29 Temmuz 2010 Perşembe

"Böylesi bir çatışmanın kazananı olmayacak"

Halkevleri, Emek Partisi (EMEP), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) tarafından Bursa’nın İnegöl ilçesinde ve Hatay’ın Dörtyol ilçesinde yaşanan olaylarla ilgili olarak yapılan açıklamalarda, “provokasyon” vurgusu öne çıkarılırken, barış ve kardeşlik çağrılarında bulunuluyor.


Halkevleri: “Yeni İnegöller yaşanmaması için Kürtlerin eşit yurttaşlık hakları güvence altına alınmalıdır!”
AKP hükümeti başta olmak üzere tüm egemenlerin Kürt sorununda çözümsüzlük, baskı ve inkar politikalarının sonuçları ülkemizde yaşayan bütün halklar açısından oldukça kötü sonuçlara yol açabilecek olayları tetiklemektedir. Dün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Bursa İnegöl’de gerçekleştirdiği mitingin ardından yaşanan ırkçı saldırı bu tehlikeyi bir kez daha gözler önüne sermiştir. Kürt şoförün kullandığı minibüsün önünün kesilip “buradan bir daha geçmeyeceksin” denilerek başlatılan olaylarda Kürtlere ait birçok ev ve işyeri taşlanmış, olaylar “PKK İnegöl’ü bastı”, “PKK 5 kişiyi bıçakladı” yalanlarıyla daha da büyütülmüştür. Olayların başında gözaltına alınan Kürt gençlerini linç etmek isteyen saldırgan güruh karakolu taşlamış 6 polis aracını tahrip etmiştir.

Olayların ardından ilçeye giden Bursa Valisi Şahabettin Harput yaptığı açıklamada “işin ilginç yanı, bu eylemi yapanlar vatanını milletini seven insanlar” diyebilmektedir. Herkes görevini yine yerine getirmektedir. Yalanlarla, provakatif söylemlerle galeyana getirilen saldırganlar “vatanını, milletini seven” olarak nitelendiriliyor. Ne tesadüf ve ne acıdır ki, benzer olayları daha önce defalarca yaşadık, yöneticilerin benzer tutumlarını defalarca gördük.

İnegöl’de yaşanan saldırı tehlikenin boyutlarını göstermesi açısından dikkatlerden kaçmamalıdır. Kürtlere yönelik resmi ve sivil güçlerce işlenen suçlar devlet tarafından açıklanıp, mahkum edilmedikçe bu tür ırkçı-şoven kalkışmalar normalleşecektir. Irkçı-faşist güruhların bu tür kalkışmalarını önlemenin tek yolu Kürtlerin eşit yurttaş olarak varlığını güvence altına almak ve geçmişte işlenen suçlardan dolayı özür dilemektir.

Yaşanan olay kardeşçe, barış içinde, eşit haklara sahip bir ülkede yaşamak isteyen herkese ülkemizde kardeşliğin korunması, yeniden kardeşleşmenin sağlanması için ne kadar önemli sorumluluklar düştüğünü göstermektedir.

Oya Ersoy
Halkevleri Genel Sekreteri


EMEP: “İnegöl ve Dörtyol son olsun, barış, eşitlik ve kardeşlik için adım atılsın!”
İnegöl’de başlayan linç girişiminden hemen sonra Hatay Dörtyol’da yaşananlar, provokasyon ve linç girişimlerinde yeni bir döneme sürüklendiğimizi gösteriyor. Yaşananlar karşısında hükümetin, asker ve polisin gösterdiği tutum ise, karşı karşıya bulunduğumuz durumun ne denli vahim olduğunu gösteriyor.

İnegöl’de yıllardır birlikte yaşayan Türk ve Kürt halkı, bir iki kişinin alacak verecek meselesinde karşı karşıya getirilmekte, şehir ırkçı gruplar tarafından adeta teslim alınmaktadır. Can ve mal güvenliğini sağlamakla görevli hükümet ve güvenlik güçleri ise görevlerini yapmamaktadır.

Dörtyol’da iki gün boyunca yaşananlar ise AKP hükümetinin yangına körükle gittiğini bir kez daha gösterdi. Polis otosuna yapılan saldırıda 4 polisin hayatını kaybetmesinden sonra Kürt halkı hedef gösterilerek, çeteler eliyle adeta organize bir intikam hareketi başlatılmıştır. Dörtyol’da polis karakolu önünde toplanan, ırkçı sloganlar atarak burada saldırı hazırlıkları yapan ırkçı gruplar emniyet güçleri tarafından kollanmış ve desteklenmiştir. Dışarıdan getirilip olayların fitilini ateşleme görevi verilen grup daha sonra arkasına binlerce kişiyi katarak ilçeyi adeta teslim almış, Kürt yurttaşlarımıza ve demokratik güçlere karşı saldırıya geçmiştir.

Sivas Katliamını hatırlatan bir saldırı
Gözünü iktidar hırsı bürümüş olan AKP hükümetinin, polisin ve askerin tutumu, şehri teslim alan ırkçı gruplar karşısındaki davranışları, bizlere Sivas katliamını hatırlattı. Sivas’ta da saatlerce süren toplanma, heykel parçalama, Kültür Merkezine saldırı yaşanmış ve ardından Madımak Oteli ateşe verilerek 35 aydın ve emekçi katledilmişti.

Dörtyol’da, polis ve asker; parti binalarını basıp, kırıp döken, tabelaları söküp, Türk bayrağı asan, işyerlerinin camlarını kıran, talan eden ve ateşe veren güruh karşısında seyirci kalarak destek sunmuş, provokasyona güç vermiştir. Bu olaylarda ilk gün BDP bürosu saldırıya uğramış, eşyalar dışarı taşınarak ateşe verilmiş, ardından büro ateşe verilmiştir. İkinci gün ise EMEP ve ÖDP ilçe büroları tahrip edilmiştir. Emek, barış ve demokrasi düşmanı, faşist güçlerin, hükümet ve MHP desteğiyle gerçekleştiği bu saldırı, bizleri, tüm halkımız adına kaygılandırmaktadır.

İçişleri Bakanı ve Hatay Valisi provokasyona güç ve destek verdi
Tüm bunlar olurken, İçişleri Bakanı Beşir Atalay, polis ve askere bu tür gelişmelerin vahametine dikkat çekip, polis ve askerin hiçbir vatandaşın canına ve malına zarar gelmeyecek her türlü tedbiri alması talimatını vermesi beklenirken, aksine, Bakan Atalay ve Hatay Valisi kışkırtıcı açıklamalarda bulunmuş, linç girişimlerine destek ve güç vermiştir. İçişleri Bakanı Atalay yaptığı konuşmada “Çevre illerimizin valileri, komutanlarımız, emniyet hepsi burada. Avanosları temizleyin. Ne yaparsanız yapın” derken, Hatay Valisi linç girişimlerini, polis ve asker gözetiminde yaşanan saldırganlığı “İnfial, anlayışla karşılanmaktadır” diyerek onaylamıştır.

AKP hükümeti, gerilimden beslenmek, referanduma ve seçimlere bu tehlikeli politika üzerenden gitmek istemektedir. Ana muhalefet partisi CHP ve MHP karşılıklı olarak birbirlerini suçlarken, Türkiye’nin hızla sürüklendiği iç kapışmaya, halkların birbirini boğazlayacağı gelişmeye seyirci kalmakta, kendi iktidarlarını sürdürmek için bu durumu görmezden gelmektedirler.

Halkımızı, barış ve kardeşliği güçlendirmeye, demokratik koşullarda birarada yaşamı yaratmaya çağırıyoruz.

AKP hükümeti gerekli tedbirleri almalı, her yurttaşın can ve mal güvenliğini sağlamalı, saldırganlar tutuklanarak cezalandırılmalı, mağdurların zararları tazmin edilmelidir. Bakan Atalay ve Hatay Valisi hakkında, yaptıkları kışkırtıcı konuşmalardan dolayı soruşturma açmalıdır.

Türk, Kürt, Arap... her dilden ve her inançtan halkımıza çağrımız ise, bu tür provokasyonlar karşısında uyanık olmaları, barış ve kardeşliğe sarılmalarıdır.

Nedim Köroğlu
Genel Başkan Yardımcısı


ÖDP: “Daha geç olmadan!”
İnegöl'de Kürt yurttaşlara karşı gerçekleşen saldırının ardından, Hatay Dörtyol'da 4 Polisin öldürülmesi ve ardından Kürt yurttaşlara, Partimize ve Parti üyelerimize dönük saldırılar karanlık bir tünelin içine doğru hızla ilerlediğimizin göstergesidir.

Operasyon, tutuklama ve özel savaş birlikleri ile Kürt sorununu çözülemez. Şimdiye kadar bu yöntemler kullanıldığından Kürt sorunu çözümsüz kalmış, tamiri zor olacak derin yaralar açılmıştır. Bu yaraları kapatmak yerine kanatan her türlü tavır bu toprakları kardeşlik toprakları olmaktan çıkarmaktadır.

PKK'de yaptığı eylem ve saldırılarla barışa gidecek yolu kapatmakta ülkenin milliyetçi-faşist iklime teslim olmasına katkı sunmaktadır.

Ölümler üzerine barışın kurulması mümkün değildir. Barış ve kardeşlik ancak her tür şiddete ve milliyetçi-faşist provokasyonlara karşı bir arada yaşamın savunulması, bir arada yaşam zeminlerinin güçlendirilmesi ile mümkün olabilecektir.

Yarın bunları konuşmak için bile çok geç olabilir. Daha geç olmadan herkes bir etnik çatışmanın kapımızda olduğunun farkına varmalıdır. Etnik bir çatışma gerici bir çatışmadır. Böylesi bir çatışmanın kazananı olmayacaktır.

Haydar İlker
Genel Başkan Yardımcısı

TKP: “Faşizmin bölücü provokasyonuna gelmeyin!”
Yaşananları basit bir adli vakaya indirgemeyi, önemsizleştirmeyi amaçlayan AKP hükümeti, yarattığı toplumsal tablonun sorumluluğundan kaçamaz. AKP hükümeti, her türlü siyasi çekişmenin kolaylıkla kitlesel bir linç kampanyasına dönüşebildiği bir toplumsal ortam yaratmıştır.

“Milliyetçi kesimin sabrının taşmış olduğunu söyleyen” MHP lideri Devlet Bahçeli de bu tablonun sorumluluğundan kaçamaz. Her iki ilçemizde de ülkücü çetelerin en ön saflarda yer aldıkları, olayların başlatıcısı konumuna oldukları hiç kimsenin dikkatinden kaçmamaktadır.

Faşizmin bölücü provokasyonu sermaye egemenliği tarafından içine sokulduğumuz cendereye işaret etmektedir. Bu cendereden çıkışın yegâne yolu, emekçi sınıfların eşitlik ve özgürlük taleplerini daha güçlü dile getirilmesi, yani solun güç kazanmasıdır.

İnegöl ve Dörtyol’da yaşanan olayların birer provokasyon olduğu açıktır. Ancak yaşanan olaylar alelade bir provokasyon olarak, birer "adli vaka” olarak asla görülemez. Ortada basit bir provokasyon değil, devletin kolluk güçlerinin düpedüz desteklemesi ve bir takım faşist çetelerin sahneye davet edilmesiyle büyük bir yangına dönüştürülen bir girişim bulunmaktadır.

İçişleri Bakanı’nın İnegöl’deki olayları “birkaç amigonun” provoke ettiğini söylemesi tam anlamıyla bir skandaldır. Olayları son kertede kimin kışkırttığının belirlenmesi elbette kolluk güçlerinin sorumluluk alanına girmektedir. Ancak yaşananları basit bir adli vakaya indirgemeyi amaçlayan AKP hükümeti, yarattığı toplumsal tablonun sorumluluğundan kaçamaz. AKP hükümetinin politikaları, her türlü siyasi çekişmenin kolaylıkla kitlesel bir linç kampanyasına dönüşebildiği bir toplumsal ortamın ortaya çıkmasından birinci derecede sorumludur.

Benzer şekilde “milliyetçi kesimin sabrının taşmış olduğunu söyleyen” MHP lideri Devlet Bahçeli de bu tablonun sorumluluğundan kaçamaz. Olayların en ön safında yer alan ülkücü çetelerin sokağa salınmasında siyasi rekabet, “kimin delisinin daha fazla olduğunu” ispatlama çabası ya da bunların hepsi birden rol oynamış olabilir. Bunun son kertede bir önemi kalmamıştır.

Türkiye’nin kitlesel linç ve yağmalama girişimlerinin her an patlak verebildiği bir ülke haline getirilmiş olmasının açıklaması tek başına “Kürt sorunu” ile yapılamaz. Düzen partileri arasındaki siyasi rekabetin, devletin süregiden iç hesaplaşmasının, emperyalizmin Türkiye’ye verdiği rollerin ve bunlarla birlikte biçtiği kefenin hep birlikte devreye girdiği, ancak sonuçta Kürt sorununu aşan bir durum söz konusudur.

Devletin desteği ve yönlendirmesiyle gerçekleşen faşizmin bölücü provokasyonu, Türkiye’nin sermaye egemenliği tarafından içine sokulduğu cendereye işaret etmektedir. Bu cendereden çıkışın yegâne yolu, emekçi sınıfların eşitlik ve özgürlük taleplerini daha güçlü dile getirilmesi, yani solun güç kazanmasıdır. Faşizmin bölücü provokasyonunu boşa çıkarmanın tek yolu, gerçek bir halk iktidarı kurmaktan, emekçi sınıfların birliğinden geçmektedir.

Türkiye Komünist Partisi emekçi halkımızı bu provokasyonları boşa çıkarmaya, solu güçlendirmeye çağırmaktadır.

Türkiye Komünist Partisi
Siyasi Büro

Oğuzhan Müftüoğlu: 12 Eylül'ün mağduru değil muhattabıyız

*12 Eylül darbesine karşı mücadele eden topluluğun bir bireyi olarak kendimi 12 Eylül mağduru olarak görmüyorum. Türkiye'nin o günkü mevcut düzenine karşı, o faşist diktatörlüğe karşı mücadele ettik, onun bir bedeli varsa bunu ödedik. Ölenlerimiz de ödedi canlarıyla, cezaevlerinde işkencelerle ödedik. Burda bir mağduriyet söz konusu değildir. Biz 12 Eylül'ün muhatabıyız.

*Evet, 12 Eylül'ün mağdurları vardır. MHP'liler kendilerini mağdur olarak hissetmişlerdir. Çünkü 12 Eylül'ü yapan güçlerle aynı saftaydılar. O yüzden yöneticileri 'fikrimiz iktidarda biz içerdeyiz' demiş ve kendilerini mağdur görmüşlerdir. Öyledir, ihtilaller bazen kendi evlatlarını yer.

*AKP'nin neoliberal politikalarını desteklemek için darbecilik konusunda ortaya çıkan arkadaşlar burjuvazinin, sınıfların, sömürü düzeninin ve emperyalizmin bu olayla ilişkisini gizlemek için büyük çaba sarf ediyorlar. Bu doğrusu sosyalist olma iddiasındaki birisi için çok büyük ayıptır.

*Anayasa değişikliği 12 Eylül'ün esasına, özüne dokunmuyor. Bir bina düşünün temeli duruyor, çatısı duruyor, yapısı duruyor, içinde oturanlar duruyor. Biraz dışını boyuyorlar, kapısının tokmağının rengini değiştiriyorlar buna razı olmazsan sen eskiyi savunmuş oluyorsun diyorlar. Böyle bir saçmalık olabilir mi?


AKP‘NİN KENDİSİ DARBE ÜRÜNÜDÜR
Yönetenler bir azınlığın çıkarlarını sanki toplumun genel çıkarıymış gibi göstermek isterler. Son zamanlarda Anayasa değişikliği üzerine yapılan tartışmalar bütün toplumun çıkarına bir tartışma değildir ama iktidar çevreleri bunu toplumun önemli bir değişimin eşiğinde bulunduğu şeklinde anlaşılacak şekilde kavratmak, toplumu öyle inandırmak istiyorlar. Bu yönetme anlayışının önemli bir unsurudur.

Bu bir aldatmacadır. Ne 12 Eylül ile hesaplaşmadır ne de öyle sunulduğu gibi toplumun genel çıkarına olan bir değişimden söz etmek mümkündür. Çünkü aslında AKP ve tüm düzen partileri 12 Eylül‘ün ürünüdür, onun devamıdırlar. Tartışmanın ileri aşamalarında belki daha ayrıntılı anlatmaya çalışacağım ama peşinen söyleyeyim AKP 28 Şubat sürecinde Erbakan‘ın tasfiye edilmesiyle dolaylı olarak müdahale ile kurdurulmuş bir partidir, arkasındaki uluslar arası güçlerin olduğu çok iyi bilinen bir partidir. Bu bakımdan AKP‘nin ne 12 Eylül ile hesaplaşmaya niyeti vardır ne de 12 Eylül‘ün kalıntılarını ortadan kaldırmak gibi bir niyeti vardır. Bugünkü tartışmanın esası son on yıldır Türkiye‘de AKP eliyle sürdürülmeye çalışılan neoliberal yeni toplum düzeninin sürdürülmesi çabasından başka bir şey değildir.

28 Şubat‘tan sonra AKP‘nin kurulmuş olmasının kanıtı nedir diyorlar? Ortada değil mi? 28 Şubat‘ta Erbakan‘ın Milli Görüş çizgisindeki Refah Partisi tasfiye edildi. Daha sonra onun içerisinden bir grup Milli Görüş‘ün anti-Amerikan kimi görüşlerini bir kenara bırakarak daha liberal görüşler etrafında bir parti kurdu. Bu partinin bütün programı ve kuruluş mantığı da küresel sermayenin politikalarına uygun görüşler benimsediler, daha önce AB‘ye karşı iken AB çizgisini benimsediler. Bütün bunlar bir kanıt değil midir? Bunlar için bir de belge mi sunmam gerekiyor.

EMPERYALİZMİN ROLÜNÜ ANLAMADAN
DARBELER AÇIKLANAMAZ
12 Eylül dahil bütün yaşadığımız tarihsel süreçlere çok farklı açılardan bakıyoruz. 12 Eylül darbesini kim yaptı? Niçin yapıldı 12 Eylül? 12 Eylül darbesi Türkiye‘deki üç beş tane generalin aklına, biz idareye el koyalım, insanlara işkence yapalım, diye aklına gelipde mi idareye el koydular.

Bir süredir ezberleri bozacağız diye başlayan bir süreç var. Ne sınıf ne emperyalizm ne düzen ne sömürü ne sermaye hiçbir şey akla gelmiyor bütün tarihsel ve toplumsal olaylar bir devlet-toplum çelişkisi, askeri vesayet-sivil vesayet içinde anlatılmak isteniyor. Yok böyle bir şey. Sosyalistin litaratüründe yok böyle bir şey. Yüz yıldır diyor bir arkadaş Türkiye askeri bürokrasi ile burjuvazi ya da toplum arasındaki mücadeleye sahne oluyor. Böyle bir gerçek var mı?

Ben 12 Eylül‘ü, 12 Mart‘ı yaşamış bir insanım. 27 Mayıs‘ı da yaşadık evet. 12 Mart‘da darbe niçin yapıldı, 27 Mayıs‘da darbe niçin yapıldı? Bunun analizini yapabiliyor muyuz? 12 Mart‘la, 12 Eylül‘le hesaplaşmak onun kimler tarafından yapıldığını, hangi sınıflar tarafından yapıldığını ortaya koyarak o düzenle hesaplaşmak demektir.

Hatırlayın 12 Eylül yapıldığı zaman Amerikan başkanları niçin ‘bizim çocuklar başardı‘ diyerek sevindiler. Şu gerçek bütün toplumun gözünden saklanıyor. 12 Eylül yalnızca Türkiye‘de anarşi-terör diye nitelenen olaylar yüzünden gerçekleştirilmiş bir darbe değildir. Evet, 12 Eylül öncesinde bir mücadele vardır, sağ-sol mücadelesi de vardır fakat Türkiye‘yi böyle bir darbeye sürükleyen gerçekler tamamen farklıdır.

Şu unutulmamalıdır. Üç darbeyi de yapan ordu NATO‘ya bağlı bir ordudur. NATO ABD emperyalizminin denetiminde ve ABD emperyalizminin politikalarını uygulayan bir kurumdur. Başka hiçbir şey değildir. Bazı arkadaşlara bunlar klişe gibi gelebilirler. Ama bunu öğrenmezlerse hiçbir şey anlayamazlar. Yaşanan tarihle ilgili hiçbir şey anlayamazlar.

12 EYLÜL‘ÜN MAĞDURU DEĞİL MUHATABIYIZ
Biz kendimizi 12 Eylül mağduru olarak görmeyiz. 12 Eylül‘ün muhatabıyız. Bir arkadaş 12 Eylül‘den mağdur olanlar en çok konuşma hakkının kendilerinde olduğunu iddia ediyorlar,dedi. Öyle bir iddiaam yok. Elbette bugünün gençlerinin özellikle 12 Eylül‘ü bilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun için konuşuyorum. 12 Eylül darbesinden bir yıl önce böyle bir darbenin geldiğini Türkiye‘ye ilan etmiş bir topluluğuz. Ve böyle bir darbenin gerçekleşmemesi için Türkiye‘deki bütün demokratları ve aydınları mücadeleye çağırmış bir topluluğuz. Nihayet 12 Eylül olup gerçekleştirildikten sonra da, bir çoklarının iddia ettiği gibi teslim olmayan, 12 Eylül darbesine karşı Türkiye‘nin her yerinde mücadele etmiş bir topluluğuz. Ankara‘da yaşayanlar bilirler, Ankara‘nın sokakları pankartlarla, korsan gösterilerle cınlatılmıştır. Darbeden dört ay sonra Devrimci Yol operasyonu tamamlandıktan sonra bizim direnişimiz kesintiye uğramış ve ardından 1984 yılına kadar da 12 Eylül darbesine karşı mücadele Türkiye‘nin dağlarında ve şehirlerinde mücadele devam etmiş.

Bu yüzden ben 12 Eylül darbesine karşı mücadele eden topluluğun bir bireyi olarak kendimi 12 Eylül mağduru olarak görmüyorum. Türkiye‘nin o günkü mevcut düzenine karşı, o faşist diktatörlüğe karşı mücadele ettik, onun bir bedeli varsa bunu ödedik. Ölenlerimiz de ödedi canlarıyla, cezaevlerinde işkencelerle ödedik. Burda bir mağduriyet söz konusu değildir. Bunu düzeltmek isterim.

Mağdur olanlar vardır. 12 Eylül‘ü bir tür bürokrasi ve askeri vesayet arasındaki mücadele olarak görenler vardır. O dönemi yaşayanlar çok iyi bilirler 12 Eylül‘den önce sağ partilerin hepsi orduyu müdahaleye çağırıyorlardı. MHP sıkıyönetimi istiyordu. Adalet Partisi sıkıyönetimi istiyordu. Kahramanmaraş olayları sonrasında Meclis‘te sıkıyönetim ilan edildiği zaman üç sağ partinin lideri Erbakan, Türkeş ve Demirel birbirlerini kucaklayarak sevinç gösterileri yaptılar. Bunlar arşivlerde vardır.

Ben o dönemde çalışmakta olduğu dergide sıkıyönetimin Türkiye‘nin bir askeri darbeye götürülmesinin bir basamağı olduğunu ve Ecevet hükümetinin sonu olduğunu söyledim. Türkiye‘de askeri darbeler sola karşı yapılmıştır. Ordunun bir NATO emrinde bir ordu olduğu unutulmamalıdır. Ordunun komite konseyi NATO‘nun denetimi altındadır. Bütün darbeler NATO onayıyla gerçekleşmiştir. Askeri darbelere yol açtığı iddia edilen bütün katliamlar, bütün provokasyonlar kontgerillayla, özel harp dairesi ile ilgilidir diye ifade edilir. Özel Harp Dairesi‘nin, parası kendileri tarafından ödenerek, ABD tarafından kurulduğunu herkes biliyor. Türkiye Gerçekleri‘nde biliyor.

AKP iktidarı bunlarla hesaplaşmak adına kozmik odaya girdi. O zaman BirGün gazetesi ‘Kozmik Odadaki Herşey Açıklansın‘ diye manşet atmıştı. O kozmik odada bütün bu gerçekler var. Niçin bütün bunları toplumun bilgisine sunmuyorlar, açıklamıyorlar. Bir şeyi daha hatırlatmak istiyorum. Evet 12 Eylül‘ün mağdurları vardır. Konuğunuz olan Yaşar Okuyan‘da buna dahildir. MHP‘liler kendilerini mağdur olarak hissetmişlerdir. Çünkü devrimciler bir başka saftaydı onlar 12 Eylül‘ü yapan güçlerle aynı saftaydılar. O yüzden yöneticileri ‘fikrimiz iktidarda biz içerdeyiz‘ demiş ve kendilerini mağdur görmüşlerdir. Ugruna mücadele ettikleri bir dava başarıya ulaşıyor ama kendileri içeri atılıyorlar, işkence görüyorlar hatta idam ediliyorlar. Öyledir, ihtilaller bazen kendi evlatlarını yer.

Anayasalar sistemin-düzenin üst yapı kurumlarıdır. Bir ülkedeki üretim ilişkileri sisteminin kanuni ve hukuku statüsünü oluştururlar. 12 Eylül‘den bu ülkenin daha önce kurulmuş düzeni değişmedi. Arada değişik kapitalist uygulama sistemine yöneltilmiştir. Cumhuriyet‘in ilk dönemlerinde daha çok devletçilik. DP‘nin kurulmasından sonra ithal ikamecilik diye ifade edilen ve bağımlı ekonominin geliştiği, yukarıdan aşağıya geliştirilen bir kapitalizmle 1980‘e gelinmiştir. .

AKP 12 EYLÜL‘E KARŞI MI?
12 Eylül döneminde değişik çevrelerin sağın ve solun 12 Eylül‘e tavrı farklı olmuştur. AKP acaba 12 Eylül‘e karşı mıdır değil midir? Bir cümle okuyacağım. "Bu düşman kıskıvrak yakalama.. Ve bir zaferdir. İçtimaî bünyenin harici bir kısım eracifden temizlenme, arındırılma düşüncesiyle onu aslına irca zaferidir." Bu Fethullah Gülen‘e ait bir cümledir ve Kenan Evren‘in 12 Eylül‘ü yaptığı için doğrudan cennete gideceğini de yazmıştır o dönem içerisinde. Şimdi soruyorum, o cemaatin bir parçası olduğu bilinen bir iktidar 12 Eylül ile hesaplaşabilir mi? O zaman bu düşünceleri savunurken bunun özeleştirisini vermeden bugün 12 Eylül ile hesaplaşılabilinir mi?

Bugün yapılan nedir? Niçin o dönemde darbelerin savunucusuyken bugün darbe karşıtıymış görünülmeye çalışıyor bu kesimler. Bu çok açıktır. Demin söyledim bütün darbeler Türkiye‘deki düzenin korunması için egemen sınıflar çıkarına ama en çok da ABD‘nin bölge politikalarına uygun gerçekleşmiştir. Amerika‘nın, emperyalizminin rolünü hesaba katmaksızın hiçbir darbenin anlaşılması mümkün değildir. Şu da bir gerçektir Sovyetler Birliği‘nin çözülmesinden sonra ABD o zamana kadarki soğuk savaş politikalarını terk etmiştir. Bizim gibi ülkelerde askeri darbeleri sola karşı kullanma ihtiyacı kalmamıştır. Orduları artık bu darbeci gelenekten uzaklaştırarak bir tür demokrasi, liberal demokrasi projesine yönelmiştir. Bu neoliberal politikaların üst yapısını kurma açısından da olağan bir gelişmedir. Devlet yapıları, anayasal düzenler, hukuki düzenler buna göre düzenlenmektedir. AKP iktidarı bir yandan ekonomiyi uluslarararası sermayenin yeni yönelimleri doğrultusunda liberalize ederken, bunun önündeki engelleri de ortadan kaldırarak buna uygun üst yapı da kurmak istiyor. Şimdiki anayasa değişikliği de AKP‘nin on yıldır sürdürdüğü politikaların yani eğitimin, sağlığın paralı hale getirilmesinin, özelleştirmelerin çok kısaca ifade etmek gerekirse Tekel işçilerini sokağa atma politikalarına anayasal desteğini oluşturmaya çalışmaktadır. Soldan veya sağdan bu referanduma evet verecek olanlar AKP‘nin bu uygulamalarına evet demiş olacaktır.

EMPERYALİZMİN VE SINIFLARIN
ROLÜNÜ SAKLAYARAK SOSYALİST OLUNAMAZ
Biraz önce bana, 27 Mayıs‘ta Amerika‘nın rolü var mıdır, diye soruldu. İncelensin bulunur. Türkiye 1950‘lerden sonra Amerika‘nın ordu sisteminin içerisine girmiştir. 27 Mayıs‘taki orta rutbeli subayların büyük çoğunluğu Amerika‘da eğitim görmüştür. Bir geçiş sürecedir. Ama şunu unutmamak gerekir DP 1950‘den sonra ekonomik olarak sıkışmaya başlamıştır. 1960 ihtilalinden önce bir devalüasyon yapmak zorunda kalmıştır. ABD‘den istediği ek kredileri alamamıştır. Sovyetlere gitmeye hazırlanmaktaydı, darbe o koşullar içinde gerçekleşmiştir.

12 Mart da darbenin nasıl gerçekleştiği incelenirse onun arkasındaki sınıf gerçekliği görülebilir. 12 Mart öncesinde de Türkiye bir devalüasyon geçirmiştir. Türkiye‘deki egemen burjuvazinin yöneten partisi olan AP içerisinde çok önemli sınıf ayrımları ortaya çıkmıştır. Erbakan ayrı bir parti kurmuştur. Bir yönetim krizi ile karşı karşıya kalınmıştır. Ve bu boşluğu doldurmak için darbe gerçekleşmiştir. Ayrıca 12 Mart üzerindeki ABD rolü çok iyi biliniyor, 12 Mart‘ı gerçekleştiren generallerin darbe öncesi ABD‘ye gittiği biliniyor. Bunlar ayrıntılıdır.

Kendilerini sosyalist olarak ifade eden arkadaşların bu darbeler söz konusu olduğunda sınıf meselesini, emperyalizm meselesini ‘hayır canım onlar o kadar da değil‘ derken hatırlamalarını ben garipsiyorum. Bu Türkiye‘deki tekelci burjuvazinin ve uluslar arası burjuvazinin rolünü gizlemek için neden bu kadar çok çaba sarfediliyor, üç beş tane generalin sırtına neden yıkılabiliyor. O generaller darbeyi bir çırpıda yaparken bugün neden yapamıyorlar. 12 Eylül‘ün, 12 Mart‘ın on katı daha fazla darbenin yapılmasına ortam varken neden yapamıyorlar. Bakın gazetecilikte bir söz vardır, köpeğin insanı ısırması değil insanın köpeği ısırması haberdir, derler. Türkiye‘de darbe olması, askerlerin yönetime müdahale etmesi 50 yıldır yaşadığımız gerçeklik içinde doğaldır. Son yimi yıldır bütün koşullara rağmen darbe olamıyor. Niçin? Çünkü darbenin arkasındaki güçler darbeciliği terk etti. Bunu Amerikan ideologları, Pentagon‘dakiler bütün dünyaya yazıyor. Artık bir liberal demokrasiler çağı açtılar. Ben demiyorum ki Türkiye‘de her şey Amerika‘nın rolüyle tıkır tıkı işliyor. Hayır yerli burjuvazinin ve ABD‘nin rolü göz önüne alınmaksızın yaşananlar anlaşılamaz diyorum.

Özellikle AKP‘nin neoliberal politikalarını desteklemek için darbecilik konusunda ortaya çıkan arkadaşlar burjuvazinin, sınıfların, sömürü düzeninin ve emperyalizmin bu olayla ilişkisini gizlemek için büyük çaba sarf ediyorlar. Bu doğrusu sosyalist olma iddiasındaki birisi için çok büyük ayıptır.

ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI EDİLMEYE
KARŞI ÇIKTIĞIMIZ İÇİN DEVRİMCİYİZ
Şimdi anayasada bir takım değişiklikler var. Bunlar ifade ettiğim gibi yeni düzenin ihtiyacı olan kimi değişikliklerdir. Şunu söylüyorlar yetersiz ama yine de evet diyen arkadaşlar. Ne de olsa 12 Eylül‘de ufak tefek değişiklikler var. bu bildik ölümü gösterip sıtmaya razı etme anlayışıdır. Biz buna karşı çıktığımız, razı olmadığımız için devrimciyiz.

Anayasa tartışması bu düzen içindeki sınıf çatışmaların bir ifadesidir. Ben bu düzenin kökten değişmesi gerektiğini savunan bir insanım. 12 Eylül döneminde de bugün de geçerli olan bu düzenin bir sömürü düzeni olduğunu işçi sınıfının, Kürtlerin, ezilen halkların tamamen yoksulluk içerisinde bırakıldığı bir düzendir. Köklü bir biçimde değişmeksizin bu toplumun sorunlarının çözülemeyeceğine inanan bir insanım.

Anayasa değişikliği 12 Eylül‘ün esasına, özüne dokunmuyor. Bir bina düşünün temeli duruyor, çatısı duruyor, yapısı duruyor, içinde oturanlar duruyor. Biraz dışını boyuyorlar, kapısının tokmağının rengini değiştiriyorlar buna razı olmazsan sen eskiyi savunmuş oluyorsun diyorlar. Böyle bir saçmalık olabilir mi?

* 22 Temmuz Perşembe günü, NTV‘de ‘NTV Soruyor‘ da ‘12 Eylül ve Referandum‘ başlığıyla yapılan programda Oğuzhan Müftüoğlu‘nun yaptığı konuşma metninin çözümüdür.

27 Temmuz 2010 Salı

"Evet" demeyene terörist damgası

Referandum yaklaştıkça AKP’lilerin söylemleri sertleşirken, AKP yanlısı basın da saldırgan bir dil kullanmaya başladı. Bugün (26 Temmuz) Star Gazetesi ve Vakit gazetesinin internet sitesinde “Hainler ‘hayır’ da buluştu” ve “İllegal hayır cephesi” başlıklarıyla verilen haberlerde illegal örgütlerin “hayır” çağrısı yaptığı iddia edilirken, Halkevleri “terör örgütü” olarak gösterildi.

Sayfalarında sadece iktidar yanlısı haberlere yer veren Star ve Vakit’in internet sitesi bugün yayınladıkları haberlerde referandumda “hayır” oyu kullanacaklara karşı saldırgan bir dil kullandı. Vakit’in internet sitesi habervaktim’de “Hainler ‘hayır’ da buluştu”, Star gazetesinde ise “İllegal hayır cephesi” başlıklarıyla verilen haberler de kaynak olarak Star Gazetesi haber merkezi gösteriliyor. İki gazeteye de aynı merkezden gönderildiği anlaşılan haberde, kaynak belirtilmeden PKK, DHKP-C, MLKP, TKP/ML ve THKP/C Dev-Yol’un referandumda “hayır” çağrısı yaptığı iddia edildi.

“Şehitlerin sorumlusu da hayır diyor”, “Polis katilleri de hayır dedi” gibi ifadelerle referandumda “hayır” oyu kullanmayı düşünenleri etkileme hedefli ibareler kullanılan haberde Halkevleri Derneği de “illegal örgüt uzantısı” olarak lanse ediliyor. Haberin Halkevleri ile ilgili kısmında “THKP/C Dev-YOL'a yakınlığı ile bilinen Halkevleri Derneği, başlangıçta “Ne Evet, Ne Hayır” şeklinde özetlenebilecek tavır sergilerken daha sonra bu kararını değiştirdi. Sloganın “evet”çilerinin lehine olacağından dolayı gelişen süreçte açıkça “Hayır” oyu verileceği belirtildi” gibi gerçek olmayan ifadeler kullanıldı.

Halkevleri tekzip metni gönderdi
Halkevleri, haberle ilgili Star Gazetesi’ne düzeltme metni gönderdi. Halkevleri’nin kamu yararında dernek statüsünde köklü bir örgüt olduğu belirtilen metinde, haberde dernekle ilgili ifadelerin hiçbir delile dayanmadığı ifade edildi. Haberde kullanılan edilgen yüklemlerin daha önce Halkevleri hakkında başka yayın organlarında çıkan “operasyonel” haberlerle benzer biçimde kullanıldığına dikkat çekilen düzeltme metninde, Zaman gazetesinin benzer bir haberden dolayı Halkevleri’ne tazminat ödediği hatırlatıldı.

Haberle “hayır diyenler teröristtir” algısı oluşturulmaya çalışıldığını belirten Halkevleri Basın Merkezi, 12 Eylül faşist anayasasının sermaye ve AKP lehine düzenlenmiş yeni versiyonunu reddetmeye devam edeceklerini açıkladı.

TKP'den: "Halkı aptal yerine koyanlara HAYIR!"

HALKI APTAL YERİNE KOYANLARA HAYIR!
İKİNCİ 12 EYLÜL'DE DE HAYIR!

1. Hükümete “hukuksuzluk” yetkisi veren AKP maddelerine Hayır!
2. Sosyal devleti vahşi kapitalizme yediren AKP maddelerine Hayır!

3. İşçiyi yandaş sendikaların ve patronların insafına terkeden AKP maddelerine Hayır!

4. Tayyip Sultan için Başkanlık yolunu döşeyen AKP maddelerine Hayır!

5.“12 Eylülcüleri yargılamanın yolunu açtım” yalanını savurup, cuntacıları zaman aşımıyla kurtaran AKP maddelerine Hayır!

6. Hukuksuz dinlemelere, yargısız infazlara, polis devleti uygulamalarına dokunmayan AKP maddelerine Hayır!

7. Fişlemeyi kaldırmaktan söz ederken “biraz da biz fişleyelim” diyen AKP maddelerine Hayır!

8. “Evet demeyen cehenneme gider” diyenlerin dayattığı AKP maddelerine Hayır!

9. Referandumu bir oyun haline getiren, halk iradesini paketleyip ipotek altına alan AKP maddelerine Hayır!

10. Halkı aptal yerine koyan AKP maddelerine Hayır!

Behice Boran Kore savaşına karşı yeniden Galata Köprüsü'nde

60 yıl önce Türkiye'nin Kore savaşına asker göndermesine karşı çıkan Barışseverler Cemiyeti, Behice Boran öncülüğünde toplanmıştı. Boran doğumunun 100. yılında, aynı şekilde anılıyor, barış talebi yeniden dillendiriliyor.

Behice Boran 100 Yaşında Çalışma Grubu, yarın (28 Temmuz) saat 11.00'da Galata köprüsü üzerinde buluşacak 60 yıl önce aynı gün Boran ve arkadaşlarının Kore savaşına asker gönderilmemesi için dağıttığı bildiriyi yeniden dağıtacak.

Adnan Menderes hükümetinin Kore'ye asker göndermeyi gündeme getirdiği sırada kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin kurucu başkanı, daha sonra Türkiye İşçi Partisi'nin de başkanlığını yapacak, sosyalist hareketin önde gelen isimlerinden Boran'dı.

Genel sekreterliği Adnan Cemgil üstlenmişti. Yönetim kurulu üyeleri ise Vahdettin Barut, Osman Fuat Toprakoğlu, Reşat Sevinçsoy, Nevzat Kemal Özmeriç ve Muvakkar Güran’dı.

Kore savaşı
25 Temmuz 1950'de, bu tarihten iki ay önce genel seçimleri kazanmış olan Demokrat Parti’ hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) liderliğindeki Birleşmiş Milletler (BM) güçleri arasında çarpışmak üzere Kore’ye asker gönderme kararı aldı.

BM Güvenlik Konseyi savaş kararını, ABD’nin baskısıyla Sovyetler Birliği’nin katılmadığı bir toplantıda almıştı.

Barışseverler Cemiyeti’nin ilk eylemi bu karara karşı oldu. TBMM’ye bir dilekçe gönderip, Menderes hükümetinin Kore’ye -üstelik Meclis kararı olmaksızın- 4 bin 500 asker göndermesinin yasa dışı olduğunu hatırlattılar. İstanbul’da bir bildiri dağıtarak halkı bu yasa dışı girişimden haberdar ettiler, Kore’ye asker gönderilmemesi taleplerini yükselttiler.

28 Temmuz 1950’de, Boran Eminönü’nde, Cemgil Beyoğlu’nda, Özmeriç Samatya’da, Sevinçsoy Eyüp ve Fener’de, cemiyet sempatizanı Naci Ormanlar ise Beşiktaş ve Ortaköy’de dağıttı bildiriyi. İzleyen günlerde Behice Boran ve Barışseverler Cemiyeti yöneticileri ile bildiriyi basan matbaacı Kemal Anıl, polis tarafından gözaltına alınarak Ankara’ya gönderildi.

Barışseverler "hükümetin aldığı kararı tenkit etmek, milli mukavemeti kırıcı ve askeri isyana teşvik edici beyanname neşretmek"le suçlandı. Askeri mahkemede yargılandılar ve 3 yıl 9 ay hapse mahkum oldular; ancak askeri temyiz mahkemesinin kararı bozması ile 15 ay hüküm giydiler.

Kore Savaşı’nda resmi açıklamalara göre 1,5 milyon, gayriresmi açıklamalara göre ise 3 milyon insan hayatını kaybetti. Türkiye'den giden 721 asker öldü, 2 bin147 asker yaralandı, 234 asker esir düştü, 175 asker kayboldu.

Haziran 1950’de başlayan Kore Savaşı Temmuz 1953’te sona erdi ama savaş, Kore’nin bölünmüşlüğünü sona erdiremedi.

Aynı sözler!
Yarınki eylemi düzenleyen çalışma grubu şöyle dedi: "60 yıl önce bu ülkede bir başbakan, Kore'ye asker gönderme kararını eleştiren Barışseverler’i 'kökü dışarıda, sözde barışseverler'' diye hedef gösteriyordu. Bu durum, 60 yıldır bütün başbakanlarda böyle devam etti. Bugün, yine bu ülkede bir başka başbakan, muhtemel bir iç savaşın yaşanmaması için barış isteyen ve bu nedenle hükümet kararlarını eleştirenlerin 'teröristlerden farkı olmadığını' iddia ediyor.

Başbakanlar ne derse desin, 60 yıl önce olduğu gibi bugün de Türkiye’de ve Dünya’nın dört bir yanında Barışseverler “savaşa hayır” diyor, yarın da “savaşa hayır” diyecek. Taa ki savaşsız, sömürüsüz, barış içinde bir başka dünyayı el birliğiyle kurana dek…

Biz barışseverler, bugün de Boran’ın bildiri dağıttığı yerdeyiz!"
_______________________________________________
* Cemiyetin dağıttığı bildirinin tam metnine ulaşmak için tıklayın.

23 Temmuz 2010 Cuma

Adnan Yücel’i düşünürken…

Şiir, ruhunu ve omurgasını oluşturan imgelerini, beslendiği kaynağın sınırları ölçüsünde üretir.

Bu kaynak, tarihin-toplumun-doğanın tüm anlamlı değerleri ile sınırsızca buluşan bir derinlikte ise eğer, şiir de imgelerini o sınırsızlık içinde dokur. Hele şairle kaynağı arasındaki ilişki dolayımsız bir özdeşleşme ilişkisiyse, şiirin dokusu da o düzeyde sağlamlaşır, samimileşip coşkun bir nehir gibi senfonik bir zenginlik kazanır.

Adnan Yücel şiirini gelecek kuşakların da besleneceği ölümsüz bir kaynak haline getiren budur. O, insanlığın sınırsız-sömürüsüz dünya özlemi ile buluşup, bu özlem uğruna gözüpek bir kavgaya tutuşanları şiirinin kahramanı kılmış, kendi yaşamını da bu özlemin gücü ile içeriklendirmiş bir şairdir. Tarihten, toplumdan, doğadan derlediği imge denizi o yüzden hep “badem çiçekleri” tazeliğinde, bahar yüklü anlamlar, umutlar, coşkular taşır! İçten bir samimiyetle dokunmuş dizeleri işte o yüzden hiç eskimeyen bir tazelik taşır. Şiirinin ruhuna, imgelerine kaynaklık eden kahramanlarının ölümlerini, “ölümün anlamını yaşamda saklı bilenler” dizeleriyle karşılayıp onları yaşamlarının izini sürerek ölümsüzleştiren şair, kendisini de durmaksızın yenileyerek ürettikleriyle büyüterek yaşamaya devam ediyor!

Tutarlı bir yürek…
Onun şiiri, Kavgalara Sözlenen Sevda’dan başlayarak hep sınıf mücadelesinin tavında dövülmüş, onun özsuyuyla çelikleşmiştir. Şiir serüveninin ilk eşiklerinden başlayarak o, hep daha ileriye taşınan, her defasında tazelenen, büyüyüp çoğalan tutarlı bir çizginin yürütücüsü olmuştur.

Kavganın yenilgiyle ezildiği, kentlerin/sokakların yenilginin sarı rengiyle solduğu 12 Eylül karanlığında yazdığı Soframda Kaval Sesleri’ndeki karamsarlık, umutsuzluk, acı bile bir öfke patlaması ve yeniden doğacak olan mavi ve kızıla özlemle aralanır. Bu kitabındaki bireysel söylem bile, o yenilgi yıllarında bir başına ayakta kalma çabasının somut ifadesi olur. Kavganın kolektif gücünün paramparça edildiği o kıyamet günlerinde sesini çığlığa dönüştürme ve başka çığlıklarla buluşma arayış ve özleminin ifadesi olur. “Selam söyle yaşamın baharına / De ki korkular çökmüş vadilere / Şimdi menderesler çiziyor ırmaklar / Zaman lekeli bir utanç sessizliğinde” dizelerinde ifade ettiği gibi, kırgın ve sitemkardır; ama doğrulmak, yeniden çoğul haykırışlara tercüman olmak istemektedir. Kavga adına bu utancı duymak bile gelecek tercihinin, hayat felsefesinin ve bir bütün olarak hayatını hangi odaktan çıkış alarak anlamlandırdığının açık ifadesidir. Acıları da, öfkesi ve umutları da, coşkulu patlamaları da kesinlikle bu güçten beslenir. Şiirinin sağlam dokusunu oluşturan bu içerik ve anlamla okur arasında dolaysızca ilişki kurulması da bundandır.

“Şiirinin doruğu” olarak tanımladığı Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’te ise o çocuksu kırılganlık öfkeyle bilenmiş, umudu arayan karamsarlık yerini yeniden umuda, hem de coşkun bir şelale gibi akıp patlayan gelecek tutkusuna bırakmıştır: “Aşksız ve paramparçaydı yaşam / Bir inancın yüceliğinde buldum seni / Bir kavganın güzelliğinde sevdim. / Bitmedi daha sürüyor o kavga / Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!” Geleceği boydan boya kesecek bu dizeler, asla eskimeden ve eskitil(e)meden kavgaya feyz olmayı sürdürecek!

Kavga, kavga…
Adnan Yücel, yüreğini devrim ve sosyalizm davası için dövüşenlerle birleştirmiş, bu kavgada, bu kavganın öncülerinde somutlaşan değerleri şiirinin beslenme kaynağı haline getirmiş devrimci bir şairdir. Kavganın o zor, fırtınalı, zamanın da mekanın da “yenilgi sarısına boyandığı” günlerinde, yüreğine dolan acıyı, patlamaya hazır öfkeyi “yeraltı nehirleri”nin soluğunu duyduğu anda güçlü bir gelecek inancına dönüştürmüş bir şairdir.

Şiirinin beslenme damarı da o “yeraltı nehirleri”nin, ölümün kol gezdiği sokaklarda emekçi evlerinin kapı altlarına bıraktıkları, mücadele ve gelecek umudu taşıyan savaş çağrıları olmuştur. Faşist cuntaya karşı ilk kurşunu sıkanların cüretinde, işkencehanelerde başeğmeyenlerin, komünizm düşünün özgürleştirici imgesine dönüşmelerinde, zindanlarda bu özgürlük duygusu ile hücre hücre erirken çoğalanlarda, varlığı reddedilen bir halkın yeniden yeniden Kawalaşma’sında… somutlaşan tüm evrensel değerlerde olmuştur. Bu açıdan o, partili bir şair gibi yaşamış, öyle üretmiş, imgelerini, dizelerindeki müzikaliteyi, coşkun lirizmi o kaynaktan beslenerek varetmiştir. Şiiri, “soluğu rüzgar olanların” nabız atışlarında mayalanmıştır: “Sevdim soluğunu rüzgar kılanları/ Soluğumu soluklarına kattım!” demesi bundandır.

Kavga, tarih, duygu ve bilinç…
Adnan Yücel, ömrünün 30 yılını yüreğiyle bilincinin kavganın nabız atışlarına göre attığını ifade eden şiirler üreterek yaşadı. 30 yıllık şiir serüveninde hiç eskimeyen, klişeleşip donmayan bir söylem tutturacak kadar diridir hayatla/kavgayla kurduğu ilişki. Kavganın sarıya kestiği anlarda bile yüreği mavinin/kızılın patlama anlarına odaklanmış, bir gelecek umudu hep varolmuştur. Acı da, anlık umutsuzluklar da umudu ve direngenliği yeniden yeniden doğuracak olan bu gelecek bilinci içerisinde anlam ve ruh kazanmıştır.

Onun şiiri, tarihin her şeye rağmen umut ve direngenlikle yoğrulan yüzünden beslenir. Tarihin derinliklerindeki direngenlikle bugün ve gelecek arasında koparılamaz bir ilişki kurar. Tarihle kurduğu bu ilişkiyi, doğanın kendi iç diyalektiğiyle birleştiren imgelere eklemler. Mitoloji de, destanlar ve efsaneler de, zulüm ve başkaldırı hikayeleri de doğadaki imleri ile buluşarak şiirinin dokusunu oluşturur. Bu dokuyu, gelecek umudunu müjdelemekle birleşik örer. Ve bunu da bir mühendislik aritmetiğiyle, hesaplanmış, kurgulanmış bir matematikle mekanik bir tarzda yapmaz. Onun şiirindeki matematiksel devinim, içselleştirdiği değerlerin doğal ve samimi akışıyla adeta kendiliğinden kurulur. Ve her şeyden önce de güçlü bir tarih ve gelecek bilincinden beslenir. Adnan Yücels şiire bilinçle yaklaşan bir ozandır. Şiirindeki güçlü lirizmin kaynağı da bu bilinçteki derinliktir.

Mayası kavga olan hümanizm
İnsanlığın emekçi yanının insanlık tarihi boyunca yaşadığı acılar, çektiği zulüm karşısında derin, içten bir iç çekiş vardır şiirlerinde. Fakat bu iç çekiş kendisinin de belirttiği gibi; “Tarihsel süreçle karşılaştırıldığında Âşık Kerem’in iç çekişinden çok Pir Sultan’ın iç çekişinin günümüz potasında eritilmiş biçimi”dir. İç çekişi başkaldırıyla birlikte yoğurur; “Ne zaman sabaha uzansa bir el/Yumuk pembecik bir çocuk eli/Zincirler koşturulmuş tezelden” dizelerinde ifade kazanan tarihsel gerçek karşısında hissedilen bu iç çekiş, yine aynı duygulardan beslenen başkaldırışla ayrılmaz bir biçimde bir aradadır!

Bu anlamda, onun şiirinde derin bir sınıfsal duruş vardır. O iç çekiş, acı, öfke… hepsi bu duruştan beslenen sağlam bir hümanizm olarak vücut bulur. Emek, sabır, direngenlik, duyarlılık, aşk ve sevgi, umut ve inanç, iç çekiş ve acı… hepsi bu güçlü hümanizmin kaynağından süzülmüştür. Onun hümanizmi her türlü eşitsizlik ve sömürüye karşı başkaldırıda, sınıf kavgasında somutlaşır. Tüm bu duyguların ebesi o kavgadır, o kavganın öncü güçleri ve onlarda vücut bulan gelecek denizidir! Şiirindeki güçlü evrensellik de sürekli bir biçimde bu damardan soluk almasındandır.

Şiir, beslendiği damarın güncel ve tarihsel niteliğinden ruh alır. Bu topraklarda kavga güç kazandığında onun şiiri de bendine sığmaz. Fakat o sadece şahlanan anlarla paralel bir üretim yapmaz. Kavganın yenilgi ve zorlu anlarında da şiirinin yüzü hep ona dönüktür. “Aşkın cüzdanlara sığdırılamayacağı”nı bilerek yaşar, üretir. Her şeyin, hele hele sanatın hızla metalaşıp, dolaysızca kapitalizmin hizmetine sokulduğu zamanlarda o bu dünyanın dışında yaşayıp, üretebilmiştir.

Kapitalizm karşısında net bir sosyalist tutumdur onunkisi. Öyle ki, “Gözler yangın şimdi” başlıklı şiirinde, neoliberal çağın tarihi kapitalizmle bitirmeye kalkışan o zamane peygamberlerine meydan okuyarak bu sömürü düzeninin kaçınılmaz sonunun bizzat kendi özünde saklı olduğunu anlatır. Revizyonist kampın çöküşünden sonra yükselen yeni dünya düzeni teranelerine, teknolojik devrim safsataları ile “Elveda proletarya” martavallarına karşı fırlattığı hınç dolu dizeler bu bilincin gücü konusunda söylenecek söz bırakmaz.

Uslanmaz bir sevda
Güçlü gelecek bilincinden beslenen tavrı ile dokunanı yakacağı düşünülen temalarla varetmiştir kendisini. Yeraltı nehirlerinden, soluğunu rüzgar edenlerden, ateşin ve güneşin çocuklarına uzanan bir imgeler denizi yaratabilmiştir. O, Kürt halkının tarihsel ve toplumsal anlamı büyük olan son başkaldırısını Ateşin ve Güneşin Çocukları’nda nehirleştirirken bu barbarlık sistemine karşı da bayrak açıyordu! Ne cüzdanı, ne bireysel olarak sistemin kendisine öreceği tecrit duvarları, ne karşılaşabileceği sinsi tecrit ve sindirme yöntemleri umurunda bile değildi. “Kavgaya sözlenmiş aşkı”yla, o devasa halk pınarının içine koyuverdi kendisini ve Dehaklar’dan başlayarak bugünün modern özgürlük savaşının sunduğu sınırsız imgelerle buluşarak Kürt halkının yarattığı destanları geleceğe uzanan tarih bilinciyle yeniden yeniden yoğurup armağan etti ona!

Yücel’in şiirindeki işçi sınıfı damarı, bu topraklardaki sınıf mücadelesi ivmesi ile paralellik arzeder. Fakat bu küçük burjuva sevdalardan olduğu gibi hayatın ritmine paralel aşk ve nefret salınımları arasında gidip gelen bir sürükleniş değildir. Bilinçlidir, özseldir, dayanıklılığı ölçüsünde eleştireldir, eleştirel olabildiği için de dayanıklıdır.

O daha çok sınıfın öncü güçleriyle söyleşir. Fakat bu haspihalin arka planında ve özünde sınıf kavgasıyla ulaşılacak sınıfsız-sömürüsüz dünya özlemi vardır. Bu özlemin öncülerinin yürüttüğü siyasal-toplumsal kavga da sınıfın doğası, özlem ve çıkarları ile buluşan kavgadır. Bu açıdan onun şiirinde bu, elitist bir yama gibi durmaz.

Adnan Yücel, insanlığın evrensel değerlerini sınıf mücadelesinin yerel özelliklerine uyarlayarak yeniden yeniden üretmeyi başarmış bir şairdir. Onun şiirleri, insanlık tarihinde yer etmiş ve ulusal sınırları aşmış pekçok tarihsel-mitolojik-toplumsal temayı bu toprakların değerleriyle birleştiren sağlam bir evrenselliğe sahiptir. Şiirinin asıl kaynağı sınıfsız sömürüsüz bir dünya özlemi olduğu için, kendisini tüketmeyip, her defasında tazeleyip çoğaltabilmiştir. Kavganın anlık, konjonktürel seyri ile bu büyük özlem arasındaki koparılamaz bağın sağlamlığıdır şiirine süreklilik, tutarlılık ve sarsılmaz bir ruh kazandıran.

Pir Sultan, Dadaloğlu, Karacaoğlan da vardır şiirinde; Neruda’dan Vaptsarov’a, Mayakovski’den Attila Josef’e kadar kavganın özsuyundan beslenip evrensel değerler haline gelmiş dünya ozanları da…

Kavgamızın şairi, yoldaşımız Adnan Yücel’i, aramızdan ayrılışının 8. yıldönümünde şiirlerinin sınıfsız-sömürüsüz dünya özlemi gerçekleşinceye kadar alanlarda, grevlerde, kavganın her cephesinde, kavganın tüm kuşaklarına güç ve moral olacakları inancı ile selamlıyoruz. “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” -ve olduğunda da- yaşayacak, yaşayacak, yaşayacak!..

İsrail’de komünistler de var…

İsrail’de kökleri 90 yıl önceye giden bir komünist partisi olduğunu biliyor muydunuz? Üstelik bu parti, kendisini bir Yahudi devleti olarak gören, milli marşında “içimizdeki Yahudi ruhu” ifadesinin yer aldığı bir ülkede Yahudilerin ve Arapların birlikteliğini savunuyor.

İsrail Komünist Partisi (İKP), tarhi, 1920’lerde İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele eden ve Siyonizme karşı çıkan Filistin Komünist Partisi’ne dayanan köklü bir hareket. İsrail’in kurulmasıyla birlikte bu hareketin bir parçası İsrail’de mücadelesini sürdüren, kısa ismi Maki olan İsrail Komünist Partisi’ne dönüşürken, diğer parçası Filistin’de komünist parti olarak mücadelesini sürdürdü. Maki kendisini başından beri İsrail’de yaşayan Yahudilerin ve Arapların komünist partisi olarak tanımladı. Hıristiyan Arapların daha fazla kentlileşmiş olmalarından kaynaklı olarak partiye başından beri diğer Araplarla kıyaslandığında daha yakın durdukları biliniyor, ancak komünistler Müslüman Araplar arasında da örgütleniyor. Maki, 1965 yılında Yahudi kimliğini öne çıkaran kanatla yaşanan ayrışma sonucu partiden koparak Rakah ismini aldı. Rakah, Yeni Komünist Liste’nin kısaltmasıydı. Anti-Siyonist politikası ile Rakah dünya komünist hareketi tarafından İsrail’in esas komünist partisi olarak tanındı. 1960’larda ve 1970’lerde girdiği seçimlerde başarı kaydeden ve İsrail parlamentosu Knesset’teki parlamenter sayısını artırmayı başaran Rakah işgal karşıtı politikalarıyla fiilen halkın da tanıdığı komünist parti haline geldi. 1977 seçimlerinden önce, bazı sol çevrelerle birlikte oluşturulan Hadaş’ı, yani Barış ve Eşitlik için Demokratik Cephe’yi kurdu. Seçimlere ortak girmek için bir çatı liste olarak oluşturulan Hadaş, günümüzde de varlığını sürdürüyor. Rakah olarak kopuş yaşadığı Komünist Parti bu ismi terk ettikten sonra 1989 yılında İsrail Komünist Partisi adını tekrar aldı. İKP adını tekrar kazandığı yıllar sosyalist bloğun dağıldığı, dünya komünist hareketinin zafer ilan eden kapitalizm karşısında zor koşullarda mücadele etmeye çalıştığı yıllardı.

Savaş, işgal ve direniş koşullarında deneyim kazanan İKP, İsrail toplumunun devlet eliyle hızla miliaristleştirildiği 1980 sonrasında, her şeye rağmen İsrail’de yaşayan başta Yahudi ve Araplar olmak üzere farklı kökenden hakları birleştirme mücadelesinden geri adım atmadı. Bu kararlılığı sayesinde, İsrail gibi mücadele etmenin zor olduğu bir ülkede siyaset sahnesindeki varlığını sürdürebiliyor. Bugün partinin öncülüğündeki Hadaş, 120 sandalyelik Knesset’te 4 milletvekiliyle temsil ediliyor. Onlarca belediye başkanıyla yerel yönetimlerde var olan parti, kuzeyde yer alan “İsrail’in Arap şehri” olarak bilinen Nasıra’nın belediye başkanlığını 32 yıldır elinde tutuyor. Halka seslenmek için günlük arapça el-İttihat gazetesini çıkaran Hadaş, İbranice yayın yapan haftalık Zo Haderekh (Yol) gazetesini de yayınlıyor.

Geçmişten bugüne, gözü dönmüş İsrail devleti ile başta İşçi Partisi olmak üzere merkezdeki siyasi partiler İKP üzerinde olumsuz basınç yapan başlıca güçler olarak sayılabilir. Bunların dışında Yahudiler arasında örgütlenen aşırı ırkçı siyasi hareketler ile keskinleşen Arap milliyetçiliği ve gericilik de komünistlerin seslenmeye çalıştığı halkı zehirleyen siyasi hareketler olarak öne çıkmaktadır. İlericilerin düzenledikleri gösterilere saldıran ve bizzat devlet tarafından yönlendirilen ırkçıların beşiği Avigdor Lieberman liderliğindeki İsrail Evimiz Partisi, ilerici İsraillilerin ve komünistlerin başlıca düşmanı. Öte yandan Arap kimliğini milliyetçi bir çerçevede sahiplenen siyasi hareketler komünistlerin siyasi rakipleri arasında yer alıyor. Bunlardan biri milliyetçi ve İslamcı eğilimli Birleşik Arap Listesi (Ra’am). Yahudiler söz konusu olduğunda ise kendisini solcu, çevreci, Siyonist bir sosyal demokrat parti olarak tanımlayan Yeni Hareket-Meretz sayılabilir.

Parti uzunca bir süredir başka bir siyasi basınçla da başa çıkmaya çalışıyor. Gerek Filistinliler gerekse Yahudiler arasında tırmanışta olan dinsel gericilik, iki halkı birleştirmek iddiasındaki Hadaş’ın aşması gereken ciddi engellerden biri. Özellikle de Kudüs’te… Yahudilerin, Müslümanların ve Hıristiyanların yan yana mahallelerde yaşadığı tarihi Kudüs kentinde dinsel rekabet her zaman önemli gerilim kaynaklarından olagelmiş. 1990’lı yıllarda sadece Filistin’de değil dünya çapında ulusal kurtuluş mücadelerinin zayıflamaya başlamasıyla birlikte kendisine alan bulan gericilik çaresizlik içindeki Müslüman Arapların tepkileriyle buluşarak güç kazanıyor.

İsrailli komünistler neyi savunuyor?
İKP, Filistin sorunu konusunda iki devletli çözümü ısrarla dile getiren siyasi hareketlerden biri. Başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devleti kurulmasını, İsrail’in işgal altındaki topraklardan çekilerek 1967 öncesi sınırlarına ulaşması gerektiğini savunuyor. İsrail yönetimini mültecilerin haklarını tanımaya çağıran İKP, sorunun pratik çözümün ise İsrail ile Filistin yönetimi arasındaki görüşmelerde belirlenebileceğini belirtiyor.

İKP, İsrail’in Arap vatandaşları dışlayan, ikinci sınıf gören politikalarına karşı da mücadele ediyor. Yahudilerin ve Arapların birlikte eşit vatandaşlar olarak yaşama hakkını savunan İKP, bunun ön koşulunun İsrail’in Musevilik referansıyla tanımlanan vatandaşlık anlayışının değiştirilmesi olduğunu vurguluyor. Gerek İsrail devletinin dinsel kimliğinden arındırılması, gerekse Yahudiler ve Müslümanlar arasında tırmanan radikal gericiliğe karşı İKP din ve devlet işlerinin ayrılmasının, yani sekülerizmin önemini sürekli vurguluyor.

Bir komünist parti olarak etnik kimliklerin uyguladığı baskının gölgesinde siyaset yapsa da İKP, işçiler için mücadele ettiğini ve eşitlik talebini sürekli olarak dile getiriyor. İsrail’in Arap vatandaşlarına uyguladığı ayrımcılığın işçi sınıfı arasında yarattığı bölünme İKP’nin vurguladığı noktalardan biri. Öte yandan neo-liberal politikalar, özellikle özelleştirmelerin yarattığı ekonomik çöküntü partinin hükümetlere yönelik eleştirileri arasında yer alıyor.

İKP’nin politik çizgisini tanımlayan bir diğer önemli mesele İsrail’in nükleer silahlardan arındırılması. Parti, İsrail’in Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nın tarafı olmasını ve nükleer silahlar ile kitle imha silahlarının yasaklanmasını talep ediyor.

Kentli bir nüfus yapısına sahip olan İsrail’de siyasetin önemli konularından biri kadın-erkek eşitsizliği ve cinsiyet ayrımcılığı. Bu eşitsizliği derinleştiren nedenlerden biri İsrail’de resmi nikah yapılamaması; yani dinlerin öngördüğü biçimde evlenilmesi. Komünistler bunun değişmesi ve toplumsal ilişkilerin dini etkiden arındırılması için mücadele ediyorlar. Kadınlar için eşitlik isteyen komünistler, eşcinsellerin hak arayışlarını da destekliyorlar. Özellikle gençler arasında artan çevreci duyarlılık da İsrailli komünistlerin gözardı etmediği bir başlık. Çevre başlığı özellikle yerel seçimlerde parti tarafından daha fazla işleniyor.

Tel Aviv seçim başarısının anlamı
Komünist hareket büyük olmasa da İsrail siyasetinde gözardı edilebilecek bir güç değil. Arkalarına aldıkları toplumsal desteğinin küçümsenmemesi gerektiğini gösteren örneklerden biri 2008 yılındaki yerel seçimlerde İsrail’in en önemli şehri olan Tel Aviv’de gösterdikleri seçim başarısı. Bu seçimde şu anda Knesset üyesi olan Dov Henin belediye başkanı adayı olarak Tel Aviv’de yüzde 35 oranında oy aldı. Dov Henin Yahudi asıllı bir komünist olduğu için İslamcılar tarafından, anti-Siyonist politik duruşu nedeniyle ırkçı Yahudi gruplar tarafından eleştirilen, hatta karalanan bir isim.

Henin’in seçim başarısı, belediye başkanlığını kazanamamış olsa da, İsrail solunun durumunu ve İKP’nin siyaset sahnesinde oynadığı rolü anlamak isteyenler için önemli ipuçları sunuyor.

Seçimin hemen arkasından kendisiyle yapılan röportajda Henin, İsrail toplumunun devlet eliyle militaristleştirilmesine ve gericileştirilmesine rağmen toplumdan umudun kesilemeyeceğini çok güzel ifade ediyor. Özellikle de işgal ve savaş ortamında büyüyen, orduya alınarak tornadan geçirilmeye çalışılan İsrailli gençlerden: “…yeni kuşak genç İsrailliler yeni fikirlere, yeni düşünme biçimlerine, eleştiriye, İsrail toplumunun ve politikasının sosyal, çevresel ve siyasal eleştirisine çok daha açıklar.”

Dışarıdan bakıldığında ne kadar umutsuz görülürse görülsün, içinde yaşadığı toplumla barışık kalmaya devam eden, onun dönüşebileceğine inancını koruyan bir komünistin sözleri bunlar. Gençler de Henin’i haksız çıkarmadılar; Tel Aviv seçimlerinde 35 yaş altındaki gençlerin yüzde 75’i oylarını Henin’e verdi.

Tel Aviv gibi önemli bir kentte bu kadar yüksek oy oranına nasıl ulaştığını da yine bu kesimlerin gönüllü katkılarına bağlıyor Henin. “Herkesin şehri” (City for All) hareketinin ortak adayı olduğunu; kendisi için 2 bin 500 gönüllünün dur durak bilmeden çalıştığını, aynı şehirde ortak bir yaşamın mümkün olduğuna halkı ikna etmek için gösterdikleri çabayı anlatıyor.

İsrail’de solun durumu da bu seçim sonuçlarını etkileyen faktörlerden biri olarak göze çarpıyor. İşçi Partisi’nin tekrar aday gösterdiği Belediye Başkanı Ron Huldai, Kadima tarafından, sağcı Likud tarafından desteklendiği gibi sosyal demokrat, Siyonist Meretz tarafından da desteklenmiş. Aslında irili ufaklı barış girişimleri ve küçük sol öbekler sayılmazsa, Hadaş dışındaki düzen solu halkın gözündeki inanırlılığını son yıllarda iyiden iyiye yitirmiş durumda. Bu zayıflama halka seslenebildiği oranda Hadaş’ın etkinliğini artırmasına da olanak sağlıyor. Düzen solunun yaşadığı krizin nedenlerinden biri tüm dünyada görülen bir eğilim: sosyal demokrasinin birçok başlıkta, özellikle neo-liberal uygulamalar söz konusu olduğunda sağcı partilerden belirgin bir farklılık gösterememesi. Buna bir de İsrail’in işgalci devlet politikalarının düzenin sol ya da sağ kanadı fark etmeksizin uygulanmasını eklemek lazım. Ülke biraz da bu nedenle sürekli olarak koalisyonlar tarafından yönetiliyor. Lieberman ile Ehud Barak’ı aynı çatı altında buluşturan da ülkedeki bu siyasi atmosfer.

Dayanışma hareketleri…
İKP, enternasyonalist bir parti olarak başta Filistin soluyla ve aralarında Türkiye Komünist Partisi’nin de bulunduğu bölgedeki komünist partilerle iyi ilişkilere sahip. İsrailli komünistler bu partilerden, kendileriyle ve Filistinlilerle dayanışmak için hükümetlerine baskı yaparak hükümetleri İsrail’le ilişkilerini gözden geçirmeye zorlamalarını istiyor.

Öte yandan, komünistler, yine Filistinlilerle dayanışma adına özellikle Avrupa’da taraftar bulan “boykot” politikalarını bazı yönlerden eleştiriyorlar. Yahudi yerleşimlerde üretilen malların boykotuna kendilerinin de destek verdiğini belirten komünistler, topyekün bir boykotun ise, hem etkili bir yöntem olmadığını söylüyorlar, hem de kendi ifadeleriyle İsrail devletinin kendi vatandaşlarına dönerek “tüm dünya Yahudi olduğumuz için bize karşı, bölünmememiz, İsrail’i hep birlikte savunmamız gerek” propagandasına zemin sunduğuna dikkat çekiyorlar.

Komünistlere yönelik baskılar
Hadaş, Hamas’ın Filistin toplumunu gericileştirmesine ya da bazı Filistinli örgütlerin İsrail’de sivilleri hedef alan saldırılar düzenlemesine karşı duruyor. Ancak Hadaş’ın bu ilkeleri, 2008 yılında İsrail’in Gazze’ye yaptığı saldırıya karşı çıkmalarına engel olmadı. İsrail içinde Gazze operasyonu sırasında yüz binlerce kişi, medyada çok az verilen protestolara katılarak operasyonun durdurulması için mücadele etmişti. Bu süreçte öne çıkan Hadaş, İsrail devletinin hedeflerinden biri oldu. Bu gelişme üzerine devlet, Hadaş’a uyguladığı baskıların yeni bir örneğini sergiledi ve Hadaş lideri Muhammed Barakeh’e “polise mukavemetten” ve gösterilerde saldırgan tavırlar sergilediği iddia edilerek ardı ardına dava açıldı. Barakeh bir süredir kendisini düzenledikleri eylemler nedeniyle mahkemelerde savunmak zorunda bırakılıyor.

Komünistlerin ne derece zor koşullarda mücadele ettiklerinin bir örneği ise 2003 yılında İKP genel sekreteri İssam Makhoul’ün arabasının altına yerleştirilen bombayla öldürülme girişiminden son anda kurtulması oldu. Bunların dışında devletin muhalif yayın yapan basın mensuplarına artık rutinleşen baskılarını ve de ilericiler tarafından düzenlenen eylemlere İsrailli ırkçıların saldırılarını da hatırlatmak gerekir.

Holokost ve komünistler
Tüm baskılara rağmen Hadaş’ın öne çıktığı bu süreçte, komünistler bir yandan devlet politikalarına karşı mücadele ederken diğer yandan ise ülke halklarının tarihine, ilerici değerlerine sahip çıkarak mücadele ediyorlar. Hadaş, geçtiğimiz yıl Nazilerin ölüm kamplarından olan Auschwitz-Birkenau’ya düzenlenen Knesset ziyaretine katılmış, İsrail toplumunun en büyük acılarından biri olan Holokost’un okul kitaplarında hem Yahudi hem de Arap çocuklarına öğretilmesi çağrısında bulunmuştu.

Auschwitz ziyareti Kızıl Ordu’nun Auschwitz’i kurtardığı gün olan ve BM tarafından Faşizmin ve Soykırımın Kurbanlarını Uluslararası Anma günü ilan edilen 27 Ocak’ta gerçekleşti. Hadaş bu parlamenter heyetine katılması nedeniyle özellikle Araplar tarafından eleştirilse de, neden böyle bir karar alındığını eleştirileri göz ardı etmeden halka anlatmaya çalıştı.

Hadaş, yaptığı açıklamalarda, öncelikle Holokost’un İsrail devleti tarafından Filistinlilere yönelik haksız uygulamaları meşrulaştırmak yönünde kullanılmasına karşı çıkılması gerektiğini, bu nedenle Holokost’un arkasındaki tarihsel gerçekleri komünistlerin gözünden topluma anlatmanın önemini vurguluyordu.

İsrail devletinin tüm tarihsel çarpıtmalarına rağmen, Nazi katliamlarına karşı direniş komünistlerin mücadele tarihlerinin önemli bir parçasıydı. Nazi kamplarında katledilenlerin önemli bir kısmı komünistlerdi; üstelik Yahudi asıllı komünistler bu grup içinde büyük ağırlık taşıyordu. Hadaş, bu tavrıyla, Auschwitz’in faşizme karşı savaşın öncüsü Kızıl Ordu tarafından kurtarıldığını da vurgulayarak, Sovyetler Birliği’nin soykırımcı Alman faşizminin yenilgisindeki payını da ABD’nin ideolojik ve kültürel etkisi altındaki İsrail halkına hatırlatmak niyetindeydi.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Erdal Eren’in ağabeyinden Erdoğan’a yanıt: Hayır!

Erdoğan’ın gözleri yaşlı ismini andığı, 12 Eylül’de yaşı büyütülerek asılan devrimci Erdal Eren’in ağabeyi Erkan Eren, Erdoğan’a yanıt verdi: “Referandum öncesi kullanıyorlar. ‘Hayır’ oyu vereceğim.”

12 Eylül darbesinin ardından 18 yaşından küçük olduğu için yaşı kağıt üstünde büyütülerek asılan devrimci Erdal Eren’in ağabeyi Erkan Eren, internethaber sitesine konuştu. Erkan Eren, dün yaptığı konuşmada aralarında Erdal Eren de bulunan devrimcilerin adlarını anan Erdoğan’a yanıt verdi.

Erkan Eren şunları söyledi: “Bu sözleri samimi bulmuyorum. Referandum öncesi kullanıyorlar. 12 Eylül’ü yapanların yargılanmasını isterim. Gönül isterki böyle olsun. Tek başına bu madde gelse önüme evet derim. Meclis'e de tek başına bu maddeyi getirse kimse hayır demez. Ama öyle değil. Referandumda asıl yapılmak istenenler başka. Diğer maddeleri geçirmek için bunu kullanıyorlar. O nedenle bu referanduma evet oyu vermek vicdanımı rahatsız eder. Çünkü yapılmak istenenler başka. O madde sadece başka şeyleri gizlemek için öne çıkarılıyor. Gerçek amaç olarak bunu görmüyorum. Esas başka bu da ancak çeşnisi.”

Necdet Adalı üzerine

12 Eylül darbecilerinin astığı ilk devrimci Necdet Adalı oldu. Adalı, devrimci bir hareket olan Kurtuluş Sosyalist Dergi çevresinde yer alıyordu.

Adalı’nın mücadele arkadaşları bugün ağırlıkla Sosyalist Parti’de bir araya gelmiş bulunuyor. Sosyalist Parti Merkez Yürütme Kurulu, Başbakan’ın dünkü konuşmasını değerlendiren yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, Başbakan referandum istismarcılığıyla itham edildi: “Başbakanın gözyaşları samimiyetsizlikten de öte istismarcılıktır. Bu kez istismar edilen ise bizim değerlerimizdir. Başbakan, savunduğu ve yürütücüsü olduğu bu sömürü sistemine karşı darağacında can verenlerimizin isimlerini, gözyaşlarının istismarcı sahteliğiyle kirletmekten vazgeçsin. Hiç olmazsa annelerin kendi gözyaşlarını kendilerine düşman görmelerine yol açarak, Necdet için yazılan şiiri şairine, “ sen ağlama anne / çünkü gözyaşları istismar damlacıkları oldu” biçiminde değiştirmeye neden olmasın.”

Açıklama böyle. Dikkat çekici olan ise Sosyalist Parti’nin Nevzat Çelik’in “Şafak Türküsü” şiirini Necdet Adalı için yazdığını zannediyor olması. Hakikaten çok dikkat çekici…

ODATV'NİN İLGİLİ HABERİ İÇİN TIKLAYIN!

20 Temmuz 2010 Salı

Neden "hayır" diyorlar?

AKP'nin Anayasa değişikliği referandumunun tarihi olan 12 Eylül yaklaşırken, referandumda niye "evet" denilmesi gerektiğine dair yapılan propaganda hız kazanmış durumda. Sol örgütler Halkevleri, ÖDP ve TKP ise referandumda "hayır" oyu vereceklerini açıkladılar.

Referandumda hayır diyecek olan sol örgütler Halkevleri, ÖDP ve TKP'ye, niye "hayır" diyeceklerini sorduk. Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ve TKP Genel Başkanı Erkan Baş sorularımızı yanıtladı.

Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol:
12 Eylüllere 'hayır' demek için...
AKP için demokrasinin, özgürlüğün ve hukukun ne anlama geldiğine 7 senedir tanıklık ediyoruz. Hapishanelerin Kürt çocuklarla dolup taştığı, basına yönelik davaların hızla arttığı, Belediye Başkanlarının, sendikacıların hapishaneye atıldığı, dinlemelerin sıradanlaştığı bir ülkede hangi demokrasiden bahsediliyor? Sendikaların baskı altına alındığı, işçilerin güvencesizleştirilip köleleştirildiği, tüm temel hizmetlerin ticarileştiği, doğanın sermayenin kâr etmesi için hızla katledildiği bir ülkede özgürlük kimin için var?

"AKP sermayenin ihtiyaçlarına uygun anayasa
yaptığı için HAYIR diyeceğiz"
AKP iktidarının Anayasa düzenlemeleri halkı sermayeye tutsak etmekte ve sermaye özgürlüklerini güvence altına almaktadır. 7 yıllık iktidarının alamet-i farikası olan piyasalaştırma ve tüm temel hizmetlerin paralılaştırılması ve emeğin güvencesizleştirilmesine yönelik uygulamalarına anayasal güvence sağlayacak olan bir düzenleme yapılmaktadır. Talan ekonomisinin önünde hiçbir engel istemeyen AKP'nin bu oyununa halkın hak mücadelesini yürütenler olarak gerçekleri görüyor ve onaylamıyoruz demek için HAYIR diyeceğiz.

"AKP 12 Eylül’ün mirasına sahip çıktığı için HAYIR diyeceğiz"
AKP’nin Anayasa değişiklik paketi, demokratik bir Anayasayı ifade etmemektedir. 12 Eylül 2010’da “evet” dememiz istenen Anayasa, 12 Eylül Anayasası’dır. AKP yeni bir Anayasa önermemekte, daha önceden defalarca başka iktidarlar döneminde de yapıldığı gibi, 12 Eylül Anayasası’nı sermayenin ve rejimin ihtiyaçları doğrultusunda revize etmektedir.

AKP iktidarı 12 Eylül darbecilerinin hiçbir kurumunu ortadan kaldırmamaktadır. Örneğin AKP iktidarı bir 12 Eylül kurumu olan YÖK’e değil, YÖK’ün elinde olmamasına karşı olduğunu ispat etmiş, YÖK’ü ele geçirir geçirmez bu kurumu hedef almaktan vazgeçmiştir. AKP’nin derdi bu 12 Eylül kurumlarının iktidarını ele geçirmektir. Böylesi bir çabayı “12 Eylül ile hesaplaşma” olarak değerlendirmek, 12 Eylül’de işkencelerden geçen, idam sehpalarına başı dik bir biçimde çıkan binlerce devrimci, ilerici insanımıza -en hafif tabiriyle- büyük bir saygısızlıktır.

"AKP Kürt halkını yok sayan inkarcı tutumunu pervasızca devam ettirdiği ve savaş naraları attığı için HAYIR diyeceğiz"
Yine ülkenin en önemli sorunu “Kürt sorunudur” denirken değişiklikte kürt sorununa dair tek bir düzenleme bulunmamaktadır. Tam tersine toplumu birbirinden ayrıştırarak milliyetçi histeriyi körükleyen çizgi artık iyice açığa çıkmıştır. İnkar siyasetini sürdüren ve savaş rejimini kendi kontrolündeki yeni askeri güç odakları yaratarak derinleştiren AKP Kürt halkının haklarını teslim etmek yerine Kürtlerin mücadelesini savaş ile tasfiye etmeye yönelmiştir. Seçim barajı gibi, anadilde eğitim gibi, eşit yurttaşlık esasları gibi konularda rejimin tekçi ve inkarcı yapısında değişim öngörecek eşitlikçi bir düzenlemeden eser yoktur.

"12 Eylül’lere hayır demek için 12 Eylül’de hayır diyeceğiz!"
Bizler 12 Eylül ile hesaplaşmak adına, 12 Eylül askeri darbesinin kurumlarını, ruhunu ve yöntemlerini bünyesinde barındıran bir Anayasa paketine gönül rahatlığıyla hayır diyeceğiz. 12 Eylül 1980 den sonra darbecilerinin peşinden giderek 12 Eylül 1980 Anayasası’na “evet” deme çağrısı yapan tüm tarikat ve cemaatlerin bugün “12 Eylül ile hesaplaşma” taklidi yaparak referanduma “evet” kampanyası yürütmeleri trajikomik bir çelişki değil anlamlı bir sürekliliktir. 12 Eylül Anayasası’na evet diyenlerin, 12 Eylül 2010’da da “evet” oyu vermeleri gayet doğaldır. Doğal olmayan ise, 12 Eylül Anayasası’na “hayır” diyenlerin 12 Eylül 2010’da “evet” demeleridir. Bu 30 yıl önce reddedilen bir düzenin, bugün onaylanması anlamına gelmektedir. Bizler, 12 Eylül darbesi ve sonrasındaki onlarca Anayasal düzenlemeyle sağlamlaştıran sermaye düzenini ısrarla reddetmeye devam edeceğiz. Bu nedenle 12 Eylül 2010’da hayır demek, 30 yıl sonra güçlü bir şekilde 12 Eylül darbesine hayır demektir.

12 Eylül 1980 faşizmine bugüne dek bedeller ödeyerek direnmiş olan, , Kürtler, emekçiler ve bir bütün olarak “sol” ola gelmiştir. Bugün “demokrasi ve özgürlük” diyerek toplumun bilincini, yüreğini, inançlarını ve emeğini kelepçeleyerek iktidar nimetlerine sermaye adına süreklilik arayanlar dünün asker kucağında tanklarına selam duranlarıdır. AKP nin ve sol liberal çevrelerle siyasal İslam temsilcisi güçlerin “Vesayet rejiminde vasi değişikliği talebi egemenler arası bir diyalog parçasıdır. İktidar güçlerinin belirlediği bu çerçeveyi alt üst edecek olanda sol güçlerin var güçleriyle bu oyunu bozacak müdahaleleri olacaktır.

Referandumda hayır çünkü bu gün 82 Anayasa’nın tüm kurumlarıyla birlikte tarihin çöplüğüne gönderildiği, daha kapsamlı bir Anayasa değişikliği ihtiyaçtır. Ve bu anayasa halkların, emekçilerin, kadınların ve doğanın yaşam hakkını güvenceye alan eşitlikleri barındıracaktır. Yasaların eşitliğin ve özgürlüğün diliyle yazılacağı güne dek halkların hak mücadelelerini yükseltmek üzere ‘yola devam’ diyeceğiz ve 12 Eylül 2010 da HAYIR’ı örgütleyeceğiz.

Ehven-i şer ile hareket edecek olanlar yüz yıllık uykudan uyandırılacak olan prensese hayat öpücüğünü AKP nin vereceğini düşünmektedirler. Bu kişilere yine de ısrarla söyleyelim:

“Hey, o gelen beyaz atlı prens değil, masalın uzun burunlu çirkin cadısıdır.”

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş: 12 Eylül düzeninin özü korunuyor
Anayasa değişiklik paketine dair referandumda "evet" kampanyası yürütenler sözümona 12 Eylül düzeninde değişiklik yapma fırsatı yakalandığını iddia ediyor. Oysa ortada bir değişiklik yok. Nedir 12 Eylül'ün, 12 Eylül düzeninin özü? Birincisi, 12 Eylül, 24 Ocak kararlarının devamıdır, doğal olarak bu düzenin özü, piyasanın, piyasa diktatörlüğünün önün açmaktır. Özelleştirmelerin önünü açmaktır. 12 Eylül budur. AKP'nin değişiklik paketinin özü de budur. Bu pakette yargının yerinden denetimini ortadan kaldırarak özelleştirmelerin, piyasalaştırmanın önü açılmaktadır. Artık kıyılar, çevre, doğa, sular dahi kolaylıkla alınıp satılabilecek, kirletilebilecek. Bunların önündeki engelleri kaldırıyorlar, özelleştirmelerin engellenmesine dönük kısmi önlemler kalkıyor. Piyasa düzeninin önü açılıyor. Bu paket bu özü koruyor ve güçlendiriyor.

İkincisi, bu paketteki anlayış, iktidarı dağıtan değil merkeze toplayan, yürütmeye toplayan bir anlayış. Doğal olarak paketin özü de iktidarı daha fazla merkeze toplamaya dönük bir çabayı temsil ediyor. Yasama yürütme ve yargının güçlendirilmesinde yürütmenin rolü artırılıyor, bu nedenle de bu paket, 12 Eylül düzeninin özünü koruyor. Esas olarak bu iki temel noktada 12 Eylül anayasasının özü korunmuş oluyor.

"Başkanlık sistemine geçişin hukuki temelini oluşturuyorlar"
AKP piyasa diktatörlüğünü savunuyor, ve bunu altyapıda inşa ederken, üstyapıda da yürütmeyi güçlendirerek başkanlık sistemine geçişin hukuki temelini oluşturuyor. Bunun emekçiler adına bir kazanım içerdiğini savunmak mümkün değil, bunun ilerici olmadığı da ortada. Devrimciler iktidarın dağıtılarak emekçilere yaklaştırılmasını, halkın sosyal haklarını, parasız eğitimi, parasız sağlığı, kamuyu savunur. Bu bakımlardan da paket hiçbir ilerici öge içermiyor. Mevcut 12 Eylül rejimini güçlendiriyor. Paketin özü budur. Bu yüzden biz "2 hayır birden" diyoruz, hem AKP'nin paketine, hem 12 Eylül Anayasası'na hayır.

"Solda bazı kesimler 'statüko-değişim' tuzağına düştü"
Bu tartışmada önemli bir nokta şu. AKP süreci sahte bir değişim-statüko tartışmasına çekiyor. Solda da bazı kesimler bu tuzağa düşmüş durumda. Sözümona bu değişim silahını AKP'nin elinden almak için "Yetmez ama evet" diyeceklermiş. AKP'nin "değişim" iddiasına baştan teslim olmuş bu kesimler. Bunlar solu statükoculuktan yana olmakla itham ediyor. AKP düzeni tahkim ediyor, düzeni değiştirmiyor. Ayrıca 1960'lardan bu yana, sol toplumsal olmaya başladığı dönemden bu yana solun söyledikleri ortada, Kürt sorununda, haklar ve özgürlükler meselesinde, sendikal haklar meselesinde, Aleviler meselesinde, seçim ve siyasi partiler yasasında solun söyledikleri ortada. Yıllardır devrimcilerin söylediklerinin ancak onda birini söyleyenler karşısında nasıl devrimciler statükocu oluyor da, AKP değişimci, devrimci oluyor?

"Biz zaten yıllarca Anayasa'yı
değiştirme teşebbüsünden yargılandık"
Bu AKP'nin zihniyetine teslim olmaktır. Gerçek aydın ve gerçek sol, düzene hayır demelidir. Biz gerçek solu, gerçek aydınları bu düzene hayır demeye çağırıyoruz. Çünkü AKP'nin değişiklik paketi 12 Eylül düzenini güçlendiriyor. Biz zaten Anayasa'yı değiştireceğiz diye yıllarca yargılandık. Biz bu Anayasa'yı değiştirip eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik bir anayasa yaratacağız. Mücadelemiz bu sistemi köklü bir biçimde değiştirmenin mücadelesidir. Bu sistemi yamayan değişikliklerin peşine takılmak aydın olmak, devrimci olmak değildir.

TKP Genel Başkanı Erkan Baş:
"Halkımızın çıkarları tereddütsüz bir hayır'dan yanadır"
AKP'nin hazırladığı Anayasa değişiklik paketi kendi siyasi hedeflerine ve çıkarlarını savunduğu piyasacı güçlerin ihtiyaçlarına göre hazırlamıştır. Emekçilerin, halkın çıkarları ile en küçük bir ilgisi olmayan değişikliğin ilerici, devrimci, sol güçler açısından savunulacak herhangi bir yanı yoktur.

Özellikle Anayasa Mahkemesi'nin kararından sonra paketin tek seferde ve bütün olarak oylanacağı düşünüldüğünde, tek tek maddelerin ötesinde değişikliklerin özünü göz önüne alarak bir karar vermek durumundayız. Bu durumda işçi sınıfı ve emekçi halkımızın çıkarları tereddütsüz bir "Hayır"dan yanadır.

"Halkı aptal yerine koyuyorlar"
AKP tarafından söz konusu değişikliğin 12 Eylül Anayasası ile hesaplaşma olarak pazarlanmaya çalışılması, daha önce de benzer örneklerini gördüğümüz, halkı aptal yerine koyan, aldatmaya ve kandırmaya dayalı AKP tarzı politik bir hamledir. İddia edilenin tam tersine bu girişimin 12 Eylül'ün doğrudan bir uzantısı ve devamı olduğunu düşünüyoruz. Kendisi de 12 Eylül'ün sonuçlarından birisi olan AKP, bir taraftan 12 Eylül Anayasası'na makyaj yaparken bir taraftan da gerici, piyasacı güçlerin konumunu daha da rahatlatacak bir hamle yapmaktadır. Bu hamle 12 Eylül Anayasası ortadan kaldırmak bir yana, onun ruhuna uygun olarak güncelleştirilmesi ve ömrünün uzatılması girişimidir.

12 Eylül ülkemiz emekçilerine, ilerici devrimci birikimine karşı kapsamlı bir saldırının adıdır. Faşist generallerin darbesine ve sonuçlarına karşı yıllardır mücadele eden sol güçler, 2. Cumhuriyetçilerin (AKP diliyle söyleyecek olursak "Yeni Osmanlıcı"ların) “İkinci 12 Eylül” girişimine karşı da kararlı bir karşı duruşu sergilemek görevi ile karşı karşıyadır.

Türkiye Komünist Partisi olarak referandumu kısmen de olsa halkın sözünü söyleyebileceği bir süreç olarak görüyoruz. Ülkemiz emekçilerinin siyasal süreçlere daha aktif bir biçimde müdahil olması için her türlü olanağı değerlendirmeye çalıştığımız gibi, referandumu da bu açıdan en etkili biçimde değerlendirmeye çalışacağız. Referandumu piyasacı güçlerin bugünkü amaçlarını, emekçi halkımıza ve ülkemize dönük saldırılarını en yaygın biçimde teşhir etme olanağı olarak görüyoruz. Sermaye sınıfının saldırılarını mümkün olduğunca geniş bir yüzeyde tartışma ve taraflaştırma olanağı bulmuş olacağız. Özetle referandum sürecinde bizim için AKP'nin halk düşmanı, gerici, piyasacı, emperyalizme hizmetkâr kimliğini deşifre etme çabamızı yoğunlaştıracağız. AKP Anayasası'na "Hayır" derken 12 Eylül anayasasının asıl hangi nedenlerle değiştirilmesi gerektiğine ilişkin bir aydınlatma hamlesi yapmaya olanak sağlayacak bir süreç var önümüzde...

“Hayır” bunun karşılığıdır.

Son olarak bir not düşmek istiyorum, dünya tarihinde halkların kaderlerini ellerine almalarının ilk şartlarından birisinin egemenlerin politikalarına “Hayır” demeyi öğrenmeleri olduğunun altını çizmek isterim. Referandum doğrudan böyle bir sonuca yol açacak diyemem ama, her şeyin bir başlangıcı vardır ve 12 Eylül'deki referandum belki de bu “Hayır demeyi öğrenme süreci”nin ilk adımlarından birisi olacak.

Bu süreci mümkün olan en etkili biçimde örgütleyeceğiz.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Vedat Demircioğlu kavgamızda yaşıyor!

68’de yükselen gençlik hareketinin ilk ölümsüzleşeni Vedat Demircioğlu tam 39 yıl önce İTÜ Öğrenci Yurdu’nda katledildi.

‘68’lerde yakılan anti-emperyalist mücadele ateşinin doruklara ulaştığı 6. Filo protestolarının ardından düzenin bekçi köpekleri eylemlerin önüne geçmek için öğrenci liderlerini bir toplantı çıkışında gözaltına almıştı. Bunun üzerine protestolar daha da şiddetlenmiş Dolmabahçe’de çeşitli çatışmalar yaşanmıştı. Devrimci öğrencilerin hakim olduğu İTÜ Öğrenci Yurdu da polis tarafından ablukaya alınmıştı.

Rektörlüğün yurdun İTÜ’ye bağlı olmadığı yönündeki açıklamasının ardından 17 Temmuz gecesi yüzlerce polis İTÜ Öğrenci yurduna baskın düzenledi. Büyük çoğunluğu uyumakta olan öğrenciler “Öldürün piçleri!”, “Vurun komünistlere!” nidalarıyla saldırıya uğradılar. Saldırı sırasında birçok öğrenci merdivenlerden yuvarlanarak ve kaba dayaktan geçirilerek ağır yaralanırken Vedat Demircioğlu polis tarafından özel hedef seçilerek ikinci katın penceresinden aşağı atıldı. Olay polis kayıtlarına “polisten kaçarken camdan atladı” şeklinde geçecekti... Pencereden atılan Demircioğlu, 24 Temmuz günü yaşamını yitirdi. 25 yaşında ölümsüzleşen Demircioğlu, daha sonra ’68 gençlik hareketinde bir simgeye dönüştü.

Yurdun ikinci katından dövülerek aşağıya atılan Demircioğlu’nun ölüm haberinin duyulması üzerine binlerce öğrenci İTÜ’de toplanmaya başladı. Buradan büyük bir öfkeyle Dolmabahçe’ye doğru yürüyüşe geçen Militan ve coşkulu öğrenci kitlesinin karşısına çıkmaktan çekinen polis Dolmabahçe’yi boşalttı. Böylece binlerce öğrenci botlarına binip kaçmaya çalışan ABD askerlerini döverek denize döktü. 25 Temmuz günü ise sermaye düzeni devrimcilerin dirisinden korktuğu kadar ölüsünden de korktuğu için Demircioğlu’nun cenazesi memleketi Konya’ya şimşek hızıyla yollandı. Zira cenazenin devrimcilerce alınmasından ve gerçekleşebilecek büyük bir cenaze töreninden amansızca korkuluyordu. Ancak bütün bu alınan önlemler işe yaramadı ve hem Ankara’da hem de İstanbul’da Demircioğlu anısına sembolik cenaze törenleri düzenlendi. Ankara’da çatışmasız geçen gösteriye karşın İstanbul’da İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü önünde başlatılan, Reha Poroy, Tarık Zafer Tunaya gibi akademisyenlerin de katılarak konuşma yaptıkları sembolik tören yürüyüşe dönüşüp, Cağaloğlu’na ulaştığında bir kez daha polis barikatları ile karşılandı. Çıkan çatışmalar polisler tarafından bastırılamayınca devreye askerler dahi sokuldu. Vedat Demircioğlu sermaye düzeninin köşeye sıkıştığında başvurduğu terörün boyutlarını göstermek açısından anlamlı bir örnektir. ’68 gençlik hareketinin emperyalizm karşısında geliştirdiği ve gün geçtikçe devrimci niteliği daha da fazla öne çıkan mücadelesinin karşısında titreyen sermaye düzeninin gerçek yüzünün bir göstergesidir.

Vedat Demircioğlu, sermaye düzeninin ’68 gençlik hareketine karşı giriştiği karşı saldırıda ilk ölümsüzleşendir. Bizler ölümünün 39. Yılında Demircioğlu’nu saygıyla anıyor, anısını mücademizde yaşatacağımızı bir kez daha ilan ediyoruz.

15 Temmuz 2010 Perşembe

12 Eylül'de 2 HAYIR birden!

Kampanya için başlığı tıkla:
12 Eylül’de 2 HAYIR birden!

ÖDP'den referandumda hayır!

Özgürlük ve Dayanışma Partisi 12 Eylül’de anayasa değişikliği ile ilgili yapılacak referandumda hayır kararı aldı.Özgürlük ve Dayanışma Partisi İl Örgütü yaptığı açıklamada şu sözlere yer verdi; “ Bu nedenle, gelinen süreçte konuyla ilgili düşüncelerimizi kamuoyuyla bir kez daha paylaşma gereğini hissettik. Anayasa değişiklik paketi hazırlanışı ve sunuluşu itibarıyla anti demokratiktir. “Anayasa değişikliği gündemimizde yok” diyen AKP ani bir kararla “kendin pişir, kendin ye” anlayışıyla Anayasa değişiklik paketi hazırlayarak bu paketi “ya hep ya hiç” dayatmasıyla gündeme getirmiştir. Dayatmacı, toptancı ve halkı oy vermek dışında dikkate almayan bu usulün anti demokratikliği ortadadır. Anayasa değişiklik paketinde halkımızın en temel sorunlarına çözüm içeren herhangi bir madde yoktur. Ne halkın kamusal haklarına (eğitim, sağlık, güvenceli çalışma), ne Kürt sorununun demokratik çözümüne, ne Alevi yurttaşların eşit hak taleplerine, ne anti demokratik secim ve Siyasal Partiler Yasası’nın değiştirilmesine donuk herhangi bir madde yoktur. Kamu çalışanlarına grev hakkı, siyaset yapma hakki yoktur. AKP kendi ihtiyaçlarına göre bir Anayasa değişiklik paketi hazırlamıştır. Bu değişiklik paketinin özü yargıyı siyasal iktidara daha fazla bağımlı kılmak, özelleştirmelerin önündeki engelleri bütünüyle kaldırmaktır. Paket gerçek bir yargı reformunu içermemektedir. Gerçek bir yargı reformu için temel nokta yargının her düzeyde siyasal iktidara bağımlı olmaktan kurtarılmasıdır. HSYK’nin başında Adalet Bakanı ve müsteşarın bulunmasının korunması 12 Eylül anlayışının devamıdır."

Halkevleri'nden referandumda hayır!

İlknur Birol (Halkevleri Genel Başkanı): Taslağın içeriği itibariyle bu anayasa tartışmalarında AKP'nin gerici ve neoliberal düzeninin devlet aygıtı içinde buna uygun olarak yapısal dönüşümünü sağlayacak adımlarını sağlamlaştırabilecek bir anayasa yaklaşımı olduğu görüldü. Bu, sermayenin istediği bir anayasa değişikliğidir. AKP'nin kendini tahkim etmek üzere kurguladığı bir yapısal değişikliktir. Türkiye halklarının özlediği eşitlik, özgürlük ve demokrasiyi vadetmeyen bir anayasal değişikliktir.

Toplumun sorunlarına demokratik bir cevabı içerecek olan bir anayasal değişiklikte Kürt halkının eşitlik ve özgürlük talebini eşit yurttaşlık temelinde düzenlememiştir. Kadın ve erkeklerin eşit yurttaşlar olarak bu topraklar üzerinde yaşamalarını güvenceye alabilecek bir eşitlik içermemektedir. Emekçilerin iş hakkını, çalışma hakkını, emeğin örgütlenme hakkını güvenceye alan bir içerik yoktur. Halkın hayatını özgürce ve güvence içinde idame ettirebileceği; eğitimini sağlığını, ulaşımını, doğal kaynakların toplum lehine tasarrufunu güvenceye alabilecek maddeler içermemektedir. Bütün bunların sonucunda bu anayasa demokrasi getirmeyecektir. 12 Eylül faşist cunta anayasasının kendisini o dönem devrimciler, sosyalistler, ilericiler itirazlarını yapmışlardı. O dönemden bu yana da cunta anayasası karşısında demokratik talepli mücadelelerini sürdürdüler.

Bugün 12 Eylül Anayasası'nda 1-2 madde değiştirip topluma demokratikleşiyoruz vaazında kimse bulunamaz. Kapitalizm ile emperyalizm ile bu kadar işbirliği içinde onun taşeronu olarak iktidar olanlar asla demokrasi vaat edemez. Bu nedenle biz tavrımızı 'Hayır' olarak açıklıyoruz. 12 Eylül anayasasına da, AKP'nin kendini tahkim anayasasına da 'Hayır' diyoruz.

Sosyalist Parti'den referandumda hayır!

Kadir Akın (Sosyalist Parti Genel Başkan Yardımcısı): 12 Eylül'de sandığa gideceğiz. AKP'nin anayasa değişiklik paketi demokrasinin temel prensiplerini içinde taşımıyor. T.C.nin kuruluş tarihinden bu yana 4 değişik anayasa gördü bu coğrafya. Bu anayasaların hemen hepsi yürütme erkini güçlendirmeyi hedef alıyor. Şimdi esas tartışma şu. Evet mi, hayır mı, boykot mu tartışması var. Dördüncü bir seçenek yok. 'Evet' demek asla mümkün değil. İçinde hiçbir demokratik öge yok.

Mecliste süren tartışmalarda kritik 3 konu vardı. Birini, BDP'li vekilleri önerdi. Darbecilik ve işkencenin insanlık suçu sayılması. Bu insanlık suçlarının zaman aşımı kapsamının dışında olması gerektiğine ilişkin bir teklif verdiler. AKP bunu reddetti. Üstelik de askeri vesayete karşı hazırladığını iddia ettiği bu anayasa taslağında en kritik, onun içindeki demokratik yanı belirleyebilecek bir değişiklik önergesiydi. İkincisi, siyasi partilerin kapatılması ile ilgili değişiklik de bu paketin içerisine giremedi. Üçüncüsü de, seçim barajında bir puanlık düşme bile olmadı. Bu 3 konu bu paket içerisinde olsaydı, anayasayı demokratik kılar mıydı? Hayır. Bu üç konu anayasa tartışmalarında AKP'yi tamamen deşifre etti.

Boykot politikanın değiştirilmesinde önemli bir kaldıraç olabildiği koşullarda geliştirilebilecek bir araçtır. Kürt illerinde boykot taktiği düşünülebilir belki. Ama Batıda şu anki konjelktürde geçerli olmadığını, bir küskünlük ifadesi olarak kalacağını, yerine 'Hayır' demek gerektiğini düşünüyoruz. Öne çıkarmamız gereken, "Darbe anayasasına ve AKP aldatmacına hayır"dır. Bu şiarla kampanya yürüteceğiz.

EMEP'ten referandum açıklaması

EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel tarafından Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile ilgili yazılı bir açıklama yapıldı. Açıklamada, "Anayasa Mahkemesi referanduma onay vererek demokratikleşme aldatmacasına güç vermiştir" denilirken, referandumda hayır denileceği belirtildi.

EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel tarafından yapılan yazılı açıklamada, "Yapılan kısmi iptal ve değişiklik yüksek yargıya seçileceklerin niteliklerine dair olup AKP'nin hazırladığı anayasa değişikliğinin esasını etkilemekten uzaktır. Bu yönüyle hükümeti memnun etmiş, iptal isteyen CHP'yi ise tatmin etmemiştir. Bu haliyle Anayasa yargısı gerici, anti-demokratik sistemin devamına hizmet eden bir kutuplaşma siyasetine hizmet eden bir işlevi sürdürmüştür" ifadelerine yer verildi.

AKP'nin Anayasa paketi hakkında değerlendirmelere yer verilen açıklamada, "Hükümetin hazırladığı ve 12 Eylül'de referanduma gidecek olan Anayasa değişikliği ne demokratiktir ne de halkın çözüm bekleyen sorunlarına demokratik bir yanıt vermektedir. Bu haliyle AKP iktidarının politik hesaplarının bir ürünüdür. Birincisi anti-demokratik sistemi meşrulaştırma ve güçlendirmeyi gözetmektedir. İkincisi ortada demokratik içerikli bir yargı reformu olmayıp yüksek yargıyı yürütmenin kontrol ve etkisine alan bir düzenleme vardır. Son olarak demokratikleşme görünümü ile seçimlere doğru siyasi rant elde etme hesabı güdülmüştür" denildi.

Açıklamada ayrıca ülkenin yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğu bir kez daha ortaya çıktığı vurgulanırken, "İçinde Kürt sorununun çözümünü de barındıran ülkemiz halklarının bir arada yaşamını güvenceye alan bir tanıma ve özerklik düzenlemesi, din ve inanç işlerini devlet müdahalesinden çıkartan bir laiklik temellendirmesi, darbe ve özel savaş hukuku ve kurumlarını ortadan kaldıran bir demokratik devlet yapısını, halk iradesi ve örgütlenme hakkı önündeki baraj vb engelleri ortadan kaldıran, emekçilerin sosyal hak ve kazanımlarını koruyan yeni bir anayasa gerçek ihtiyacımızdır" denildi.

Referandum da "hayır" denileceği de belirtilirken "mevcut anayasayı tutuculukla savunan ve bağlılığını ifade ederek hayır diyen muhalefet güçlerinden farklı olarak bu demokratikleşme aldatmacasına hayır diyerek yanıt verecek ve halkımızın kendi demokratik geleceği için birleşmesi ve saflaşması mücadelesini sürdürecektir" denildi.

TKP'den referandum açıklaması

Anayasa değişikliği referandumunda "hayır" oyu vereceklerini açıklayan Türkiye Komünist Partisi, "'Hayır', AKP iktidarına karşı tavizsiz konumlanış anlamına gelir" dedi.

Türkiye Komünist Partisi'nden yapılan açıklama şu şekilde: "Türkiye Komünist Partisi, başından beri karşı çıktığı Anayasa Değişiklik Paketi’yle ilgili olarak 12 Eylül tarihinde düzenlenecek olan referandumda “HAYIR” oyu verecektir.

Bu “HAYIR”, AKP’nin kendi iktidarını sağlamlaştırmak, yürütme erkinin diktatörlüğünü pekiştirmek için yaptığı ve yapmaya çalıştığı bütün yasal düzenlemelere topyekûn karşı koyuş anlamına gelir.

Bu “HAYIR”, faşist 12 Eylül’ün halkımıza dayattığı anayasanın değiştirilmekte olduğu yalanlarını boşa çıkarmak anlamına gelir.

Bu “HAYIR”, 12 Eylül’e ve onun anayasasına karşı başından beri tavrını koyan, bu uğurda bedel ödeyen devrimcilerin kendi değerlerini yobaz-liboş koalisyonuna yedirmeyeceği anlamına gelir.

Bu “HAYIR”, TKP’nin 12 Eylül Anayasası’nın başımıza açtığı gerçek sorunları ve toplumcu bir anayasanın ve onun temellerinde yükselecek yeni bir düzenin neden gerekli olduğunu halka anlatmak için daha fazla çaba harcayacağı anlamına gelir.

Nihayetinde bu “HAYIR”, AKP iktidarına karşı tavizsiz bir konumlanış anlamına gelir.

TKP bütün örgüt, üye ve dostlarını referandumda “HAYIR”ları çoğaltmak, bu tavrın sol, devrimci anlamını halka anlatmak için seferber olmaya; benzer
kaygılarla hareket edecek tüm güçleri ortak bir çalışma için hızla hareket etmeye çağırır.

Türkiye Komünist Partisi
Genel Merkez

İşçi Partisi referandum kampanyasını başlattı

İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Mehmet Bedri Gültekin, İskenderun Gazeteciler Cemiyetinde yaptığı basın toplantısıyla, İşçi Partisi'nin "Atatürk Cumhuriyeti'ni yeninden kurmak için AKP'ye de, Anayasası'na da HAYIR!" kampanyasını başlattı. İşçi Partisi'nin kampanya kapsamında yayımladığı bildiriyi basına açıklayan Gültekin, Anayasa paketinin amacının Atatürk Devrimi’nin son kalelerini de yıkmak, ülkemizi iç ve dış çatışmalara sürüklemek olduğunu belirtti.

Gültekin, şimdi görevin yurttaşlarda olduğunu söyleyerek; "Referandumda HAYIR oyu vererek, faşizmin taşlarını döşeyen Anayasa değişikliği saldırısını sandığa gömelim. Tayyip Erdoğanların iktidarına son verip Türkiye’nin yeniden Kemalist Devrim rotasına gireceğini ilan edelim ve Milli Hükümete giden yolu açalım" dedi.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

FKBC: Paris Komünü

Paris Komünü (Fransızca: La Commune de Paris) Paris’te 18 Mart'tan (Resmi olarak 26 Mart) 28 Mayıs 1871’e uzanan kısa sürede iktidarda olan sosyalist hükûmet.

Paris Komünü, resmi anlamda 1871 baharı boyunca iki ay iktidarda kalmış yerel bir yönetimdir. Fakat içinde şekillendiği koşullar, tartışmalarla yürüyen kararları ve acılı sonu onu zamanının en önemli politik dönemlerinden biri yapmaktadır.

Komün, Fransızların yenilgisiyle sonuçlanan Fransız-Prusya Savaşı’nın ardından Paris’teki tüm devrimci eğilimlerin sivil bir ayaklanma başlatmasıyla kuruldu. 1870 yılında III. Napolyon tarafından başlatılan savaş, Fransızlar için bir felakete döndü ve Kasım ayıyla birlikte Paris kuşatma altına girdi. İlerleyen yıllar boyunca başkentte zengin ve yoksul arasındaki uçurum genişlemişti. Yiyecek stoklarının azalması ve süren Prusya bombardımanı yaygın bir hoşnutsuzluk yaratıyordu. Emekçiler ilerici düşüncelere daha açık hale gelmişlerdi. Şehrin kendi seçtiği Komünle kendi kendini yönetiyor olması gerektiği fikri birçok Fransız kasabası tarafından hoşnutlukla karşılandı ama zapt edilmesi zor bulunan halk kitlesinin bu isteği hükümet tarafından reddedildi. İktisadi idare için, sosyalist olması gerekmeyen, daha birleşmiş ama daha belirsiz bir istek “La Sociale!” haykırışında toplandı.

Ocak 1871'de, kuşatma dördüncü ayına ulaştığında, daha sonra Üçüncü Cumhuriyetin başbakanı olacak olan Adolphe Thiers ateşkes çağrısında bulundu. Prusyalılar Paris’i barış koşullarında işgal ettiler. Kuşatmanın kendilerine yaşattığı sıkıntılara rağmen birçok Parisli kızgındı, özellikle Prusyalıların kısa bir merasimle şehirlerini kuşatmasına izin verilmesine çok sinirlenmişlerdi.

Bu sırada on binlerce Parisli “Ulusal Muhafızlar” adı verilen bir askeri birliğin silahlı üyesiydi ve bunların şehrin savunulmasında önemli katkıları olmuştu. Fakir mahallelerdeki taburlar kendi subaylarını seçtiler ve Paris’te bulunan topları ele geçirdiler. Şehir Ulusal Muhafızlarla birlikte Prusya birliklerine altı ay boyunca direndi. Paris halkının direnişi sonucu Prusyalılar şehrin küçük bir bölgesine hapsedildiler ve ilerleme gösteremediler.

Direniş kararları Muhafızların merkezi komitesinden alınıyordu. Fransız hükümetinin başbakanı Adolphe Thiers, bu kaygan durumun alternatif bir politik iktidar merkezi yaratabileceğini fark etti. Buna ek olarak, Paris işçilerinin silahlanarak Prusyalıları kışkırtabileceğini fark etti.

İşler bu noktada çok karışıktı, fakat açık olan bir şey vardı ki, emekçilerin yardım ettiği Ulusal Muhafızlar, Prusyalılar Paris’e girmeden evvel topları Prusyalıların yolundan çekerek onların elinden kurtarmış ve güvenli mahallelere saklamışlardı. Topların koyulduğu başlıca yerlerden biri Montmartre tepeleriydi.

Komünün isyanı ve doğası
Paris halkı topları Montmartre’a taşıyor.Prusyalılar kısa bir süre için Paris’e girdiler ve şehri olaysız terk ettiler. Fakat Paris savaş tazminatı ödeninceye kadar kuşatma altında kalmaya devam etti.

Ulusal Muhafızlar Merkezi Komitesi giderek artan köktenci bir tutum benimser ve durmadan otorite kazanırken, hükümet 400 topu onların eline süresiz bırakamazdı. Böylece ilk adım olarak 18 Mart’ta Thiers düzenli birliklere Montmarte tepelerindeki topları ele geçirmeleri emirini verdi. Bununla birlikte zaten moralleri çok yüksek olmayan askerler talimatları izlemektense Ulusal Muhafızlara ve yerli direnişçilere katıldı. Generalleri Claude Martin Lecomte onlara silahsız kalabalığın üzerine ateş açma emri verdiğinde onu atından indirdiler. General daha sonra dış yollardan birinde kalabalığın ele geçirdiği Muhafız generali Thomas’la birlikte vuruldu.

Diğer ordu birlikleri de yerel direnişçilere eklendi. Ayaklanma öyle çabuk yayıldı ki, Başbakan Thiers Paris’in askerler, polis ve her türden yönetici ve uzman tarafından boşaltılması emrini verdi. Kendisi de Versay’a kaçtı. Ulusal Muhafızlar Merkez Komitesi artık Paris’teki tek etkili yönetimdi: Komite derhal yönetimden çekilerek 26 Mayıstaki komün seçimlerini düzenledi.

Komünün (Daha doğru bir deyişle “Komünal Konsey”in) 92 üyesinin içinde vasıflı işçiler, birçok profesyonel (Doktor ve gazeteci) ve reformcu cumhuriyetçilerden, değişik sosyalist anlayışlara sahip insanlara, 1789 Devrimine özlem duyan Jakobenlere kadar çok sayıda siyasi eylemci vardı. Karizmatik sosyalist Louis Auguste Blanqui Konsey Başkanı seçildi fakat bu seçim Blanqui 17 Martta tutuklandığı ve gizli bir hapishanede tutulduğu için onun yokluğunda gerçekleşti. Yerel bölgelerin kuşatmadan kalan örgütlenmeyi sürdürmesine rağmen Paris Komünü 28 Martta ilan edildi.

Devrimin ardından işçilerin rehindeki aletleri onlara geri veriliyorİç farklılıklara rağmen, Konsey iki milyonluk bir şehrin temel hizmetlerini yerine getirmek konusunda iyi bir başlangıç yaptı; belirli ilkelerde, sosyal bir devrimden ziyade ilerici bir sosyal demokrasiye benzeyen bir konsensüs sağlanabiliyordu. Zamanın azlığından dolayı (Komün 60 günden az bir süre iktidarda kalmayı başarabildi) yalnızca birkaç emir gerçekten uygulanabildi. Bu emirler şöyleydi: tüm kuşatma boyunca kiraların hafifletilmesi (Çünkü kuşatma sırasına tarla sahipleri tarafından oldukça arttırılmıştı); Paris pastanelerinde gece işinin kaldırılması; giyotinin kaldırılması; etkin görev sırasında öldürülen Ulusal Muhafızların eşlerine olduğu kadar, eğer varsa çocuklarına da aylık bağlanması; savaş sırasında tüm işçiler aletlerini rehine vermeye zorlandığından şimdi hepsinin karşılıksız iadesi; borçların ertelenmesi ve faizin kaldırılması; reformist ilkelerden önemli bir kopuş olarak, sahipleri tarafından terkedilmiş fabrikaları işçilerin işletmeye devam etmesi.

Mecburi askerliği sona erdirdiler ve orduyu silah kullanabilen bütün şehirlilerden kurulu Ulusal Muhafızla değiştirdiler. Hedeflenen devletten ayrı kilise kanunu, kilisenin bütün mülkünü devletin yaptı ve dini okuldan uzaklaştırdı. Kiliselerin dinsel faaliyetlerinin devamı ancak ve ancak akşamları yapılan politik toplantılara kapılarını açarsa mümkün olabilecekti. Bu durum kiliseleri Komünün asıl siyasi merkezleri haline getirdi. Diğer kanunlar eğitimi iyileştiren ve teknik eğitimi herkes için mümkün hale getiren reformlarla ilgiliydi.

Kısa varlığı boyunca Komün, önceden kaldırılmış olan Fransız Cumhuriyetçi Takvimini benimsedi ve üç renkten ziyade kızıl bayrağı kullandı.

Konsey üyelerinin (Temsilci değil delegeydiler) yasama kadar yürütme işlerini de yerine getirmesi beklenmekle birlikte, işlerin çokluğu değişik faktörler tarafından kolaylaştı. Kuşatma boyunca mahallerdeki sosyal ihtiyaçları (Kantinler, ilk yardım istasyonları) karşılamak için kurulan pek çok plansız organizasyon artarak devam etti ve Komünle işbirliği içinde çalıştı.

Aynı zamanda yerel işçilerin yönetimindeki bu yerel meclisler hedeflerinin peşine düştü. Komün konseyinin resmi reformizmine rağmen, Komünün bileşimi daha çok devrimciydi. Sosyalistler, anarşistler, Blanquistler ve özgürlükçü cumhuriyetçiler buradaki devrimci eğilimleri oluşturuyordu. Paris Komünü, eğilimlerin çokluğuna rağmen, yüksek orandaki işçi yönetimi ve değişik eğilimlerdeki devrimcilerin işbirliği nedeniyle anarşist ve Marksist sosyalistler tarafından ilk gününden itibaren sevinçle karşılandı.

Örneğin 3. Bölgede okul malzemeleri bedava sağlandı, üç okul laikleştirildi ve bir yetimhane kuruldu. 20. Bölgede okul çocuklarına bedava giysi ve yiyecek verildi. Buna benzer birçok örnek vardır. Fakat Komünün göreli başarısındaki en önemli şey, Thiers tarafından görev yerlerinden uzaklaştırılan uzmanların ve yöneticilerin sorumluluklarını alan sıradan işçilerin girişimiydi.

Karl Marx’ın en yakın dostu Friedrich Engels daha sonra sürekli ordunun bulunmayışı, mahallelerin kendi kendini yönetmesi ve bunun gibi etmenler nedeniyle Komünün artık bilindik anlamıyla bir “devlet” olmadığını iddia etti: bu bir geçiş biçimiydi, devletin yok oluşuna doğru bir geçiş. Ancak onun gelecekteki gelişimi kuramsal bir soru olarak kalacaktı. Yalnızca bir hafta sonra, yeni ordu birliklerinin (Prusyalıların ele geçirdiği savaş esirleri de bu ordudaydı) saldırısına maruz kaldı.

Saldırı
Yenilginin ardından, Komüncüler asker kontrolünde Versay’a kadar yürütüldü.Komün, 2 Nisan itibariyle Versay Ordusu’nun hükümet güçleri tarafından saldırıya uğradı ve şehir bombardımana tutuldu. Hükümet anlaşma yapmaya yanaşmadı.

Courbevoie banliyösü ele geçirildi ve Komünün kendi güçleriyle verdiği geç bir karşılık, Versay üzerine yürümesi başarısızlığa uğradı. Savunma ve hayatta kalma giderek zorlaştı. Paris’in çalışan kadınları burada artık hayati bir rol oynuyordu. Ulusal Muhafız ordusundaydılar ve Montmartre’a giden yolda kilit bir nokta olan Place Blanche’da kahramanca dövüşen bir tabur meydana getirdiler. (Bununla birlikte şu da belirtilmeli ki, Komünde kadınların oy hakkı yoktu ve Konsey’de hiç kadın üye bulunmuyordu.)

Paris’teki siyasi mültecilerden ve sürgünlerden de güçlü bir destek geldi: bunlardan biri, Polonyalı eski subay ve milliyetçi Jarosław Dąbrowski’ydi ve Komünün en iyi generali oldu. Komün tamamen enternasyonalizm’e inanıyordu ve bu kardeşlik adına I. Napolyon’un zaferlerini kutsayan ve bir şovenizm anıtı olan Vendome Sütunu yıkıldı.

Paris’in dışından işçi sendikası ve bazıları da Almanya’dan olan sosyalist organizasyonlardan moral ve iyi dilek mesajları geliyordu. Ama diğer Fransız şehirlerinden önemli yardımlar görmek yolundaki beklenti kısa zaman içinde son buldu. Thiers ve Versay’daki bakanları Paris’ten dışarı akan tüm enformasyonu engellemişti ve Fransa’nın kırsal ve kentsel bölgelerinde Paris’te olup bitenlere karşı her zaman şüpheli bir yaklaşım oldu. Narbonne, Limoges ve Marsilya’daki hareketlenmeler de hızlıca ezildi.

Gittikçe kötüleşen durum karşısında, Konseyin bir bölümü bir “Kamu Güvenliği Komitesi” yaratılması yönünde bir karar aldı. Bu komite 1792’de de aynı adla kurulan, geniş ve merhametsiz bir güce sahip olan bir Jakoben kuruluşundan esinlenilmişti. Fakat güçlü bir merkezi otoritenin işe yarayabileceği zaman artık neredeyse geçmişti.

21 Mayısta Paris’in batıdaki şehir duvarlarındaki bir kapı yıkıldı (Ya da olasılıkla ihanete uğrayarak açıldı) ve Versay birlikleri şehrin işgaline başladı. Öncelikle zengin batı mahallelerine girdiler ve ateşkesten sonra burayı terk etmeyen zengin mahalle sakinleri tarafından sevinçle karşılandılar.

Komünün olumlu bir özelliği olan bağımsız mahalli örgütler şimdi bir çeşit dezavantaja dönüştü: bütünlüklü olarak tasarlanmış bir savunma yerine, şimdi her mahalle umutsuzca ve kendisi için dövüşüyordu. Dar sokaklardan oluşan ağlar, erken Paris devrimlerinde şehri zapt edilemez bir hale getirdiğinden, bu sokaklar şimdi geniş bulvarlarla değiştirilmişti. Versay ordusu merkezi bir komutanın ve modern topçu ateşinin hükmünü sürüyordu.

Saldırı boyunca, hükümet topçuları silahsız vatandaşları katletti: mahkumlar derhal öldürüldü ve orta yerde birçok idam gerçekleştirildi. 27 Mayıstaki nafile bir direniş jestinin ardından, kalabalık kuşatıldı ve 50 rehine vahşice öldürüldü. Bunların birçoğu Komün tarafından desteklenen rahiplerdi. Hükümetin toplamdaki kayıpları 900 kadardı. Versay bunun öcünü kat kat fazlasıyla aldı.

En sert direniş işçi kesimin daha yoğun olduğu doğu bölgelerinden geldi. Savaş şiddetli sokak savaşlarının yapıldığı sekiz gün boyunca sürdü (La Semaine sanglante, kanlı hafta). 27 Mayıs'la birlikte yalnızca en fakir mahalleler olan Belleville ve Ménilmontant’ta birkaç sağlam direniş bölgesi kalmıştı.

28 Mayıs itibariyle, öğleden sonra 4 civarlarında Belleville Ramponeau’daki son barikat düştü ve Marshall MacMahon bir duyuru yayımladı: “Paris sakinlerine. Fransız ordusu sizi kurtarmaya geldi. Paris artık özgür! Saat 4 itibariyle askerlerimiz son isyancı noktasını da ele geçirdi. Bugün savaş sona erdi. Düzen, çalışma ve güvenlik yeniden sağlandı.”

Çok ciddi misillemeler yapıldı. Komünü destekleyenlerin suçlanacağı duyuruldu. Bazı önemli destekçiler şimdi Komüncüler Duvarı denilen Père Lachaise Mezarlığı'ndaki duvarın önünde vuruldular. Binlerce destekçi davalar için Versay’a gönderilirken, pek azı kuzeydeki Prusya hatlarına doğru kaçabildi. Günler boyunca sayısız erkek, kadın ve çocuklardan oluşan komün destekçilerinin oluşturduğu insan seli, askeri kontrol altında Versay’daki hapishane bölgesine acılar içinde yürüdü. Daha sonra yargılandılar; bir kısmı idam edilirken, çoğu ağır çalışma cezasına çarptırıldı; geri kalanlar da Pasifik’teki Fransız adalarına ya uzun süre için, ya da ömür boyu sürgüne gönderildiler. Kanlı Hafta boyunca öldürülenlerin tam sayısı asla tespit edilemedi ama en iyi tahminler 30.000 ölü, pek çok yaralı olduğu yönündedir. Sonradan idam edilenlerle birlikte bu sayı 50.000’i bulmaktadır. 7.000 kişi Yeni Caledonya’ya sürüldü. Hapsedilenler için 1889’da genel af ilan edildi.

Paris sonraki beş yıl boyunca sıkıyönetimle idare edildi.

1871'in anlamı
Père-Lachaise MezarlığıParis’in zenginleri ya da Komün hakkında fikir yürüten erken dönem tarihçiler için 1871, ayaktakımının korkunç ve nedeni anlaşılmaz iktidarının dönemidir. Daha sonraki tarihçiler, Komünün ıslahatlarının değerini kavramış ve onun vahşice yok edilmesine üzülmüşlerdi. Bununla birlikte, Komünün orta ve yüksek sınıflarda o zamana kadar benzeri görülmemiş bir nefret yaratmasının sebebini açıklaması zor bulmuşlardı.

Sol görüştekiler ise Komünün böyle tehlikeli durumun içerisindeyken böyle ılımlı davranmasını eleştirdiler. Karl Marx Komüncülerin Versay’dakilerin işini ilk ve son olarak bitirmek dururken, demokratik seçimler düzenlemesiyle “çok kıymetli anlar” kaybettiklerini söyledi. İçinde milyarlarca frankın olduğu Paris’teki Fransız Ulusal Bankası, Komüncüler tarafından dokunulmadan ve korumaya alınmadan bırakıldı. Çekinerek, buradan para alıp alamayacakları tartıştılar. Komüncüler bankadaki paralara dokunmaya çekindiler çünkü eğer böyle yaparlarsa dünyanın onları kınayacağından korkuyorlardı. Böylece büyük miktarda para Paris’ten Versay’a, Komünü ezen ordunun kurulması için nakledildi.

Komünistler, sosyalistler, anarşistler ve diğerleri Komünü katılımcı demokrasi temelindeki bir sistem üzerinde yükselen özgür bir toplumun ilk örneği olarak gördüler. Marx ve Engels, Bakunin ve daha sonra Lenin ve Troçki Komünün sınırlı deneyiminden (Özellikle de devletin sönümlenmesi konusunda) kuramsal dersler çıkarmaya çalıştılar. Daha faydacı bir ders Edmond de Goncourt tarafından çıkarıldı. Goncourt kanlı haftadan üç gün sonra günlüğünde şöyle yazıyordu: “…kanama tamamen sona erdi ve toplumun isyancı kesiminin öldürülmesi ile yaratılan böyle bir kanama devrimi geciktirebilir… Eski toplumun bu devrimden önce sakince geçecek 20 yılı var…”

Paris Komünü, birçok komünist önderin saygısını kazandı. Mao sürekli Komüne referans verdi. Lenin, Marx’la birlikte Komünü proletarya diktatörlüğünün yaşanmış bir örneği olarak niteledi. Cenazesinde bedeni Komünden kalan kızıl bir bayrağa sarıldı. Sovyet uzay gemisi Voskhod 1 Paris Komünü’nden kalan bir afiş parçası taşıyordu. Bolşevikler Sivastopol adlı savaş gemisini Komünün şerefine Parijkaya Kommuna olarak değiştirdiler.