyasi cinayetlerde yakınlarını kaybeden ailelerin oluşturduğu Toplumsal Bellek Platformu, 8 Kasım'da Mamak Askeri Cezaevi önünde toplanıyor. Ailelerin amacı, bundan 30 yıl önce, 12 Eylül darbesini izleyen günlerde gözaltına alınarak götürüldüğü cezaevinde ölüdürülen yayıncı İlhan Erdost'u anmak, sorumluların cezalandırılmasını bir kez daha talep etmek.

Erdost cinayetini, Orhan Tüleylioğlu tarafından derlenen ve 2007'de Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (um:ag) tarafından yayınlanan "Neden Öldürüldüler?" dizisinin ilk kitabından aktarıyoruz.

İlhan Erdost (1944 - 7 Kasım 1980)
Onur Yayınları sahibi İlhan Erdost, 7 Kasım 1980'de ağabeyi, Muzaffer Erdost'la birlikte gözaltına alındı. Mamak Askeri Cezaevi A-Blok'ta fişlenen iki kardeşin, önden ve yandan fotoğrafları çekildi. Saçları ve bıyıkları kesildi. C-Bloka götürülmek üzere, Reo denilen kapalı cezaevi arabasına tekme tokat bindirildiler. Astsubay Şükrü Bağ, Erdost kardeşlere, eşyaları aranırken, "On yaşındaki bebeleri zehirlediniz, içerisi sizin zehirlediklerinizle dolu!" diyecekti.

Arabaya bindirildikten sonra da, -görevli üç muhafız erin Askeri Yargıtay'a yazdıkları dilekçelerde belirttiklerine göre- yanındaki erleri kıyıya çekmiş, "Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım!" diyerek, dövülmeleri için emir vermişti.

A-Bloktan iki yüz metre ötedeki C-Bloka gidecek araba hareket etmeden iki kardeşi hazırola getiren dört er, cop, tekme ve tokatla dövmeye başlamıştı. Nice sonra araç hareket etti. Sürekli dövüyorlardı. Bir ara ilhan Erdost yüzükoyun düşmüş, muhafız erlerin cop ve tekmeleri altında zorlukla doğrulmuştu.

25-30 dakika süren yolculuktan sonra, C-Blok F - Koğuşu önünde araçtan indirildiler. Uygun adımla yürütüyorlardı ki, astsubayın emriyle, geri, arabanın yanına çağrıldılar, İlhan Erdost yeniden dövdürüleceklerini anlayınca, astsubaya, sabahleyin küçük kızını Kırıkkale'de uyandırmadan evden çıktığını söyledi ve "Bizi daha fazla dövdürmeyin" dedi.

Astsubay, "Bunu daha önce düşünseydiniz!" diye yanıtladı, kendisinin de küçük kızını ateşli hasta bırakıp geldiğini söyledi. Yeniden dövüldüler. Bu kez, dört er birbirine yaslanmış, elleri, kollarıyla cop darbelerinden başlarını korumaya çalışan iki kardeşi, olanca hırslarıyla dövüyorlardı. Bir sigara içimi dövüldükten sonra astsubayın emriyle, dövmeyi durdurdular, İlhan Erdost bir kez daha yüzükoyun düştü. Zorlukla doğruldu.

İki kardeşi, C-Blok F Bölümü'nün tel örgüleri önünde hazırola getirdiler. Önlerinde Astsubay Bağ, arkalarında erler. Erler, ellerini yana yapıştırmaları­nı söylüyor. Astsubay, "Bir patlatılmadık hayalarınız kaldı, şimdi onu da patla­tırlar!" diyerek yeniden dövmeleri için eliyle erlere emir veriyordu. Bir süre burada da dövüldüler. C-Blok F Bölümünün tel örgüleriyle çevrili avlusuna alındılar. Avludaki deftere, görüşleri yazıldı: "Sol".

İçerde ışığın yandığı demir parmaklıklı kapıya doğru yürüttükleri sırada, sağdaki kapalı / karanlık kapıya doğru yürümelerini söylediler. Arkalarından "Kaçma lan itoğlu it!" diyerek koşan erler kapının giriş boşluğuna sıkıştırdıkları iki kardeşi yeniden dövme­ye başladılar.

Muzaffer ve İlhan Erdost, sırtları duvara dayalı kollarıyla yüzle­rini darbelerden korumaya çalıştılar. O arada, biraz öteden bir ses geldi, erler durdu, sesin geldiği yöne baktılar, sonra iki kardeşi, içerde ışık yanan demir parmaklıklı kapıya doğru yürüttüler. İlhan Erdost bir kez daha yüzü­koyun kapaklandı, alnını çiçek tarhının kıyısına vurdu. Güçlükle doğruldu.

Demir parmaklı kapının karşısında hazırolda durdular. Daha sonra içeri­ye, sağ taraftaki koğuşa alındılar. Koğuşun girişinde tahta sıraya yan yana oturdular. Muzaffer Erdost koğuştakilerden su istedi. Kimse yerinden kımıldamıyordu.

Muzaffer Erdost bir kez daha seslendi koğuşa, bir bardak su verin diye. Kimsenin kımıldamadığını gören İlhan Erdost, oturduğu yerden kalktı avluya bakan pencerenin önüne doğru gitti. Koğuştakiler koştular, İlhan Erdost'un yerine oturmasını söylediler. Korku içindeydiler. Muzaffer Erdost İlhan'a doğru yürüdü. Bir ara göz göze geldi İlhan'la, İlhan Erdost'un yüzü kanlı, paltosu kanlıydı.

"Midem bulanıyor, kusacağım!" diye bağırdı İlhan Erdost. Yere yığılırken, kollarından kaldırıp bir yatağa uzattılar. Koğuştakilerden biri "Şekerli getirin!" diye fırladı yerinden. Muzaffer Erdost'u içerde bir ranzanın altına uzattılar. Sorular sordu içerdekiler. Adlarını öğrenince tanıdılar iki kardeşi. O sırada İlhan Erdost'un koluna iki tutuklu girmiş, Muzaffer Erdost'u yatırdıkları yatağın yanına getirdiler.

Orada İlhan Erdost sağ dizi üstüne çömeldi, kolları sarktı, başı hafif öne düştü. Muzaffer Erdost, "İlhan, İlhan!" dedi, bir daha yineledi, İlhan ses vermedi.

İlhan Erdost'u yatağa uzattılar. Biri nabzına baktı, "Bunun nabzı durmuş!" dedi. Tıp öğrencisi Vahap yapay solunum yaptırdı. Biraz sonra geldiler, baktılar, "Ölmüş bu!" dediler, uzattıkları battaniye ile aldı götürdüler İlhan Erdost'u.

Soruşturmayı yürüten askeri savcı, Erdost kardeşleri döven dört erden birinin muhafız görevi olmadığını saptadı. Bu erin Etlik'te sağ militan olarak ünlendiği sonradan öğrenilecekti.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı dört er hakkında kasten adam öldürmek, astsubay hakkında ise kasten adam öldürmeye azmettirmek suçlarından dava açtı.

Yargılama 7 yıl sürdü.

Görevli üç er, ayrı ayrı 10 yıl 8 ay ağır hapis cezası aldı. Özel amaçla arabaya binmiş olan ere, 8 yıl hapis cezası verildi. Astsubay da ilkin 10 yıl 8 ay hapis cezası aldı. Bu ceza Askeri Yargıtay Genel Kurulu'nda onaylandı ve kesinleşti. Ama astsubayın, şoför mahallinden dövülme olayını duymasının ve görmesinin olanaksız olduğu görüşüyle Askeri Yargıtay 5. Dairesi, yargılamanın yeniden yapılmasına karar verdi.

Astsubay Şükrü Bağ'a bu kez görevi ihmalden ve üst sınırdan 3 yıl hapis cezası verildi; Askeri Yargıtay 5. Dairesi kararı bozdu; bu kez 6 ay hapis cezası verildi. Erdost kardeşlerin nakledildikleri Reo aracında, tutuklulara ayrılan bölüm ile muhafız erlere ayrılan bölüm arasındaki parmaklıklı kapıyı kilitlemediği için "görevini ihmal" etmişti. 6 aya kadar olan ve cezaların temyizi, yalnızca sıkıyönetim komutanının takdirine ve yetkisine bağlıydı. Sıkıyönetim komutanı da kararı temyiz etmedi, tasdik etti.

Gözaltına alınmalarının, suçlarının nedeni, İlkyaz Basımevi'nde çok sayıda yasak yayın bulundurmak olarak belirtilmişti. Oysa İlkyaz Basımevi'nde yasaklanmış tek bir yayın yoktu, İlhan'ın öldürüldüğü tarihten bir süre sonra, Birinci Şubeden görevli memurlar İlkyaz Basımevi'ni açmaya geldiklerinde tek bir kitap almadılar. Açıp gittiler.

Ne var ki basımevinin açılması için verilen kararın tarihi 30 Ekim 1980'di, yani İlhan Erdost'un öldürüldüğü tarihten yedi gün öncesine aitti. Gözaltına alınmaları için verilen kararda da, basımevinin açılması için verilen kararda da aynı komutanın imzası vardı: Recep Ergun. (OT/EÜ)