26 Şubat 2010 Cuma

Cemaat için ABD’de hangi CIA ajanı çalışıyor

Türkiye’de siyasi çatışmanın yükseldiği günlerde cemaat, ABD’de diplomasi atağına hazırlanıyor. Türk Amerikan ilişkilerini geliştirmeyi amaçladığını ilân eden Turquoise Council, 25 Şubat Perşembe günü ABD Kongresi’nde bir öğle yemeği verecek. Saat 11.30- 15.00 arası gerçekleşecek olan bu buluşmada ayrıca bir panel de gerçekleşecek. Programa göre öğle yemeği sadece 45 dakika, panel ise 3 saat sürecek.Davetiyeye bakıldığında göze ilk çarpan panelin konusu oluyor: “Yeni Türkiye: Bölge ve ABD İçin Ne Anlama Geliyor?”, buradan paneli düzenleyenlerin Türkiye’de bazı değişimler olduğunu düşündükleri ve hatta bu değişimlerin “Yeni Türkiye” denebilecek kadar ileri gittiğini düşündükleri sonucuna varılıyor. Paneli düzenleyen Turquoise Council’in Gülen Cemaati’ne yakınlığı biliniyor (1). Kurumun düzenlediği yemeğin davetiyesini gönderen Kemal Öksüz, Konsey’in başkanı olarak gözüküyor; Öksüz’ün 2008 yılında Gülen Enstitüsü’nün (Gulen Institute) CEO’su olduğu da göze çarpıyor.

Panelin konuşmacıları da dikkat çekiyor.
Açılış konuşmasını yapan kişi CIA Ortadoğu Masası eski şefi, CIA’ya yakın Rand’ın çalışanı Graham Fuller. Yeşil Kuşak Projesi’nin mimarlarından Fuller son dönemlerde Fethullah Gülen’e verdiği destek veriyor. Fethullah Gülen’in ABD’de yeşil kart almaya uğraştığı sıralarda Graham Fuller’in, Gülen’in kefil listesinde bulunması bir diğer çeken nokta.

Bir diğer konuşmacı Ian Lesser, Atlantic Council üyesi bir akademisyen. Atlantic Council ise, hatırlanacağı üzere, “AKP’nin açılımları” sürecinde Kürt meselesinde yazdığı raporla adından çokça bahsettiren bir kuruluştu ve AKP’nin o rapora göre ilerlediği söylenmişti. Konuşmacılar arasında Türkler de var ve bunlardan biri de Sabah yazarı Ömer Taşpınar. Taşpınar’ın konusu ise iç politika, dolayısıyla anayasa ve Kürt meselesi.

Bunlardan başka Transatlantik Akademi’den Joshua W. Walker, eski Türkiye-AB karma parlamento komisyonu eş başkanı Jan Joost Legendijk, Caucasian Review of International Affairs editörü Alexander Jackson ve İnsan Hakları Gündemi Derneği Başkanı Orhan Kemal Cengiz, panelde konuşmacı olarak bulunuyor.

Doğrusu panelde neler konuşulacağı ve ne sonuçlar çıkarılacağı az çok tahmin edilebiliyor. ABD Kongresinde gerçekleşen panelin ABD’de cemaatin lobi faaliyetinin parçası olduğunu söylemek ise sürpriz olmayacak.

Kaynak: Odatv.com

(1)
http://www.guleninstitute.org/index.php/20090919164/Congressional-Dinner/Congressional-Friendship-Dinner-Forges-Ties-between-Cultures.html

25 Şubat 2010 Perşembe

Hiç bir şeyin çeperini kırmadan çıkamazsın, ne kapısı var düzenin, ne bacası penceresi açılır devrime, yakacaksın topyekûn, yanacak ki bu düzen barbarın yangınından devrim yükselsin. Ya sosyalizm ya barbarlık diyoruz; biriyle flört ederken diğerinin bahçesinde gezemezsin!

İktidar çatışmasında ‘İslamcı AKP’de iki adım ileri, generallerde bir adım geri’ taktiği / Mustafa Peköz

Sürekli vurguladığımız gibi esas rekabet, iktidar gücü İslamcı AKP ile bugüne kadar kendisini devletin tek sahibi gören generaller arasında yaşanmaktadır. Devlet içerisinde operasyonları kesintisizce sürdüren İslamcı AKP, hem ABD ve AB’nin çok açık desteğini hem de ülke içerisinde ciddi bir ekonomik, politik ve toplumsal güç olan cemaatlerin tam desteğini almaktadır. Generaller ise tek başına kalmış bulunuyorlar. CHP ve MHP gibi partilerin toplumsal tabanı giderek zayıfladığı için, sadece lafta kalan politik söylemlerin dışında yapacakları bir şey kalmamış gibi görünüyor.

Son gelişmelere bakıldığında çatışmanın artık net bir saflaşmaya doğru evrildiğini görebiliriz. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner tutuklandı. Aynı zamanda 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk, ifade için Erzurum Adliyesi’ne davet edildi. Aynı saatlerde Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu olağanüstü toplantı yaptı ve Erzurum’daki özel yetkili 4 savcıyı görevinde aldı. Erzurum Başsavcısı hakkında Yargıtay’da dava açılmasına karar verdi. Yargıtay Başkanlar Kurulu ve Danıştay HSYK Kararını desteklediklerine dair açıklama yaptılar. Görevinden alınan özel yetkili savcılar, yangından mal kaçırır gibi Erzurum’daki dosyayı İstanbul Ergenekon Savcılığına gönderdi. İstanbul Başsavcılığı, Cihaner’in dosyasında yetkisizlik kararı verdi. Yargı krizi olarak ifadelendirilen bu son gelişmeler karşısında AKP’nin geri adım atmayacağı görülüyor. Tersine generallere yönelik kuşatma hamlesi giderek genişliyor.

Operasyonların en kapsamlısı
Eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral İbrahim Fırtına, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, Eski 1. Ordu Komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun’un da içerisinde yer aldığı, emekli generallerden Orgeneral Ayhan Taş Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Engin Alan, Korgeneral Ayhan Poyraz, Korgeneral Mustafa Çalış, Korgeneral Yavuz Yalçın, Tümamiral Özer Karabulut, Tümamiral Ali Deniz Kutluk’un dâhil olduğu çok sayıda üst rütbeli subay gözaltına alındı. Bu soruşturmada dikkat çeken en önemli nokta, hava ve deniz kuvvetlerinin emekli komutanlarının gözaltına alınmasıdır. Bu son operasyon, şu ana kadar yürütülen operasyonların en kapsamlısını oluşturuyor. Gözaltına alınanlarına tamamının subaylardan oluştuğu bu operasyon, aynı zamanda sistem içerisindeki iktidar çatışmasının düzeyini ortaya koymaktadır.

Genelkurmayın bu gelişmelere yönelik atacağı adımlar hiç şüphesiz ki önemlidir. Başbuğ’un Mısır gezisini iptal etmesi işin ciddiyetini ortaya koyuyor. Ordu içerisindeki gelişmeler de hiç şüphesiz ki önemlidir. Genelkurmay bürokrasisi, kendi içindeki dengeleri bugüne kadar korudu. Ancak bu son gelişmelerin nasıl bir tepkiye yol açacağını kestirmek zor. Darbeye alışmış ve bunu bir varlık biçimi, yaşam tarzı haline getirmiş olan ordu içindeki subayların emir-komuta zinciri karşısında ortaya koyacakları tutum, hiç şüphesiz ki Türkiye’nin bütün politik dengelerini etkileyecek bir durumdur. Başbuğ ve kuvvet komutanlarından oluşan bürokrasi merkezi, kendi koşulları içerisinde çok zorlu bir dönemi yaşamaktadırlar. Ordunun iç dengelerini gözetmek onlar için son derece önemli bir alanı oluşturuyor. Alttan gelen basınca karşı manevra alanları giderek daralıyor. Ordu içerisinde ortaya çıkacak bir krizin sistem güçlerini bütünlüklü olarak etkileyeceği de hesaplanmakla birlikte, uluslararası güçlerin tutumlarının çok daha belirleyici olduğu da biliniyor.

Generallerin giderek köşeye sıkıştığı ve uluslararası hiçbir destek alamayacakları ve özellikle ABD’nin bir süre öncesine kadar ‘bizim çocuklar’ dediği generallerin darbe planlarına izin vermeyeceği de açıktır. Genelkurmay’ın bundan sonra izleyeceği taktik plan daha çok iç politik dengelere göre hareket etmek olacaktır. Ordu kendi içindeki krizin boyutuna bağlı olarak, özellikle hükümete yönelik doğrudan veya dolaylı olarak bazı uyarılar yapabilir.

Hem AKP, hem de ona çok açık destek sunan ABD ve AB güçleri; çok ciddi olarak sıkışan ve sürekli geri adım atan ordu güçlerinin kolay kolay teslim olmayacaklarını biliyor. Bu bakımdan iç rekabet çatışmasının alacağı boyut, sistem eksenli politik krizin derinleşmesine yol açabilir.

Servis Pentagon’dan
Bu bakımdan Genelkurmay’ın atacağı her adımı takip ederek etkisizleştirmeye çalışmaktadırlar. Örneğin Başbuğ’un iki gazeteci ile yapmış olduğu röportajda ‘elimizde belgeler var, gerektiğinde halkla paylaşırız’ açıklamasından birkaç gün sonra, kendisinin ses kayıtları yayınlandı. Bu aynı zamanda Başbuğ’a bir uyarı dahası bir tehdittir. “Elindeki belgeleri açıklarsan, biz daha çok belge açıklarız.” İlginç olan, Genelkurmay Başkanı’nın bu konuşmayı Brüksel NATO merkezinde yaptığı söylendi. İster NATO, ister Genelkurmay Merkezinde olsun, bu konuşmanın dinlenip internet sitelerine havale edilmesi için yüksek bir dinleme teknolojisinin kullanılması gerektiği ortaya çıkıyor. Özel korumalı merkezlerdeki dinlemeleri Türkiye’nin elindeki teknoloji ile yapmak çok zor; ama ABD, İngiltere, Fransa, İsrail, Almanya gibi ülkelerin elindeki teknoloji ile bunu yapmak mümkündür. Söz konusu konuşmanın generallerin yıllarca babaları olarak gördükleri Pentagon tarafından servis edildiğini en iyi bilen de Başbuğ’un kendisidir.

Bölgesel ve uluslararası güç ilişkileri ekseninde gelişen ve çok açık bir rekabete dönüşen devletin iç politik çatışması çok daha belirgin bir düzeye gelmiş bulunuyor. Türkiye’nin ciddi bir iç politik kriz içerisine girdiğini fark eden küresel sermaye, İslamcı AKP hükümetini desteklemek için, Türkiye’nin kredi notunu B&B olarak yükseltti. Türkiye’nin ekonomik krizde hızlı çıktığını ve en az etkilenen ülkeler kategorisinde olduğunu söyleyen uluslararası sermaye kuruluşları, generallere karşılık AKP hükümetine verdikleri desteği çok açık olarak ortaya koyuyorlar.

AKP atakta, ordu savunmada
İslamcı AKP ile geleneksel Kemalist rejim güçleri arasındaki iktidar rekabeti çok belirgin hale geldiği gibi, devletin stratejik kurumlarını parselleme süreci fiilen tamamlanma sürecine giriyor.

Prestiji belirli bir ölçüde düşen ve politik etki gücü önemli oranda zayıflayan bir ordu gerçeği ile karşı karşıyayız. Ordunun bütün çabası, hızla gerileyen durumunu durdurmak ve İslamcı AKP hükümeti ile dengeleri yeniden belirlemektir. Uluslararası küresel sermayenin gücünü arkasına İslamcı hükümetin daha atak bir duruma geçtiği de giderek belirginleşmektedir.

Sistem içi iktidar çatışması esas olarak yargının kontrolü üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu alan üzerindeki egemenlik ilişkisi, devlet içerisindeki politik dengeleri bütünlüklü olarak değiştirecektir. Hemen herkes bu gerçeğin farkındadır.

AKP, bir geri iki ileri taktiği ile siyasal süreci kendi lehine kullanmak istiyor ve gücünü sağlamlaştırma ve garanti altına almak istiyor. Bunun için anayasanın bazı maddelerini değiştirmeye hazırlanıyor. İlginç olan, yine generaller tarafından yapılmış olan 12 Eylül Anayasasında yapmak istediği değişiklikler, sadece İslamcı AKP’nin politik gücünü arttırmaya yöneliktir.

AKP’nin farkı ne?
Bilinmesi gereken şu: İslamcı AKP ile Kemalist rejim güçleri arasında nitelik bir fark yoktur. Türkiye’de İslamcıların denetiminde olan binlerce ‘sivil’ toplum kurumu olduğu halde hiçbirinin veya cemaatlerin bugüne kadar askeri darbelere karşı bir eylem yaptıkları duyulmamıştır. Ülkenin temel demokratik sorunlarına karşı tek bir adım atmamışlardır. Kemalist rejimi temsil eden devleti her koşulda desteklemişlerdir. Bahsedilebilen fark tamamen iktidarın kendi politik çıkarlarıdır.

Örneğin, İslamcı AKP’nin işçilere-emekçilere yönelik politikasının en somut örneği TEKEL İŞÇİLERİNE yönelik ortaya koymuş olduğu tutumdur. Türkiye’nin her yerini sarmalayan ve çok büyük bir destek gören haklı eyleme yönelik tutumu çok net olarak ortaya çıkmıştır. Direnişi destekleyen bütün eylemlere karşı polisiye önlem ve saldırılarla karşı koymaktadır. Toplumsal bir eylemi parçalamak ve etkisizleştirmek için bütün olanakları kullanmaktadır. Demek ki işçilerin, yoksulların hakkını savunmak gibi bir politikası kesinlikle söz konusu değildir. Sermayenin bütün çıkarlarını koruyan ve destekleyen İslamcı AKP, hak arama mücadelesini veren toplumun bütün kesimlerini düşman ilan edebilmektedir.
.
Kürtlere yönelik tasfiye politikası genişleyerek devam ediyor. Her gün yüzlerce insan tutuklanıyor. AÇILIMIN bir imha ve tasfiye politikası olduğu bütün verileriyle ortaya çıktı.
.
ALEVİ AÇILIMI denilen çalışmanın esas amacı, Alevileri, devletin Türk-İslamcı politikasının içerisine çekip etkisizleştirmek ve İslamlaştırmaktır. Bunun başarılması demek, Türkiye’de önemli bir demokratik toplumsal gücün yok edilmesidir. Bunun baş mimarlığını da İslamcı AKP hükümeti yapmaktadır.

ROMAN-ÇİNGENE açılımını bir kez diline dolandırdı ama sonra da aynı şekilde unuttu gitti. Demokratikleşmeye dair hiçbir veri görmek mümkün değildir. Bugün 7 bine yakın çocuk cezaevinde ve 20 yıla varan cezalar almaktadırlar. Dünyanın hiçbir ülkesinde ve hatta 12 Eylül askeri faşist darbesi döneminde toplu olarak bu kadar çocuk cezaevinde değildi.

Sürekli hukuktan, demokrasiden bahseden İslamcı AKP; kendi iktidarını güçlendirmek için bu kavramları gündemleştirmeye özen gösterirken, toplumun genel sorunlarına karşı rejimin bütün anti-demokratik yasalarını kesintisizce uygulamaktadır. Bu bakımdan, iktidar güçleri arasındaki çatışma kesinlikle bir demokrasi ve özgürlükler mücadelesi değildir.

AKP’nin politik hedefi çok belirgindir: Kemalist rejimin yerine kendi İslamcı rejimini koymayı hedefliyor. Kemalist rejim ise mevcut statükonun devamından yanadır. İkisinin ortak buluşma noktaları stratejiktir: Türk-İslam Sentezi, iki tarafın da ideolojik buluşma noktasıdır. Her ikisi de, asimilasyonculuğu, inkârcılığı, tasfiyeciliği, bütün anti-demokratik yasaları esas almaktadır.
.
Şu anki çatışmanın, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve özgürlüklerin geliştirilmesi gibi bir amacı olmadığı çok açık. Sistemin farklı iki kuvveti arasındaki rekabettir ve sistemi yeniden organize etmektir..
.
Kaynak: sendika.org

“Yargı darbesi” mi, “Yargıya darbe” mi, Peki olup bitenden bize ne? / Ender Büyükçulha

ERZİNCAN Başsavcısı İlhan Cihaner’in ev ve adliye baskınları sonrası gözaltına alınıp tutuklanması; ardından da onu soruşturan Erzurum “özel yetkili” savcılarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından “yetkisiz” kılınmaları, yargı zemininde tırmanan gerilim ve çatışmaları son güncel örnekleri. Salt bir hukukçu kimliğinin ötesinde bu memlekette yaşayan herhangi biri olarak, sahip bulunduğumuz hak ve özgürlükler açısından kimi zaman bir güvence, ancak kimi zaman da (ve sanırım daha çok) bir tehdit olarak, ama öyle ya da böyle hep dikkate almak zorunda olduğumuz “yargı erki”nin, şimdilerde içine düştüğü (ya da düşürüldüğü) durum herkes gibi benim için de kolayca görmezden gelinebilecek bir süreç değil. Üstelik, adli soruşturmalara dair temel ilkelerden olan “gizlilik ilkesi”nin yerini, siyasal hesaplaşmalara araç kılınan ağır bir dezenformasyona bıraktığı tanık olduğumuz süreçlerde, olup bitenleri akıl ve vicdan süzgecinden geçirirken en azından sağlam dayanaklar bulmak hepimizin ihtiyacı.

Bu nedenle, “bu konuda şöyle düşünmeli” demek için değil ama, en azından “düşünürken şunları da bilip, dikkate almalı” demek için, aşağıda sıraladığım olguları sizlerle de paylaşmak isterim. Tabii, sürecin bütün aktörlerinin, dizginlerinden boşalmış büyük bir öfke ve hezeyan ile an ve an yeni hamleler yaptığı şu günlerde, bu sürece dair her yazının bir iki dakika içinde eskiyivereceğini de bilerek.

Adliye koridorlarında dolaşan bir hayalet
Dikkat ederseniz, yalnız yukarıda değindiğim güncel gerilim ve çatışmanın değil, öteden beri yaşanan bütün benzer süreçlerin tam da göbeğinde yer alan yegane “yargısal” kurum; “özel yetkili” mahkemeler ve (buna bağlı) savcılık teşkilatlarıdır. Peki nedir bunlar? Asıl olarak 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 250 nci maddesinde düzenlenen bu kurumlar, toplumsal muhalefetin yakından bilip tanıdığı “Devlet Güvenlik Mahkemeleri”nin (DGM’lerin) halefi ve hayaletidirler. DGM’ler, “doğal yargıç/mahkeme” düzeneklerini ortadan kaldıran “özel” ve “olağandışı” bir yargı aygıtıdır. Tarihteki birçok benzerleri yanında asıl olarak Fransız yargısından, daha doğru bir ifade dönemin “Fransız faşist egemenlerinden” 80 öncesinde kopya çekilip, ülkemize uyarlanmışlardır. Ancak asıl olarak 80 sonrası, tıpkı “özel harp”, “özel kuvvetler” veya “özel tim” gibi; 12 Eylül faşizminin ve Kürt sorununun ortaya çıkardığı politik-toplumsal süreçlere müdahalenin gereklerine varlık kazanmış bir “özel yargı aygıtı”dır. DGM’lerin hedefinde öncelikle, halkın düzeni tehdit eden “yıkıcı politik” dinamizmi vardır. Bugün yargıdaki güncel çatışmada saflaşan “belirgin iki taraf” da; halkın ilerici, demokratik, özgürleştirici dinamiklerinin baskıcı yöntemlerle ezildiği o günlerde kayıtsız şartsız DGM’lerin yanında yer almıştır.

Devrimcilerin, solun, aydınların, emek hareketinin ve halkın bütün ilerici kesimlerinin ağır bedeller ödeyerek yürüttükleri mücadeleler sonucunda, hukuk ve adalet yoksunu kararları ve uygulamaları ile toplumsal meşruluğunu giderek yitiren DGM’ler nihayet kaldırıldı. Bu süreçte AB kriterlerinin daha fazla belirleyici olduğunu düşünenler için hemen söyleyelim; herhangi bir sorun, düzeni tıkayan yakıcı bir sorun haline dönüşmeden, ne yazık ki hakkında kriter yazılmıyor. Dolayısıyla, sorunu gündemde sürekli canlı tutan devrimci güçler ile neo-liberal iktidar odaklarının buna müdahale kriterleri, bütünüyle karşıt kamplarda yer almaktadır. DGM’ler, önce askeri elbiselerini çıkardı, ardından da en fazlası kapısına asılı tabelasını değiştirip, işte bugün için anılan süreçlerde adı sıkça kulağımıza çalınan o “özel yetkili” mahkemelere (ve bağlı “özel yetkili” savcılık teşkilatlarına) dönüşüverdi.

DGM’ler, toplumsal muhalefetin yükseldiği 70’li yıllarda, olağanüstü birer “yargı” organı olarak, özde toplum yaşamına siyasi bir müdahale aracı olarak projelendirilmişti. Bu nedenle, bugün onun halefi ve hayaleti olan “özel yetkili” mahkemelerin ve savcılık teşkilatlarının bu denli gündemde olmasında, kimi siyasi çatışma ve gerilimlerin bu denli merkezinde yer almasında, aslında hiç de şaşılacak bir durum yok. Sadece koşullar değişti ve neo-liberal düzenin kendi çıkarlarına göre biçimlendirdiği “yeni” yargı sisteminde, yine DGM’lere benzer bir “özel misyon” üstlenen “özel mahkemeler” hizmete alınmış oldu.Yazıya konu yaptığımız çatışma ve gerilimlerin belli başlı bütün tarafları; özellikle “yargı bağımsızlığı”, “demokrasi”, “adalet” gibi kavramları kullanma yarışında olanlar, nedense bu yalın gerçeğin üzerinden sürekli atlıyorlar. Oysa “özel yetkili” bu kurumlar, dün olduğu gibi bugün için de, tam da kendilerinden bekleneni yapmaktadırlar. Ancak bazen silah geri tepmekte ya da onu tutan diğer elin doğrulttuğu hedefe gerçekte “dost ateşi” misali kurşun sıkmaktadır, hepsi bu. Yani aslında mevcut taraflar açısından asıl can yakıcı olan, özde halka karşı donatılmış bir baskı aygıtının, şimdi egemenler arası bu çatışmada bir iktidar aracı olarak kullanılıyor olmasıdır.

Elbet yargı da değişiyor
ve elbet yargıyı da değiştiriyorlar
Sürecin en popüler söylemi, “yargıya müdahale edilmesi”, “yargının siyasallaşması” veya birileri (bazı kesimler) tarafından “yargının bir araç olarak kullanıldığı” yolundaki ifade ve tespitlerdir. İlginç bir biçimde, mevcut çatışma ve gerilimin belirgin her iki tarafı da, bir diğerini bu şekilde itham etmektedir. Çamur içinde debelenen iki güreşçinin “Acaba hangimiz daha kirli?” atışmasına benzer bu ironik durum, gelinen noktada bir komedi boyutlarına ulaşmıştır. Örneğin yaşanan son süreçte, Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in başına gelenlerin, kimi siyasi İslamcı yapılar hakkında yürüttüğü adli soruşturmadan kaynaklandığı, yani bir anlamda bu savcının kulağının çekilip, elinin kolunun bağlandığı gayet açıktır. Başta Fethullah Gülen Cemaati olmak üzere, bugün için ülke siyasi iktidarının makam, mevki ve yetkilerine fazlasıyla sahip olan kimi kesimler; kontrolleri dışında bir erkin bulunmasına, üstelik kendi iktidarını ve varlığını tehdit etmesine göz yummamaktadır. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in kimi siyasi İslamcı yapılar hakkında yürüttüğü soruşturmayı, “Ergenekon örgütünün darbe planlarının bir parçası”, bir darbeye zemin hazırlama (veya en azından AKP iktidarını yıpratma) amaçlı “suç ve suçlu uydurma” çabası olarak peşinen mahkum edenler; tuhaftır ki bizzat bu soruşturmayı, “silahlı örgüt” ve “Anayasal düzeni tehdit” yolundaki adli şüphelerle bu savcıdan almıştır. Eğer Erzincan Başsavcısı, iddia edildiği gibi masum bir dini topluluğu, sözde bir “silahlı örgüt” ve “Anayasal düzeni tehdit eden yasadışı bir yapı” olarak göstermeye çabaladıysa; şimdi o savcıyı bununla itham eden “özel yetkili” Erzurum savcılığı, neden bu soruşturmayı aynı gerekçelerle ondan kaçırmıştır?

Manzara, öncelikle modern burjuva devlet anlayışının o pek beğenilen ve övülen temel ilke ve kurumları açısından vahim boyutlardadır. Yargı erkini oluşturan hakim ve savcılar, sanki sahaya sürülmüş iki rakip takımın oyuncuları gibi, maçı kazanma ve asıl olarak kulüp başkanlarına kazandırma çabasındadırlar. Tabii çetin geçen bu maçta, sıkça faul yapılabilmekte, sakatlananlar veya kırmızı kartla oyun dışı kalanlar da olmaktadır.

Neo-liberal dönüşüm programının en temel parçalarından biri, bizzat devletin dönüşümüdür. Onun temel bileşenlerinden biri olarak da yargıda seyreden çatışmaların, aslında bu denli şiddetli olmasında ve uzun bir sürece yayılmasında anlaşılmaz bir şey yok. Temelinde, egemen sınıflarının iktidar çatışmalarının, emperyalizmin bölge projelerinin ve yeni düzenin öncelikli programlarının yer aldığı bu süreçte, işlerin olağan/rutin araçlarla yürütülemediği zamanlarda, doğal olarak yargıdaki çatışmalar da alevlenmektedir. Kendi temelinde yer alan burjuva hukukunun ilke ve değerlerini bile çiğneyerek tutarsızlığa düşen taraflar, baskıcı ve anti-demokratik yöntemlerin en “kirli biçimlerini” operasyonlar halinde birbirlerine karşı kullanmaktan kaçınmıyorlar. Bu yöntemleri, sisteme dışardan getirilerek hukuksal değer ve ilkeleri ortadan kaldıran ‘istisnai/olağanüstü’ yöntemler gibi görmek doğru olmaz. Bir yeni sömürge kapitalizmi olarak Türkiye kapitalizminin ve devletinin yukardan aşağı oluşum süreçlerinde bu yöntemler her zaman için kurucu rol oynamıştır. Buna bağlı olarak, aynı zamanda yargı sisteminin de temel niteliğini oluşturan baskıcı yöntemler, döneme göre değişik biçimler alsa da kurumsal ve sistemsel sürekliliğini hep sürdüre gelmiştir.

İkiyüzlülük ve samimiyetsizlik diz boyu
Bir önceki bölümde değindiğim söylemde (siyasi taraflar açısından) somutlaşan samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük, sürecin diğer bir asli aktörü olan HSYK’ya dair tartışmalarda da açıkça görülmektedir. AKP iktidarına ve onun liberal yandaşlarına göre HSYK, yargı içinde bir “darbe kurumu” gibi işlemekte, yargının bağımsız ve yansız olmasına en ağır ve haksız müdahalelerde bulunmaktadır. Oysa, az çok hukuk ve tarih bilgisine sahip olan herkes, aynı zamanda kendisi de bir darbe ürünü ve kurumu olan HSYK’nın yapısındaki temel kusurun, “yürütme erki”ni temsil eden Adalet Bakanı ve müsteşarının bu kurulda sahip olduğu sandalyelerden kaynaklandığını bilmektedir. AKP iktidarının, bu kurulu bir reforma tabi tutarak, gerçek anlamda özerk kılma yolundaki önerisi ise, bugün için kendine ait olan bu sandalyeleri tartışmak yerine, kurulun yargıç ve savcı kökenli üyelerinin doğrudan TBMM tarafından seçilmesi usulüne dayanmaktadır.
.
Peki, AKP’nin ezici çoğunluğa sahip olduğu TBMM, sizce kimi seçecektir? Bu yoldaki kaygılara verilen yanıt, TBMM üyelerini (milletvekillerini) halkın seçtiği ve TBMM’nin “milli egemenliğin” (halk iktidarının) tesis edildiği yegane organ olduğu yolundadır. Peki o halde neden TBMM, sermayenin çıkarlarına hizmet eden ve ülke halkını sürekli daha da yoksul, yoksun ve güvencesiz kılan yasama faaliyetlerine imza atmaktadır? Hele hele burjuva demokrasisinin krizinin tartışıldığı bugünlerde; halkın iradesini, aslında yukardan iktidar odakları tarafından belirlenen birkaç temsili kuruma indirgemek ne denli doğru olacaktır?

Mevcut çatışma ve gerilim, oyunun bilinen “hukuki ya da meşru kurallarını” dahi bozan, dürüst ve ahlaklı bir mücadeleyi dahi yok sayan bir seyirde sürmektedir. Örneğin; CMK’nın 250 nci maddesinin 3 üncü fıkrası, “özel yetkili” mahkeme ve bağlı savcılıkların yetkilerine dair önemli bir kısıtlamayı içermektedir. Bu fıkraya göre, doğrudan Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın yargılayacağı kişilere dair adli süreçler, bu “özel yetkili” mahkeme ve savcılıkların görev ve yetki kapsamı dışındadır. 2802 Sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu da 90 ıncı maddesinde, bir ilin Cumhuriyet Başsavcısı’nın (yasanın lafsıyla “birinci sınıf yargıç ve savcılar”ın) ancak Yargıtay’ın ilgili ceza dairesinde yargılanacağını açık hükme bağlamaktadır. Bu nedenle, “özel yetkili” Erzurum savcılığı tarafından Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında yürütülen soruşturma ve gerçekleştirilen usulü işlemler, görev ve yetki kuralları açısından (en azından) hukuken tartışmalıdır. Öte yandan CMK’nın 251 inci maddesi, “özel yetkili” ağır ceza mahkemeleri kapsamında görev yapacak (yine “özel yetkili”) savcıların, doğrudan HSYK tarafından belirleneceğini düzenlemektedir. Yani yasaların verdiği açık yetki uyarınca HSYK, “özel yetkili” bir savcıyı, pekala “yetkisiz” yani “normal” bir savcı konumuna getirebilir.

Ancak AKP hükümetinin Adalet Bakanı’na göre, “özel yetkili” Erzurum savcılığı tarafından (Erzincan Başsavcısı hakkında) yapılan işlemler hukuki, fakat HSYK’nın (“özel yetkili” Erzurum savcıları hakkındaki) kararı ise hukuksuzdur. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç’a göre ortada (HSYK’nın tasarrufu açısından) “yargının yargıya müdahalesi” ve “özgürlüğe ve hukuk devletine karşı bir darbe” söz konusudur. Ancak Bülent Arınç, öncesinde Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in başına gelenleri gayet de hukuki ve yerinde bulduğunu ifade etmekten çekinmemektedir. Adalet Bakanı ise, siyasi İslamcı gruplara yönelik soruşturması nedeniyle öncesinde Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’i yargılatan makamdır. Devlet Bakanı (ve Adalet eski Bakanı) Cemil Çiçek’in ise, öncesinde bu soruşturmayı yürüten Erzincan Başsavcısı’na sözlü baskı ve telkinde bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bilindiği üzere bir başka güncel örnek ise, üniversite seçme sınavlarında katsayı uygulaması konusunda yaşanmaktadır. Danıştay’ın malum YÖK kararının yürütmesini durdurması, AKP sözcülerine göre bir “yargı darbesi”dir yani (asker değil de bu sefer) yargı erki bir darbe yapmaktadır. Ancak İstanbul (bakınız yine “özel yetkili”) 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin (ve tabi ki ona bağlı “özel yetkili” savcıların) “Ergenekon soruşturması/davası” kapsamındaki adli tasarrufları, son derece hukuki ve haklıdır. Bu arada yeri gelmişken AKP kadrolarının; Şemdinli olaylarıyla ilgili dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı E. Org. Yaşar Büyükanıt hakkında bir kamu davası açma cesaretini (kimine göreyse “cüretini”) gösteren dönemin Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’yı savunma konusunda, her nedense şimdi “özel yetkili” Erzurum savcılarını savunmada gösterdikleri aynı heyecan ve kararlılığı sergileyemedikleri, sanırım sizlerin de dikkatinden kaçmamıştır.

Bir son dakika gelişmesi olarak Erzurum (artık yetkisiz) savcılarının, “henüz HSYK kararı bize tebliğ olmadı” gerekçesine sığınarak, Erzincan Başsavcısı’nın da şüphelisi ve hatta tutuklusu olduğu soruşturma dosyasını apar topar İstanbul (yine ve hep “özel yetkili”) savcılığına gönderivermesi, sanırım bütün bu tezlerimi bir kez daha doğrulamanın yanında, artık beni fazlasıyla yordu ve bu nedenle mevzuyu burada kesiyorum. Eğer siz de benim gibi olup bitenleri izlemekten yorulmuş ve bunalmış iseniz, şu sıralar kimi meslektaşlarımla icad ettiğimiz “en olmayacak olağan işler” adlı oyunu oynayabilirsiniz. Nasıl mı ? Hayal gücünüzü kullanın lütfen. Mesela; bu son hamle üzerine HSYK, İstanbul “özel yetkili” mahkemesi yargıç ve savcılarını da yetkisiz kılıverir. Bu amaçla yapılacak toplantının başlayabilmesi için bakanlık müsteşarı “sana doğum günü partisi yapacaz” kandırmacasıyla toplantıya getirilmiştir. Bu karşı hamle üzerine Adalet Bakanı, HSYK’yı ve hızını alamayıp beraberinde Danıştay ve Yargıtay’ı kapatır. Ancak bu karar daha kendilerine ulaşmadan HSYK, Adalet Bakanı Sadullah Ergin’i bakanlıktan almış ve Çemişkezek Sulh Hukuk Mahkemesi’ne mübaşir olarak atamıştır, falan filan …

Gerçek dokunulmazlar
ve dokunanların başına gelenler
Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner’in, kendisine yönelmiş bu sürecin bir önceki ayağında, doğrudan HSYK’ya sunduğu bir savunmasında yer verdiği kimi iddia ve tespitleri de, şüphesiz dikkate alınması gereken kaygı verici olgulardır. Başsavcı bu savunmasında, (kimi siyasi İslamcı yapılar hakkındaki) soruşturmanın “özel yetkili” Erzurum savcılarına devrinden sonra, bu soruşturmaya dair yeterli ve etkin bir sürecin işletilmediğini dile getirmekte, bir anlamda şüphelilerin kollandığını ima etmektedir. Hatta başsavcının, soruşturmanın “özel yetkili” Erzurum savcılarına devrine vesile (dayanak) olan ihbar mektubunun, doğrudan soruşturmaya maruz kalan İslamcı yapılar tarafından bilinçli olarak gönderildiği, böylece bir anlamda bu kişi ve yapıların (soruşturmayı Erzurum’a taşıyarak) kendilerine güvenli bir liman sağladıkları yolunda değerlendirmeleri mevcuttur. Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner hakkında Adalet Bakanlığı’nın izni ile açılan güncel bir başka soruşturmada, adliye lojmanlarına bir kameriye yaptırarak, “imar kirliliğine neden olmak” suçunu işlediğine dair bir iddianın dahi gündeme getirilmesi, bu konuda akla zarar düşünce ve kaygıları da doğurmaktadır. Adalet Bakanlığı müfettişleri, memleket genelindeki adliyeleri ve adliye lojmanlarını aynı pür dikkat gözle teftiş ettiklerinde, şüphesiz daha çok benzer tuhaflık bulacaklardır. Ya da AKP’li Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı’nın aynı suçlamayla halen süren ceza davasının seyrine dahil olabilirler.
.
Bütün bu karşı iddia ve savunmalar, en azından şu haklı gerçeği gözler önüne sermektedir; Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner, yanlış zamanda, yanlış yerde, yanlış kişilerle uğraşmıştır. O “kişiler” ise, şimdi bunun hesabını o savcıdan soracak siyasi güç ve yetkilere sahiptirler ve bunu da yapmaktadırlar.

Peki ama nasıl olup da, bizzat kendileri yargıya müdahale ederlerken, arada bir ayaklarına dolaşanları “yargıya müdahale ediyorsunuz” diye azarlayabilmektedirler? Bunun çok basit bir nedeni var; hiçbir çatışma, ideolojik meşruiyet yaratılmadan kazanılamaz. İdeolojik meşruiyet (hegemonya), çatışan tarafların temel fikir ve projelerinin halk kitleleri üzerinde inandırıcı etkiler yaratmasıdır. Yargıda süren çatışmada da halkın duyarlı olduğu bütün değerler, şimdi özenli bir savaş makinesi eliyle ince ince işlenerek birer meşruiyet kavramlarına dönüştürülmektedir.
.
Kimi basın-yayın organlarının 1992 Erzincan Depremi’ne atıf yaparak, son derece yakışıksız bir biçimde “İkinci Erzincan Depremi” olarak manşet yaptığı bu sürecin ayak sesleri, kimi yüksek yargı mensuplarının telefonlarının dinlendiğinin ortaya çıkması ile öncesinde de duyulmaya başlanmıştı. CMK’nın 135 ve devamı maddelerinde düzenlenen “İletişimin Tespiti, Dinlenmesi ve Kayda Alınması” tedbiri, son derece katı (yasal) koşulara bağlanmış iken, Adalet Bakanlığı müfettişlerinin asıl olarak bir yönetmeliğe dayanan istem ve tasarrufu ile bu tedbirin keyfice uygulanması, hukukilikten ne denli uzaklaşıldığının ve bu uzaklığın nihayet bizzat yargı mensupları tarafından da hissedilmesinin vesilesi olmuştu. Adalet Bakanlığı müfettişleri, doğrudan bakanlığın memurları olduğuna göre, bu hamlenin de doğrudan siyasi iktidara ait olduğu yolunda hiçbir tereddüt olmasa gerek. Nitekim hatırlarsanız Başbakan, “benim de kaç yıl telefonlarım dinlendi” diyerek, haksız ve suçlu çıkmanın psikolojisini savuşturma hamlelerine girişmişti. Ancak bu sözler o zaman bana, bir savuşturma hamlesinden çok, “Şimdi sıra bizde, çünkü artık güç bizde” narası olarak gelmişti kulaklarıma.

Sonsözler yerine
Yargıdaki çatışma şiddetlenerek sürüyor. Hak ve özgürlüklerin teminatı olması gereken yargı, son zamanlarda devlet içindeki iktidar çatışmasının hareketli mevzilerinden biri haline geldi. AKP iktidarının ve onun arkasındaki sınıfsal, siyasal güçlerin yargıyı bütünüyle denetim altına alma ve İslamcı liberal iktidarı kurumsallaştırma operasyonları hızını artırdı.
.
“Ulusalcı/cumhuriyetçi/laik” söylemle meşruluk kazanma çabasında olup, karşıt yargı operasyonları geliştiren “yargının eski kadroları” ise; aslında siyasal gericiliğin bir başka biçimini temsil etmektedir. Bu nedenle şimdi bu çatışmaya katılarak, çatışmada taraf olarak ilerici bir inisiyatif alınabilme olasılığı bulunmamaktadır. Birkaç soyut ilke ve değeri saymazsak, bu çatışmada ilerici, özgürleştirici, demokratik, eşitlikçi ve halkçı değerler ne yazık ki bulunmamaktadır. Burjuva hukukun bilinen soyut ilke ve değerleri dahi, bu çatışmada aşırı biçimde yıpratılmış olmalarından kaynaklı, çatışmanın taraflarınca bile etkin mevziler olarak kullanılamamaktadır.

Öyle ki, modern burjuva devlet aygıtının yapı taşlarından sayılan “güçler ayrılığı ilkesi” gereği, yargının her durumda “bağımsız” ve “yansız” ayrı bir erk (güç) olarak konumlandırılışı; asıl olarak iktidarın sahip olduğu gücü, toplum lehine sınırlama (kontrol altında tutma) amacına hizmet eder. En azından mekanizmayı kuranların beklentisi bu yöndedir. Ancak bu “iyi niyetli” söylemin yanında bu proje aynı zamanda, sınıflı bir toplumda, sınıflar arası çatışmayı dengeleyerek (uzlaştırarak), düzen dışına taşmasına ve sonuçta toplumsal düzenin zarar görmesine engel olmayı da amaçlamaktadır.

Oysa şimdilerde toz duman içindeki mevcut yargı erki, söz konusu formel/hukuksal zorunluluğa bile hiçe sayarak, giderek siyasal iktidarın elindeki bir ideolojik aygıta ve doğrudan bir yönetim aygıtına dönüşmektedir. Beraberinde, yeni iktidar değişimleriyle her ne kadar “taze soluk”lar kazansa da, modern burjuva devlet aygıtının çürümüşlüğü de her geçen gün derinleşmektedir.
.
Peki mevcut iflas ederse, yerine ne gelir? İçinde bulunduğumuz zaman ve mekan açısından bunu bugünden görmek olanaklı olmasa da; tarihteki benzer örneklerin, özellikle yoksul halk kesimleri açısından her zaman için acı sonuçlara vesile olduğu bilinmektedir. Bütün otoriter ve totaliter rejimler, bütün krallar, imparatorlar, tiranlar ve diktatörler; yargıçların (ve yargının) etkisiz, işlevsiz ve hatta yandaş olduğu süreçlerin devamı olgulardır. Bu nedenledir ki, burjuva devlet içinde yargı erkinin, öncelikle mevcut siyasi iktidardan “bağımsız” ve ona dair “yansız” olması, kimilerimiz için “günü kurtarma”nın derdi gibi görülecekse de, gerçekte tarih boyu bütün ilerici toplumsal güçler için benimsenmiş ve savunulmuştur.

Bu nedenle, belki şu günlerde kimi savcıların başına gelenlere ilgi ve alaka göstermeyebilir, hatta bundan kendi adınıza hiç de kaygı ve üzüntü duymayabilirsiniz. Ne de olsa, siz ne zaman hak ve özgürlüklerinizi elde etmek adına harekete geçseniz, çoğu zaman onları da ve hatta en çok da onları karşınızda buldunuz. Nitekim, yazıda değindiğim adli/hukuki süreç kadar popüler olmasa da, geçtiğimiz hafta içinde Ankara’da bir belediye otobüsüne kart basmadan binen, ancak bu tepkiyi otobüsün geç gelmesinden kaynaklı olarak kendiliğinden geliştiren yani arkasında ya da içinde en ufak bir siyasi yapı, örgüt vb. barındırmayan 80 kadar ülke yurttaşı, aynı yargıç ve savcılar tarafından bir gece boyunca özgürlüklerinden yoksun bırakıldılar. Bu nedenle, evet, sonuna kadar haklısınız.

Bu türden ‘gündelik kaygılar güden talepler’, sağlam ve kalıcı bir mücadele temeline bağlandığı sürece, halkın hak ve özgürlüklerini temsil eden yeni anlamlar kazanacaktır. Yargıdaki mevcut çatışmalara ve siyasal iktidarların baskıcı yönetimine karşı en sağlam temel, toplumsal muhalefetin düzene karşı oluşturduğu en ileri mevzilerde etkin, militan hukukçular olarak yer almaktır. Soyut hukuksal kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışılan bir çatışmaya taraf edilmeye çalışılan halkın, aslında bu mevzilerde “insanca bir yaşamın hukuku”nu fiilen yaratmaya başladığı görülecektir. Örneğin ‘güvencesizlerin hukuku’, yargıdaki çatışmaya “düzen dışı” bir noktadan katılmaktadır.

Peki tarihsel bakımdan birikmiş bütün “hukuksal mevzuatı” tümden yok mu sayacağız? Tabi ki hayır. Fiilen yaratılmakta olan özgüleştirici hukuksal pratiklere, resmen hukuksal bir nitelik kazandırılmasında yine biz hukukçulara çok iş düşmektedir; hem bu mücadeleyi yürütenlerin savunulmasında, hem de doğrudan hukuk mücadelesinde yaratılan ileri inisiyatifler olarak.
.
Ta ki bir başka “özel yetkili” savcı tarafından kapımız çalınıncaya kadar ya da bütün adliyelerin kapıları, halkın hak arayışının biçimlendirdiği bir hukuk düzenine ardına kadar açılıp, nihayet yeryüzü gerçek adaletle tanışıncaya kadar…

Kaynak: sendika.org

21 Şubat 2010 Pazar

Oligarşi çiziliyor!'

TEKEL Tekeleri

Dün onbinler Ankara’da buluştu. TEKEL işçilerinin direnişine destek için. Başkent sabaha kadar uyumadı, sokaklarda şenlik ateşleri yakıldı. Bu çapta bir eyleme, tarih nadiren tanık olurdu. Ama, medyaya bakarsanız, bu sıradan bir şeydi, çok daha önemli şeyler vardı gündemde...

TEKEL direnişi, 68. gününü görkemli bir meydan okuma ile kapattı. Tarihimizde özel bir önemi olacak olan bu işçi direnişi gündemi farklı noktalardan sarsmaya devam ediyor. Şimdi de direniş üzerinden sanatçı tavrı tartışılıyor. Bir de basın ve demokrasi tartışması açmanın zamanı değil mi?

TEKEL işçilerinin onurlu direnişlerini görmemekte inat eden tekeler var basında. Polis saldırınca, ağzının suyu aka aka “Polis işçileri suya döktü” diye verip, sonra bir satır yazmayanlar. Yazdıklarında da saçmalayanlar… AKP’cilik yapmazsanız sizin üç kuruş kıymetiniz yok gözümüzde diye bağıranlar. Onbinlerce kişilik, ülkenin başkentini bir gece uyutmayan bir eylemi göremeyen gazeteler var.

TEKEL direnişinin 20 Şubat mitingini birinci sayfadan keçi gibi inat edip ver(e)meyen gazeteler ve yerine tercih ettikleri daha mühim haberler:

1. Akşam: Batan Gişeyi Okan Kurtardı. Başka Dilde Aşk filminin oyuncusu ile yapılan röportaj.

2. Bugün: Aziz Yıldırım’ın kefir diyeti. / Ekonomimiz krizde göz kamaştırdı.

3. Milli Gazete: Çemberlitaş Sütunu Gün Işığına Çıktı.

4. Milliyet: Daniel Guiza’nın eski eşine yapılan fuhuş baskını.

5. Star: Alman çiftin velayet davası kanlı bitti/Ecevit Kıbrıs çıkarmasını istemiyordu, Erbakan yaptırdı.

6. Takvim: Erbil’den Uzan Formülü.

7. Taraf: Gazetenin İngiltere’ye olan ilgisi özellikle ilgi çekici. Birinci sayfasında İngiltere’nin kış olimpiyatlarında madalya kazanması ile ilgili “göbekten” resimli bir haber ve bunun yanında yine birinci sayfadan verilmesi muhakkak gerekli olan İngiliz sinema ödüllerinin haberi yer alıyor.

8. Türkiye: Ağaçlar meyve suyu açtı başlıklı Mersin’deki Turunçgil festivali haberi.

9. Vakit: Özgürlük Platformlarının Ankara’daki 10 kişilik eylemi ile Erdoğan’ın İstanbul’da kavşak açışı.

10. Vatan: Stent taktıran fındık yesin/Meltem Cumbul: 40 yaşındayım ama genlerime güveniyorum.

11. Yeni Asya: Emekli Albay’ın Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde bir panelde halka sokağa çıkma çağrısı yapması.

12. Yeni Şafak: Getir lastiği kap 2 lirayı başlıklı Cizre’de protestoda kullanılmasın diye polisin rüşvet karşılığı lastikleri toplatması haberi. Bu uygulama yaklaşık bir ay önce başlamıştı.

13. Zaman: 70’lik dedeler dokuyor, yetim çocuklar giyiyor / Türkiye’de doğan kızına “Nur” –nedense tırnak içinde- adını veren diplomat, oğluna da Türkçe öğretiyor.

14. Sözcü: Birinci sayfasından iç sayfaya yönlendiriyor.

15. Hürriyet haberi görülmeyecek kadar küçük biçimde, birinci sayfasının sonunda veriyor. Sürmanşeti ise Erman Toroğlu ile derbi maratonu ve “Kadın sünnetinde kirve oldum” haberi.

Bu gazetelerin pek çoğunun neredeyse yarım sayfa büyüklüğünde reklam aldığını da söylemeye gerek yok herhalde. Tıpkı TEKEL direnişinin dosta güven, düşmana korku saldığını söylemeye gerek olmadığı gibi.

16 Şubat 2010 Salı

Bugün günlerden ‘Kanlı Pazar’

16 Şubat 1969’da, polisin gözleri önünde ‘Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü’ne yapılan gerici saldırıda, TİP üyesi iki işçi öldürülürken yüzlerce kişi yaralanmıştı.

Türkiye tarihinde, 31 Mart Olayından sonra yaşanan en büyük gerici ayaklanma olarak nitelenen ve tarihe ‘Kanlı Pazar’ olarak geçen saldırı, 6. Filo’nun Türkiye’ye gelişini protesto eden antiemperyalistlere karşı yapılmıştı. 1967 yılından itibaren Türkiye’ye gelmeye başlayan Amerikan 6. Filo’sunun her ziyaretinde, öğrenciler antiemperyalist protestolar düzenlemişlerdi. ‘Kanlı Pazar’ da, böyle bir gündü...

1969 yılının 10 Şubat’ında Dolmabahçe açıklarına demirleyen 6. Filo’nun temsil ettiği Amerikan emperyalizmine karşı, yurtsever öğrenci eylemleri başlatılır. 16 Şubat Pazar günü, ‘Emperyalizme ve Sömürüye Karşı İşçi Yürüyüşü’ düzenlenir.

Yürüyüşe sadece öğrenciler değil, işçi sendikaları, meslek kuruluşları ve sosyalistler de katılacaktır. Aynı zamanda, gerici örgütlenmelerin sosyalistlere açıktan saldırı çalışmaları da sürmektedir.

Provokasyon hazırlıkları
14 Şubat’ta yapılan ‘Bayrağa saygı’ mitingi, gericilerin gövde gösterisine dönüşür ve Komünizmle Mücadele Dernekleri’nin Başkanı İlhan Darendelioğlu, Milli Türk Talebe Birliği’nin (MTTB) Cağaloğlu’ndaki merkezinde “… Pazar günü komünistler miting yapacak, biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin…” der. Öğrencilerin 1968’de öldürülen Vedat Demircioğlu anısına düzenlediği eylemler de yine gericiler tarafından hedef gösterilir.

Öğrenciler, 10 Şubat’ta Dolmabahçe Rıhtımı gönderine, 11 Şubat günü ise İstanbul Beyazıt Yangın Kulesi’ne Demircioğlu anısına bayrak çekerler. Gerici basında bu olay, ‘Kuleye kızıl bayrak çekildi’ olarak verilir. Bugün Cumhurbaşkanı olan Abdullah Gül, o dönem MTTB İcra Kurulu Başkanı’dır.

Bugün gazetesinde sosyalistleri, yurtseverleri açıktan hedef gösteren yazılar yazan ve halen Milli Gazete’de köşe yazarlığı yapan Mehmet Şevki Eygi, ‘ihtilal’e karşı İslamcı kitleleri ‘sopa, balta ve taşını alarak vazifesini yapmaya’ çağırır. 15 Şubat’ta Adapazarı’ndan, Bolu’dan otobüslerle getirilen kitleye, sopa ve bıçaklar dağıtılarak, işçi yürüyüşüne yapılacak saldırının son hazırlıkları da tamamlanır.

Beyazıt’tan Taksim’e antiemperyalist yürüyüş
16 Şubat’ta saat 14.00’te Beyazıt’ta toplanan 30 bin kişi, Sultanahmet, Sirkeci, Karaköy, Tophane üzerinden Taksim’e doğru yürüyüşe geçer. Yürüyüş esnasında sayı 40 bini bulurken, ‘Emperyalizme Hayır, Sosyalizme Evet’, ‘Köylüye Toprak Yok, Amerikan Üslerine Toprak Çok’, ‘Vietnam’da Barınamayan Türkiye’de Tutunamaz’ sloganlarıyla ABD emperyalizmi ve işbirlikçileri hedef alınmaktadır.

Polis gözetiminde saldırı
Gümüşsuyu’nda İstanbul Teknik Üniversitesi önünden Taksim’e doğru yürünürken, grubun küçük bir kısmının Taksim Meydanı’na girmesinin ardından, polis, bombalar atarak kalan kitleyi dağıtır. O esnada, Dolmabahçe Camii’nden Taksim Parkı’na gelerek hazır bekleyen gerici grup, alana giren antiemperyalist yürüyüşçülere saldırır. 1500 polisin gözleri önünde yaşanan saldırı esnasında, yaralananlar bir de polis tarafından dövülür ve gözaltına alınır.

Saldırı esnasında, TİP üyesi Ali Turgut Aytaç ve Duran Erdoğan adlı işçiler öldürülürken, yüzlerce kişi de yaralanır. Saldırının ardından, gerici kitle alanda miting yaptıktan sonra Saraçhane’ye kadar bir yürüyüş gerçekleştirir.

Vali: Taksim’de ani bir karşılaşma oluyor
O dönem İstanbul Valisi olan Vefa Poyraz, 20 yıl sonra ‘Kanlı Pazar’la ilgili olarak, “Kanlı Pazar olayı İrticai bir hareket değil, sol bir hareketti. 171 sayılı kanuna göre sol yürüyor, bu yürüyüşe mani olmak isteniyor, İdare de bunları önlemek istiyor. Ama Taksim’de ani bir halk hareketi, ani bir karşılaşma oluyor, iki kişi maalesef hayatını kaybediyor. Olay öncesi de Bugün gazetesi’nde çıkan Mehmet Şevket Eygi Bey’in yazıları, toplu namazlar, filan... Namaz kılıyorlar, ama bunlar kendi içlerinde maksatlı olabilir, camiye gidip insanları yargılayamazsınız” değerlendirmesi yapar.

“Solcuların soluk alışlarını bile izliyorum” diyen İçişleri Bakanı Faruk Sükan ise, olayı ‘tamamen komünistlerin tertibi olarak’ niteler ve “tam bir ihtilal provasıydı o. Eğer tedbir almamış olsaydık, büyük hadiseler olacaktı” der.

Ceza alan yok!
İki kişinin öldürüldüğü, yüzlerce insanın yaralandığı saldırıyla ilgili olarak cezalandırılan kimse yoktur. Öldürülen Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklanma anını gösteren fotoğraftaki bıçaklı kişi ve izleyen polis sorgulanır. “Bıçağı yerde buldum” diyen Seyit Atmaca serbest kalırken, polis Haşim Bozkurt önce tutuklanır daha sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunarak serbest bırakılır.

Öğrenci Gazetesi: Düpedüz oyundu bu
İstanbul Teknik Üniversitesi Öğrenci Birliği’nin 21 Şubat’ta yayınladığı ‘Kanlı Pazar’ gazetesinde olayla ilgili şu değerlendirme yer alır: "Düpedüz oyundu bu. Amerika'nın işbirliğini övdüğü iktidarın, polisleri ve çember sakallıları yurtseverlere karşı saldırttığı bir oyundu. Yakasında bayrak olmayan herkese vuruyorlardı... Ve ‘Anti-Toplum’ polisleri, suçlu diye yaralı, dövülmüş yurtsever yürüyüşçüleri nezarete götürüyorlardı. Bu saldırı olurken 6. Filo'dan kalkan bir helikopter, alay eder gibi olayları havadan izliyor, Amerikalılar otellerde içki ve kadın âlemleri yapıyor, iktidar da AP'nin kuruluşunu baloyla kutluyordu.”

Sesimizin Ulaş'tığı her yerdesin!

Devrim ve sosyalizm yolunda düşenler onurumuzdur…
1947 yılında Hacıbektaş'da doğdu. İlk ve Orta öğreniminden sonra ODTÜ'ye girdi. ODTÜ’de devrimci düşünce ile tanıştı ve sosyalist oldu. Dev - Genç'in oluşumunda yer aldı. 1970 sonlarında THKP - C'nin kuruluş çalışmalarında MAHİR ÇAYAN’ın yanındaydı. THKP - C'nin ilk faaliyetlerine katıldı. Mayıs 1971’de E. Elrom'un kaçırılması üzerine başlatılan "Balyoz Harekâtı" sırasında yakalandı. Kasım 1971'de Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar eden beş devrimciden biriydi… 19 Şubat 1972’de İstanbul’da kaldığı ev devletin silahlı güçlerince kuşatıldı. O, teslim olmaktansa ölmeyi tercih etti, direndi, çatışmaya girdi. Ve sabaha karşı katledildi…

15 Şubat 2010 Pazartesi

T.C. A.Ş. / Sungur Savran

Başbakan Tayyip Erdoğan’a artık Türkiye Cumhuriyeti’nin genel müdürü ya da moda deyimle CEO’su olarak bakabiliriz. Çünkü Tekel işçileriyle polemiklerinden birinde şöyle konuştu: “Biz bu devleti adeta bir özel sektör mantığı ile çalıştıracağız.” İşte size Türkiye hakim sınıflarının 1980’li yıllardan beri izlediği ekonomi politikalarının yeni ve çok isabetli bir tanımı: Devleti şirket gibi yönetmek!

Bir hatırlayalım, şirketlerin yönetimi hangi mantığa tabidir. Şirketler, sermayelerini en yüksek oranda ve en hızlı biçimde biriktirebilmek ve büyütebilmek için en yüksek düzeyde kâr elde etmek amacıyla çalışırlar. Başka bir amaçları yoktur! Devletin şirket mantığıyla yönetilmesi demek, devletin de kârın mümkün olan en üst düzeye çıkmasını ve sermaye birikiminin en olumlu tarzda gelişmesini tek amaç olarak benimsemesi demektir. Bir ülkede bunu gerçekleştirmek isteyen devlet, sermayeye mecburen hiçbir kaygı ve düşünce ile kısıtlanmamış tarzda hizmet edecektir. Yani Tayyip Erdoğan, bu sözüyle, Marksistlerin ısrarla söylediklerini en uç biçimi içinde itiraf ediyor. Marx, Komünist Manifesto’da, “devlet iktidarı, burjuvazinin ortak işlerini yürütmek için bir komiteden ibarettir” der. “Özel sektör mantığı” ile çalışmayı hedefleyen bir devlet bundan başka bir şey olamaz.
.
Tayyip Erdoğan’ın ve hükümetinin yıllardır neden işçi sınıfının bütün haklarına saldırdığını, neden Türkiye’nin en hızlı ve en kapsamlı özelleştirmesini yapan hükümeti olduğunu, neden her alanı sermayenin çıkarlarına göre düzenlediğini anlamak kolaylaşıyor. Şirket, kârını yükseltmek için maliyetlerini, en başta da “işgücü maliyeti”ni sürekli olarak düşürmenin peşindedir. Demek ki, Erdoğan’ın “özel sektör mantığı” ile çalışan devleti de sermayeye hizmet edenler dışındaki her harcamayı “maliyet” olarak görüyor. En önemlisi de işçiler için yapılacak bütün harcamaları, düşürülmesi gereken bir maliyet kalemi olarak hesaplıyor.
.
Bu durumda Tekel işçisinin kazanılmış haklarını söküp almak için neden elinden geleni ardına koymadığını anlamak daha kolay. Tabii, Tekel işçisine karşı her türlü demagojiye başvurmasını da.

Tekel’in özelleştirmeyle ilişkisi yokmuş!

Erdoğan’ın halkın kafasını karıştırmaya yönelik bu tür açıklamaları çok sayıda. Hızlı ve özlü biçimde bunların her birinin nasıl demagojik olduğunu ortaya koyalım. Hükümet ile Türk-İş arasında anlaşma olmayınca Erdoğan, Salı günü grup toplantısında bunların hepsini dile getirdi.
.
Birincisi şu şaşırtıcı iddia: “Tekel meselesinin özelleştirmeyle hiçbir ilişkisi yoktur. Yaprak tütün depoları özelleştirilmemiştir, kapatılmıştır.” Bu iddia, iktisatçıları ancak güldürür. Hem de iki defa. Bir işletme özelleştirilirken üretim araçlarının sadece bir bölümü satıldı ise, geri kalanların hiçbir işe yaramayacağı doğrudur. O zaman onlar da makine ise hurda olur, tesis ise kapatılır. Ama bu duruma yol açan özelleştirmenin kendisidir. Üstelik ikincisi, Tekel işçilerinin çoğu özelleştirilen fabrikalarda çalıştırılırken depolara aktarıldı. Yani özelleştirme, istihdamı giyotinle doğradığı için depolara geçtiler. Böylece tütün depoları, birer geçici işçi deposu haline getirildi. İşçilerin işsiz kalması depoların kapatılmasından değil, fabrikaların özelleştirilmesindendir!
.
İkincisi, Erdoğan “altını çizerek” Tekel işçisinin sadece bir kısmının eylem yaptığını ileri sürdü. Demek ki insan devleti, özel sektör mantığı ile yönetince, işçi sınıfının içinde olup bitenleri de izlemiyor. Tek Gıda-İş sendikasının Ocak başında eyleme devam edip etmeme konusunda düzenlediği referanduma katılan 9 bin küsur Tekel işçisinin 58’i hariç hepsi “eylem” dedi. Oran yüzde 99,6. Erdoğan hayatında böyle oybirliği görmüş mü?

Üçüncüsü, sendikaların bugün “ücretli kölelik” olarak andıkları 4/C’ye geçmişte teşekkür etmiş oldukları iddiası. Tek Gıda-İş Başkanı Mustafa Türkel, işçinin önünde bu iddiayı reddetti. Velev ki sendikalar öyle yapmış olsun, işçi sınıfının gücü, sendikaları bugün geçmişteki o yanlış pozisyondan kopmak zorunda bırakmış olsun. Sendikaların böyle demesi işçinin mücadelesini nasıl haksız kılıyor ki?

Dördüncüsü, “tüyü bitmemiş yetim” demagojisi. Sanırsınız Tekel işçisi ben evime gidip yatayım, devlet bütçesinden beni besleyin diyor! Devlet, hakkını isteyene cevaben, devlet bütçesine bir tüccar cimriliği ile sahip çıkıp sonra da “yetim” demagojisine kalkışacaksa, o zaman devlete çalışan her işçi ve memur asgari ücretle ve güvencesiz çalışsın, olsun bitsin! Devletin gözüne işçi bir “maliyet” olarak gözüküyorsa, zaten başka çözüm de olmaz!

Beşincisi, Tekel işçilerinin reddettiği ücrete çalışacak milyonlarca işsizin ve asgari ücretlinin bulunabileceği demagojisi. Bulunur. Bulunur da bundan ne çıkar? Türkiye’deki işsizliğin müsebbibi Tekel işçisi mi? Asgari ücretin açlık sınırının altında olmasının müsebbibi Tekel işçisi mi? Hayır, bunların hepsi “özel sektör”ün ve onun “mantığı” ile çalışan devletin marifetleri. Sömürülen ve ezilenleri böyle karşı karşıya getirerek Tekel işçilerinin toplumda elde ettiği desteği azaltmaya çalışmak gerçekten yüz kızartıcı.

Sakarya Caddesi’nde bir heyûla dolaşıyor!

Tekel mücadelesinin Türkiye’de sınıf mücadelesinin yükselmesi için bir kapı açtığını, başından beri söylüyoruz. Burjuvazinin sözcüleri de nihayet bunu teslim ettiler. AKP Grup Başkanvekili Nurettin Canikli, katıldığı bir televizyon programında “sınıf bilinci” ve “sosyalizm”den dem vurarak ürküntü yaratmaya çalıştı. Tabii daha önemlisi, Erdoğan’ın “marjinal unsurlar” edebiyatı. Başbakan’a göre, Tekel eylemi işçinin amacını aştı ve birtakım marjinal gruplarca maniple ediliyor.

Tekel işçilerinin, mücadelelerini canla başla destekleyen, ayazda soğukta gece gündüz demeden yanlarında yer alan sosyalistleri bağırlarına bastıkları doğru. Mücadele eden işçinin bilincinin hızla değişeceğini ve değişmekte olduğunu bu sütunlarda daha önce de yazmıştık. İşçi sınıfının içinden yazan gazeteci dostumuz Atilla Özsever’in aktardığı şu örnek çarpıcı: Bir Tekel işçisi “günde beş vakit komünist olduk” demiş! Bilincin çeşitli biçimlerinin, kısa süre içinde yaşanan değişimle, farklı çağlara ait jeolojik katmanlar gibi nasıl üst üste geldiğinin mükemmel bir ifadesi.
.
Erdoğan’a sormak gerek: Madem bu gruplar bu kadar “marjinal”, nasıl oluyor da bu kadar güçlü bir toplumsal hareketi “maniple” ediyorlar? Türkiye’yi bir genel greve sürükleyecek kadar güçlü bir işçi mücadelesi nasıl oluyor da “marjinal” grupların hakimiyetine giriyor?

Bırakın safsatayı! Bırakın demagojiyi! Yaşadığımız, kapitalist toplumda fiziğin yasaları kadar yalın bir gerçek olan, sınıf mücadelesidir. İşçi, ezilmeye isyan ediyor. Geleceği için, ailesi için, çocukları için “ölmeye hazırım” diyor. Siz de “özel sektör mantığı” ile ona karşı ölümüne savaş veriyorsunuz. Bunu yaşayan işçi, mücadelesini sonuna kadar götürmeye karar verirse, sarılabileceği bir tek akım var: Sosyalizm. Çünkü sosyalizm, Marx’tan beri başka hiçbir şey değildir: İşçi sınıfının gerçek hareketinin mantıksal sonucudur. Ezilmek ve sömürülmek istemeyen işçinin mutlaka siyasi iktidarı eline alması gerektiğini söyleyen doktrindir.
.
Erdoğan, geçtiğimiz Salı günü grup toplantısında konuşmasını Tekel işçisine geçit vermeyeceklerini söyleyerek bitirdi. Bu konudaki son cümlesi, “Bu ülkenin sahipleri var” idi. Elhak vardır. Sermayenin sahipleri, ülkenin de sahibidir. Şimdilik.

12 Şubat 2010 Cuma

"Bir Benden... Bir O'ndan..."

Sanat Cephesi tarafından hazırlanan “Bir Benden… Bir O’ndan”, 1925 doğumlu Arif Damar’dan 1986 doğumlu genç şairlere kadar pek çok şairi içinde barındırıyor, bu seçkide Nâzım Hikmet’ten birer şiir ve birer şiir de şairler seçti. Bu şiirler yan yana gelecek şekilde de bir kitap hazırlandı.
başlığını tıklayarak ulaşabilirsiniz!

11 Şubat 2010 Perşembe

Sabahattin Ali'den Hrant'a derin tarih

Her gün yeni gündem başlıkları yaratılırken, hafızamızın kuytu köşelerinde yitip gitmeye hazır katledilen 16 kim ve nasıl öldüler. Gazeteci Abdi İpekçi’nin kızı Müge İpekçi’nin, babasının kanlı ve delik deşik olmuş gömleğini canlı yayında çıkarıp ‘Ben 31 yıldırı bu gömleğe sarılarak yaşamaya çalışıyorum’ sözleri bir kıvılcım yarattı. Bu kıvılcım sonrası yakınlarını kaybeden birçok aile bir araya geldi. Önce İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın bir TV starı gibi gösterilmesini protesto eden grup ardından da, Hrant Dink'in öldürülmesiyle ilgili davanın 12. duruşmasından önce Beşiktaş İskele Meydanı'nda bir araya gelmişlerdi. Türkiye’nin ilk derin devlet kurbanı olarak gösterilen Sabahattin Ali’den Hrant Dink’e kadar yakınlarını faili meçhullere kurban veren 16 aile bir araya gelerek katliam 16 platformunu oluşturdu.

Katledilen 16 yazar Sabahattin Ali'nin kızı, savcı Doğan Öz'ün kızı ve eşi, gazeteci Abdi İpekçi'nin kızı, yazar Ümit Kaftancıoğlu'nun oğlu ve gelini, sendikacı Kemal Türkler'in kızı, gazeteci Uğur Mumcu'nun oğlu ve kızı, müzisyen Nesimi Çimen'in oğlu, şair Metin Altıok'un kızı, arkeolog Yasemin Cebenoyan'ın kardeşi, gazeteci Metin Göktepe'in abisi ve ablası ve gazeteci Cihan Hayırsevener'in ailesi Dink ailesini yalnız bırakmamıştı.

Öte yandan Cevat Yurdakul, Musa Anter, Behçet Aysan, Hasret Gültekin, Turan Dursun, Sevinç Özgüner ve Cavit Orhan Tütengil'in aileleri de okunan metne imzacı oldular.

DERİN DEVLETİN İLK KURBANLARI
Türkiye’de toplumsal hafızanın tuzla buz olduğu şu günlerde yapılan ortak açıklama da dikkat çekiciydi: Türkiye’nin ilk derin devlet kurbanı olarak gösterilen Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali’nin yaptığı açıklamada : "Biz buraya Arat, Delal ve Sera'nın kardeşleri olarak geldik. Yıllardır yaşadığımız ortak adaletsizliği paylaşmaya, bunun tanıklığını yapmaya geldik. Sabahattin Ali cinayetinden beri defalarca ezber ettiğimiz bu tür örgütlü siyasi cinayetlerin nasıl örtbas edildiklerini bir daha hatırlatmaya geldik’’ sözleri dikkat çekiciydi. Her gün yeni gündem başlıkları yaratılırken, hafızamızın kuytu köşelerinde yitik gitmeye hazır katledilen 16 kim ve nasıl öldüler:

Abdi İpekçi: 1961'de Milliyet gazetesinin genel yayın müdürü oldu, aynı zamanda gazetenin başyazarıydı. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul Maçka'daki evinin yakınlarında arabasında iken Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü.

Sabahattin Ali: Derin devletin ilk kurbanlarından biri olarak gösterilen Sabahattin Ali’nin cesedi 1948 yılının haziran ayı ortalarında Kırklareli'nin Sazara Köyü yakınlarında bir çoban tarafından bulundu. Yaşamı boyunca sosyalist ve muhalif kimliği yüzünden çeşitli baskılara uğramış, cezaevlerinde yatmış ve en sonunda öldürülmüştü.

Doğan Öz: Ankara'da Cumhuriyet Başsavcısı olarak görev yapıyordu. Kontrgerilla ile ilgili araştırma yapan Öz, işlenen cinayet ve şiddet olaylarının arkasında olduğu gerekçesiyle soruşturma ve Özel Harp Dairesi yetkilileri hakkında dava açma aşamasındaydı. Ancak Başbakan Bülent Ecevit'e raporu vermesinden iki ay sonra, 24 Mart 1978 sabahı adliyeye gitmek için otomobiline binerken silahlı saldırıya uğradı.

Metin Göktepe: Evrensel gazetesinde muhabirlik yapıyordu. 8 Ocak 1996'da Ümraniye Cezaevi'nde öldürülen tutukluların cenazesini izlemek üzere Alibeyköy'e gitti. Ancak, 'Sarı Basın Kartı' olmadığı gerekçesiyle ilçeye sokulmadı. Haberi izlemek isteyen Göktepe gözaltına alındı ve yüzlerce insanla birlikte Eyüp Kapalı Spor Salonu'na götürüldü. 9 Ocak 1996'da gözaltında dövülerek öldürüldü.

Kemal Türkler: 1954'de Türkiye Maden-iş Sendikası'nın Genel başkanı oldu ve bu görevi 26 yıl sürdürdü. 22 Temmuz 1980 sabahı Merter'de evinin önünde sendikaya gitmek üzere arabasına binerken düzenlenen saldırıda öldü.

Musa Anter: Halkın Emek Partisinin kurucu üyesiydi ve aynı zamanda merkezi İstanbul'da olan Kürt Enstitüsü'nün de başkanlığını yaptı. Özgür Gündem ve Yeni Ülke gazetelerinde köşe yazarıyken 20 Eylül 1992'de Diyarbakır'da silahlı bir saldırı sonucu öldürüldü.

Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil: İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde öğretim üyesiydi. Kalkınma sosyolojisi başta olmak üzere çok sayıda çalışması vardı. 7 Aralık 1979 yılında evinden üniversiteye giderken uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

Cevat Yurdakul: Altı kişiyi öldürme, silahlı tarama iddiasıyla aranan ülkücü militan Ferhat Tüysüz, yedi cinayet zanlısı Yunus Uzun ile yedi kişiyi öldürme ve bombalama zanlısı Derviş Kıpçak ve arkadaşları da yakaladıkları arasındaydı. Yurdakul 28 Eylül 78'de makam arabasında katledildi.

İlhan Erdost: Sol Yayınları ve Onur Yayınları sahibi ve yöneticisiydi. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası gözaltına alındı. 7 Kasım 1980'de Mamak Cezaevi'nde görevli erler tarafından dövülerek öldürüldü.

Behçet Aysan: Şair. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli'ne düzenlenen saldırıda 35 kişiyle birlikte öldürüldü.

Metin Altıok: Şair ve yazar. 2 Temmuz 1993'te Madımak Oteli'nden ağır yaralı olarak çıkarıldı, 9 Temmuz'da Ankara'da hayatını kaybetti.

Nesimi Çimen: Ozan. 2 Temmuz 1993'te Sivas Madımak Oteli'nde hayatını kaybetti.

Onat Kutlar: Türk Sinematek Derneği'nin kurucularındandı. 1994'te Fransa tarafından "L'Ordre des Arts et des Lettres" nişanıyla ödüllendirildi. 30 Aralık 1994'te The Marmara otelinin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı, 15 Ocak 'ta öldü.

Sevinç Özgüner: Diş tabibi. Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi üyesiydi. 23 Mayıs 1980'de evlerine yapılan saldırıda eşi Vecdi Özgüner ile birlikte hayatını kaybetti.

Turan Dursun: TRT Kültür Müdürlüğü' dinsel yayınları prodüktördü. 1987'de "2000'e Doğru" dergisinde "Din Bilgisi" asayfada yazmaya başladı. 4 Eylül 1990'da İstanbul'da evinden çıkıp işe giderken uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.

Ümit Kaftancıoğlu: Türkçe öğretmenliği yaptı. Öğretmenlikten uzaklaştırılınca TRT'de programcı oldu. 11 Nisan 1980'de evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda öldü.

Hasret Gültekin: 1 Mayıs 1971 yılında Sivas’ın İmranlı ilçesi Hanköy’ünde dünyaya geldi. Özellikle bağlamadaki şelpe tekniğindeki yeteneği dikkatlerde kaçmazken, 22 yaşında Sivas’ta Madımak Oteli’nde katledilen 37 aydın ve sanatçıdan birisi oldu. Yeter Gültekin’le evli olan Gültekin’in Roni Gültekin adında da bir oğlu bulunuyor.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Eski TEKEL Fabrikası / Efe Duyan


SUNU
Hatırladığı kadar yaşıyor herkes bu rüzgârlı semtinde Boğaz’ın.
Yok, mu oysa çocuklar sokaklarda?

Entarisiyle kızlar yok mu kaldırımlarda tatlı bir fırtına gibi esen,
Ve tam bu sırada kafasını kaldırıp kitabından
Perdeyi aralayan bir delikanlı?
Ya paşalar ağırlaşmış konakların yüksek taş duvarlarıyla
O duvarın hep biraz ötesinden yürüyen işçiler?

Konağın tekine merakla baktıktan sonra
Dönüp sandallara el sallayacak işçinin biri
O delikanlı ile kız elbet göz göze gelecek
Ve hızla büyüyecek sokakta koşarken çocuklar…

I
[…]
Gençti Rüstem Usta
Şişeleme bölümünde volta atmayı
Tüm tesisatı ince ince onarmayı bıraktığı gün,
İhtiyarladı.

II
[…]
Şu uzun ince şişeler yok mu, çıktı çıkalı
Acayip bir gürültüyle kapaklarını taktı Orhan.
Nerede açıldıysa bir şişe;
Duman altı bir odada mesela, akşamcıların nasırlı parmaklarına
Sofrayı kurarken yeni evli bir kadın, yumuşak avucunda o kadının
Ve gizlice oturduğu ilk içki sofrasında, bir delikanlının acemi ellerine
Değdi eli Orhan’ın.

Fabrika satıldıktan biraz sonraydı:
Geldi eve; belki içkiliydi belki değil o gece
Belki ay ışığı, belki şakır şakır yağmur
Belki özlemiş karısını, belki dolaşmak istemişti daha sokaklarda
Koltuk kılıfları serili
Bulaşıklar yıkanmış
Çöp kapıya konmuştu ama ev
Boştu.

III
[…]
Ortaokuldan beri direksiyon başındadır Bekir
Radyo sonuna kadar açık
Bir gözü Boğaz’da
Kökledi yıllarca gaz pedalını
Kaç defa uçtu
Uçacaktı Tepeüstü’nden.
Ya haşat bir arabadan sırıtarak inmiş kaç defa
Ya ucuz atlatmıştır kırıklarından birinin ağabeyini. .
TEKEL’in dağıtım bölümündedir.
Gömlek cebinde bir küçük ayna
Sol kolu güneş yanığı
Pekâlâ, yolda görüverdiği bir kıza aynı gün âşık olabilir.

“Ulan her Allah’ın günü jantına kadar” yıkayıp
Her bayide illa bir çay içtiği
Kaç kere kasasında çilingiri donatıp cümbür cemaat
Ana caddelerde “atom karınca” gibi caka sattığı kamyoneti
Eski fabrika depolarından birinde
Süsleri hala üzerinde
Zayıflamış bir hasta gibi
Ağır ağır paslanmaktadır.

Şimdi “Ballı”, arka koltuğunda onlarca insan
Sabahları sarı bir taksiyi sürmekte;
Her tekelin önünde hafiften kornaya dokunup
Ardı ardına binlerce sokak lambası gibi geçen gecelerde
Evinde tek başına, erkenden yatmaktadır.

IV
[…]
Beykoz sahilde içesi yok bu akşam eski TEKEL ekibiyle;
İçecek ama
Yüzünde gençliğinden bir günü
Saklamayacak.

Cengiz kendini bildi bileli yüzünde çilleri, sırtında küfesiyle
Paşabahçe tepelerinde her gece
Aynı pencerenin önünde hafif bir ıslıkla geçti.

Belki daha yıllarca da geçecekti…
Atılınca babası TEKEL’den
Apar topar bir başka şehre taşınmasa mehtap.

Çağrıldı semtin hamalları kahveden
Perdenin ardındaki o ışıktan odaya ilk kez
Sırtında küfesiyle girdi Cengiz.
Nasıl dokunsun eşyalara?

Eteğini düzletip kamyonetin gürültüsüne karışırken Mehtap
Duvarın dibinde silip atletine yüzünü
Çalmaya başladı kendi kendine aynı ıslığı;

Yüklediği son eşyayla birlikte bir kadının yokluğu
Bir hapishane dövmesi gibi hayatına işlediği Cengiz’in
Ve bu yokluk delice kıskandı
Kendini dolduracak herkesi.

V
[…]
Beykoz civarlarında o park senin bu park benim
Hasan Efendi sapasağlam Sümerbank kundurasını
Gururla banklara uzatmış,
Yüzünde şapkası, üzerinde koskoca mavi önlüğü
Günün herhangi bir saati uyuyordur…
O değilmiş gibi üzerine güneş doğurtmamakla övünüp
Eski TEKEL fabrikasında yıllarca koridorları paspaslayan. .

Her hafta hala boyatır ayakkabısını
O ayakkabıyla girmiş muhallebiciye
İlk kez ve son kez bir çiçekle

Ve yağmurda asla dolaşmaz şapkasıyla
O şapkayla çekilmiştir nikâhında tek fotoğrafı

VI
[…]
Şimdi eski arkadaşlar yan yana,
Kahkaha, gürültü, sigara dumanı ve devrilen şişeler derken
Güzelim yıllar çekip gitmiş,
Hüzünlü anılar şimdi komik birer hikâye.
Birden ortaya çıkıyor
Yapayalnız her biri.

Bu akşam Rüstem Usta yok,
Hasan Efendi, sigarasından ikram edecek
Kuşyemlerini silkeleyip paketten.
Cengiz, illa bardaktan içecek birasını, Rüstem olsa sinir olurdu.
Birileri daha gelecekmiş, gelsinler!
Biranın kâğıdını çıkarmaya çalışacak Orhan, sövecek;
Herkes kendi halinde, sızıp kalacaklar her zamanki gibi…
Ama Bekir’in canı nedense rakı çekiyor bu akşam
Usulca bir yudum alıp birasından,
Buruşturuyor yüzünü.

Eylül 2006,
Ereğli, Caddebostan, Beykoz, Ortaköy,
Nisan 2008.
Eski TEKEL Fabrikası, Efe Duyan
Sanat Cephesi Dergisi, Mayıs 2008.

Okuyucuya Not: Efe Duyan’ın “Eski TEKEL Fabrikası” adlı yukarıdaki şiiri “Sunu” hariç “Beş Bölüm”den oluşuyor, şiirin bütünü oldukça uzun, bundan dolayı şiirin her bölümünün sadece bir bölümü burada yer almaktadır. / fk.birleşikcephe!'

Aynaların çarpışması

TEKEL işçileri direniyor, öğreniyor, öğretiyor!

Tarih 14 Aralık’ı gösterdiğinde Ankara’da yaşanan hareketlilik kimilerinin dikkatini çekmese de Bahçelievler son duraktan ODTÜ’ye doğru yol güzergahında seyredenler için merak konusu olmuştur. Sabahın erken saatlerinde Armada ve Yükseliş koleji yol güzergahı üzerinde bu çok daha belirgin olarak göze çarpmıştır. Devletin silahlı güçleri hızla bölgeye kayıyor ve AKP merkezi civarını kuşatmaya alıyordu. Tekel işçileri geride bıraktıkları yüzlerce kilometrenin ardından Ankara’ya girmiş, ancak AKP önüne gelememiştir. Saat: 10.30’a yaklaşırken nihayet Armada’nın aradan, önde sendika yöneticileri büyük bir insan seliyle AKP merkezinin arkasına doğru akmaya başlıyor. Bir saat içinde doluyor o kocaman alan. Binlerce işçi AKP arkasında güvenlik koridoru oluşturan panzerlere kadar yaklaşıyor. Kimi erkek işçiler soyunarak derdini anlatmaya tepkisini göstermeye başlıyor kimisinin ise omzuna aldığı çocuğu sloganlarla babasının derdine tercüman oluyor. O arada solcu bir gencin elinde yükseklerde tuttuğu Tekel işçilerinin mücadelesine sahip çıkan parti imzalı döviz bir kısım işçinin dikkatini çekiyor. Büyük bir hışımla gencin üzerine yürüyüp, ‘indir onu, biz ne derdindeyiz siz ne derdinde, bizim siyasetle işimiz yok’ diye bağırdığına tanık oluyoruz. Bu tepki tam da KESK Genel Sekreteri Emirali ŞİMŞEK, MYK üyesi Hüseyin GÖLPINAR ve DİSK Genel Sekreteri Tayfun GÖRGÜN’ün 10 metre ötesinde gerçekleşiyor. Bugün TEKEL işçileri eylemlerinde o günleri hatırlar mı bilmiyorum ama, şu sloganlarla birlikte ben bir kez daha hatırladım tatlı bir gülümseyişle o günleri. TEKEL işçileri, ‘İŞÇİLER BİRLEŞİN İKTİDARA YERLEŞİN - HAK VERİLMEZ ALINIR ZAFER SOKAKTA KAZANILIR - KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ – YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI’ diye haykırıyorlardı dün dövizlerini indirin diye bağırdıkları gençlerle birlikte.

Kazanılmış haklarını korumak için, 4-C adıyla ifade edilen kölelik dayatmasına karşı yollara düşen ve 57 gündür mücadelelerini Ankara’da sürdüren TEKEL işçileri, 8 Şubat akşamı saat: 17:00’de Çadırlarından çıkıp Bayındır Sokaktan Sakarya Caddesine, Çiçekçilerin arasındaki Taş Heykel önüne sloganlarla yürüyen, orada yaptıkları konuşmaların ardından çadırlarına dönen işçiler, artık her akşam bu eylemi yapmaya da başladılar.

TEKEL direnişçileri 9 Şubat’ta Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) önünde bir eylem gerçekleştirdiler.

Sabah saat: 10:00’u geçerken sloganlarla yürüyerek Sakarya Caddesi Metro Girişine geldiler. Buradan yine sloganlarla yürüyerek merdivenlerden indiler ve para ödemeden turnikelerden geçip Ankaray’a binip ÇSGB’ye hareket ettiler. Ne polisi ne de özel güvenliği bu kadar kitleye ‘biletsiz binemezsiniz’ diyebilme cesaretini gösteremedi. AŞTİ istasyonunda inen işçiler, MİT’in önünden Emek Mahallesini sloganlarıyla inleterek saat: 11:00 civarında ÇSGB önüne geldiler. ÇSGB önü çevik kuvvet tarafından kesilmiş, işçilerin bakanlık ve Eskişehir yol güzergahına girişleri engellenmişti. İşçilere burada Tek Gıda – İş Genel Sekreteri Mecit AMAÇ hitap etti.

TEKEL direnişçilerinin bugün 57 güne ulaşan eylemlerinin her geçen gün güçlenerek sürdüğünü belirten AMAÇ, ‘Tekel işçileri hak arayan emekçilerin simgesi olmuştur’ dedi. Tek bir taleplerinin olduğunu ifade eden AMAÇ, hükümetin bu taleplerini doğru görmek ve sorunu çözmek yerine hala 4-C’yi dayatmasını eleştirdi. ‘Çalışma yaşamını düzenlemek ve sosyal taraflar arasındaki sorunları çözmek’ gibi bir görevi olan ÇSGB’nin görevlerini yerine getirmediğini söyleyen AMAÇ, ‘Bakanlık hem görevini yapmıyor hem de direnişi karalayarak sendikaları suçlayan açıklamalar yapıyor’ diyerek, ‘ görünen haliyle Bakanlığın artık, ‘ÇATIŞMA BAKANLIĞI’ olduğunu belirtti.
.
‘ÇSGB görevinin gereğini yapmalı, yapamıyorsa istifa etmelidir’ diyen AMAÇ’ın, ‘Özlük hakları dışında bir talebiniz var mı? sorusu işçilerin, ‘HAYIR’ yanıtıyla karşılık buldu. Tek Gıda – İş Genel Sekreteri Mecit AMAÇ, TEKEL işçilerinin işçi statüsünde başka kamu kurumlarına geçirilmesini talep ediyor, başka bir talepte bulunmuyor, işçi olarak çalışmak istiyoruz’ dedi. Fedakârlık da yapabileceklerini hatırlatan AMAÇ, hükümetin kendilerini anlamak istemediğini kölelik koşulları dayattığını söyledi. Talepleri kabul edilmediği sürece eylemlerine devam edeceklerini belirten AMAÇ, 11 Şubat Perşembe günü de Maliye Bakanlığı önünde olacaklarını duyurdu.

Saat :11:30’de son bulan konuşmanın devamında TEKEL direnişçileri ve dayanışma için orada bulunanlar, geldikleri yol güzergahını izleyerek AŞTİ istasyonuna yürüdüler. Emek Mahallesi sakinlerinin ilgiyle izleyip alkışladığı TEKEL işçileri, yolu trafiğe kapattıkları halde araç sürücülerinden tepki değil destek buldular. Araç sürücüleri klakson çalarak işçilerin mücadelesini desteklediklerini işaret ettiler.

Yine bilet almadılar ve turnikelerden polisle özel güvenliği takmadan geçip girdiler. İşçiler yeraltındaki istasyona girip Ankaray'a bindiklerinde de sesli eylemlerini sürdürdüler. Kimi zaman slogan attılar, kimi zaman dayanışmacı bir gencin sazına Burçak Tarlası türküsünü, ‘… Eğdirmem başımı kalkar giderim, 4 C’yi başına yıkar giderim…’ şeklinde yorumlayarak söylediler.

Ankaray’dan indikten sonra yine yer altı çarşısında sloganlarla yürüyüşlerine devam eden işçiler, Sakarya Caddesi Metro Çıkışından yürüyerek Bayındır Sokağa, buradan da direniş çadırlarına geldiler. TÜRK – İŞ önünde toplanan işçilere burada kısa bir konuşma yapan Tek Gıda – İş yetkilileri, işçilere ve dayanışmacılara teşekkür ederek hep birlikte, ‘BİZ ÇOCUKLARIMIZA ONURLU BİR GELECEK BIRAKACAĞIZ YA SİZ - YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI – YILGINLIK YOK DİRENİŞ VAR – KAVGA BİTMEDİ DAHA YENİ BAŞLIYOR’ sloganını attılar. Saatler: 12.18’i gösterirken günün ilk eylemini noktalayan işçilerde çadırlarına çekildiler.

Direnişin 57., süresiz açlık grevinin 5. gününde ikinci eylem ise periyodik hale gelen saat: 17:00 buluşması ve Sakarya Caddesine yürüyüştü. Yine binlerce işçi ve dayanışmacı yağan yağmura aldırmadan sloganlar atarak Taş Heykelin önüne geldiler. Yaklaşık 1 saat süren eylem yapılan konuşma ve sloganlarla devam etti. İşçiler direniş yerlerine dönüşte Bayındır Sokaktan geçerken, Ankara Valiliğinin, ‘esnaflardan şikayet var’ açıklamasını çürütürcesine Sakarya Bar sahipleri ve emekçilerinin yoğun alkışlarıyla karşılandılar.

Her iki eylemde de ağırlıkta haykırılan sloganlar ise, ‘HER YER TEKEL HER YER DİRENİŞ – İŞÇİLER BİRLEŞİN İKTİDARA YERLEŞİN – AL AL ÇAL ÇAL ÇAL AKP 4 C’Yİ AL BAŞINA ÇAL – DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ – DİRENEN İŞÇİLER YENİLMEZLER – TESLİM OLMADIK OLMAYACAĞIZ – KAVGA BİTMEDİ DAHA YENİ BAŞLIYOR – TEKEL YÜRÜYOR KAVGA BÜYÜYOR – ÖZLÜK HAKKIMIZ SÖKE SÖKE ALIRIZ – İŞÇİYİZ HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ – BİZ HAKLIYIZ BİZ KAZANACAĞIZ – YILGINLIK YOK DİRENİŞ VAR – ZAFER DİRENEN EMEKÇİNİN OLACAK – HAK VERİLMEZ ALINIR ZAFER SOKAKTA KAZANILIR - KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ – YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI – GENEL GREV GENEL DİRENİŞ…’

Hayat bu, durmuyor ilerliyor, yürürken değiştiriyor ve dönüştürüyor. Tekel işçileri bu süreçte çok şeyler öğreniyor, öğrendikçe de öğretiyor. Tıpkı dayanışmacılarla arasındaki mesafeyi kapattığı gibi… ‘YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI’ sloganına karşı artık ‘YAŞASIN İŞÇİ DİRENİŞİ’ sloganını bırakıp, ‘YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI’ sloganını büyük bir coşkuyla sahiplendiği gibi... Daha da önemlisi, ‘İŞÇİLER BİRLEŞİN İKTİDARA YERLEŞİN’ dediği gibi…

Bu arada, Ankaray turnikelerine para vermeden geçerken bize de bir şeyler öğretiyor.

9 Şubat 2010
Yılmaz Kızılırmak

9 Şubat 2010 Salı

TEKEL direnişinde 'Sınıf ahlakı' / Sadık Varer

TEKEL işçilerinin ikinci ayına yaklaşan direnişi, işçi sınıfına ve emeğin tarih yapıcılarına, uzunca bir süredir teorik ezberler dünyasında kaldığı için giderek ‘silikleşmeye’ başlayan son derece önemli bir şeyi yeniden hatırlattı; ulusal ve uluslararası düzeyde etkin bir dayanışma yoksa, emeğin ve insanlığın özgür geleceğini unutun!..

TEKEL direnişinin 52. gününde, 81 ilde gerçekleştirilen ve sınıf dayanışmasının stratejik önemini yeniden bilince çıkaran 4 Şubat eylemini, bu işleviyle, emeğin seyir defterine kaydedilmeyi hak eden tarihsel bir eylem saymak lazım…

TEKEL işçilerinin inatçı direnişi ve 4 Şubat dayanışma eylemi iktidarı feci şekilde öfkelendiriyor. Meşruluğu ve haklılığı tartışılamayan işçi direnişi yalnızca ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de ilgi ile izleniyor ve destekleniyor. Gündem yaratmayı yalnızca kendi işi sayan iktidar, emeğin kendi gündemini yaratmasına tahammül edemiyor. “Ergenekon, darbe, ‘demokratik açılım’ gibi meselelerle uğraşırken nereden çıktı şimdi bu işçiler” diyen iktidar, bunca ilgi ve destek gören işçi direnişine saldırmayı şimdilik göze alamıyor.

İktidarın saldırması için, direnişçi işçilerin hiç değilse bir bölümünün direnişten vazgeçirilmesi, dayanışmanın zayıflatılması, direnişteki işçilerle dayanışma ilişkisi kurmuş sol hareketler ve sivil toplum örgütleri üzerinden ‘kışkırtıcılar’ propagandasının yapılması gerekiyor ve bunlar yapılmaktadır; iktidar bu konuda yoğun bir ‘çalışma’ içerisindedir…

Direnişin, sağcı – solcu düzen partilerinin ve medyanın ilgisini çekmesi, hükümet karşıtı sistem içi güçlerin pragmatik siyasetleri ile de açıklanabilir elbette, ama bu işte, işçilerin benimsedikleri Gandi usulü pasif direnişin de önemli bir yer tuttuğunu görmek lazım.

TEKEL işçileri, kadın – erkek, çoluk – çocuk hep birlikte barışçıl bir direniş sergiliyorlar; açlık grevi yapıyorlar ama kırıp – dökmüyorlar ve bu direniş tarzı, düzen partileri ile bazı sendikacıları mutlu ediyor.

4 Şubat dayanışma eyleminde bir konuşma yapan Türk – İş Üçüncü Bölge Temsilcisi’nin sözlerinde de bu mutluluğu görmek mümkündür; “ TEKEL işçisi bize çok şey öğretti, onlara buradan teşekkür ediyoruz. İlk olarak bir araya gelmez denilen bu kadar sendikayı ve konfederasyonu bir araya getirdi, sınıf dayanışmasını sağladı, öncelikle bunun için teşekkür ediyoruz. İkinci olarak istihdam modellerini tartışmaya açtı. 4B, 4C, sözleşmeli, taşeron çalışma modellerinin hepsine karşı mücadeleyi anlattı. Üçüncü olarak tekel işçisi, kırmadan, dökmeden, sınıf ahlakıyla mücadeleyi öğretti, bütün bunlar için onlara teşekkür ediyoruz.”

Emeğin mücadele tarzında ‘sınıf ahlakı’ üzerine vaaz veren sendikacının, iktidar, direnişteki işçilere saldırdığında, bir başka ifadeyle ‘kırıp dökmeye’ başladığında ‘sınıf ahlakıyla mücadele’nin içeriğini nasıl dolduracağı ‘bilinmez’ ya, emeğin mücadele tarihinden çıkan aleni gerçek şudur; emeğin mücadele tarzı ve ‘sınıf ahlakı’ meselesi, sınıf mücadelesinin ulaştığı düzeyle doğrudan ilgilidir. Emeğin sömürüsünü disipline eden devlet iktidarı, tarihsel açıdan meşru ve haklı bir mücadele sürdüren emeğe karşı ‘kılıç’ kullanmaya başlamışsa, emek güçlerine, açlık grevi ve ‘barışçıl nümayişler’ ile direniş tarzı yetmeyebilir ve dahi emeğin ‘sınıf ahlakı’ bozulabilir!...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Kibir ile kubur karşısında TARİŞ ile TEKEL “Dear mister prime minister!” / Melih Pekdemir

Sana böyle seslenmenin ilhamını dün gazetemizin arka sayfasında yayınlanan Pink şarkısından aldım. Çünkü bize özgü bir başbakandan ziyade artık küresel bir kapitalistsin, şarkıdaki gibi söylenişiyle “diır mistır pıraym minıstır”sın! Öylesine sıradansın.

Sıradan olduğun için de kibirlisin. Malum, akıl izan sahibi herkes görüyor; her diktatör heveslisi gibi kibirin her geçen gün kabarıyor.

Yahu öyle kibirlisin ki, lafının nereye gideceğini bile bilemiyorsun... Mesela “sivil faşist” lafını ederken, sivil faşistlerin yaptığının daniskasını bizzat yapmakta olduğunu akla getirmiş olmuyor musun?

Yani 40 yıl önce sivil faşistlerin yaptığını 40 yıl sonra tekrarladığını... Şimdi Ankara sokaklarında çadırlarda direnen TEKEL işçileri var ya... Tam 40 yıl önce, evet bundan tamı tamına 40 yıl önce bugün, yani 8 Şubat 1980 günü de, İzmir sokaklarında, fabrikalarında ve gecekondularında direnen TARİŞ işçileri vardı!

Henüz 12 Eylül yani üniformalı faşizm gelmemişti ama adına MC (Milliyetçi Cephe) denilen sivil faşizm zaten hükümetteydi. Devir onların devriydi. MC hükümeti başka yerlerde olduğu gibi TARİŞ’te de işçileri çıkarıp yerlerine MHP’li işçileri (sivil faşistleri!) yerleştirme peşindeydi. İşçiler derhal faşist kadrolaşmaya ve işten atılmaya karşı direnişe geçti. 22 Ocak günü jandarma, polis zırhlı araçlarıyla büyük bir saldırı başlattı. Bu saldırı sonucunda 50 işçi yaralandı, 600 işçi de gözaltına alındı. Bu ilk saldırının ardından TARİŞ işçilerinin öfkesi daha da arttı.

Direniş fabrikalardan dışarı taştı, İzmir’in Çiğli, Çimentepe ve Gültepe gecekondu semtlerine yayıldı. Devrimciler bu direnişin en önündeydi, işçilerle birlikteydi. 25 Ocak günü diğer işçiler 2 saatlik iş bırakma eylemi gerçekleştirdi, TARİŞ işçisini desteklediler. Bunun üzerine TARİŞ Genel Müdürlüğü, 6 Şubatta gazete ilanıyla üretime ara verildiğini açıkladı. Hemen ardından, 3.000 işçi işten çıkarıldı. Bazı üniteler tümüyle tasfiye edildi. Ama işçiler üretimi sürdürdü, fabrikadan çıkmayacaklarını haykırdılar. Çiğli ipek fabrikasının işçileri, fabrika kapılarını kapatarak barikat kurdu. Çimentepe mahallesinin halkı da sokaklarına... Çevredeki semtlerden giderek artan sayıda emekçi direnişe katıldı. İşçilerle polis arasındaki çatışmalar tüm şiddetiyle devam ederken...

7 Şubat’ta polis işçilere yine asker desteğinde saldırdı, çatışmalar üç saat sürdü; binlerce işçi gözaltına alındı ve karakollar yetmeyince... Alsancak Stadyumu’na, evet bir stadyuma dolduruldular. Ardından, direnişe destek veren işçi mahallelerinde, evler tek tek basıldı ve insanlara evlerinde işkence yapıldı. Bir hafta sonra, bu kez polis, 10 bin jandarma komandosu desteğiyle ve panzerlerle kapıları kırarak fabrika bahçesine girebildi. İplik ünitesini boşaltmak istediler. Çiğli-Çimentepe halkı yine karşılarına dikildi. Gültepe ve Altındağ’da halk sokaklara dökülmüştü, mahallelerde barikat çatışmaları yaşandı. Yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bu arada mesela yağ kombinası da polis ile işçiler arasında sürekli el değiştirmekteydi. Lakin 14 Şubat günü iplik fabrikası da kuşatıldı ve boşaltıldı. Yüzlerce işçiye vahşice dayak atıldı.

İşte TARİŞ, yani bu direniş 12 Eylül faşizminin gerekçelerinden biri olarak gösterildi ve direnişin öncülerinden iki yiğit devrimci, İlyas Has ve Hıdır Aslan bu nedenle idam edildi. Sivil faşistlerin başlattığını resmi faşistler bitirmişti...

Sahiden bitirebilmiş miydi? Görüyorsun işte “pıraym minıstır”, 40 yıl önce de yendik sanmışlardı, ama 40 yıl sonra hâlâ karşınızdalar... Çünkü onlarda kibir yok, onlarda sadece ekmeğin ve emeğin onuru var... İşte orada, Kızılay’da şimdi TARİŞ işçilerinin de hayaleti geziyor. TEKEL işçileri olarak yeniden diriliyorlar. Bundan mı korkuyorsun “pıraym minıstır”?Peki, 40 yıl öncekiler, yani işçi düşmanları “sivil faşistler” idi... Sen de sivilsin, ama sen necisin? Sen nicesin “pıraym minıstır”?

Elbette bu soruyu duymazdan geleceksin ve kibirlilere ibrik tutan kuburdakilerin gazete manşetlerinden, köşelerinden, ekranlardan ha bire ikram ettiği “demokrasi kahramanı” rolüyle böbürleneceksin.

Son olarak şunu da söyleyeyim sivil başbakan: Peki ya gün gelirse, devran dönerse ve hesap verme vakti gelirse... İşte o zaman...

Kibirli olabilirsin ama kabaramazsın başbakan!

Çünkü...

İşçiler güzel, sen çirkin!

7 Şubat 2010 Pazar

RedHack [Kızıl Hackerler] eylem duyurusu!

RedHack, TEKEL işçilerinin direnişini sanal eylemle duyurdu… Ele geçirilen site duvarına “Ülkemiz Emperyalizm Tarafından Talan Edilirken, BAĞIMSIZLIĞI SAVUNMAKTAN, işkence, infaz, yasaklar, coplar, panzerler, faşist saldırı ve provokasyonlar halkı sindirmek için uygulanmaya devam edilirken DEMOKRASİYİ SAVUNMAKTAN, vahşi kapitalizm dünyada ve ülkemizde halkları yoksulluğa, yozlaşmaya mahkûm ederken SOSYALİZMİ SAVUNMAKTAN vazgeçmeyeceğiz!” diyen RedHack, ezilenlerin sesi olmayı sürdürüyor…

HALK İÇİN HACK şiarıyla 1997'den bu yana hareket eden REDHACK, TEKEL işçileri için dayanışma eyleminde bulundu.. TEKEL işçileri için BaskentTV.Com.tr REDHACK tarafından hacklenmiştir. Hacklenen Sayfa: http://www.baskenttv.com.tr/ (hemen bakanlar görebilirler)

Sonradan bakacaklar için tescil sayfası: http://www.zone-h.org/mirror/id/10220615

Sonradan bakacaklar için, tescil sayfası: http://www.zone-h.org/mirror/id/10214854

DSP Bağcılar: http://www.dspbagcilar.com/
Ofis Ankara: http://www.ofisankara.com.tr/
Express Medya: http://www.ExpressMedya.com/
eHaber24: http://www.ehaber24.com/
Secdegah: http://www.secdegah.com/

Göremeyenler için tescil sayfası: http://www.zone-h.org/mirror/id/10214709

Hepimiz TEK-EL’iz!
TEKEL işçileri yalnız değildir!
Yaşasın devrimci dayanışma

ve onun urunu REDHACK!

RedHack 1997–2010
www.kizilhack.org

RedHack eylemlerini destekliyor ve selamlıyoruz…

6 Şubat 2010 Cumartesi

Nazlı Ilıcak unutur, tarih unutmaz

Nazlı Ilıcak’ın 12 Eylül döneminde ve iktidarlarla ilişkileri, son zamanların hala devam eden bir tartışması.

Bakınız Yalçın Doğan 16 Ekim 1997 tarihinde Milliyet gazetesindeki köşesinde neler yazmış… Nazlı Ilıcak tartışmasına da bir de bu açıdan bakın, diyerek yayınlıyoruz:

“Daldan dala Nazlı Hanım!.." / Yalçın Doğan
BARDAĞI taşıran damla geçen akşam TV'deki söyleşi oldu. Hayır, Çiller ailesinin bilinen yalanları değil, bardağı bu kez "gazeteci" edasıyla Nazlı Ilıcak taşırdı.

Nazlı Hanım'ın Çillerler karşısında eğilip büküldüğünü görünce, sadece geçen birkaç yılda onlar hakkında yazdığı hakaret dolu yazılar değil, bunun çok ötesinde, yaşadığım bir olay "beni bu yazıya mecbur etti." ANAP - DYP koalisyonu sırasında 1996 Mayıs'ında Başbakan Yılmaz Almanya'ya gitti. Uçakta Sabah'tan Mehmet Ali Birand, Hürriyet'ten Sedat Ergin, Türkiye'den Sabahattin Önkibar, Akşam'dan Nazlı Ilıcak ve Milliyet'ten ben vardık. Başbakan'la uçakta konuşurken, Nazlı Ilıcak yerinden doğruldu ve Mesut Yılmaz'a aynen: "Efendim, Çiller'le hükümet ortağı oldunuz, aman dikkat edin, hiç güvenilmez biridir o." Nazlı Hanım devam etti: "Mesut Bey ben sizi çok seviyorum, bundan sonra ben sizin yağdanlığınız olmak isterim. "Nazlı Ilıcak'ın bu sözleri uçakta bulunan herkesi şaşkınlığa uğratırken, biz dört gazeteci yerimizden fırladık. "Ne yapıyorsun Nazlı, ne biçim sözler bunlar"diye tepkimizi dile getirirken, Nazlı Hanım gülümsemeye devam etti, "a ne var bunda şekerim, Mesut Bey dürüst bir kişi" diyerek, "yağdanlık perdesini" hemen orada açmış oldu!..

Tencere - kapak örneği
Bu sütun, bu tür olay ya da görüşlerin polemiğine kapalıdır. Bunlar bu sütunda yer almaz. Ancak, önceki akşam Nazlı Ilıcak'ın, hele de Özer Çiller'in yalanları karşısında ağzını bile açamayışı, "meslek ahlakı" adına bardağı taşırdı. RP - DYP koalisyonu döneminde, o sırada sahip oldukları "Akşam gazetesi üzerinden" Nazlı Ilıcak, hem Erbakan'a, hem de Çiller'e yakınlaşma ihtiyacı duymuş olabilir!.. "Yağdanlıkta nöbet değişimi" gibi!..

Aslında sadece Çiller'in değil, sırada şimdi "Erbakan'ın da yağdanlığı" var. Sözüm ona, "demokrasiyi savunmak" adına, Erbakan ve Çiller'in yanında yer almak!.. Yıllarca yerden yere vurduğu, her sohbette aleyhinde bulunduğu Çiller'in ve Erbakan'ın şimdi en büyük destekçisi!..

Tam "tencere - kapak" örneği. Bugün Nazlı Hanım'ın karşısında kendini güvenli hisseden Tansu Çiller politikaya atılıncaya kadar "Ilıcak'ın yalısından çıkmamış", daha sonra aralarına nedense kara kedi girince, "Nazlı'nın ne cahilliğini, ne zekasını bırakmış", onu bir kenara atmış!.. Ancak, bugün aralarından su sızmıyor, kim bilir nereye kadar?..

Nazlı Hanım'ın huyudur. Her dönem mutlaka birini bulur ve "demokrasi uğruna o birilerini savunmak" ihtiyacını hisseder. Ama, bu bazen askeri rejimin Başbakanı Bülend Ulusu olur, bazen askerin emriyle kurulan Sunalp'in MDP'si!.. Haydi, oralarda "bilgisi ve kafası karışık." Ya diğerleri?.. Onlara "yağdanlık etmek" hangi işlere endeksli acaba?..Bu yazıyı yazdığım için üzgünüm.”

5 Şubat 2010 Cuma

Ağaçta yaşayan mavi Türkler

Vallahi bizim de aklımıza gelmişti. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Orkları Türklere benzetenler çıkar da, Avatar’daki Navileri Türklere benzetenler çıkmaz mıydı? Türk Solu’nun yaptığı kâğıt ve bayt israfı. Dergilerini taşa kaydedip kitabe yapsalar, daha Türkik olur, namları yürürdü.

Anakin Skywalker’ın, nam-ı diğer Darth Vader’ın ne eksiği var? Onlar uzaylı diye mi bütün bu aşağılamalar, ezmeler filan? Anakin Skywalker’ın karanlık tarafa geçmesinden kendisini sorumlu tutan usta jedi Obi-Wan Kenobi neden Türk değil? Hayır, Türkler bütün bu unutuşlara sessiz kalamaz.

Gökçe Fırat, Türk mitolojisinin altını üstüne getirmiş, bizim için Avatar’daki bir sahneden yola çıkarak Nevilerin Türk olduğunu “kanıtlamış”. Helal olsun. Hint mitolojisi hikaye tabii. Shiva, Brahma, Vishnu filan kolpa. Çin dolaylarında görülen dokuz dallı ağaç zaten böl ve yönet politikalarının bir parçasıydı. Tevrat’ta cennetin ortasından geçen dört kollu ağaç ise zaten çalıntı. İslamiyet’te de bir Tuba olayı vardı, ne oldu ona? O da Türklerden aşırma...

Yönetmeni, filmin çevreci ve antikapitalist göndermeleri olduğunu söylemiş. Ne gerek var? Türklerde bulunan “antikapitalizm geni”nden tabii ki sömürgeci beyaz adam haberdar değil. Orta Asya’dayken el ele tutuşur kardeş gibi yaşardık. Anaerkillilten ataerkilliğe geçerkenki eşitlikten haberiniz var mı? Oku, atı, kadını, erkeği biz kullandık. Fantastik, uçaktan büyük kuşlar Türklerden başka kimlerde var? Sorarım size.

Türk Solu isimli derginin Atsızcılar otağının Gök Yeleli Bozkurt’unu andıran başyazarı, bizim mübalağalarımızı beğenmeyenler için alıntılarsak, neler demiş: “Avatar’da seçilen sahne Türk efsanelerinde ve destanlarında açıkça tarif edilen dünyanın direği olan Hayat Ağacıdır. Bu ağacın içinde yaşayan mavi derili klan da insan dışı yeni ve farklı bir canlı türünden çok Türkleri andırmaktadır.”

Başka?

“Na’vilerin savaş silahları oklardır. Bu okları hem yerden atarlar hem de at benzeri hayvanlarının sırtında dolu dizgin uçarcasına giderken atar ve tam isabet kaydederler. Oklu, atlı, kadınlı, erkekli bu savaş sistemi de yine Türklere aittir.Hatta çok fantastik, uçaktan büyük kuşlar bile Türk mitolojisinden alınmadır.”

Fakat en güzeli şu: “Filmin yönetmeni filmin çevreci ve antikapitalist mesajları olduğunu söylerken...haklıdır ama bu tür bir sistem insan dışı bir türde değil, biz Türklerde zaten vardır.”

Güneş Dil Teorisi’nden mizah yapma sanatı neredeyse ömrünü doldurmuştu. Zekeriya Beyaz’ın Matrix’teki Neo’yu birilerine benzetme merakı ise Hoca’nın otel odalarındaki müstehcen maceraları dolayısıyla ciddiye alınmadan unutulup gitmişti.

Ama Gök Yeleli Bozkurt güruhu bu, boru değil! Artık partileri bile var. Yüce ırk sahipsiz değil! Navilere uzanan şanlı ve köklü tarihe sahip çıkacak kadar da bilinçliler!

Hayır dememiz o ki, ırkçılığı da bir noktaya kadar anlarsınız, elle tutulur düzeyde bir illettir de, cehaletin ve aklını kaçırmanın "zır" kademesindeki haliyle buluşmuşu apayrı bir şey... Acaba, bu yaratıklar Saylon da, onlardan gerçeği mi gizlemişler, onlar da Türk filan diye?