30 Mart 2010 Salı

On'ların Hayatı: Mahir Çayan

KIZILDERE KATLİAMI'NIN 38. YILI
Kızıldere Katliamı'nda hayatlarını kaybedenleri olayın 38. yılında ölümleri kadar yaşamlarıyla hatırlamak için, arkadaşları, yakınları ve dostlarıyla konuştuk. Onların anılarını, düşüncelerini ve duygularını bir araya getiren yazı dizisini, Ece Yıldız ve Nadire Mater hazırladı. (Not: Bu yazı içeriği bilgisi Bianet'e aittir.)

Kızıldere Katliamı'nın 38. yılı
Mahir Çayan'ın 28 yılı

John Reed – Dünyayı Sarsan Ongün

E-kitap (John Reed – Dünyayı Sarsan Ongün) başlıklı yazıyı okumak için bağlantı başlığını tıklayın!

Ahmet Bedevi Kuran – İnkılâp Tarihimiz ve Jön Türkler, İstanbul – TAN Matbaası / 1945

E-kitap (Ahmet Bedevi Kuran – İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, İstanbul – TAN Matbaası / 1945) başlıklı yazıyı okumak için bağlantı başlığını tıklayın!

29 Mart 2010 Pazartesi

Cemaat bu kitaba çok kızıyor

Ozan Yayıncılık’tan çıkan "Gayya Karanlığından Kuran Aydınlığına" adlı kitap, cemaatin hedefinde. Kitabın yazarı Eren Erdem, Odatv’ye bir makale yazdı... İşte “Örtü” başlıklı o yazı…

Sokaklar, gerçeği anlayamamış insanlarla dolu. Anlayamadıkları gerçekleri ‘’farklı formlarda sunanların’’ ürettiği algıya sımsıkı tutunmuş insanlar…

Örtünme meselesi hükümetlerin özellikle ‘’el altından önemli hamleler yapacağı dönemlerde’’ abartılan, her kalıba sokulabilen, kimi zaman sistem karşıtlığı gibi görüne bir muhalefetin başını çeken, kimi zaman ‘’liberallerin’’ AB’ci söylemlerine entegre edilen bir mesele haline gelmiştir. Ana hatları ile, ilmi temelden yoksun bir söylem üzerine inşa edilen bu mesele, tarihsel ve teolojik düzlemde incelendiğinde, ‘’çok büyük önem arz eden başka bir meselenin’’ içi boşaltılmış hali olarak karşımıza çıkar.

Sınıfsal ayrılıklar
Daha önceki makalelerimizin hemen hemen tümünde, Mekke rejimini tanımlarken; sınıfsal ayrılıklara dayalı bir toplum yapısını oluşturduğundan bahsettim. Bu sınıfların (efendi ve köle) temsil ettiği konumlar ve bu konumları temsil eden objelerin varlığı, tarihsel veriler ile sabittir. Mesela, Mekke’de “hür kadınlar” başörtüsü takar, köle kadınlar başlarını açarlardı. Ancak, bu örtüyü takan kadınların ise, bugün “dekolte” olarak tabir ettiğimiz bir elbise giydiklerini gözlemliyoruz. Bu elbise üzerine, saçların tümünü örtmeyen bir örtü takarak, “hür olduklarını toplum arasında ilan eden” kadınlar, köleler ile aralarındaki sınıfsal farklılığı bu şekilde deklare ediyorlardı.

Ahkâm-ül Kur'an'da (3/1575), Ömer'in çarşıda örtüsüz bir kadını tartakladığı, konu peygamberimize intikal edince peygamberimizin Ömer'in bu davranışını onaylamadığı, Ömer'in de "Ben onu örtüsüz görünce cariye sandım" diyerek kendini savunduğu ve yine Ömer'in hür kadınlar gibi örtünen bir cariyeyi "örtünmemesi, hürlere benzemeye çalışmaması için" azarladığı bildirilir.

Görüldüğü gibi, örtünme tamamen sınıfsal bir ayrılığın eseri ve ürünüdür. Kültürel ve geleneksel yönü itibari ile, bu yapı içinde bir yer bulmuş, ‘’hürlere has’’ bir özgürlük sembolüdür.

Aydınlanmacı dönem
Daha sonraları, Mekke’de var olan "Şirk/Sömürü" rejimi yıkılmış, yerine "aydınlanmacı bir sistem inşa edilmiştir." İşte bu değişim sonrası gelişen olaylar önem arz etmektedir, şimdi onları inceleyelim; Dönemin genel kıyafet anlayışını belirgin olarak gözler önüne seren "Zemahşeri" şu ifadeyi kullanmaktadır; "Arap kadınlarının yaka yırtmaçları genişti. Aradan gerdanları, göğüsleri ve göğüslerinin çevreleri görünürdü. Baş örtülerini arkalarına sarkıtırlar, fakat önlerini açık tutarlardı. Boyun, göğüs kısmındaki açıklıkların kapanması için örtülerini yaka yırtmaçlarının üzerinden örtmeleri emredilmiştir." [1]

Sonuça bağlanmış bir yorumla birlikte sunulan paragraf, esasen kıyafet yapısı hakkında izlenimler vermektedir. Yıkılan sistemin içindeki bu tip şekilsel objeler, yeni sistem içinde tekrar şekillenmiştir. Yani, kölelik ve sınıflar yok olduğundan (kısa bir süre de olsa/ İmam Ali’nin şehit edilişine kadar) eski sistemin klişeleşmiş tavır ve davranışları da tepkiden nasibini almış ve neshedilmiştir. Bu nedenle, toplumda köle kadınlar; özgürleştiklerini gösterme adına "başörtüsü" takmaya başlamışlardır. İşin ana boyutu budur. Şekilsel hiçbir özelliği olmayan bu örtünün, kullanılmasındaki temel anlayış burada gizlidir.

Nur suresi
Bu ifade, ‘’hür kadınları eleştiren bir yaklaşım ile birlikte incelenmelidir’’. Yani, Nur 30 ve 31. ayetler.

Nur; 30, 31: Mümin erkeklere söyle:
bakışlarının bir kısmını kıssınlar.
Irzlarını/ bellerini korusunlar.
Bu onlar için daha arındırıcıdır. Kuşkusuz Allah, sizin yapmakta olduklarınızdan haberdardır.
Mümin kadınlara da söyle:
Bakışlarının bir kısmını kıssınlar.
Irzlarını/ eteklerini korusunlar.
Ziynetlerini -görünenler hariç- açmasınlar.

Örtülerini / başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.
Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler:
Kocaları,
Yahut babaları,
Yahut kocalarının babaları,
Oğulları, yahut kocalarının oğulları,
yahut kardeşleri,
yahut kardeşlerinin oğulları,
yahut kadınlar,
yahut ellerinin altında bulunanlar,
yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar,
yahut kadınların avretlerini/ cinsel organlarını henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar.

Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey Müminler, hepiniz topluca Allah'a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.

Ayette başörtülerini biçiminde meallendirilen ifade “humurihiyne” ifadesidir. Bu ifadenin kökü “hamr”dır. Hamr, tek başına ‘’zihnin faaliyetlerini etkileyen sarhoş ediciler, olarak çevrilebilir. Burada ise ; "örtü" olarak çevrilir. Bu örtü, "humur" şeklinde çoğullaştırılmış, herhangi bir ‘’bölge ve konuma’’ işaret etmeyen bir örtüdür!

Bahsedilen örtünün, sadece başı nitelemesi için "ress" eki alması, Yani; "humurrues" olması gerekir. Bu gramerin bir boyutudur. Fakat hamr kökünün başı nitelemesi, yani aklı örten sarhoş ediciler biçiminde düşünülmesi, semantik olarak bu örtün "baş ile ilintili bir örtü" olabileceği düşüncesi üretebilir. Bu da mümkündür.

Yani, ayet meallendirilirken bütün anlamı göz önünde bulundurulduğunda, "örtülerini / başörtülerini" biçiminde çevirmek mümkündür. Öte taraftan, ayetin esas hedefi, başa örtülecek ya da örtülmüş bir örtüye ilişkin hüküm bildirmek değil, ‘’cahiliye kapitalizminden kalma’’ bir geleneği, göğüsleri açma geleneğini ‘’hedef alma noktasındadır’’.,

Örtülerini, başlarında, omuzlarında ve ya her nerde ise (1); göğüs yırtmaçlarına indirsinler(2).

Ayet yanlış anlaşılıyor
Amaç, hedef "abartılı bir sembol haline dönüşen, psikolojik bir etkiyi yok etme adınadır. Yani, yıkılan sistemin içindeki elitist olan bütün ayrılıkçı tavırları ‘’ortadan kaldırma’’ ve hızla "kolektifleşme" adına vahyolmuş bir ayet olan "Nur 31", aynı zamanda, bu meseleyi 30. ayet ile ilişkili olarak, her iki cinsiyet grubunun da "taciz ve rahatsızlık verici yaklaşımlardan uzak durmasını tembihlemektedir’’.

Yani bu ayet, özü itibari ile, basma kalıp bir giyim kuşam modeli sunma ile yakından uzaktan alakası olmayan bir ayettir.

Buraya kadar, meseleyi biraz farklı veriler ile açmaya çalıştık. Şimdi de "cilbab" meselesine değineyim.

Cilbab, dış elbise demektir. İnsan için dış elbise; tavır ve davranış yanı sıra, gömlek ve etek gibi değerlendirilebilir. Cilbab ifadesi geçen ayet ve Nur 31. yanlış meallendirilmekte, bunun üzerine yeni bir anlayış inşa edilmektedir. İslam’da ‘’dini bir sembol, ya da Dünya’da herhangi bir toplum ile sınıfsal farklılık ortaya koyacak’’ bir kıyafet anlayışı hiçbir surette yoktur.

Türban, Kara Çarşaf, Peçe, Pardesü gibi elbiseler, bahsedilen ayetlerde mevcut değildir. Sadece, Yıkılan Rejim’in İslam içinde yükseltilme faaliyetlerini yürüten ‘’Emevi Sürecinde’’, erkek egemen bir toplum anlayışı inşa etme adına bu hususta çeşitli hadisler uydurulmuş, bunlar Peygamberimize atfedilmiştir. Kuran’da, bahsedildiği gibi bir ‘’başörtüsü farzı yoktur’’. Ancak isteyen takabilir, istediği ölçüde giyinebilir ve toplumun kendi iç dinamiklerine dayalı olarak ürettiği ‘’ahlak yapısını inciltmemek sureti ile’’, her şekilde giyinilmekte özgürlük vardır.

Tekrar gerilere gidelim ve düşünelim;

Esas olan bezin temsil ettiği yaklaşım
Özgürlüğü sembolize eden bir örtü mevcut. Mekke Rejiminden bahsediyorum. Rejim yıkılıp, ekonomik olarak ‘’sınıfların olmadığı yeni rejim’’ ayağa kalktığında, kölelerin ilk tepkisi, bu özgürlük sembollerine hücum etmek olmuştur. Bu gayet normal bir psikolojidir.

Hali hazırda, ‘’geleneksel olarak var olan’’ bir örtünün, var olduğu kabul edilerek; Nur 31. ayette ; o örtüleriniz var ya, onları yakalara indirin, biçiminde bir ifade kullanılmıştır.

Dolayısı ile bu anlayış içinde esas olan "bez değil", bezin dönem içinde temsil ettiği yaklaşımdır. Yani, "özgürlük-hürriyet-bağımsızlık" kavramları üzerine bina edilmiş bir yaşam!

Yani, Selam Kadını (Müslüman kadın) öncelikle "özgürlüğü için mücadele etmeye koşullanmıştır. Emevi döneminde "erkek hegemonyasına hizmet eder bir anlayışın parçası haline getirilen çarşaf, hali hazırda özgürlüğün değil, köleliğin sembollerindendir’’.

Kadın peçeye mahkûm edildi
Üreten, ürettiğinin karşılığı alan, bilimde ileri, sömürü karşıtı bir ruhu yansıtması gereken "selam kadını", Emevi döneminde uydurulan hadisler ile aşağılanış, peçeye mahkum edilmiştir. Hatta öyle ki, saçının tek telinin görünmesi halinde dahi, cehennemde azap çekeceği ifade edilmiş, bu fiili köleliğin sembolü olarak ta "kara çarşaf" kullanılmıştır.

1) Kadında, atta ve evde uğursuzluk vardır. [1995–6617-İbn Mace–1995/1993 c.17 s.218 /6617], [Buhârî-Müslim-Ebû Davud-Tirmizî-Nesâî]
2) Namazın önünden kadın, eşek, siyah köpek, Yahudi veya domuz geçerse namaz bozulur. [2732-Buhârî-Müslim-Muvatta-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî] [2743-[Müslim-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî-İbnu Mâce] [6237- Müslim-Ebu Davud-Tirmizi-Nesai-İbn Mace]
3) Erkeğe karısını niçin dövdüğü sorulmaz. [3299-Ebu Dâvud]
4) İnsanın insana secde etmesi uygun olsaydı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim.[3293-Tirmizî]
5) Kadınların akılları kıt ve dindarlıkları eksiktir. [3307-Ebu Dâvud-Müslim-Buharî-İbnu Mâce]

6) Cehennemdekilerin çoğu kadınlardır. [5374-Buhârî-Müslim-Nesâî-Muvatta-İbn Mace] [2075-Buhârî-Müslim]
7) Cennette en az kadınlar vardı. [3309-Müslim]
8) Kadınlar sizin yanınızda esirler gibidirler [3303-Tirmizî]
9) Ey kadınlar, sizler cehennem odunusunuz. [3039-Buhârî-Müslim-Ebû Dâvud-Nesâî]
10) Kız bebeğin sidiğini temizlemek için birkaç kez su serpin; erkek bebeğin sidiğini temizlemek için çiteleyin. [3506-Buhârî-Müslim-Muvatta-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî] [3507-Ebû Dâvud] [527–6162-İbn Mace]
11) Oğlan çocuğu için birbirine denk iki kurban, kız çocuğu için bir kurban gerekir. [3970-Ebû Dâvud-Tirmizî-Nesâî]
12) Erkeklere kadınlardan daha zararlı fitne bırakmadım. [3308-Buharî-Müslim-Tirmizî]
13) Kadın bir günlük yola mahremi olmadan seyahat edemez. [2194-Buhârî-Müslim-Muvatta-Ebû Dâvud-Tirmizî-]
14) Kadın avrettir, dışarı çıktı mı şeytan muttali olur. [3443-Tirmizî]

Yukarıda görüldüğü gibi, saçma sapan ifadeler; ‘’Peygambere atfedilerek’’ kutsanmaktadır. Bu söylemler üzerine inşa edilen din algısını savunan kadınlar ise, köleliğin bayraktarlığını yapmaktadırlar.

İslam böyle bir düşünce ile asla bağdaşmaz.

Kapitalizmin rolü
Günümüzde, sembol ve şekillere takılan toplumların tamamı, Batı Kapitalizminin sömürdüğü toplumlar olarak gözümüze çarpmaktadır. Mevcut Küresel Konjonktür dahilinde oluşmuş sınıflar arasında, mevzu edilen giyim biçimi; sömürülenlerin-kölelerin giyim biçimi haline getirilmiştir. Kuran’ın öneri dairesinde bulunmadığı halde, sadece rivayetlere dayandırılarak kutsanan kıyafet anlayışı, din dairesi dışındadır.

Din, özgürlüğün, bağımsızlığın ve ilericiliğin merkezidir.

Kadınların saç teli göründü diye, onları cehenneme atacak Tanrılara karşı, Âlemlerin Rabbi olan, Merhametliler Merhametlisi Allah’ın galibiyetidir İslam.

Sömürülen ülkelerde, din adına temel sorun olarak ifade edilen bu ‘’mesele’’, dinsizlik adına temel sorunlardan biridir. Dinin temel sorunu, gelir dağılımı, halkın adil yönetimi, Haçlı Emperyalizminin bölgedeki politikaları, Bilimsel gerilik..vs. biçiminde iken, İslam elbisesi giydirilmiş ‘’Mekke Kapitalizmi’’nin temel sorunu, ‘’saç teli, türban, Atatürk’’ şeklindedir.

Dindar ile dinci
Artık, Dindar ile Dinci’yi ayırmanın vakti geldi. Şunu özgürce söylemek gerekir ki; Mardin’de soğana talim edenlerin var olduğu bir ülkede, altına süper lüks ayakkabılar giyen ‘’türbanlı elitlerin’’, bu elbise ile eğitim görememesinin dinsel bir sorun olduğunu ifade etmesi, riyadır.

Hani infak, hani sınıfsızlaşma, hani İslam’ın antikapitalist ruhu, nerede özgürlük? Nerede selam devrimi?

Emevi bozgunculuğundan kalma tabirler ardına sığınarak, Kur'an dışı dinciliğin baş aktörü konumunda faaliyet yürüten bazı odaklar, bize muhtemelen saldıracaktır. Nafile… Ben sussam "onlar susmaz". İnsanlar artık uyanıyor, yemezler. Din, mistik sapkınlıkların, hocaefendilerin, cüppe ve peçelerin içinde olduğu bir kaos bütünü değildir! Din, vahşi kapitalizme karşı, ideal toplumu örgütleyecek, bilimsel düşünceyi öneren bir hamledir.

Kahrolsun abdestli kapitalistler!
Yaşasın ezilenler…

24 Mart 2010 Çarşamba

Başbakan'a suikastı kim düzenleyecekti?! / Hakan Gülseven

Son birkaç gündür, Ankara Emniyet Müdürlüğü kaynaklı, atv-Sabah başta olmak üzere AKP-Fethullah medyası şişirmeli bir “Başbakan Erdoğan’a suikast” iddiası sakız gibi çiğneniyor. Korumalar alarmdaymış da, Tayyip’i 1000 kişi koruyormuş da… Anlatıp duruyorlar…

Malum, daha evvel de Bülent Arınç’a suikast iddiası ortaya atılmış, arkasından bunun koca bir balon olduğu anlaşılmıştı.

Peki, sürekli suikast iddiaları niye ortaya atılıyor…

Basit bir yankesici taktiği olarak tabii… Yaygaracılar hikayeden bir kavga organize eder, cepçi olayı ayırmaya çalışanların, izleyenlerin cüzdanları götürür!.. Aynen bu yankesici taktiğinde olduğu gibi, ülke gündemine sürekli ‘skandal’, ‘flaş’ sahte haberler yükleniyor, bu AKP-Fethullah medyası tarafından şişiriliyor, bu arada emekçileri ve yoksul halkı yakından ilgilendiren gündem bu sahte haberlerin altına gizleniyor!..

Sahi, İsviçre’deki minare yasağı arkasından koparılan fırtınaya ne oldu?.. Topu topu dört minare için düzenlenen medya yaygarasıyla, TEKEL direnişini gölgelemeye çalışmışlardı ama bu girişim boşa çıktı.

Son dönemde medya bu yaygara haberlerden gündem çöplüğüne döndü. AKP’nin gerici Anayasa değişikliğini “suikasta uğramak üzere olan mazlumlar” müsameresinin ardına gizleyerek halk desteği yaratmaya uğraşan sahtekarlar her gün yeni bir yaygara koparmaya devam edecek. Buna artık alışmamız gerek. Oyunu bozmak için, halkın gerçek gündemini yükselmekten başka yol yok. Elimizde koca medya grupları olmadığına göre, bu işi sokakta yapacağız. TEKEL işçilerinin ve KESK’in önümüzdeki eylem takvimi bu bakımdan çok önemli…

Son olarak, eğer bir suikastçı aranıyorsa, bu haberleri icat edenlere dönüp bir bakmak lazım… Neymiş, Ankara Emniyeti’ne internetten ihbar mesajı yollanmış, birileri Tayyip’e suikast yapacakmış, yoğun güvenlik önlemleri, alarm falan olmuş, muş, muş… E herkes birileri için suikast mesajı yollasın o zaman Ankara Emniyeti’ne…

Hep diyoruz ya, memleket memleket değil, çadır tiyatrosu gibi!..

Bir Zola aranıyor!

Dreyfus olayını bilir misiniz? Ya da bununla ilgili ünlü Fransız yazarı Emile Zola’nın yaptığı savunmayı? Belki de artık bir Zola aramanın zamanı geldi.

Yıl 1894…
Fransa’nın Genelkurmay Karargâhı'nda görevli Yüzbaşı Alfred Dreyfus tutuklanır. Suçu, Alman Askeri Ateşesi Schwartkoppen’e bazı gizli bilgileri iletmeyle ilgilidir.

Yahudi kökenli olan Yüzbaşı Dreyfus, Fransız kamuoyunun antisemitist duygularının had safhada olmasının yol açtığı “medya” baskısı sonucu peşin olarak “suçlu” ilan edilir.
Askeri mahkeme, 1894 yılının Aralık ayı başında Dreyfus’u yargılamaya başlar. Savcının, mahkemeye sunabileceği kesin bir delil yoktur. Tek delil, Alman Askeri Ateşesi Schwartkoppen’in evindeki çöp kutusunda bulunan bir not ile imzasız bir ihbar mektubudur.

Nottaki yazının Dreyfus’un yazısı olduğu iddia edilmektedir. Dreyfus, yazının kendisine ait olmadığını söyler, ama kimseyi inandıramaz. Yargıçlar, Dreyfus’un savunmasını neredeyse hiç dinlemez. Hüküm çoktan verilmiştir.

Mahkeme inanılmaz bir süratle hareket ederek, 22 Aralık 1894’te, yargıçların oy birliği ile vatana ihanet suçundan müebbet hapse mahkum edilir.

Bir süre sonra askeri istihbaratın başına getirilen Binbaşı Georges Picquart, Dreyfus dosyasını yeniden inceler. Çöp kutusunda bulunan notun Walsin Esterhazy adında bir subaya ait olduğunu öne sürer.

Mahkeme bu itirazı dikkate almaz. Üstelik, Picquart’ı görevden alır ve Esterhazy’ye takipsizlik kararı verir.

Tam bu sırada Emile Zola devreye girer ve dönemin cumhurbaşkanı Felix Faure'a “İtham Ediyorum” başlıklı açık bir mektup yazar. Mektup bir hukuk dersi ve haksızlığa karşı bir çığlıktır.

13 Ocak 1898'de L'Aurore Gazetesi’nde yayınlanan bu mektup uzun olduğu için özetle aşağıda veriyoruz:

İTHAM EDİYORUM
Sn. Başkan

Bir gün bana gösterdiğiniz iyi kabulden dolayı gönül borcunu hak etmiş olduğunuz şeref konusunda duyduğum kaygıyı belirtmeme, şu ana dek pek mutlu olan yazgınızın en utanç verici ve en silinmez bir leke almak üzere olduğunu söylememe izin verir misiniz?

Siz, en alçakça itiraflardan tertemiz çıkıp gönülleri fethetmiş bir insansınız. Ancak şu çirkin Dreyfus Olayı isminiz için -yönetiminiz için diyeceğim- ne büyük bir çamurdur! Bir savaş konseyi, çok kısa bir süre önce tepeden gelen bir emirle Binbaşı Esterhazy'yi temize çıkarmayı, tüm gerçeğe ve tüm adalete ağır bir tokat indirmeyi göze aldı. Böylece her şey bitti. Fransa'nın alnına leke sürüldü. Tarih böylesine toplumsal bir cinayetin sizin başkanlığınız sırasında işlendiğini yazacaktır.

Namuslu bir insan olarak tüm gücümle ayaklanıp bu gerçeği size haykıracağım sayın başkan. Şerefinizi düşünerek gerçeği bilmediğinize inanıyorum. Bu durum karşısında, gerçek suçlulardan oluşan kötülükçü güruhu size değil de, kime haber verebilirim? Siz ki ülkenin en yüce katında bulunuyorsunuz. İlk Önce Dreyfus'un yargılanması ve hüküm giymesi konusundaki gerçeği ele alalım.

Bu iddianame hiçbir hukuksal değer taşımamaktadır. Bir insanın böylesine bir suçlama yazısı üzerine hüküm giymesi adaletsizliğin mucizesidir. Hiçbir namuslu insanın bu suçlamayı yüreği isyan etmeden okuyabileceğine inanmıyorum. Şeytan Adası’nda çekilen ölçüsüz kefareti düşünüp de çileden çıkmamak elden gelmez. Dreyfus’un birçok dil bilmesi suçtur. Evinde hiçbir tehlikeli belgenin bulunmamış olması suçtur. Ara sıra doğduğu ülkeye gitmesi suçtur. Çalışkan olması, öğrenme kaygısı içinde olması da suçtur. Coşkulanması da suçtur. Coşkulanmaması da suçtur. Ya iddianamenin kaleme alınışındaki bönlükler, boşlukta kalan biçimsel iddialar! Bize suçlamanın 14 esas maddeden oluştuğu söylenmişti. Oysaki tek bir maddeden; Çizelge maddesinden başka bir şey bulamıyoruz. Ve hatta öğreniyoruz ki bilirkişiler de anlaşamıyorlarmış...

Bir yandan şunu da kanıtladım: Dreyfus olayı karargah şubelerinin işidir. Genelkurmaydan bir subay, yine genelkurmaydan arkadaşları tarafından ihbar ediliyor ve genelkurmay ileri gelenlerinin baskısı ile hüküm yiyor. Genelkurmay suçlu duruma düşmeksizin Dreyfus’un suçsuz çıkması imkansızdır. Bundan dolayıdır ki, karargah şubeleri akla gelebilecek her türlü önleme baş vurarak, basında kampanya açarak, bildirilerle, nüfuzla Esterhazy’yi korumuşlardır. Sırf Dreyfus’u ikinci kez mahvetmek için bunu yapmışlardır...

Yarbay Paty de Clam’ı adli hatanın iblisçe düzenleyicisi olarak suçluyorum. Sonra da uğursuz yapıtını, üç yıldan beri en şaşırtıcı ve en baştanbaşa suç olan dalaverelere başvurarak savunmakla suçluyorum onu.

General Mercier’yi, hiç değilse düşüncesizliği yüzünden, çağımızın en büyük haksızlığında suç ortağı olmakla suçluyorum.

General Billot’yu, Dreyfus’un suçsuzluğu konusunda elinin altında bulundurduğu kesin kanıtları saklamakla, saygınlığı tehlikeye düşen genelkurmayı siyasal amaçla kurtarmak için, insanlığa ve adalete karşı ağır suç işlemekle suçluyorum.

General Boisdeffre’i ve General Gonse’u aynı suçun ortakları olarak suçluyorum. Birisi, hiç kuşkusuz papaz egemenliği tutkusu yüzünden, teki ise belki, karargah şubelerini dokunulmaz sayacak kadar mesleğe bağlı olduğu için suça ortak olmuşlardır.

General Pellieux ile Binbaşı Ravary’yi, vicdansızca soruşturma yapmakla suçluyorum. Bununla, soruşturmanın en aşırı yanlılıkla yapıldığını belirtmek istiyorum.

Üç yazı uzmanı, B. Belhomme, B. Varinard ve B. Couard’ı uydurma ve hileli raporlar düzenlemekle suçluyorum. Yapılacak tıbbi muayene sonunda bu kişilerin görme ve düşünme yetersizliğinden hasta oldukları saptanmazsa suçlamadan kurtulamazlar.

Savaş dairelerini, basında özellikle l’eclair ve l’echo de Paris gazetelerinde, kamuoyunu şaşırtmak ve işledikleri suçu örtbas etmek için tiksinç bir kampanya yürütmekle suçluyorum.

En sonra, birinci savaş konseyini, bir sanığa gizli kalan bir belgeye dayanarak hüküm giydirdiği için hukuku çiğnemekle suçluyorum. İkinci savaş konseyini de üstten gelen emre uyarak, bir suçluyu, suçunu bile bile temize çıkarıp ağır adli suç işlemekle, böylece birinci konseyin yasaya aykırı davranışını örtbas etmekle suçluyorum.

Sayın Başkan, derin saygılarımın kabulünü dilerim.”

22 Mart 2010 Pazartesi

Bektaşilik ile Hıristiyanlık arasında ne ilişki var

Alevi çalıştaylarının ortaya çıkardığı tartışmalı sonuçlar; bütün tarihleri boyunca, “Sünni İslam"la bağdaşmamayı başarmış bir dizi, heterodoks inanış, fırka (secte) ve cemaati İslam içinde eritmeye-tek tipleştirmeye yönelik kaygının ifadeleridir.

Çalıştay raporlarında, “Çerçevelendirme Sorunları” alt başlığında, Alevilik şöyle tanımlanıyor; “Aleviliğin İslam üst başlığı altında ‘Hak-Muhammed-Ali’ kavramları etrafında oluşan bir inanç ve erkan yolu olduğu konusunda tam bir uzlaşma sağlanmıştır.”

Rapora göre, Alevilik, kendi şahsına özel farklı bir inanış/felsefe veya din olarak tanımlanmadığı gibi bir mezhep olarak da adlandırılmıyor. Aleviliğin kendini çerçevelendirme, İslam içinde ‘makulleşme’ gibi sorunlar yaşadığını düşünmüyoruz. Alevilik gibi bir inanışı ve ona yakın kurum, fırka(secte) ve tarikatları ‘İslam içi’ tanımlamak, bu inanışı ve ona yakın bütün oluşumların sahiplerinin yüzyıllarca gördüğü zulm ve inkarın bir daha ikrarıdır.

Anadolu’daki kadim inanışlar (Hıristiyanlık öncesi), Doğu Hıristiyanlığının heretic tezahürleri ile Horasani ve Türki (Asyatik) dini ritüeller zaman içinde harmanlanmış, Anadolu Aleviliği, İslam’la buluşmadan çok evvel bu günkü form ve ritüellerini kazanmıştı. Nitekim Anadolu’ya İslam’ın gelişi ile beraber, heretic Hıristiyanlık ve antik dinlerin mensuplarının zaman zaman İslami bir cila altında eski din ve kimliklerini koruduklarını biliyoruz. A.Yasar Ocak’ın da belirtmiş olduğu gibi; Anadolu’da Hıristiyanlığın Heterodoks inanışları, İslam’ın kabulünden sonra da İslam’ın Heterodoks kanadını oluşturdular.

Selçuklu ve Osmanlı Devletleri, resmi Sünni din (Şeriat ve Sünnet) hususunda tavizkar görünüme sahip değilken, Alevilik ve Bektaşiyyenin de aralarında bulunduğu heterodoks inanç ve tarikatlar, kadim inanç bakiyelerine yakınlık duymaktan asla çekinmemişlerdir. Hatta Anadolu Aleviliği ve Bektaşiliği oldukça verimli bir bağdaştırmacılık (Syncretisme) ile Şeriat ve resmi dinin (Sünniliğin) tamamen reddi ile kendilerini koruyabilmiş, kurum ve inançlardır.(...)

Özellikle Bektaşilik, İslamiyet’ten daha çok kendisini Hıristiyanlığın kardeşi olarak addetmektedir.

Hıristiyanlık ve Bektaşilik ilişkileri:
Herhangi bir Bektaşi hareketi, Müslüman ve Gayri Müslüman’a karşı bir fark gözetmez. Gayri İslam dinlere mensup olanlar da Bektaşiyye’ye kabul edilirler. Bu yasanın Bektaşilikte nasıl işlediğine dair bir örnek verecek olursak; 19. yüzyılda, Antonaki Varsamis isminde bir Rum, Bursa vilayetinde mahalli bir Bektaşi locasının reisi olmuştur. Antonaki Varsamis, önemli ve ciddi nüfuza malik bir Bektaşi’ye ait büyükçe bir araziyi satın alınca, hem tekkenin reisi olmuş hem de‚ Al Nabi Dostu, Muhib (Dost)’ gibi unvanlarla anılmıştır.

Diğer bir örnek ise; Arnavutluk’taki birçok Bektaşi tekkesinde, Hıristiyanlar bulunmaktadır. Onlara tarikatın sırları ifşa edilirken, bunun karşılığında dinlerini feda etmeleri istenmemiştir. Hem Hıristiyanlık ibadetlerini hem de Bektaşi ritüellerini birlikte yaparlar.

Şeyh Bedreddin İsyanından kalma rivayet-vesikalarda, Hıristiyanlar arasında da propaganda yapıldığı anlatılıyor. Bu isyanın, kısmen dini kısmen de içtimai bir hareket olduğunu biliyoruz. Şeyh Bedreddin taraftarları, isyan sırasında dini anlamda Bektaşi, Hurufi ve bir takim heterodoks Hıristiyan fırkalardan en büyük desteği almışlardı. Rivayet odur ki, Hıristiyanları bu isyana davet eden bizzat Şeyh Bedreddin ve Bektaşiyye tarikatıdır.

Bektaşiler, her zaman Hıristiyanlarla çok iyi diyalog kurmuşlar, Hıristiyan müritleri sevk ve vecd ile karşılamışlardır. Hıristiyan dinin, hakk din olduğunu söylemeyen-inkar eden Müslümanların asil kendilerinin dinsiz olduğunu savunmuşlardır.

Bektaşilikteki Hıristiyan unsurlar:
Bektaşiyye tarikatındaki Hıristiyan unsurlar, kısmen Bektaşilerin Anadolu’daki Hıristiyan selefleri, kısmen de tarikata kabul edilmiş Hıristiyan gruplardır.

Bektaşiyye tarikatına yeni bir talibin kabulü sırasında ‘şarap-ekmek ve peynir’ dağıtılırdı. Bu ritüel, Hıristiyan kutsal komünyonunun bekasıdır. Ayrıca müritler, Bektaşi Babalarının önünde suç-günah itirafında bulunurlar, Babalar ise onları affederler. Tıpkı kiliselerdeki günah çıkarma ritüeli gibi.

Bektaşiler, İslami amel, ibadet ve ritüellere ilgisiz kalmakla birlikte, seri kaidelere asla uymazlar. (…)

Anadolu’da, Hayderiler, Kalenderiler ve Abdallar gibi çeşitli heterodoks tarikatlarla birlikte, Bektaşiyye her ne kadar takdis etmemişse de, Yeniçeri ocağında resmi bir kült mahiyetini almıştır. Bunda Yeniçerilerin, Hıristiyanlık kökenlerinin dahli vardır.

Birçok ünlü Bektaşi ozanın Ermeni olduğunu ve bu kişilerin din değiştirmeksizin tekkelerde kabul gördüğünü takdis edildiğini de biliyoruz. (Başlıcaları; Aşık Vartan, Harabi, Hayrani, Nikabi, Civanaga, Coşkuni, Zeki…)

Bektaşi Tekkeleri, Hıristiyanlığın kutsal mekânlarıdır:
Bulgaristan, Bosna, Arnavutluk gibi Paulician, Tondrakli ve Bogomil merkezleri zaman içinde Bektaşi merkezlerine dönüştüler ve günümüze kadar da böyle kaldılar. Nevşehir yakınlarındaki Bektaşi Tarikatının merkezi Hacı Bektaş Tekkesi, Hıristiyanlar tarafından da yoğun bir şekilde ziyaret edilir. Hıristiyanlar, vaktiyle burada Ayios Haralambos isminde bir Hıristiyan manastırı olduğunu iddia ederler.

Babaeski’deki, Bektaşi evliyası Saltık Baba Türbesi de Hıristiyanlar tarafından yoğun şekilde ziyaret edilir. Hıristiyanlar, Türbedeki mezarın, Hıristiyan bir azize ait olduğunu, türbenin ise eski Aya Nikola kilisesi olduğunu söylemektedirler.

Bektaşilik ve Hieros Gamos:
Bektaşi talibi, son olarak “marifet kapısı“ ndan geçer, ikrarı; ‘atam gök anam yerdir’. Bu ibare, eski Yunandaki ana tanrıçanın göke çıkarılıp, evlendirilmesidir (Hieros Gamos).

Bu antik öykü, Türklerde, Gök Tengri Ülken ile, Toprak tanrıça Umay’ın birleşmesine dönüşmüştür.

‘Marifet Kapısından’ gecen talip, su dizeleri okuyacaktır;
‘Ey tecella-i Cemal (görünen yüz)
Ey vech-i Süphan i resid (Tanrının olgun yüzü)
Lütuf ve kahrın bana bir, hepsi de siyan (Eşit görünür)
Zulmet ve nurun ile alıştı ruhum,
Tavr-ı aşktır görünen, didede (gözde) Yezdan’ (Zerdüşt dininde ilah-i Hayr/ Hayr ilahi)


Bu dizeler, Zerdüşti Maniheist Karanlık-Aydınlık düalizminin Bektaşilikteki tezahürleridir. (…)

Yukarıda ayrıntılarıyla değindiğimiz gibi Bektaşilik, özel bir Syncretismedir. En kuvvetli öğesi Hıristiyanlık olmakla birlikte, çok değişik kökenli öğelerin harmanlandığı bir gnose tur (Bilinç birikimi).

Bin yılı aşan renkliliklerin korunduğu bu zenginliği, 21. yüzyılda ‘Demokratlık’ adına, tümüyle uzağında durduğu İslam’la tanımlamak, ‘İslam içi’ görmek, ne kadar doğru ve hakkaniyetli bir tavırdır, sormak isteriz.

Bu açıklamaları, Alevi Bektaşi nefeslerinin en önemli figürlerinden biri, kutsi bir yere sahip Şah İsmail Hatayi’nin dizeleriyle bitirmek isterim.

‘Hakikat gizli bir şiirdir
Açabilirsen gel beri
İşte İncil İşte Kur’an
Seçebilirsen gel beri’

Kaynakça:
- Franz Babinger, Anadolu’da İslamiyet
- İsmet Zeki Eyüboğlu, Bütün Yönleriyle Bektaşilik
- Irene Melikoff, Uyuridik Uyardılar, Alevilik Bektaşilik Araştırmaları
- F.W Husluck, Christianity and Islam under the Sultans
- Karin Vorhoff, Zwischen Glaube, Nation und Neuer Gemeinschaft. Alevitische Identität in der Türkei der Gegenwart.

Küba Komünist Partisi'nden açıklama

Küba Komünist Partisi Dış İlişkiler Dairesi, açlık grevinde ölen Orlando Zapata Tamayo'nun ardından ABD ve Avrupa medyasında haftalardır sürdürülen Küba karşıtı karalama kampanyalarına karşı bir açıklama yaptı.

Küba Komünist Partisi'ndne yapılan açıklama şu şekilde:

"İşlediği adi suçlar yüzünden hüküm giyen ve Amerikan dolarının inayeti ve eseriyle “düşünce mahkumuna” dönüştürülen bir insanoğlunun ölümü bahanesiyle, Küba çok rezil bir saldırıyla karşı karşıyadır.

Orlando Zapata Tamayo’nun vefatı, üzüntü verici ve kaçınılmazdır, buna karşın bunun sorumluluğu, üç ay boyunca hayatını kurtarmak üzere ellerinden gelen herşeyi yapan kişilere, Devrimin yetiştirdiği Kübalı hekimlere yüklenemeyecektir. Önleyebilecekken, kurban edenler, onu intihar etmesi için kışkırtmışlardır ve ölümünden fayda sağlamışlardır. Bu kişiler; bugün mutlu olup, sinsi sinsi gülenler ve Küba halkına saldırmak üzere ismini kullananların ta kendisidir.

Küba Devrimi, Fulgencio Batista’nın diktatörlüğüne karşı isyankar mücadelenin ilk anlarından itibaren, insan yaşamına saygı ve sağlam ahlaki duruşuyla belirlenmiştir, bu tavrı da icraatleriyle kanıtlanmış ve farklı ideolojik inanışlardan siyasiler ve aydınlar tarafından tanınmaktadır.

Hiçbir mahkum asla işkence görmemiştir, hiçbir yaralı düşman savaşçıya tıbbi yardım edilmeksizin bırakılmamıştır. Bunlar, zaferi mümkün kılan birer silah olmuştur. Farklı bir tutum, devrimcileri düşmanlarından farklı kılamazdı ve ilk andan itibaren yeni öncülüğünde halkın gösterdiği güvenini sarsacaktır.

İnsanoğlunun ve en soylu davalarının savunulmasındaki kusursuz tutumuyla meşru kılınan ve halkın gerçekten kendini baş kahraman hissettiği seçim süreçleriyle de desteklenen, Devrimci hükümetin 51 yılı; kendisini farklı kılan sınır kaldırılırsa, tarihine ihanet ederse ve insanlığın ve dayanışmanın en derin ilkelerini unutursa, Devrimin bir an bile ayakta duramayacağını da kanıtlamaktadır.

Binlerce doktor, öğretmen, meslek sahibi Kübalı, diğer kardeş halklara sağlık, okuma-yazma ve refah götürmek üzere hayatlarını bile feda etmiştir ve kendi yoksunluklarına rağmen ve koşullar ne olursa olsun dostlarına hizmet götürebilmenin zevkini tatmışlardır. Bu davranışlar, sınır tanımaksızın kendini adayış, Devrimin gönlü yüce eserinin bir meyvesidir.

Küba Devrimini, Orlando Zapata Tamayo’nun ölümünden ötürü suçlamak, koca bir yalandır. Dayanışmacı ve soylu bir halka saldırmak üzere intihara itilen bir insanoğlunun ölümüne sığınmak, özellikle de halkının taleplerine asla ihanet etmeyecek sağlam bir Devrimin yanından ayakta durabilmek için yeteneksizliğini sergileyen fikir değiştiren bu kişilerin, büyük utanmazlığı ve korkaklığıdır.

Küba Komünist Partisi Dış İlişkiler Dairesi, Abu Garip’te işlenen insanlık suçlarına, ilegal Guantanamo Üssündeki işkencelere, CIA’nın gizli seferlerine ve sokaklarında, hapishanelerinde hergün yaşamını yitiren binlerce yurttaşına, göçmenine, çocuğuna ve yetişkine gözlerini kapatan temsilcileriyle Avrupa ve Amerika Birleşik Devletlerinden hasıl olan utanmaz açıklamaları kabul etmemektedir.

Küba Komünist Partisi Dış İlişkiler Dairesi, kamuoyunu aldatmaya çalışan, gerçekleri çarpıtan ve olmayan bir gerçeğe inandıran ve bir kez daha insan hakları alanında Küba’nın ahlakını ve sağlamlığını sarsmaya niyet eden medyatik kampanyaya karşı durmak için dünyadaki tüm siyasi güçlerin doğruluğuna müracaat eden, basının boyun eğen kulları, siyasi temsilcileri ve büyük sermaye arasındaki bu çirkin komployu duyurmaktadır.

Küba’nın suçlanmasına boyun eğmek ve bizim açıklamalarımızı, doğruları, göz ardı ederek geçmişini sorgulamak, sadece Devrimi yıkmanın peşindeki bu kampanyaya katkı sağlayacaktır.

Küba halkı, daha dayanışmacı ve adil bir toplum yaratmaya devam edecektir ve ekonomik, medyatik ablukaya, Amerika Birleşik Devletlerinin ve Avrupa Birliğinin saldırılarına rağmen, güçlü olabilmek için gerçeklere bağlı olunmasını gerektiğini öğreten bağımsızlık kahramanımızın fikirlerinin izinde, dünyadaki milyonlarca insanın refahı için çalışmaya devam edecektir."

20 Mart 2010 Cumartesi

Türkiye Sırbistan olur mu? İki ülke de aynı şeyi konuşuyor!

Hükümetin yapmayı planladığı “Yargı Reformu” hakkında, öze ilişkin en önemli açıklama YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan’dan geldi. Tarhan’a göre, Türkiye, yapılması planlanan yargı reformuyla birlikte, Sırbistan’a benzeyecekti. Peki Sırbistan’da yargı nasıl işliyor, bundan kısaca bahsetmekte yarar var.

Sırbistan’da tüm yargı erki tek bir kuruma bağlı; o da Yüksek Mahkeme Konseyi (High Court Council) ya da bazı çevirilerde Yüksek Hakimler Konseyi (High Council of Magistracy). Yüksek Mahkeme Konseyi(YMK) 11 üyeden oluşuyor. Bu üyelerden 6’sı daimi hakimlerden, 2’si meclisin atadığı hukuk tahsili olan kişilerden, kalan 3’ü ise Yüksek Temyiz Mahkemesi Başkanı’ndan, Adalet Bakanı’ndan ve Meclis Yargı Komite Başkanı’ndan oluşuyor. Bu 11 kişi yargıda yegâne karar mercii olarak görev yapıyorlar.
.
YMK, Sırbistan’da yargı mensuplarını rahatsız eden birçok eylemde bulundu. Bunlardan en önemlileri, 5 Haziran 2009’da kamuoyundan gizli toplantılar düzenlemeye başlamaları ve aldıkları kimi kararların gerekçelerini bildirmemeleri; buna bir örnek olarak görülen dava sayısının %50 artmasına karşın hakim sayısının %25 düşürülmesi ve Sırbistan Hakimler Birliği’nin bu durumun açıklanması taleplerine karşın YMK’nın sessiz kalması verilebilir.
.
YMK’nın hakim ve savcıları rahatsız eden bir diğer kararı ise 30 Haziran 2009’da alındı ve o karara göre tüm hakimler bir seçime tabi tutulacaklar ve o seçimi geçenler hakimliğe devam edecekler, 2009 sonuna kadar seçime katılmayanlar ise seçilemeyenler ile aynı muameleyi görecekler. Peki, seçilmeyenlere ne olacak? İşte bu noktanın belirsizliği Sırbistan’daki yargı mensuplarını rahatsız eden en önemli noktalardan biri oldu. Bunun yanı sıra Sırp hakimlere neden seçilmedikleri de açıklanmıyor; hatta seçilmeyenler listesi bile hazırlanmıyordu.
.
Seçilemeyenler adlarını seçilenler listesinde bulamayınca seçilmediklerini anlıyorlardı. 2230 hakimden 1510’unun seçilmiş olması ve kalan 700’den fazla hakimin ne yapacağı ise belirsizliğini koruyor; herhangi bir itiraz hakları yok, çünkü herhangi bir açıklama yok.

Sırbistan’daki yargının bu durumu AB raporuna da yansıdı ve bu rapora göre, son reformlar yargının gücünü kırıyor ve yargıyı politik etkilenimleri açık hale getiriyor. Ayrıca raporda, seçimin bu nebze çabuk yapılmak istenmesi (2009 sonuna kadar) uzun vadede yargıyı siyasallaştırır, yargının bağımsızlığını, saygınlığını ve işleyişini etkiler, dendi.

Birleşmiş Milletler’e bu konuda rapor hazırlayan Leandro Despuy iki noktaya dikkat çekiyor ve bunları endişe verici görüyor: Birincisi YMK üyeleri ve onların bileşimi; ikincisi mevcut hakimlerin yeniden seçime tabi tutulması.

Bu duruma genel itirazlar; sebebi açıklanmaksızın bir hakimin kovulmasının önü açıldı, şeffaflık yitirildi, hakimlerin kendilerini savunma hakları yok, hakimlerin bağımsızlıkları ve tarafsızlıkları ile liyakatları soru işaretleri barındırıyor; şeklinde olurken; öneriler, hakimlerin seçimleri, terfileri ve hakim atamaları (yasama ve yürütmeden) bağımsız olmalı ve şeffaflık esas alınmalıdır, yönünde oluyor. Ancak bu şekilde hakimlerin liyakatarından ve bağımsızlıklarından emin olunabilir, deniyor.

Sırbistan Hakimler Birliği de, bu sebeplerden ötürü Sırbistan’da yapılmış olan yargı reformuna karşı ciddi itirazlarda bulundu ve tekrar seçilemeyenleri, neden seçilmedikleri açıklanıp onlara savunma hakkı tanınana kadar, bünyesinde tutmaya karar verdi. İşin siyasal boyutuna gelirsek...

Esasında bir tasfiye söz konusuydu. Kadife devrimler sonrası kurulan düzende eski sistemin hakim ve savcıları yeni bir düzen tesis etmek için engel olarak görülüyordu. Yargı, yürütmeyi hukuk sınırları içerisinde davranmaya zorlayarak gücünü sınırlıyordu. Kadife devrim bu nedenle yargıya demir yumruğunu indirdi. Kitaba uydurarak yargıda tasfiyeyi gerçekleştirdi. Önce yargıçları seçime tabi tuttu. Sonra seçim hakkında hiçbir açıklama yapmadan kazananları ve kaybedenleri açıkladı. Kaybedenler iktidara rağmen hukuka bağlı kalan yargıçlardı.

Sonuç olarak, yapılması planlanan yargı reformu Sırbistan’da yapılanlarla paralel olacaksa; bu, çok ciddi sonuçlar doğuracaktır. “Daha demokratikleşecek, milleti daha çok temsil edecek” sloganlarıyla yapılmak istenen yasamanın ve yürütmenin yargı’nın iç işleyişine karışmasının önünü açmaktan başka getireceği bir şey olduğunu düşünmek zor görünüyor.

18 Mart 2010 Perşembe

139. yılında komünün devrimci bayrağı kurtuluş bayrağı olarak dalgalanıyor

Bundan tam 139 yıl önce 1871 yılı 18 Mart'ında ayaklanan Paris emekçi yığınları, iktidarın işçi sınıfının eline geçmesini sağladı. Paris işçi sınıfının egemenliğini ilan etti. 28 Mayıs'a dek tam 72 gün süren bu büyük alt üst oluş tarihe Paris Komünü adıyla geçti. Paris Komünü, bir insan ömrü bakımından sözü bile edilemeyecek kadar kısa süren bu 72 günlük sürece tarihi bir dönüm noktası olması özelliklerini sığdırdı.

18 Mart'tan 28 Mayıs'a kadar süren 72 günlük iktidar dönemi, işçi sınıfının siyasal iktidarının nasıl hazırlanması gerektiği ve nasıl ayakta kalacağına ilişkin zengin deneyimler ve derslerle birlikte anlam kazanmaktadır. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı mücadelesini siyasal iktidar hedefine bağlayarak yürütmesi zorunluluğunu, işçi sınıfının baskı, zulüm ve sömürüden kurtulmak için siyasal iktidarı ele almasının zorunluluğunu, bunun yol ve yöntemlerinin zengin deneyimlerini kazandığı bu tarihsel olay, Komün rastlantılar sonucu bir araya gelmiş bazı olayların sonucu değil, o günün nesnel, toplumsal-siyasal koşullarının doğal sonucu olarak meydana gelmiştir.

Komünü hazırlayan koşullar nelerdi? Her şeyden önce 1848 devrimi yenilgiye uğramış, burjuvazi işçi hareketini bastırmıştı. Ancak işçi sınıfından duyduğu korkusunu hala bastırabilmiş değildi. Bu nedenle 3. Napolyon'un ordularına sığınmayı da ihmal etmedi. Çünkü hala bürokratik militarist sistemin burjuvazinin egemenliğini güvence altına alacağı ümitlerini yitirmemişti. 1848 devriminin yenilgisiyle birlikte kurulan Bonapartist sistem koşullarında Fransa tam bir ekonomik yıkıma uğradı. Emekçi yığınların giderek çekilmez hale gelen yaşam koşulları, ırkçı-şoven-saldırgan politikalarla geri plana itilmeye çalışılıyor, dış politikadaki saldırganlık, iç ekonomik ve politik sorunların üzerini örtücü rol oynuyordu. Napolyon Bonopart'ın saldırgan serüvenci dış politikasını, Prusya'ya saldırıya dönüştürmesiyle başlayan savaş, emekçi yığınların ekonomik koşullarını daha da çekilmez hale getiriyor, işçilere ve emekçilere karşı alınan önlemler toplumsal muhalefetin giderek daha fazla yükselmesine yol açıyordu. Bonapart’ın emekçi yığınların dikkatlerini ülkenin ekonomik toplumsal sorunlarından uzaklaştırmak amacıyla ırkçı-şoven dış politikalarını Almanya'ya karşı savaş ilan ederek sürdürmesi, çok geçmeden savaşın, Napolyon'un yenilgisiyle sonuçlanması, emekçi yığınların "kahrolsun imparatorluk" şiarıyla ayaklanmasına yol açtı.

Ayaklanan halk yasama meclisine girmeyi ve cumhuriyetin ilan edilmesini sağlamayı başardı. Ancak oluşturulan yasama meclisinin çoğunluğu kralcılardan ve cumhuriyetçi burjuvazinin sağ kanadından oluşuyordu. Halk kitleleri Prusya'ya karşı ulusal savunmayı örgütlemesi için hükümete baskı yapıyordu. Zaten emekçi yığınların baskısıyla oluşan hükümette "ulusal savunma hükümeti" adını taşıyordu. Bunun sonucunda düşmanla savaşmak amacıyla halkın silahlandırılması kabul edildi. İşçiler ve esnaflardan kurulu Ulusal Muhafız taburları oluşturuldu. Fakat 1848 ayaklanmasının korkuları ve tecrübesi burjuvaziyi ihanete sürükleyen "sebepler" oldu. Burjuvazi, işgalcilerin ülkeden kovulmasını, kendisinin siyasal iktidarına son verecek ayaklanmanın izleyeceğini, silahlanmış halkın silahlarını kendisine çevireceğini biliyordu. Bu nedenle Mareşal Barzaine işgalci Alman birlikleriyle savaşmak yerine 170.000 kişilik ordusuyla Prusya ordularına teslim oldu. Bunun ardından hükümete karşı ikinci kez ayaklanma gerçekleşti.
Fakat ayaklanmanın önderlerinin halk kitleleriyle bağlarının olmaması, ayaklanmanın başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı. Başarısız ayaklanmanın ardından hükümet Prusya ile bir teslimiyet anlaşması imzalandı. Ülke topraklarının üçte birinin işgalcilerin kontrolü altında olduğu bir sırada gerçekleştirilen teslimiyet anlaşmasıyla Fransa 5 milyar altın Frang'ı, Almanya'ya ödedi. Alsas-Loren'den çekildi.28 Ocak 1871'de Prusya ile gerçekleştirilen anlaşma sonrasında yapılan ulusal meclis seçimlerinde 700 milletvekilinin 450'si krallık yanlısıydı. Ve daha ilk oturumda cumhuriyeti reddederek kralcı bir hükümet oluşturdular. Thiers hükümetinin teslimiyet anlaşmasını imzaladı. Ancak Paris ulusal muhafız birliğini silahsızlandırmaya cesaret edemedi. Oysa kralcı hükümetin ilk işi halkı silahsızlandırmak için, Paris ulusal muhafız birliğinin silahlarını teslim etmesini istemek olmuştu.

Paris emekçi yığınları, işgal birliklerine karşı kenti savunmak için oluşturduğu askeri birliği olan ulusal muhafız birliğinin silahlarını teslim etmesi yönündeki çağrılara kararlılıkla red cevabını vermiş, ellerindeki silahların özellikle topların kanları-canları pahasına elde ettikleri ve koruyabildikleri gerçekliğini bir kez daha haykırarak, teslimiyet anlaşmasının emekçi yığınlarca yırtılıp atılmasına da vesile olmuştur. Teslimiyet anlaşmasında, ulusal muhafızların silahlarının Bismark birliklerinin girmediği bölgelere çekileceği kesinlikle belirtilmiş olmasına ve Bismark birlikleri kente girmemiş olduğu halde, kralcı hükümetin halkı silahsızlandırmaya çalışması, Paris halkından duyduğu korkuyu ve halka karşı işgalci Bismark'la el ele vermesinin, ihanetinin kaçınılmaz sonucuydu. Silahların teslim edilmesi yönündeki baskılara halkın kararlılıkla karşı çıkması sonucu 17–18 Mart'ta hükümet saldırıya geçerek, silahsızlandırma işi zor yoluyla gerçekleştirmeye çalıştı. Böylece iç savaş fitilini de ateşledi. Hükümet ulusal muhafızları silahsızlandırmak için çağrılar yayınlayıp, türlü oyunlar çevirirken bir yandan da Paris'in kuşatılması yoluna gidiliyordu. Paris'in kuşatılmasından önce hükümet Bordeauks (Bordo)ye çekilmişti. Başkentin de Versa'ya taşıması, bunu çok geçmeden Fransız büyük burjuvazisi ve bürokratlarının da kenti terk etmesi, ayaklanan Paris halkının işinin kolaylaşmasını sağlamıştı. Ancak hükümetin ve burjuvaların kentten kaçmalarına göz yumulması, daha sonraki yenilgide önemli rol oynayan zaaflardan biri olarak görülmüştür.

İşte Paris halkı bu koşullarda ayaklanmayı başlatmış, kısa bir sürede başarıyla sonuçlandırmıştır. Ulusal Muhafız Merkez Komitesi önderliğinde ayaklanan halk Paris'i ele geçirdi. Daha ayaklanmalar başlamadan çok önce işçi sınıfının iktidar için örgütlüğünün ve birleşik önderliğinin bulunmadığını gören Marks, zamansız ayaklanmanın yanılgılarına dikkat çekerek, işçi sınıfını uyarmaya çalıştı. Ancak hareket başladıktan sonra da canla başla katılarak, başarılı olması ve en az zararla atlatılması için elinden geleni yaptı. Paris işçi sınıfı ayaklanmasının başarısıyla gerçekleşen devrim, kendinden önceki devrimlerden temelden farklıydı. Bu farklılıkların en belli başlılarını şöyle belirtebiliriz: Birincisi; bu devrim, eski devlet mekanizmasının el değiştirmesi değil, eski devlet mekanizmasının parçalanarak yerine yenisinin örgütlenmesinin getirilmesi. Böylece tarihte yer alan ve bir sömürücü sınıfın elinden bir başka sömürücü sınıfın eline geçen, devletin el değiştirmesini ifade eden devrimlerin aksine Paris Komünü eski devlet mekanizmasının parçalanarak yerine yeni tipte bir devletin konulması girişimiyle ayrılıyordu. İkincisi; daha önceki devrimler, sonuçta azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğine son vermiyor, azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğini bir başka biçimde sürmesi anlamına geliyordu.

Oysa Paris Komünü tam tersine çoğunluğun azınlık üzerindeki diktatörlüğü olarak ortaya çıkıyordu. Paris Komün'ünün, tarihsel dönemeçlerden biri olarak anılmasını sağlayan onun tabandan gelen devrimci girişkenliğin siyasal iktidar hedefine bağlanarak yürütülmesi, aldığı kararların yeni bir dünyanın kurulması yönünde atılan adımların emekçi yığınlara yeni bir umut, cesaret ve savaşma azmi veren özellikleri ve yüzyıllardır ezilen, horlanan, aşağılanan, baskı ve zulmün, sömürü ve soygun çarklarının bir "hiç", bir "ayak takımı" haline getirdiği emekçi yığınların ilk kez kendi gerçek güçlerini, olanaklarını görme fırsatına kavuşmuş olmaları ve bununla birlikte, işçi sınıfının gelecek mücadeleleri açısından tarihi ve tayin edici deneyim ve derslerle dolu olması ve bu zengin deneyim-dersler ışığında işçi sınıfı biliminin geliştirilmesine eşsiz materyaller sunmasındadır. Marksizmin kurucusu Marks, Paris Komünü deneyimlerini inceleyerek, devlet ve devrim, işçi sınıfının siyasal mücadelesinde partinin rolü, proletarya diktatörlüğünün nesnel koşulları vb. hakkındaki görüşlerini geliştirmiş, zenginleştirmiş, daha sonraki işçi sınıfı mücadelelerine eylem kılavuzu olarak hizmet ederek teorilerini sağlam temellere oturduğunun görülmesine ve daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır.Paris işçi sınıfı ayaklanmasının başarıya ulaşmasıyla birlikte yürürlüğe koyduğu ve 72 günlük iktidarı döneminde uygulamaya çalıştığı politikalar, devrimin ulusal dönüşüm bakımından perspektifini de ortaya koyuyordu.

Komün, öncelikle kiliseye yapılan devlet yardımını kesmiş, kilisenin devlet eliyle palazlanarak, emekçi yığınların üzerinde dini otorite ve nüfuzlarını kullanarak mevcut sömürü sisteminin temel dayanaklarından biri olma rolünü oynamalarına son vermiştir. Kilisenin görevi sadece evlilik, doğum ve ölüm kayıtlarının tutulmasıyla sınırlanmış, okullarda din dersleri kaldırılarak, eğitimdeki dinsel gericiliğin otoritesinin devlet eliyle ağırlaştırılmasının önüne geçilmiş, din işlerinin devlet işlerine müdahalesine son verilmişti. Manastırların çoğu halk yararına kullanılır duruma getirilmiş, sanatı teşvik edici önlemlerle birlikte, müzelerin halk yararına işletilmesi öngörülmüştü. Yine Komün yöneticilerinin en yüksek ücretinin, en yüksek işçi maaşını aşmaması ve bunun o günün koşullarında yıllık 6 bin Frang'ı geçmeyeceği ve yine yöneticilerin genel oyla seçilerek istenildiğinde de genel oyla tekrar görevlerinden alınabileceğinin karar altına alınması, onun, komünün emekçi yığınlar için en geniş demokrasiyi temsil ettiğini gösteriyordu. Askerlik yoklaması ve düzenli ordunun kaldırılması, eski burjuva devlet aygıtının parçalanması yolundaki kararlılığı, sürekli ordu ve bürokrasinin yerine halkın devrimci girişkenliğinin konulmasını ifade ediyordu. Böylece sürekli ordunun yerine tüm savaşa bilecek yurttaşların silahlandırılmasının geçirilmesi sağlanıyordu. Patronların Paris'in kuşatılması sırasında ve sonrasında terk ettiği tüm işletme ve atölyelere komün adına el konularak, bu işletme ve atölyeler ulusal işletmeler olarak ilan ediliyor, el emeğinin ücretlerini belirleyen yeni bir ücret sistemi getirilerek işçi sınıfının yaşam koşullarının iyileştirilmesinin koşullarının yaratılması yönünde çalışmalar yürütülüyordu. Fırınların gece çalışması yasaklanıyor, daha o zamandan gece çalışmasının, gündüz çalışmasından farklı olarak işçi sınıfını fiziksel ve ruhsal olarak aşırı derecede yıprattığı bilinciyle hareket edilerek bunun önüne geçilmeye çalışılıyordu. İşletmelerde para cezaları kaldırılmış, herkese genel okuma yükümlülüğü getirilmişti ki, bu komünün emekçi yığınların kültürel gelişimine verdiği önemi gösteriyordu. Yoksulların rehine malları kendilerine iade ediliyor, küçük işletmelerin borçları ve faizleri erteleniyor ve genel olarak da tüm borçlar ertelenerek Paris'ten kaçmış olan ve boş durumda olan burjuvaların evlerine el konuluyordu. Kadınlara eşit haklar tanınıyor, kadınlar eşit haklara sahip bireyler olarak yeni bir toplumsal konum elde ediyor, kadını ikinci sınıf insan olarak gören gerici anlayışlar bir daha geri-fiilen yaşamda ne derece uygulama olanağı bulduğundan bağımsız olarak- gelmemek üzere tarihe gömülüyordu. Bugün sosyal yaşamda, toplumsal koşullar fiilen uygulanmasını olumsuz yönde etkilese de, kadını ikinci sınıf insan olarak ele alan gerici-feodal görüşlerin teoride savunulamıyor olmasının temellerini Paris Komünü oluşturmuştur.

Paris Komünü, Paris emekçilerinin tabandan gelen devrimci girişkenliğinin başarısıyla kurulmuş, işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesinin ifadesiydi. İşçi sınıfının bu iktidarı aracıyla kazanımları, elde edilen somut kazanımları yanında tarihe bıraktığı zengin deneyim ve derslerle dolu olması, bunun siyasal iktidarın neden 72 gün gibi kısa sürede yıkıldığı sorusunu da gündeme getirmişti ki, bu sorunun doğru yanıtları daha bir anlam ve önem kazanmıştır. Zaten Komün'üne tarihsel önemini atfeden; yukarıda saydığımız somut kazanımları ve saymadığımız daha bir çok kazanımları yanında onun kısa erimli olması, daha siyasal iktidar örgütlenmesini tam olarak uygulamaya fırsat bulamadan yıkılması ve bunun nedenleridir. Peki, nelerdi komünü kısa sürede yenilgiye götüren koşullar? Her şeyden önce Paris proletaryası ve halkı yetkin, doğru birleşik bir önderlikten yoksundu.

Paris proletaryası ve halkını ayaklanmaya seferber eden Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, birleşik doğru bir çizgiye sahip yetkin önderlerden oluşmuş yönetim merkezi olma özelliğinden uzaktı. Merkez komitede iki güç, Prudoncular ve Blanguistler yer alıyor, zaman zaman kendi teorilerine ters doğru işler yapsalar da esasta hatalı işler yapmaktan kurtulamıyorlardı. Daha başlangıçta Paris'te siyasal iktidarı ele geçiren proletaryanın Versailes'e kaçan eski hükümette ve uluslararası gericiliğe karşı gerekli uyanıklığı göstermemesi, Versailles'e kaçan hükümet üzerine yürüyerek dağıtmak gerekirken buna yönelmemesi, dahası burjuvalar komüncüleri yakaladıkları yerde katlederken, komünün, burjuvazinin Paris'ten kaçmasına ve Versailles'teki hükümet güçlerinin yanında yer almalarına göz yumulmasıdır. Burjuvazi Paris'i kuşatır, bunun için zaman kazanır diğer şehirlerden yalıtılmış Paris üzerine saldırmak için hazırlık yaparken, Ulusal Muhafız Merkez Komitesi yetkilerini devretmek amacıyla alelacele gündeme soktuğu seçimlerle zamanı geçirmiş, karşı-devrime toparlanması için muazzam bir olanak sağlamıştır. Dahası, bankalara el konulmamış, kendisi tek kuruşa muhtaç durumda olan komün, karşı-devrimcilerin bankalardaki paraları Paris'ten kaçırarak Komüne karşı kullanmalarına olanak verilmiştir. Bu nedenle burjuvazi güçlerini toparlayarak, Paris proletaryası üzerine yürümek için en elverişli olanaklara kavuşmuştur.

Daha önce Bismark ordularına teslim olan hükümet orduları serbest bırakılarak Paris halkına karşı savaşa sürülmüşlerdir. Komün, kent içindeki karşı-devrimcileri yeterince sindirememiş, sabotajcı ve casuslar kentte cirit atar durumda bulunmalarına karşın, yeterli önlemleri alamamış, sabotajcılar Paris savunmasının genel merkezine kadar sızmayı ve bir barut fabrikasını hava uçurmayı başarmışlardır. Komün, bazı önemli çabalarına karşın köylülükle bağlaşık kurmayı başaramamış, böylece Paris, kırsal kesim ve ülke içiyle birleşemeyerek yalıtılmıştır. Böylece Paris proletaryası sayıca ve askeri bakımdan güçlü karşı-devrimin saldırıları karşısında yiğitçe, kahramanca bir direniş göstermesine rağmen, yenilgiden kurtulamamıştır."Komün bayrağı dünya cumhuriyetinin bayrağıdır" şiarıyla enternasyonalist karakterini ortaya koyan komünün, Prusya orduları ve Bismark tarafından serbest bırakılan Bonapartçı ordunun el ele vererek başlattığı karşı-devrimci saldırılara 8 gün boyunca kahramanca göğüs germesi, yenilgiyi önleyemedi. Karşı-devrimcilerin kanlı katliamlarla 30 bin kişiyi kurşuna dizmeleri, 10 binlerce kişiyi toplama kamplarına doldurmaları, 100 bin üzerinde emekçinin kanıyla kızıllaşan Paris sokaklarının burjuvazinin zafer çığlıklarına tanık olması, kuşkusuz Komüncülerin yenilgisinin habercisiydi. Ama burjuvazinin zafer çığlıkları sadece Komünün yenilgisinin değil, aynı zamanda derslerle dolu, geleceğin zaferlerinin habercisiydi! Proletarya yenilmiş, ama burjuvazinin karşısına daha güçlü ve deneyimli olarak yeniden dikilmenin eğitiminden geçmişti. Bu eğitimin ana hatları kendisini Marksizm'in devlet teorisinde ortaya koyuyor.

Marks, işçi sınıfının politik iktidarının Paris komünü tipinde bir devlet olacağını, bu devlette yasama ve yürütme yetkisini elinde bulunduran tabandan gelen devrimci bir önderlik olacağını ve tüm yöneticilerin seçimle gelip istenildiğinde hemen seçmenlerce görevden alınacağı bir örgütlenme biçimi olacağını, yetkin doğru çizgide birleşik bir önderliğin, işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirmesi ve sürdürebilmesi için zorunlu olduğunu ve işçi sınıfının bağlaşıkları sonunun tayin edici öneme sahip olduğunu söylüyordu. Gerçekten de Marks ve Engels, burjuvazinin devlet aygıtının parçalanmasının ve yerine yeni bir şeyin konulması gerektiğini belirtikleri Komünist Manifesto'da bu "yeni şey"in ne olduğu konusunda bir şey söylemiyorlardı. Çünkü Lenin'de belirttiği gibi bunu;"Proletaryanın bir egemen sınıf olarak örgütlenmesinin hangi somut biçimde olabileceği bu örgütlenmenin en tam, en tutarlı fethiyle hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna yanıtı, Marks, ütopyaya düşmeden, yığın hareketin deneyinden bekliyordu." (Lenin Devlet ve İhtilal)Komün, proletaryaya yıkacağı devlet mekanizmasını neyle değiştirmesini açıkça gösterdi.

Çünkü Komün o güne kadar bulunmuş en yüksek örgütlenme biçimi olarak gücünü herhangi bir parlamento ve yasadan değil, silahlanmış halktan alıyordu. Komün, halka yabancı ve halkın üstünde yer alan sürekli ordusu ve bürokrasisi olmayan "sönmeye başlayan" bir devletti. Komün, emekçi yığınların yönetime doğrudan katıldıkları bir yönetim biçimiydi ve onda sömürücülere yer yoktu. Komün, yasama yürütmeyi birleştiren hareketli bir örgenlikti. Komün işçi ve emekçi yığınların en geniş katılımını sağlayan ve onları yönetmenin de en elverişli örgenlik biçimiydi. Komün işçi ve emekçi yığınların iradesindeki değişiklikleri en hızlı bir şekilde yansıtma özelliğine sahipti. Bugün işçi sınıfı ve emekçi yığınların en demokratik örgütlenme biçimi olan Sovyetler, Paris Komünü deneyleri ve 1905 ve 1917 Şubat burjuva senteziyle oluşmuş, sosyalizme geçişin en elverişli siyasal örgütlenme biçimidir.

Paris Komünü, Paris işçi sınıfı ve emekçilerinin kan ve can pahasına elde ettikleri siyasal iktidarın, zengin deney ve derslerle dolu olarak işçi sınıfının sosyalizm mücadelesinde ilham kaynağı olmuş, Sovyetler deneyimi ile daha da zenginleşerek günümüze kadar canlılığından hiç bir şey kaybetmeden bugüne gelmiştir. İşçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesi sürdükçe Komün, işçi sınıfına ilham kaynağı olmaya devam edecektir.

Kaynak: halkinbirligi.net

15 Mart 2010 Pazartesi

TARİHTE KANLI BİR LEKE: 16 Mart Beyazıt Katliamı

Bir ölü yatıyor
Vurdular
Kurşun yarası
Kızıl bir karanfil açmış alnında
İstanbul'da Beyazıt meydanında.

Bir ölü yatacak
Toprağa şıp şıp damlayacak kanı
Silahlı milletim hürriyet türküleriyle gelip
Zaptedene kadar büyük meydanı.

...............................Nazım Hikmet

16 Mart 1978 günü İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde faşistler tarafından düzenlenen bombalı ve silahlı saldırı sonucu Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Simşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt isimli 7 öğrenci öldü. 41 öğrenci yaralandı.

Polise, öğrencilere yönelik saldırı düzenleneceği, hatta bunun bombalı bir saldırı olacağı istihbaratı gelmişti. Polis bunu önlemek şöyle dursun bombanın tam hedefine ulaşması için elinden geleni yaptı. Emekli Komando Yüzbaşı Mehmet Ali Çeviker tarafından temin edilmiş bombaları Abdullah Çatlı İstanbul’a getirmişti. Faşist itirafçı Ali Yurtaslan da öğrencilerin üzerine atılan bombayı Abdullah Çatlı’nın sağladığını daha sonra açıklamıştı.

16 Mart günü öğrenciler her zaman kullandıkları arka ve yan kapı yerine ön kapıdan çıkmaya zorlandılar. Diğer bir ‘ilginç’ olay ise kapıda her gün bulunan 30-40 polis yerine o gün sadece 9 polis olmasıydı. Öğrenciler meydana yaklaştığı sırada bomba atıldı ve yaylım ateşi başladı. Zülküf İsot, Latif Aktı, Polis Memuru Mustafa Doğan ve Sıdık Sıtkı Doğan bombayı atıp, kurşunu sıktılar. Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Hatice Özen, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamdi Akıl ve Turan Ören şehit oldular. Bomba atıldığı sırada orada bulunan bir grup faşist de sloganlarla katliama destek veriyorlardı. Bu faşistlerin başında ise kamuoyunun yakından tanıdığı, eski MHP’li Milletvekili ve Devlet Bakanı Mehmet Gül vardı. Bazı polisler olaya müdahale etmek için koşmaya başladığında arkadan bir Polis Komiseri ‘dur’ emri verir. Bu Komiser daha sonra Abdullah Çatlı ile ilişkisi ortaya çıkan ve Trabzon Emniyet Müdürü iken Hrant Dink’in öldürüleceği istihbaratına rağmen herhangi bir önlem almayan Reşat Altay idi.

Katillerden Zülküf İsot’un katliamı Ablası’na itiraf etmesi üzerine Abla Remziye Akyol 1994 yılında ortaya çıkarak açıklamalarda bulunmuştu. Kardeşinin; üniversiteye polis aracıyla gittiklerini, polislerin de kendilerine yardım ettiğini, teslim olup bu olayları ve daha önce yaptıklarını anlatacağını, söylemişti. Ama Zülküf İsot konuşamadan ‘ülküdaşı’ Latif Aktı tarafından öldürülmüştü. Böylece belki de sadece Beyazıt değil, daha pek çok cinayet ve katliam Zülküf İsot ile birlikte toprağa gömüldü.

Şehit düşen devrimcilerin arkadaşları mezun olduklarında Katliam’ın peşini bırakmayıp dava açtılarsa da, önlerine türlü engeller çıkarıldı. Sonuçta Dava ‘zaman aşımı’na uğradı. Biz, katillerin kim olduğunu bilsek de; onlar ellerini kollarını sallayarak dışarıda dolaşıyorlar. Hatta içlerinden bir tanesi Milletvekili ve Bakan; diğeri Emniyet Müdürü oldu. 16 Mart Beyazıt Katliamı ise Türkiye Tarihi’nin karanlık sayfalarında yerini aldı.

Cemaat artık Hz. Muhammed'i de tanımıyor

"Milli gazete yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin bugün gazetede çıkan yazısı tartışma yaratacak" demiş Odatv.com.. Eygi, bugün yazdığı yazısında bir grup Müslüman’ın Said-Nursi’yi kendilerine kaynak göstererek aslında Hazreti Muhammed’in peygamber olmadığını iddia ettiğini söyledi. Cemaati işaret eden Eygi, Muhammed’i inkar eden bu kesimin dinden çıktığını iddia etti.

Eygi, bir süre önce cemaatin “ılımlı İslam” ve “dinlerarası diyalog” çalışmaları ile beraber Kelime-i Şehadet’te değişiklik yaparak “La ilahe illallahı ikrar edip, Muhammed Resulullah dememesini” hatırlatarak, artık bu kesimin İslam dışı olduğunu iddia etti.

İşte Eygi’nin yazısının ilgili bölümü: “Hz. Muhammed'in Peygamberliğini, davetini, Kitabını, dinini, şeriatını inkar edenlerin Cennetlik olduğunu iddia eden bâzılarının bu bâtıl inançlarını Bediüzzaman hazretlerine dayandırmaları iftiradır, bühtandır, yalandır. Üstadın eserleri bütün olarak mütalaa edilirse onda böyle fasit ve sapık bir inancın olmadığı açıkça belli olur. Yeterli din kültürüne sahip olmayan birtakım Müslümanların vebali, bu sapık inancın propagandasını yapanlar üzerine olacaktır.

Din ilimlerini okumuş, icazet almış, ulema ve fukaha sınıfına dahil olmuş herkes bu konuda uyarıcı neşriyat yapmalı, yanlış inançlarla mücadele etmelidir. Onlar bu hizmeti yaparlarsa bize yazmak düşmez.

Mü'min olmak için Kelime-i Tevhidi bütün olarak ikrar ve tasdik etmek gerekir. La ilahe illallahı ikrar edip, Muhammed Resulullah demeyen kimse mü'min olamaz.

Cenab-ı Hak cümlemizi bâtıl, sapık, fâsid inançlardan muhafaza buyursun.”

14 Mart 2010 Pazar

İslamcılar, Liberaller ve Sosyalistler nasıl kardeş oldu?

Aylık politik dergi “Red” yazarı Alper Erdik, “Benim Adım Turuncu…” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Yazısına; Mahir Çayan’nın Kesintisiz Devrim 1’de, evrim dönemi’nin eylem biçimleri arasında, oportünizme karşı amansız ideolojik mücadele vermeyi de saydığını hatırlatarak başlayan yazar, bundan 40 yıl evvel, devrimin nasıl yapılacağına yönelik yaşanan tartışmaların günümüzde, yerini kimin solcu olup kimin olmadığına dair ‘anlamsız’ polemiklere bıraktığını, söyledi.

BU ÜÇ GÖRÜŞ NASIL BİR PAYDADA TOPLANIR
Red’deki yazıda, İslamcılık, Liberalizm ve Sosyalizm gibi üç görüşü savunan ve hayatta birbirileriyle bir “alışverişi” olamayacak insanların, ‘demokrasi’ diye bir paydada buluşmalarının söz konusu olmadığı söyleniyor. Ve şu soru soruluyor; “Liberalin demokrasisi ile, sosyalistin demokrasisi aynı mıdır?.. O halde, Star yazarı Bekir Berat Özipek, neden “Hrant’ın hatırası, bütün çeşitliliğiyle, liberali, sosyalisti ve İslamcısıyla, gözlerinde adaletin ışığı parlayan gençleri bir araya getiriyor ve onların olağanüstü bir olgunluk ve medeni bir dille konuşup tartışabilmelerini mümkün kılıyordu,” diye yazıyor? Nedeni Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De! Girişimi ile 3H Hareketi’nin Ankara’da düzenlediği ‘Katili Tanıyoruz, Adalet İstiyoruz’ başlıklı panelin ev sahipliğini DSİP’in yapması imiş…”

Hatırlanacağı gibi; Tekel işçilerine karşı çıkışlarıyla tanınan 3 H Hareketi ile ilgili yaptığımız haberlerde, grubun bir Alman vakfı olan Friedrich Naumann tarafından fonlandığını, 3 H’yi ilk olarak tanıtan ismin de Zaman Gazetesi yazarı ve grubun akıl hocası Atilla Yayla olduğunu duyurmuştuk.

DSİP VE 3H İLİŞKİSİ
Alper Erdik yazısının bir bölümünde DSİP hakkında da bilgi vermiş ve 3H ile DSİP bağlantılarına değinerek şunları yazmış; “Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De! Girişimi ‘aktivist’i olan Cengiz Alğan, DSİP’in MK Üyesi. Yine, Sosyal Değişim’in saymanı ve Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin proje koordinatörü ve de Türkiye Sosyal Forumu’nun üyesi olan Erkin Erdoğan da DSİP’li.

DSİP’in de, yanda sıralanan kurumların olduğu gibi, birçok dostu var. Bunlar, partinin sitesinde şöyle sıralanmış: Küresel Eylem Grubu, Küresel BAK, Darbeye Karşı 70 Milyon Adım, Antikapitalist Öğrenciler, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De! Girişimi, Hrant’ın Arkadaşları, Sesonline…

‘Parti’nin gazetesi Sosyalist İşçi’de, Nazlı Ilıcak’la birlikte ‘darbe karşıtı’ eylemler düzenleyen ‘70 Milyon Adım Koalisyonu’ için şu ifadeler kullanılıyor: “Darbe karşıtı bu platformu başından itibaren ayakta tutan üç örgüt var: DSİP, Genç Siviller ve Mazlum-Der.”

DSİP, geçtiğimiz ocak ayında, 3H Hareketi ile birlikte epeyce anıldı. Zira Ankara’da, 3H ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi’nin birlikte düzenlediği ‘Katili Tanıyoruz, Adalet İstiyoruz’ başlıklı panelin ev sahipliğini bu ‘parti’ yaptı...

SAĞCILARI ANLAYABİLİRİZ,
PEKİ YA SOLCULAR…
Derin devlete, çetelere karşı olmak adına yapılan AKP savunuculuğunun başka bir aracının da bazı ‘sosyalist’lerce kurulan ve içinde her türden gericinin olduğu, rengârenk tabelalı, bayraklı ‘sivil toplum oluşumları olduğunu savunan Red yazarı; ardından şu sözlere yer verdi; “Bu örgütlenmelerde, gençliğini postal yalayarak geçirmiş bir kadın ve türevleri, hayatını laikliğe sövmeye adamış bir adam ve benzerleri ve de ‘devrimci’ler bir araya geliyor ve muhayyel darbelere karşı ‘siper yoldaşlığı’ yapıyor!”

Her daim sağcı olmuş kişilerin bu yapılara katılarak kendilerini ‘Ak’lamaları anlaşılır bir şey olduğunu söyleyen Erdik, ancak solcuyum diyenlerin “Ergenekon sürecine solcular destek sunmalı, AKP’yi iteklemeli” sözlerini sert bir dille eleştiriyor.

HEDEF TAHTASINDA AKP’NİN OLMASI GEREKİRDİ
Alper Erdik, bunların bir kısmının düzenlediği kampanyalardan da söz ediyor. ‘Nefret suçları’ ile ilgili düzenlenen kampanyanın tanıtımın yapıldığı internet sitesinin başlığı şu: “Irkçı ve etnik ayrımcılık, İslamofobi ve antisemitizm karşıtı bir site…” bu başlıktan yola çıkan Erdik şöyle bir soru soruyor; “Yahudilere düşmanlık güdenler, İslamcılar olduğuna ve bu İslamcılar şu an iktidarda olduğuna göre; AKP’nin doğrudan hedef tahtasına konması gerekmez mi bu kampanyada? Dahası, bu kampanyayı George Soros’un vakfı finanse ediyorsa, “Farklı etnik ve dini grupların birlikte yaşadığı yerleri siyasal açıdan karıştıran, istikrarsızlaştıran bu spekülatör, neden Türkiye’de ‘barış ve kardeşlik’ için para harcıyor?” diye sorgulamaz mı hiç kimse?..”

Red’in yeni sayısında yer alan bu analizin altında, isim isim Soros’un Açık Toplum Vakfı ile DSİP, dernekler ve vakıfların ilişkisi de ortaya kondu.

İşte kurum kurum isim isim o bilgiler…

AÇIK TOPLUM VAKFI
Soros’un Açık Toplum Enstitüsü, 1 Ocak 2009’dan bu yana, ülkemizde, çalışmalarını vakıf adı altında sürdürüyor. ‘Nedendir bilinmez’, vakfın yetkilileri ısrarla mütevelli heyetleri, yönetim ve danışma kurullarının tamamen yerli olduğunu söylüyor. Yeni süreçteki fon dağıtımı ile ilgili olarak da, vakfın sitesinde, şu açıklama yer alıyor: “Vakıf, AB-Türkiye üyelik süreci, reform, kadın hakları, eğitim, bölgesel farklılıkların giderilmesi, sivil toplumun güçlenmesi gibi öncelikli ilgi alanlarına giren girişimleri proje veya kurum ölçeğinde kısmen desteklemektedir. Açık Toplum Vakfı, kendisine sunulan ve danışma kurulu değerlendirmesi ve yönetim kurul onayı sonucunda desteklenmeye değer görülen bir projenin toplam bütçesinin 1/3’ünü destekler. Kalan desteğin, başka kuruluş ve kaynaklardan sağlanması beklenmektedir.” Açık Toplum Vakfı’nın, son dönemde desteklediği projelerden iki tanesi, hem söylem hem de yürütücüleri açısından, diğerlerine göre, şu an bizim için daha önem arz ediyor. Bunlar, Sosyal Değişim Derneği tarafından gerçekleştirilen ‘Ulusal Basında Nefret Suçları: 10 Yıl, 10 Örnek’ ve ‘Nefret Suçları İzleme Geliştirme Atölyesi’ projeleri.

SOSYAL DEĞİŞİM DERNEĞİ
Amacı, "İhtilafl arın diyalog ve barışçıl yollardan çözülmesi, Her türlü şiddetin ve ayrımcılığın ortadan kalkması, Sivil toplumun karar alma süreçlerinde söz sahibi olması için… kendi öncelik alanları içinde savunuculuk, kampanya, araştırma, eğitim, lobi ve benzeri çalışmaları yürütmektir,” gibi ‘ezber’ şeyler olan dernek, yukarıda belirtilen projeleri, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi ile birlikte yürüttü. Finans kısmında ise, Açık Toplum Vakfı’nın yanı sıra, Hollanda İstanbul Konsolosluğu’ndan da ‘yardım’ aldı. (Proje ile ilgili bilgi için: nefretme.org) Derneğin yönetim kurulu, Cengiz Ağlan (Başkan) (Aynı zamanda DSİP üyesi), Zeynep Atamer (Başkan Yrd.), F. Levent Şensever (Sekreter) (Aynı zamanda Durde! ‘aktivist’i), Erkin Erdoğan (Sayman) (Aynı zamanda DSİP üyesi), Derya Kılıçalp’ten (Petrol Ofi si ve Garanti Bankası’nın ana sponsor oldukları, Sabancı’dan Koç’a pek çok sponsoru bulunan, Soros’un da desteklediği Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda proje koordinatörü) oluşurken; danışma kurulunda ise Baskın Oran, Aydın Engin, Ayşe Hür (Taraf yazarı), Cengiz Aktar (eski AB ve BM çalışanı), Zeynep Tanbay (Ufuk Uras’ın eşi), Bağış Erten, Kerem Kabadayı, Sefa Kaplan bulunuyor.

ULUSLARARASI HRANT DİNK VAKFI
Medyadaki nefret söylemlerine dair başka bir çalışma da, Hrant Dink Vakfı’nca yürütülüyor. Nefretsoylemi.org adresinden tanıtımı yapılan proje; Avrupa Komisyonu, Demokrasi ve İnsan Hakları Avrupa Aracı, Friedrich Naumann Vakfı ve Global Dialogue tarafından destekleniyor.

Vakıf, 2007 yılında, “Hrant Dink’in hayallerini, mücadelesini, dilini ve yüreğini yaşatmak amacıyla” kurulmuş ve “Diyalog, barış ve empati kültürünü geliştirmeyi tüm faaliyetlerinin temeli olarak” tanımlıyormuş. Vakfın tüm idari kurullarında vitrin olarak Hrant’ın aile fertleri bulunuyor. Bunların dışında görevli olan kişiler ise, İbrahim Betil (Toplum Gönüllüleri Vakfı adına George Soros’la bizzat görüştüğünü ve para yardımı aldığını beyan etmiştir. National Endowment for Democracy adlı kurumla ilişkileri sağlamdır. Oradan da ‘bağış’ almaktadır. Kendisi hakkında Fethullah Gülen sitesinde şu ifadeler yer alıyor: “Sistemin sağlıklı işlediği bir ülkede yaşasaydık, madalya verilirdi böyle insanlara... Bu ülke çocuklarından yıldızlar üretmeye çalışan bir İbrahim Betil’e mesela, ülke toprağına sevdalı bir Hayreddin Karaca’ya ve tabii ki orada, taa Amerika’da, memleket hasretiyle yanan Fethullah Gülen’e...”), Betül Tanbay (Zeynep Tanbay’ın ablası), Oral Çalışlar (Yönetim kurulu asil üyeleri); Sibel Asna (A&B Halkla İlişkiler şirketinin sahibi) , Zeynep Taşkın (Yönetim kurulu yedek üyeleri); Ali Bayramoğlu (Denetim kurulu asil üyesi); Şafak Pavey (Denetim kurulu yedek üyesi); Fethiye Çetin, Cengiz Aktar, Cem Özdemir (Danışmanlar). Hrant Dink Vakfı’nın sayıca çok fazla olan destekçileri işe şunlar: Chrest Vakfı, Gülbenkyan Fonu, Heinrich Böll Stiftung Derneği, Global Dialog, F. Naumann Vakfı, Avrupa Birliği, Hollanda Konsolosluğu, Tower Travel, Aktif İleti.

Burada bir not düşmekte yarar var: Hrant Dink’in öldürülmesi başlı başına vahim bir olaydır. Ne var ki, Hrant Dink’i sahiplenecek olan, dünyanın her tarafında dökülen kanlarda payı olan Avrupa Birliği, ırkçı Hollanda devleti falan değil, her kökenden Türkiyeli emekçilerdir.

HEINRICH BÖLL STİFTUNG DERNEĞİ
Derneğin sitesinden aktarıyorum: “Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği Bürosu’nun geçmişi, 1994 yılına dayanıyor. Türkiye Bürosu bu tarihten beri demokratikleşme, insan ve azınlık haklarının korunması, ekolojik esaslara uygun sürdürülebilir kalkınma ve kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesine yönelik girişim ve çalışmaları destekleme ve teşvik etme gayretindedir… Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin çalışma alanları; demokratikleşme, sürdürülebilir kalkınma, kadın-erkek eşitliğinin geliştirilmesi, Türkiye-Almanya diyaloğu/Türkiye’nin AB’ye entegrasyonu ve uluslararası ilişkilerin geliştirilmesidir.”

Bu derneğin, çeşitli projelerdeki ortaklarından birkaç örnek vermek gerekirse; Kaos GL, Diyarbakır Barosu, TESEV, Bianet, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Küresel Eylem Grubu ve Küresel BAK’ı sayabiliriz.

Son olarak, Erkin Erdoğan ismini zikredip geçelim. Sosyal Değişim Derneği’nin saymanı olan Erdoğan; geçen yıldan beri, Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin proje koordinatörü ve DSİP üyesi.

FRİEDRİCH NAUMANN VAKFI
Vakfın Türkiye’deki çalışmaları, fnst-turkey.org sitesinde, şöyle anlatılmış: “Friedrich Naumann Vakfı bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum kuruluşudur. Vakfın belirlemiş olduğu ilkeler içinde en önemlisi liberalizmin vazgeçilmez öğesi olan özgürlüğün teşvik edilmesidir.

Vakıf 1991 yılından beri Türkiye’de faal olup, ofisimiz 2002 yılında Ankara’dan İstanbul’a taşınmıştır. Türkiye, Almanya, NATO ve Avrupa için jeostratejik önem arz eden bir ülke olup coğrafi konumu nedeniyle Kafkasya ile yakın ilişkileri olan bir enerji nakil ülkesidir. Buna ek olarak, Romanya ve Bulgaristan’ın AB’ye katılımı Türkiye’yi birliğin coğrafi sınır komşusu yapmıştır. Bu nedenle, Vakfın Türkiye’de liberalizmin ilkeleri ve demokrasinin geliştirilmesi gibi konularda yürüttüğü etkinlikler ayrı bir önem kazanmıştır.”

Vakfın, ‘partner’leri ise şunlar: TESEV, ARI Hareketi, İstanbul Politikalar Merkezi, Liberal Düşünce Topluluğu, Rekabet Derneği, İstanbul Valiliği. Geçen ay, biri köpek olmak üzere, toplam 12 kişilik bir grup halinde, TEKEL işçilerini protesto eden 3H Hareketi ise, vakıfla ilişkili, vakfın sürekli katkılarına mazhar olan bir diğer oluşum.

‘DEVRİMCİ’ ‘SOSYALİST’ ‘İŞÇİ’ PARTİSİ
Üyelerince, ‘Aşağıdan sosyalizm’, ‘Reform değil, devrim’, ’Devrimci parti’ gibi ilkelerle birlikte anılan bu ‘parti’; yine bazı üyeleri ve icraatları ile kurum listemizde ‘assolist’ olarak kendisine yer buluyor. Sosyal Değişim Derneği’nin başkanlığını yürüten ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi ‘aktivist’i olan Cengiz Alğan, DSİP’in MK Üyesi. Yine, Sosyal Değişim’in saymanı ve Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin proje koordinatörü ve de Türkiye Sosyal Forumu’nun üyesi olan Erkin Erdoğan da DSİP’li.

DSİP’in de, yanda sıralanan kurumların olduğu gibi, birçok dostu var. Bunlar, partinin sitesinde şöyle sıralanmış: Küresel Eylem Grubu, Küresel BAK, Darbeye Karşı 70 Milyon Adım, Antikapitalist Öğrenciler, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe! Girişimi, Hrant’ın Arkadaşları, Sesonline…

‘Parti’nin gazetesi Sosyalist İşçi’de, Nazlı Ilıcak’la birlikte ‘darbe karşıtı’ eylemler düzenleyen ‘70 Milyon Adım Koalisyonu’ için şu ifadeler kullanılıyor: “Darbe karşıtı bu platformu başından itibaren ayakta tutan üç örgüt var: DSİP, Genç Siviller ve Mazlum-Der.”

DSİP, geçtiğimiz ocak ayında, 3H Hareketi ile birlikte epeyce anıldı. Zira Ankara’da, 3H ile Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi’nin birlikte düzenlediği ‘Katili Tanıyoruz, Adalet İstiyoruz’ başlıklı panelin ev sahipliğini bu ‘parti’ yaptı...

12 Mart 2010 Cuma

İngiliz gizli arşivlerinden 12 Mart

12 Mart 1971 Muhtırası'ndan bir gün önce, G.Kurmay'a gelen beli tabancalı albayla komutanlar arasında yaşandığı öne sürülen şok edici olayı ortaya çıktı.

İşte Vatan gazetesinden Jan Devletoğlu'nun yazı dizisinden açıklanan inanılmaz iddia: İngiliz arşivlerindeki şifreli bir mesaj, 12 Mart Muhtırası’ndan bir gün önce Genelkurmay’da yaşanan şoke edici bir olayı ortaya çıkardı. TSK içindeki cuntanın sözcüsü bir albayın G.Kurmay Başkanı Tağmaç’ın silahıyla vurulduğu iddia edildi

ŞİFRELİ KODUYLA GÖNDERİLEN BELGE
Türkiye Cumhuriyeti siyaset tarihine “12 Mart muhtırası” olarak geçen olay Türk siyasetinde yıllarca devam edecek yeni bir darbe sürecini başlatmış ve muhtıra ile Demirel hükümetinin istifa ettirilmesi sonrasında bir türlü dikiş tutmayan siyaset sadece 9 yıl sonra 1980’de gelen 12 Eylül darbesiyle bir kez daha depreme uğramıştı. İngiliz Dışişleri Bakanlığı’nın gizli arşivlerinde yer alan şifreli bir not işte bu zincirleme sallantıyı yaratan muhtıranın hemen 1 gün öncesinde Genelkurmay Karargâhı’nda yaşanan ve 39 yıldır perde arkasında kalan bir olayı gün yüzüne çıkardı. İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nden İngiliz Savunma Bakanlığı’na “cypher” yani şifreli koduyla gönderildiği görülen belgede Ankara’daki Genelkurmay Karargâhı’nda 11 Mart’ta düzenlenen ve hükümete ne tür bir muhtıra verileceğinin tartışıldığı kuvvet komutanları toplantısında yaşanan şoke edici dakikalar bir istihbarat kaynağına dayanılarak anlatılıyordu. .
.
İşte yaşananlar:

BİLDİRİYİ MASAYA BIRAKTI
11 Mart’ta Türk hükümetine ültimatom iletilmeden bir gün önce Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç, Deniz, Hava ve Kara Kuvvetleri Komutanları’yla birlikte Ankara’daki Genelkurmay Karargahı’nda toplandı. Amaç, hükümetin etkisizliğine ordunun ne şekilde bir müdahalede bulunması gerektiği konusunda görüş birliği sağlamaktı. Kritik toplantı bir albayın kapıyı açarak içeri girmesiyle bölündü. Belinde silahı vardı. Elinde ise bir bildiri. Albay hızlı adımlarla yaklaştı ve Tağmaç’ın masasının önüne bildiriyi bıraktı. Bu belgenin komutanları hükümeti devirmek için harekete geçmeye çağıran bir manifesto olduğunu söyledi. Bildirinin altında birçok general ve albayın da imzası vardı.

ALBAY VURULDU
Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç bu “silahlı ültimatoma” aynı şekilde karşılık verdi. Çekmecesini açtı, silahını çıkarıp masanın üzerine koydu. Albayın geri adım atmaması sonrasında yaşanan gergin saniyeler şoke edici bir olayla sona erdi. Kuvvet komutanlarından biri, ani bir hamleyle Tağmaç’ın silahını masanın üzerinden kaptı ve albaya doğru çevirerek ateşledi. Vurulan albay yere yığıldı ve bu olay Genelkurmay Komuta kademesine karşı ayaklanan Silahlı Kuvvetler içindeki cuntanın da sonu oldu. Tağmaç ve ekibi ertesi gün muhtırayı verdi ve Demirel hükümetini devirdi. Ardından cuntacı ekibi temizlemek için düğmeye bastı. Cuntacı 5 General, 1 Amiral ve 35 Albay, 16 Mart’ta alınan bir kararla emekliye sevkedildi. Bu karar, dönemin gazetelerine manşet oldu. Emekliliklerin TSK içindeki bir cuntanın tasfiyesi olduğu yorumları yapıldı. Ancak Genelkurmay Karargâhı’nda yaşanan olay hiçbir zaman gün yüzüne çıkmadı. Muhtıradan 5 gün sonra silahlı kuvvetlerde “ordunun şahinleri” olarak bilinen Tümgeneral Celil Gürkan, Hava Tuğamiral Aydın Kirişoğlu ve Deniz Tuğamiral Vedii Bilget’in de bulunduğu bir grup subayın tasfiye edilmesi dikkat çekici bir gelişme olarak yorumlanmıştı.

İlk muhtıra yorumu: Demokrasi için yapıldı
13
MART 1971 / İngiltere Büyükelçiliği’nden

Dışişleri’ne bilgi notu:
Ordu anayasaya aykırı hareket ettiyse de genel görüş bunu demokrasiyi korumak için yaptıkları yönünde. Ankara sakin, şiddet olayları ya da gösteriler duyulmuyor. Yeni başbakanı tahmin etmek zor. Ülkede ya da dış politikada dramatik bir değişim beklenmiyor.

Hükümeti düşüren sözler!
Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nin iktidara gelmesinden iki yıl sonra, ordu sol ve sağ gruplar arasındaki çatışmaları gerekçe göstererek, 12 Mart 1971 tarihinde hükümete muhtıra verdi. Muhtırada, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının imzası vardı. Demirel hükümeti istifa etmek zorunda kaldı. İşte o metin:

1 Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk’ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.

2 Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri’nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partilerüstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

3 Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize.

Bu olay siyasetçilerin aklını başına getirecek
15 MART 1971 / İngiliz Büyükelçiliği’nden

Dışişleri’ne bilgi notu:
Ordunun bu hamlesi olumlu etkiler yaratabilir ve ülke politikacılarının yeniden sorumluluk duygusu kazanmalarına yardımcı olabilir. Böyle umut etmek zorundayız. Ordu anayasaya müdahale istemiyor.

9 Mart 2010 Salı

Ergenekon ve 'Cemaat'...

Türkiye’deki kontrgerilla, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillenen ‘Soğuk Savaş’ adlı dehşet dengesinde oluşturulan, ‘komünist işgale karşı’ diye devlet kadroları içinde meşrulaştırılan ama esas olarak işçilere ve devrimci harekete karşı tahkim edilen bir gayri nizami savaş örgütlenmesiydi.

İnsan kaynağını ‘İslamcı’ ve faşist çevreler içinden bulan, ABD ve işbirlikçisi olan sermaye sınıfı tarafından örgütlenen, vicdanı alınmış iğrenç kadrolardan teşekkül edilen bu derin yapılanma, işlevini görmüş, Türkiye’yi bir darbe ortamına sürükleyecek provokasyonları gerçekleştirmişti. Birkaç piyon fedasıyla büyük bir satranç oyununu kazanan Yankiler ve yerli büyük patronlar, “Bizim oğlanlar becerdi!” diye darbeyi kutladıktan sonra, Türkiye’yi neo-liberal ‘küreselleşme’ sürecine eklemekte zorlanmadılar.

Darbenin etkileri yıllara yayıldı. Bu süreçte neler yaşandığını Eylül sayımızda ayrıntılarıyla ortaya koyan bir dosya hazırlamıştık. Halkın üzerinden geçen silindire rağmen, 1985’te öğrenci dernekleri kurulmaya başladı ve 1987’de onlarca tutuklamalara rağmen kitle eylemleri patlak verdi. Bu süreci Türkiye işçi sınıfının 1989 Bahar Eylemleri takip etti.

Ne yazık ki, aynı süreçte, Doğu Bloğu’ndaki bürokratik rejimler art arda çöküyor, kısa zaman içinde geniş emekçi ve yoksul kitlelerin gözünde ‘komünizmin ölümü’ gerçekleşiyordu. Ardından Arnavutluk ve Çin’in de tekrar kapitalistleşmesi geldi… İşçi sınıfı, gençlik, yoksullar tam diktatörlük mirası rejime karşı başını kaldırmaya başladığında bu gerçeklikle karşı karşıya kaldı ve büyük bir kafa karışıklığına, moral bozukluğuna sürüklendi.

Emperyalizm aynı süreçte yeni bir hat belirliyordu: Başta Doğu Bloğu olmak üzere yeni pazarların fethi ve dünyanın yeniden sömürgeleştirilmesi… Bu süreç, kontrgerillanın bir çeşit ‘yük’ haline geldiği İtalya gibi kimi ülkelerde ‘kontrollü tasfiye’sini beraberinde getirirken, kimi ülkelerde de ‘görev tanımı’ değiştirildi.

Buradan itibaren Türkiye’nin özgün konumunu dikkatle incelemek gerekir. Devrimci, sosyalist hareket Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik işçi devletlerindeki çözülmeyle beraber gerilerken, Kürt ulusal hareketi yeni ve güçlü bir fenomen olarak sahneye çıkıyordu. Vazifesini büyük ölçüde siyasi polise devreden Türkiye’deki kontrgerilla, 1990’lara kadar tek-tük ve tabiri caizse ‘zevk için’ icra ettiği kaçırma, kaybetme işlerinin yerine, Kürt hareketine karşı bir reorganizasyona giderek, çok ayaklı yeni bir örgütlenme süreci başlattı.

Kürt hareketi o süreçte henüz ‘sosyalist’ söylemini terk etmemiş, ancak sosyalist söylemli hareketlerin aksine, milli vurgusuyla güç kazanmayı sürdürebilmişti. JİTEM’in örgütlenmesi; Hizbullah’ın ‘İlim’ kanadının bir kontrgerilla kolu olarak güçlendirilmesi ve Kürt kentlerinde önde gelen aydınların üzerine salınması; Tansu Çiller-Mehmet Ağar-Sedat Bucak-Abdullah Çatlı-Emniyet-MİT üzerinden, bizzat Mehmet Ağar’ın dile getirdiği ‘1000 Operasyon’u gerçekleştiren yapılanmanın kurulması… Bu coğrafyayı yeni bir kan gölüne sürükledi… Faili meçhuller, kaçırmalar, yok etmeler, itirafçılaştırmalar… kontrgerillanın yeni faaliyet alanı belli olmuştu…

Siirt’teki Kasaplar Deresi bir toplu mezar alanına çevrildi. Binlerce köy yakılıp boşaltılırken, Musa Anter, Vedat Aydın gibi önde gelen Kürt aydınları öldürüldü. İtirafçılar JİTEM kadrolarıyla hesapsız ve sınırsız bir vahşet uygulamaya başladı. Metropol kentlerde, Kürt hareketiyle Türk solunu buluşturma potansiyeline sahip devrimci kadrolar kaçırılıp kaybedildi. Topyekun bir devlet uzlaşısı ve projesi olarak işleyen bu sürecin bilançosu, binlerce faili meçhul cinayet oldu.

Kontrgerillanın finansmanı için, o güne dek devlet denetiminin kısmen dışında olan ‘kabadayı’lar yok edilerek, kontrgerilla bağlantılı bir mafya örgütlenmesi kuruldu. Narko-trafikle milyarlarca dolar kayıt dışı para kontrgerillanın finansmanı için kullanılmaya başladı. Uluslararası denetimden azade Kuzey Kıbrıs, bir mafya ve kontrgerilla cenneti haline çevrildi. Ne idüğü belirsiz off-shore bankalar para aklıyordu. Elbette paranın olduğu yerde ihtilaf da vardı. Yüksekova Çetesi olarak bilinen örgütlenmeden Tarık Ümit’e, kumarhane savaşına kadar pek çok iç hesaplaşmalara girişildi. JİTEM’in ‘parlak’ lider kadrolarından Cem Ersever’in imhası da benzer bir hesaplaşmanın sonucuydu.

Bugün ‘Ergenekon’ operasyonunda pespaye birer figür olarak kullanılan bazı isimler, bu sürecin etkin kadrolarıdır. Üzerlerindeki pislik, kimsenin yadsıyamayacağı kadar açıktır.

Ne var ki, ‘Ergenekon’ operasyonu bu kadar ‘temiz’ değildir. Eskiden ‘komünizme karşı mücadele’ üzerinden ABD’nin kanatları altına giren geleneksel devlet eliti içinden bir kesim, ki bunlara ‘ulusalcı’ deniyor, ABD’nin Ortadoğu-Kafkasya-Balkanlar üçgeninde farklılaşan çıkarlarına itiraz geliştirme cüretinde bulundu. Türk’ün 1000 yıllık devlet geleneği teranesinden yola çıkarak, Türkiye’nin bölgesel çıkarları gibi boylarını aşan emperyal bir niyet ve ABD’yle karşılıklı çıkar ya da Rusya, İran ve Çin’le bir Avrasya çıkar birliği oluşturma rüyası taşıyan bu kesim, ABD tarafından tasfiye edilmek durumundaydı. Dalga dalga yayılan Ergenekon Operasyonu, bu ulusalcı kesimin tasfiye sürecinden daha fazla bir anlam taşımıyor.

Kontrgerilla ise, bir Amerikancı örgütlenme olarak, elbette varlığını koruyor. Geçtiğimiz aylarda CIA’ya İstanbul’un Gülü kod adıyla çalıştığı açığa çıkan Tansu Çiller’in, Susurluk’taki Mercedes’ten canlı çıkan Sedat Bucak’ın, ‘1000 operasyon’ itirafında bulunan Mehmet Ağar’ın ortalıkta dolanması, Ergenekon davasının nasıl bir balon olduğunu ortaya koyuyor zaten…

Dahası var… Bütün şaibeli olaylarda bakmamız gereken temel bir kriter söz konusudur: Kimin işine yarıyor? Hrant Dink’in anmalarına, hiç kuşku yok ki, katilleri de katılıyor ve sahte gözyaşları döküyor. Niye Emniyet bağlantıları hep örtüldü ki? ‘Cemaat’ bunda etkin olmasın? Büyük bombalamaların ardında yine aynı güçler var. Gazi Mahallesi katliamı gibi ‘aydınlatılamamış’ vakalarda, 12 Eylül öncesi CIA operasyonlarının izini fark etmemek mümkün değil. Tüm fenalıkların müsebbibi olarak bir karikatür bulunmuş ama: Ergenekon!.. Biz bunu yemeyiz!..

Bugün ülkedeki Amerikancı kontrgerilla örgütlenmesi, ‘cemaat’ aracılığıyla reorganize oluyor. Eski katillerimiz, yenileriyle yer değiştiriyor. Maksat, ABD’ye tam olarak biat edecek kadrolarla doldurdukları yeni ve çok daha uşak bir devlet yapılanmasını yaratabilmek. Bunun için hazırda Komünizmle Mücadele Derneği’nden bugüne, emperyalizme sadakatle hizmet etmiş bir ‘cemaat’ var… (Kaynak: RED, Mart 2010)